Close Menu
Ayşe AdlıAyşe Adlı

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    • Yeşilçam’dan Portreler
    • Geçmiş Zaman Olur Ki…
    • Türkiye Kurulurken…
    • Hoş Sada!
    • Tüm Kategoriler
      • Şehir ve Mekan
      • Dünya’dan
      • GeziYorum
      • Kitabiyat
      • Nadir Söyleşiler
      • O Şehr-i İstanbul Ki…
      • Portreler
      • Sinema Yazıları
      • Sanat Penceresi
      • Tarih Yazıları
      • MetaFizik
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    Nadir Söyleşiler - taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Tunç Uluğ, 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren iş dünyasının merkezinde bulunmuş, Koç Holding başta olmak üzere önemli şirketlerde üst düzey görevler yapmış başarılı bir iş adamı. İş dünyasına dair müktesebatını ilgililere havale edip Tunç Bey’in erken çocukluk yıllarından zuhur eden ve yıllar içinde giderek artan kitap, daha doğru bir ifadeyle “bilme” merakına gelelim. Zira bir araya getirdiği kendi değerlendirmesiyle ‘mütevazı’ kitap koleksiyonundan öncelikli beklentisi ihtiyaç duyduğu bilgiye ulaşmak. Bu nedenle önceliği okuyabildiği dillerde kitap toplamak olmuş. Burada küçük bir parantez açıp, çok değil otuz yıl önceye kadar internetin olmadığı bir dünyada, bilgiye ve kaynaklara erişimin ne kadar sınırlı olduğunu hatırınızda tutmanızı rica edelim. Sonra da o ortamda ülkenin en önemli şirketlerinde üst düzey yöneticilik yapan bir ismin şahsi meraklarına ne kadar zaman ayırabileceğini tahmin etmeye çalışalım. Tunç Uluğ, tüm bu manilere rağmen gittiği her yerde sahaf dolaşarak, müzayedeleri takip edip katalog okuyarak Batı dillerinde yazılmış Osmanlı tarihine dair eserler konusunda kendi kendini yetiştirmeyi başarmış bir koleksiyoner.
    Nisan 21, 2025
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

    Öncelikle sizi yetiştiren aileyi ve ortamı tanıyarak başlayalım isterseniz…

    Ailem, baba tarafım Diyarbakır eşrafından. Büyükbabam Cumhuriyet döneminin ilk belediye reisi, Müftüzade Hüseyin Efendi. Diyarbakırlı olmama rağmen ömrüm İstanbul’da geçti. Babam ticaretle uğraşırdı. Büyükbabam ipek tüccarı. Babam Abdülezel Uluğ bir sene Galatasaray Lisesi’nde okumuş. Sonra büyükbabam babamı hem lisan öğrensin hem de ipek ve tekstil alanında eğitim alsın diye Birinci Dünya Harbi çıkmadan az önce Almanya’ya göndermiş. Savaş çıkınca babam planlanandan daha uzun kalmış orada ve Harp bittikten sonra dönebilmiş. Annemle evlenince İstanbul’a yerleşmişler.

    Eğitim hayatınız boyunca hep İstanbul’da mıydınız?

    Evet, önce 35. İlkokul’a gittim. Kadıköy’de, Cumhuriyet devrinin en meşhur ilkokullarından birisidir orası. İlkokuldan sonra eve yakın olduğu için yine Kadıköy’de olan Saint Joseph Fransız Lisesi’ne gönderdiler beni. Lise sonrası eğitimini Robert Kolej Mühendislik Okulu, şimdiki Boğaziçi Üniversitesi’nde yaptım.

    Babanız da Galatasaray’a gitmiş. Ailede bir Frankofon geleneği mi var?

    Hayır, babam biraz Fransızca bilirdi ama asıl yabancı lisanı Almanca’ydı. Saint Joseph’i seçmelerinin tek sebebi eve yakın olmasıydı.

    Çocukluğunuzda okumaya meraklı mıydınız?

    Dedem, annemin babası Ali Rıza Bey Deniz Harp Okulu’ndan mezun olmuş. Benim kitaba dair ilk hatırladıklarım dedemin sayesindedir. Onun dizinde oturduğumu ve birlikte denizle ilgili kitapların resimlerine baktığımızı hatırlıyorum. Kitaplar Osmanlıcaydı. Türkçe olsa da okuyamazdım zira daha okuma yazma bilmiyordum. Resimle yazının bir arada olduğu kitapların çok daha etkileyici olduğunu o yaşlarda fark etmiştim. O zenginlik beni kendine çekti galiba. Dolayısıyla çok erken yaşlardan itibaren kitaba karşı bir yakınlığım oldu.

    Evinizde kitap, kütüphane var mıydı?

    Kitap vardı tabii ama benim kitaba olan ilgim babamdan çok daha ileridir. Babam kitap okusa da benim gibi kitap toplayan, saklayan biri değildi. Daha ziyade ticaretiyle uğraşıyordu.

    Orta okul lise yıllarında okulda merakınızı teşvik edecek bir ortam var mıydı?

    On bir ile on dokuz yaşları arasında bir gencin eğitimin ne olduğu konusunda bilgisi olmaz. Benim de yoktu. Size ne sunuluyorsa o çerçevede başarıya doğru yol almaya gayret ediyorsunuz. Zaman içinde yaşınız büyüdükçe, çevrenizi daha iyi gözlemledikçe mukayese imkanı elde ediyorsunuz. Okulda lisanın yanında Fransız edebiyatı, tarih, spor ve müziğe önem verilirdi. Bilgi açısından çok şey öğrendim ama lisan öğrenmiş olmanın önemi ayrıdır bana sorarsanız.

    Lisan öğrenmek size ne kattı?

    İkinci bir lisan bildiğinizde mukayese imkanı elde ediyorsunuz. Yaşadığımız kültürle başka kültürler arasındaki farkı görüyorsunuz. Bu ikisi arasındaki fark ne kadar fazlaysa soracak o kadar çok sorunuz oluyor. Gayri ihtiyarı olarak nedenini, niçinini araştırmağa başlıyorsunuz. Hepsi birbirine eklenince sahip olduğunuz bilgi birikimi başlıyor. Asıl bilme, görme, değerlendirme dönemi lisenin sonlarında, üniversiteye doğru ilerleyen zamanda gerçekleşiyor. Lise bizim zamanımızda dört seneydi. O çağlarda artık “Ben kimim?”, “Ne yapacağım?”, “Nereye doğru gidiyorum” diye sormaya başlıyorsunuz.

    Okul harici zamanlarınızda neyle meşgul oluyordunuz?

    Ailem İstanbul’da olmasına rağmen yatılı okudum. Kapalı bir yerde yatılı olduğunuzda yapabilecekleriniz sınırlıdır. Saint Joseph’in dört tarafı duvarla kaplıdır, dışarıyla hiçbir irtibatınız yoktur. Dolayısıyla sadece hafta sonları okuldan çıkabiliyorduk. Cumartesi günleri de öğleye kadar ders vardı. On bir – on dokuz yaş arası bir çocuğun aklındaki tek şey okuldan çıkınca eve gitmektir. Bizim o şansımız vardı. Urfa’dan, Diyarbakır’dan, Samsun’dan gelenlerse ancak Pazar günü bir yerlere gezmeye çıkarlardı. Bütün hafta uzak olunca evde vakit geçirmek, sağa sola koşturmak istiyorsunuz. Boğa’dan, Altıyol’dan iskeleye doğru giderken bir kitapçı vardı. Oradan ne zaman geçsem hafızama geri gelir. O kitapçıdan kiralık kitap alırdım. Mahalleler daha küçüktü. İnsanlar birbirini tanırdı. İlk alışverişinizde dikkatli olsalar da gidip geldikçe sizi tanır, yardımcı olurlardı. O yıllarda üç kuruşa, beş kuruşa gecelik kitap alırdık. O zaman okuduğum kitapların bir kısmını daha sonra bulup aldım. Çok hoşuma gitmişti.

    Hangi kitaplardı bunlar?

    1001 Roman vardı. Daha Doğan Kardeş çıkmamıştı. Fantoma ve Arsen Lupen vardı. Bazı kitapların altında “Geceleri Okumayınız!” diye not olurdu. Korku, macera romanları bunlar. O zamanlar anlamamıştım. Yıllar sonra reklamın ne olduğunu öğrenince o uyarının da bir reklam olduğunu anladım. Uyarı dikkatinizi çekiyor ve bilhassa, inadına korkmadığımızı belirtmek için gece okuyorsunuz. Sonra zamanla Aptullah Ziya Kozanoğlu’nun tarihi romanları, Jules Verne ve Michel Zevaco kitaplarını okumaya başladım. 

    Türkiye’de Fransızca kitap bulabiliyor muydunuz?

    Fransızca kitapları daha ziyade okulun kütüphanesinden temin ediyorduk. Fransa’dan kitaplar, mecmualar geliyordu, onları okuyorduk. En büyük özellikleri resimli olmalarıydı. Resimli kitaplar ilgimizi çekiyordu. Hâlâ da öyledir ya, küçük çocuklar için hazırlanan kitaplar resimli olur. Resimle anlatım yaş büyüdükçe azalıyor gibi görünse de çizgi romanların her yaştan meraklıları var. Benim de çizgi romana ilgim hiç geçmedi. Merakıma mâni olamayıp alıyorum bazılarını. Tabii bunlar yaşınıza göre içeriklerle sunuluyor size.

    Sahaflara ne zaman gidip gelmeye başladınız?

    Saint Joseph’te okurken sahafları bilmiyordum. Öğrencilik yıllarımızda Kadıköy’den Galatasaray’a ya üç kere ya beş kere çıktık. Orası bize başka bir ülke gibi gelirdi. Hep Kadıköy’deydik. Sonra mühendislik okumak için Robert Kolej’e gittim.

    Orta okul lise yıllarında okulda merakınızı teşvik edecek bir ortam var mıydı?

    On bir ile on dokuz yaşları arasında bir gencin eğitimin ne olduğu konusunda bilgisi olmaz. Benim de yoktu. Size ne sunuluyorsa o çerçevede başarıya doğru yol almaya gayret ediyorsunuz. Zaman içinde yaşınız büyüdükçe, çevrenizi daha iyi gözlemledikçe mukayese imkanı elde ediyorsunuz. Okulda lisanın yanında Fransız edebiyatı, tarih, spor ve müziğe önem verilirdi. Bilgi açısından çok şey öğrendim ama lisan öğrenmiş olmanın önemi ayrıdır bana sorarsanız.

    Lisan öğrenmek size ne kattı?

    İkinci bir lisan bildiğinizde mukayese imkanı elde ediyorsunuz. Yaşadığımız kültürle başka kültürler arasındaki farkı görüyorsunuz. Bu ikisi arasındaki fark ne kadar fazlaysa soracak o kadar çok sorunuz oluyor. Gayri ihtiyarı olarak nedenini, niçinini araştırmağa başlıyorsunuz. Hepsi birbirine eklenince sahip olduğunuz bilgi birikimi başlıyor. Asıl bilme, görme, değerlendirme dönemi lisenin sonlarında, üniversiteye doğru ilerleyen zamanda gerçekleşiyor. Lise bizim zamanımızda dört seneydi. O çağlarda artık “Ben kimim?”, “Ne yapacağım?”, “Nereye doğru gidiyorum” diye sormaya başlıyorsunuz.

    Okul harici zamanlarınızda neyle meşgul oluyordunuz?

    Ailem İstanbul’da olmasına rağmen yatılı okudum. Kapalı bir yerde yatılı olduğunuzda yapabilecekleriniz sınırlıdır. Saint Joseph’in dört tarafı duvarla kaplıdır, dışarıyla hiçbir irtibatınız yoktur. Dolayısıyla sadece hafta sonları okuldan çıkabiliyorduk. Cumartesi günleri de öğleye kadar ders vardı. On bir – on dokuz yaş arası bir çocuğun aklındaki tek şey okuldan çıkınca eve gitmektir. Bizim o şansımız vardı. Urfa’dan, Diyarbakır’dan, Samsun’dan gelenlerse ancak Pazar günü bir yerlere gezmeye çıkarlardı. Bütün hafta uzak olunca evde vakit geçirmek, sağa sola koşturmak istiyorsunuz. Boğa’dan, Altıyol’dan iskeleye doğru giderken bir kitapçı vardı. Oradan ne zaman geçsem hafızama geri gelir. O kitapçıdan kiralık kitap alırdım. Mahalleler daha küçüktü. İnsanlar birbirini tanırdı. İlk alışverişinizde dikkatli olsalar da gidip geldikçe sizi tanır, yardımcı olurlardı. O yıllarda üç kuruşa, beş kuruşa gecelik kitap alırdık. O zaman okuduğum kitapların bir kısmını daha sonra bulup aldım. Çok hoşuma gitmişti.

    Hangi kitaplardı bunlar?

    1001 Roman vardı. Daha Doğan Kardeş çıkmamıştı. Fantoma ve Arsen Lupen vardı. Bazı kitapların altında “Geceleri Okumayınız!” diye not olurdu. Korku, macera romanları bunlar. O zamanlar anlamamıştım. Yıllar sonra reklamın ne olduğunu öğrenince o uyarının da bir reklam olduğunu anladım. Uyarı dikkatinizi çekiyor ve bilhassa, inadına korkmadığımızı belirtmek için gece okuyorsunuz. Sonra zamanla Aptullah Ziya Kozanoğlu’nun tarihi romanları, Jules Verne ve Michel Zevaco kitaplarını okumaya başladım. 

    Türkiye’de Fransızca kitap bulabiliyor muydunuz?

    Fransızca kitapları daha ziyade okulun kütüphanesinden temin ediyorduk. Fransa’dan kitaplar, mecmualar geliyordu, onları okuyorduk. En büyük özellikleri resimli olmalarıydı. Resimli kitaplar ilgimizi çekiyordu. Hâlâ da öyledir ya, küçük çocuklar için hazırlanan kitaplar resimli olur. Resimle anlatım yaş büyüdükçe azalıyor gibi görünse de çizgi romanların her yaştan meraklıları var. Benim de çizgi romana ilgim hiç geçmedi. Merakıma mâni olamayıp alıyorum bazılarını. Tabii bunlar yaşınıza göre içeriklerle sunuluyor size.

    Sahaflara ne zaman gidip gelmeye başladınız?

    Saint Joseph’te okurken sahafları bilmiyordum. Öğrencilik yıllarımızda Kadıköy’den Galatasaray’a ya üç kere ya beş kere çıktık. Orası bize başka bir ülke gibi gelirdi. Hep Kadıköy’deydik. Sonra mühendislik okumak için Robert Kolej’e gittim.

    Robert Kolej’den sonra Amerika’ya gittiniz değil mi?

    Hayır, önce askere gittim. 60 İhtilali sonrası yurt dışı eğitim imkanları kısıtlanmıştı. 24 ay askerlik yaptım. Erzincan Askeri Lisesi’ne İngilizce öğretmeni bir teğmen olarak gittim. Çok şey öğrendim orada. Anadolu’yu bilmiyordum, o zaman tanıdım. Okulda astronomi dersi veren benden çok yaşlı bir öğretmenle aynı otelde kaldım. Ben 20’li yaşların içindeyim o da 50’lilerindeydi herhalde. Boş zamanlarımızda karşılıklı oturup konuştuk. Çok şey öğrendim ondan. Asker değildi. Uzun zaman Kuleli’de öğretmenlik yaptıktan sonra benimle aynı sene şans eseri Erzincan Askeri Lisesi’ne tayin edilmişti. Kitap dolu bir sandıktan başka eşyası yoktu. Geniş ufuklu hem doğunun hem batının görüşlerini almış, süzmüş bir insandı.

    İstanbul’da doğmuş büyümüş bir genç için o yılların Anadolu’su, Erzincan’ı nasıldı?

    Erzincan’a 1961’de, 60 ihtilalinden sonra gittim. Lise mezunlarının subay olma imkanını kaldırmışlardı. Lise mezunlarını köy öğretmeni olarak köylere gönderdiler. Yüksek okul bitiren bizler subay olarak devam ettik. 1963’e kadar orada kaldım. O yıllarda Erzincan’ın ortasından demir yolu geçiyordu. Kuzeyinde iki katlı binalar var. Güneyi ise Erzincan zelzelesinin, felaketinin sonuçlarını hâlâ üzerinde taşıyordu. Kasabadan biraz daha büyük bir yerdi. O seviyeye gelmiş olmasının sebebi de Askeri okulun orada olmasıydı. Ben ayrıldıktan sonra okulu lağvettiler. Daha önce Erzurum’da olan Üçüncü Ordu oraya geldi. İyi de oldu, çünkü Erzincan ileride Türkiye Cumhuriyeti’nin en tepelerine çıkacak subayların yetişeceği kültürel bir alan değildi. Dikkat edin medeniyetler hep büyük nehir ya da deniz kenarlarında inşa edilmiştir. Deniz kıyısında insan sirkülasyonu yüksektir. Ayrıca deniz insana cesaret verir, bilinmeyeni bulmaya iter. Herkesi değil elbette ama o kabiliyeti olanı cesaretlendirir. Vadide yaşayan bir insanın dört tarafı dağlarla kaplıdır. Gidebileceği yer sınırlı! Deniz öyle mi? O yüzden bütün keşifler için denizden yola çıkılmıştır. Biz denizlerimizden bu manada istifade edemiyoruz ne yazık ki.

    Amerika’ya neden gittiniz?

    Masterimi yapmak için Columbia Üniversitesi’ne müracaat etmiştim. Kabul edildim. Master yaptıktan sonra da biraz kaldım. Çünkü Amerika bana şunu öğretti; eğer bir şeyi öğrenmek istiyorsan sadece okumak yeterli olmaz. Öğrendiğin şeyin tatbikatını da bilmen lazım. Amerika’da genelde üniversitelerin ilk senesi doğru tercihi yapıp yapmadığınızı görmek için fırsat olarak değerlendirilir. Bölüm değiştirmeye karar verirsen o süre içinde değiştirebilirsin. Mezun olduktan sonra master yapmak istiyorsan “Git iki üç sene çalış, ondan sonra gel!” diyorlar. Masterin amacı diploma almak değil, ileride gerçekleştirmeyi öngördüğünüz bir hususa ne kadar yakın / yatkın olduğunuzu göstermektir. Bunu gördüğünüzde çok daha hızlı ilerliyorsunuz.

    Hangi alanda master yaptınız?

    Ben makine yüksek mühendisiyim. Biraz işletme de okudum. Öğrenmek istedim.

    Daha çok işletmeci sıfatıyla çalışmışsınız ama…

    Evet, İşletmeci ve Yönetici olarak çalıştım. Sayın Vehbi Koç’un bana göre çok önemli bir vasfı vardı, tüccar mühendis arardı. Ona göre mühendislik yalnızca oturup yazmak çizmek değildi. Yapılmış bir şeyin değer kazanabilmesi için satılması, bir beğeni kazanması gerektiğini söylerdi. “Ne yaparsanız yapın bir kıymet ifade etmesi, pazarlanabilmesi lazım.” diyordu. Ben Koç Holding’e geçtiğimde böyle söylerdi.

    Türkiye’ye ne zaman döndünüz?

    Amerika’da 4 sene kaldım. 1967 sonuna doğru döndüm ve Koç Holding’de işe başladım.

    Holding o yıllarda bu kadar büyük değil. Vehbi Bey’le tanışma imkanınız oldu mu?

    O yıllarda işe alınacak insanlarla nihai konuşmayı hem Vehbi Bey hem de Rahmi Bey yapardı. İşe girerken birkaç kişiyle muhatap oldum, en son da onlarla görüştüm.

    Amerika’da kitap almaya başlamış mıydınız?

    Amerika’da kütüphane kurmak amacıyla kitap almıyordum, orada kalmayı düşünmüyordum çünkü. Kalmadım da, eşimle evlendim ve bir sene sonra Türkiye’ye geldim. Ama kitaba merakım devam ediyordu.

    Türkiye’ye döndükten ne kadar sonra kitap toplamaya hem zaman hem para ayırmaya başladınız?

    Kitap topluyordum ama eski kitap almıyordum.

    Ne topluyordunuz?

    Aslında şöyle söyleyeyim, kitap atamıyordum. Aldığım kalıyordu. O bir başlangıçtı sanırım. Kitaba, gravüre, kopyalanmış resimlere karşı bir yakınlığım vardı. Bir aralık eski kitap konusu gündeme geldi. Senesini tam hatırlamıyorum, 1975’ten sonra olabilir, Avrupa Yakası’nda Sahaflar Çarşısı’na gidip gelmeye başladım.

    İlginizi neler çekiyordu?

    Öncelikle yabancı eski kitaplara bakmaya başladım. Çok isterdim ki Osmanlıca bileyim de burada basılan Osmanlıca kitapları toplayayım. Bilmediğim için o işlere girmedim. Bildiğimden başladım. İngilizce, Fransızca, Türkçe aldım hep. Osmanlıca okuyamıyorum. Bu benim kabahatim. Hep söylüyorum keşke Osmanlıca bilseydim ve o literatürü de okuyabilseydim.

    Öğrenmeye teşebbüs ettiniz mi?

    Bir ara ettim ama yaşım icabı mı yeteri kadar ilgilenememem sebebiyle mi bilmiyorum, öğrenemedim. Bana sorarsanız önümüzdeki 100 sene Türkiye’de yapılacak en önemli koleksiyon konusu Osmanlıca kitaplar olacaktır, zira orijinal Osmanlıca basılmış o kadar az kitap var ki.

    Sahaflar Çarşısı’ndan hangi alanlarda kitap alıyordunuz?

    Edebiyat, tarih, ve arkeoloji. İnsan kendi tarihini zaman içinde daha iyi öğreniyor. Bir şey öğrenmek istiyorsanız önce düşünmeniz, hayal etmeniz, sormanız lazım. Herkes için geçerli mi bilmiyorum, ben o safhalardan geçtiğim için söylüyorum. Tarih ve arkeoloji beni çekmeye başladı. Daha sonra gördüm ki taşı toprağı altın değil, taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz. Aşağıya inebileceğiniz kadar inin, her yerinden bir şey fışkırıyor. İnsan yaşlandıkça, daha çok okudukça ve gördükçe anlıyor ki Türkiye bulunmaz bir coğrafyada. Hâlâ farkında değiliz. Şüphesiz farkındayız ben farkındaysam başkaları da farkındadır ama kıymetini bilen insan sayısı yeterli değil. Yeterli kadar insan farkında olsa bu ülke uçar.

    Osmanlıca kitap aldınız mı?

    Aldım. Van Kulu Lugatı var. İzzi Tarihi’nin ilk baskısı var. Uğur Güracar Cihannüma’yı sattı, almak istedim ama param yetmedi. Yine de gidip geldikçe bulabildiklerimi aldım. Sahaflar Çarşısı’nda ilk olarak İbrahim Manav’ı tanıdım. Onu tanıyınca yaptığı kitap müzayedelerine de katılmaya başladım. 1970’lerde müzayedeler yavaş yavaş Beyazıt’tan Beyoğlu taraflarına kaymaya başlamıştı. Beyazıt tarafındaki kitapçılar 1980’lere doğru Beyoğlu’na doğru gelmeye başladı. Sahaflar Çarşısı’nda pek sahaf kalmadı. İbrahim Bey biraz da lisan bilirdi. Kitap müzayedelerinde yabancı dilde kitap çıktığı zaman neşeli bir sunumla takdim ederdi. Onun zamanında Eren Kitabevi’ne de giderdim. Uğur Güracar vardı sonra. Bana sorarsanız İstanbul tarafından modern anlamda, artık o işleri yapmayı bırakmış olan Levantenlerin mantığıyla kitap satmaya başlamıştı o. Ayhan Aktar’la birlikte çalışıyorlardı. İlk müzayede kataloğu hazırlayanlar onlardı mesela. Orada Nedret ve Püzant’la tanıştım.

    Librarie de Pera’nın The Marmara’da yaptığı müzayedelere katılıyor muydunuz?

    Katıldım tabii. 1980’li yıllarda artık kitap müzayedelerinden kitap alıyordum.

    Alanınız hâlâ edebiyat ve tarihle mi sınırlıydı?

    Ben iyi bir koleksiyoncu değilim, onu söyleyeyim bir defa. İyi bir koleksiyoncunun kendini tahdit etmesi lazım. Ben de belli bir şekilde tahdit ettim ama benim tahdidimin sınırları genişti. Önceliklerim vardı elbette. Yabancı dillerde yazılmış Osmanlı tarihi kitapları topladım. Bazen bir rafa bakmaya başlıyorum ve kitaplar arasında birkaç saat vakit geçiriyorum. Bu yüzden bildiğim lisanlarda kitap topladım. Eğer mıntıka alıyorsanız; mesela Osmanlı İmparatorluğu’nun bulunduğu yerlerin tarihi, coğrafyası, arkeolojisiyle vesaire ilgileniyorum diyorsanız işin içinden zor çıkarsınız. Buna ne paranız ne zamanınız yeter. Yer hiçbir zaman yetmez. Bunu başaran bir kişi var benim bildiğim.

    Kim?

    Ömer Koç. Ömer Bey zor bulunan, takdir edilmesi gereken bir kültür insanıdır. Benim yaptığım en fazla bir isteğimi belli bir noktaya kadar tatmin etmektir. Benden sonra bırakacağım kişiyi yetiştirebilirsem kendi çapımda başarılı olmuş olacağım. Ama yetiştiremeyebilirim de. Koleksiyonerler için bir de böyle bir sorun hep var. Benden sonra ne olacak, mühim bir soru. Koleksiyonların belki yüzde sekseni onları bir araya getiren kişi öldükten sonra dağılmıştır.

    Kitap almaya devam ediyor musunuz?

    Aradığım kitapları takibe devam ediyorum. Yeğenim bana yardımcı oluyor.

    Muhteva, baskı tarihi, kondisyon arasında nasıl bir sıralama yapıyorsunuz?

    Önceliğim tabii ki bilgidir. Eğer o bilginin yazılı bir kaynağı varsa bütün dünyada da makbul olan ilk baskısıdır.

    Arzuladığınız, peşine düştüğünüz malzemenin ne kadarını temin edebildiniz?

    Alan çok geniş. Ben çok azına ulaşabildim. Eğer pırıl pırıl bir nüsha istiyorsanız maddi varlığınızı, bütçenizi göz önünde bulundurmanız lazım. En iyisini, en temizini almak istiyorsunuz haliyle. O da sizi kendi içinizde tereddüde sevk ediyor. Olur mu, olmaz mı? Olsun mu olmasın mı? Almalı mıyım, almamalı mıyım?

    İş hayatınız boyunca çokça seyahat etmiş olmalısınız. Gittiğiniz yerlerde kitap alıyor muydunuz?

    İş hayatım boyunca pek çok ülkeye gittim. Gittiğim yerlerden sadece kitap almadım. İmkanlarım dahilinde eskiye dönük beğendiklerimi aldım. Osmanlı gravürleri, bronz, ahşap, seramik objeler. Bunları koleksiyon yapmak için değil ama zevkimi tatmin etmek için aldım. Koleksiyon ayrı bir şey.

    Resim topladınız mı?

    Türk ressamlarının beğendiğim eserlerini alıyorum. Bir koleksiyon yapmıyorum.

    Gravür dışında efemera aldınız mı?

    Osmanlıca belgeler aldım evet. Müzayedelerden hat yazıları aldım. Onları da tarih kapsamında değerlendirmek gerekiyor diye düşünüyorum. O zaman yazılmış olan hat, zamanın baskıları, kumaşları, hepsi bir dönemi ifade ediyor. Eskiye merakınız varsa, yaşadığınız ülkede de o eskileri bulma imkanınız oluyorsa, bir parçayı aldığınızda başkasına da ilgi duyuyorsunuz ve bir denge içinde yürütmek istiyorsunuz.

    Sizi koleksiyon yapmaya, eski kitap almaya teşvik eden kimse oldu mu?

    Teşvik eden kimse olmadı ama bir gün Ömer Bey’le beraber Londra’da Şefik Atabey’i ziyarete gittik. Şefik Bey bize “Eğer kitap alacaksanız mümkün olduğu kadar en temizini bulun ve alın.” demişti.

    O tarihlerde eski kitap topluyor muydunuz?

    Alıyordum ama daha çok başındaydım. Ömer Bey de alıyordu. Tahmin ediyorum ki Şefik Bey’in o sözleri Ömer Bey’e motto gibi kaldı. O hususa çok dikkat etti.

    Kitabı bilgi kaynağı olmanın yanı sıra yatırım unsuru olarak da değerlendiriyor musunuz?

    Her koleksiyonun değeri vardır. Koleksiyoncu, değerinden ziyade beğendiği ve tutkunu olduğu eserleri, elde etme içgüdüsüyle hareket eder. Ama hepimiz faniyiz. Arkamızdan gelenler bizden kalanların kıymetini bilirse, kıymetine kıymet kattılar demektir. Bilmezlerse topladığınız malzeme dağılacaktır. Koleksiyonun dağılması veya el değiştirmesi söz konusu olduğunda da değeri, yani parasal kıymeti öne çıkar.

    Siz koleksiyonunuzu kime bırakacaksınız? Yerinize yetiştirdiğiniz kimse oldu mu?

    Yeğenim var. O hem benim kitaplarımla ilgili hem de ilave olarak Türk yazarların imzalı kitaplarını topluyor. Kıymetini bilecektir diye tahmin ediyorum.

    Hem Vehbi Bey’le hem Rahmi Bey’le yakın mesaide bulundunuz. Kitap topladığınızı da biliyorlardı muhtemelen. Onların bu konulara ilgisi var mıydı?

    İş hayatındaki ilgi alanlarınızla özel hayatınızda önem verdiğiniz şeyler birbirinden farklıdır. Hele belli bir noktaya geldiyseniz ayrılık kendini daha da çok belli eder. Vehbi Bey’le bu konularla ilgili herhangi bir temasımız olmadı. Rahmi Bey kitap konusuyla ilgilenirdi, sorardı. Bir kültür insanıydı ve koleksiyonculuktan çok öteye geçerek müze kurdu ve verdiği değeri gösterdi. 

    Ömer Bey üzerinde bir etkiniz olmuş olabilir mi?

    Ömer Bey kitaba her zaman meraklıydı. Fırsat buldukça konuşurduk ama etkim olduğunu sanmıyorum. 

    Çok yoğun bir temponuz olmuş, önemli idari görevler yapmışsınız. Bir yandan da entelektüel ilgilerinizi sürdürmüşsünüz. Sadece kitap almıyor aynı zamanda aldıklarınızı okuyorsunuz. Aradaki dengeyi nasıl kurdunuz?

    Bir şeye merakınız olursa şu veya bu şekilde zaman bulmaya çalışırsınız. Fedakarlık diyebilirsiniz, boşa geçecek zamanı en verimli şekilde kullanmaya çalışmak diyebilirsiniz.

    İlgi alanlarınızla ilgili bir şeyler yazmayı denediniz mi?

    Sözün kaybolduğunu ama yazının kaldığını bilsem de en büyük zaaflarımdan biri yazmamak. Birinden diğerine geçemedim.

    Anılarınızı yazdınız mı?

    Hayır, onu da yapmadım.

    Kütüphanenizin kataloğu yapıldı mı?

    Kataloğu yok ama bir tasnifi var. 300 – 400 civarında koleksiyon değeri olan kitabım var sanıyorum. Başka kitaplarım da var elbette, onlar ayrı bir kategori.

    Yeğeninize bırakmayacak olsanız b planı olarak ne düşünürsünüz? Kütüphaneye devretmek, satmak?

    Kitabın değerini anlayarak ileriye doğru muhafaza edecek imkanlara sahip bir kütüphaneye yoksa, tüm dünyada asırlardır olduğu gibi satmak…

    İzinsiz Ve Kaynak Gösterilmeden Kısmen Ya Da Tamamen Kullanılamaz!

    Related Posts

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025

    biz çalıkuşu nesliyiz!

    Nisan 21, 2025
    Add A Comment
    Leave A Reply Cancel Reply

    Çok Okunanlar
    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum
    Nisan 21, 2025
    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!
    Nisan 21, 2025
    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!
    Nisan 21, 2025
    biz çalıkuşu nesliyiz!
    Nisan 21, 2025
    anadolu kitabı koruyamamıştır
    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram Pinterest
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    © 2026 Ayşe Adli

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.