Mimar Sinan Üniversitesi Sanat Tarihi ve Arkeoloji mezunusunuz. Bu bölümde eğitim almak tercih mi sınav sistemi sebebiyle zorunluluk muydu sizin için?
İtiraf etmeliyim ki isteyerek verilmiş bir karar değildi. Puanınızı görmeden önce tercih yapıyordunuz ve sonuçlar açıklandığında puanınıza en yakın yere yerleştiriliyordunuz. Piyangodan çıkar gibi. Üstelik bölümün adında arkeoloji vardı ama maalesef hiç arkeoloji dersi almadık. Derslerin içeriği hocaların formasyonuna göre belirleniyordu. Ağırlıklı olarak Hun Sanatı okuduk çünkü hocalarımız o alanda çalışıyordu. Buna itirazım yok ama sanat tarihi deyince resimle, plastik sanatlarla ilgili beklentiler içine giriyorsunuz. Maalesef o alanlar eksik kaldı. Mezun olduktan sonra alanımla ilgili hiçbir iş yapmadım.
Fotoğrafa ilginizde aldığınız sanat tarihi eğitiminin etkisi oldu mu?
Fotoğrafla ilgilenmeye daha önce başlamıştım. Bir arkadaşım fotoğraf çekiyordu. Ben de ondan etkilenerek lise son sınıfta Zenith marka bir fotoğraf makinesi edindim. O tarihlerde fotoğrafa meraklı her Türk genci Zenith makinesiyle tanışırdı. Okuldan bağımsız şekilde fotoğrafla ilgilenmeyi sürdürdüm. Okul bitti, askere gidip geldim. Bir arkadaşımla birlikte tesadüfen, Tarih Vakfı’nın Yıldız Sarayı Arabacılar Dairesi’ndeki mekanına gittik. Arkadaşım orada çalışmayı umuyordu ve benden görüşmeye giderken kendisine eşlik etmemi istedi. İstanbul Ansiklopedisi yayınlanmaya başlamıştı. İkinci fasikül hazırlanıyordu. Ansiklopedinin görsel içeriğinin hazırlayan arkadaşın bir yardımcıya ihtiyacı vardı. Fotoğrafla ilgilendiğim için tamamen tesadüf eseri İstanbul Ansiklopedisi’nde çalışmaya başladım.
Fotoğraf eğitimi almış mıydınız?
Okulun üçüncü sınıfında fotoğraf dersi almıştık ama ben daha önce kendimi geliştirmek için fotoğraf eğitimi veren çeşitli yerlere gitmiştim. Sonradan fotoğraf çekmekten çok başkalarının çektiği fotoğrafları araştırmaya merak saldım gerçi.
İstanbul Ansiklopedisi’nde yaptığınız iş neydi?
Yardımcı editör olarak başladım. Madde içeriklerine uygun fotoğraf temin etmekle sorumluyduk. Fotoğrafçılara fotoğraf çektiriyorduk. Ara Güler, Selahattin Giz gibi önemli fotoğrafçılardan da fotoğraf geliyordu. Biz madde içeriğine göre malzeme istemiyorduk tabii. Fotoğraflar toplu geliyordu. Tanımlayıp hangi fotoğrafı nerede kullanacağımıza göre tasnif ediyorduk. Kartpostal ve fotoğraf toplayan koleksiyonerlerden de destek alıyorduk. Bir süre sonra ben bazı arşivlere gitmeye başladım.
Nerelere mesela?
Mesela Cumhuriyet gazetesi arşivine. Cumhuriyet, malum basın fotoğrafçılığı açısından Türkiye’deki en eski arşivlerden birine sahip. Bir süre sonra sahaflara uğramaya başladım. Ve belki de bu yakınlığın doğal sonucu olarak fotoğraf toplamaya başladım.
Kendi koleksiyonunuza ne zaman başladınız?
1994 yılı diyebiliriz. Beyoğlu’nda, eski adı Krepen Pasajı olan Aslıhan Pasajı’nda, Tuncay Abi’nin dükkanında, hikayesi benim için hâlâ devam eden bir aile albümüne rastlamıştım. O zaman kime, neye ait olduğunu bilmiyordum. Albümde İstanbul’la ilgili fotoğraflar vardı. Çok etkilenmiş, beğenmiştim. Barry ailesinin albümüydü ve içinde İrayda Barry’ye ait bazı fotoğraflar da vardı.
Hikayesine ulaştınız mı? Kim bu Barryi Ailesi?
Tabii, otuz yıldır çalıştığım için haklarında pek çok şey öğrendim. Uzun hikaye. İrayda, bir Beyaz Rus. 1917’de yaşanan Ekim Devrimi ve Rusya İç Savaşı’ndan sonra İstanbul’a geliyor ve ömrünün sonuna kadar burada yaşıyor. Onların hikayesi beni fotoğraf toplamaya itti.
Fotoğraf koleksiyonculuğunda malzeme çok fazla ve alan çok geniş. Nasıl sınırladınız? Sizin ilginiz hangi yöne kaydı?
İstanbul Ansiklopedisi’nde çalışıyordum. Aynı zamanda yine Tarih Vakfı’nın üç ayda bir yayınlanan İstanbul dergisi için de İstanbul görselleri temin etmemiz gerekiyordu. O konuyla bu kadar yakından ilgilenince şahsi koleksiyonum da o çerçevede şekillenmeye başladı. Sonra başka projeler gündeme gelince onlarla ilgili de fotoğraf topladım. Başlarda çok farkında olmadan gözünüze, gönlünüze hoş gelen malzemeyi almak istiyorsunuz. Bana da öyle oldu. Sonra yavaş yavaş bu fotoğrafları çeken insanların veya fotoğrafların hikayelerinin peşine düşmeye başladım. Çoğu insan böyle yapıyordur, sorularının peşine düşerek yol alıyordur diye tahmin ediyorum. Öbür türlüsü bir süre sonra istifçiliğe dönüşüyor. Fotoğrafları alıp bir köşeye koyarsanız unutursunuz. Malzeme bir kenarda durur, siz yenilerinin peşine düşersiniz. Her gün yeni bir şeyle karşılaşmayı umarsınız. Bu biraz obsesif bir durum.
Sadece fotoğrafçı imzalı malzemeyi topluyordunuz öyle mi? İmzasız fotoğrafların sahibinin tespiti mümkün mü?
Aslında basın fotoğrafçılarından bahsediyorsak bir fotoğrafı kimin çektiğini bulmak mümkün. Basın fotoğrafçılarının işleri gazete ve dergilerde yayınlanmıştır. Bir bölümünün imzası olmakla birlikte çoğu imzasız çıkar. Bu sorunu da aşmak mümkün. Bir tarihte hangi gazetede hangi fotoğrafçının çalıştığını bildiğinizde alan çok daralıyor. Ben bu fotoğrafların hikayelerini yazmak istedim. Bu kez de gazete ve dergi tarama işi gündeme geldi. Fotoğraflarla gazetelerdeki haberleri eşleştirmeye koyuldum. Fotoğraf editörüyseniz metne uygun fotoğraf seçmeniz gerekir. Seçtiğiniz fotoğrafların metinlere ne kadar denk düştüğü tartışılabilir elbette. Bazen, mecburen hiç denk düşmeyen fotoğrafları kullanmak zorunda kalabilirsiniz. Ben ters bir yol denemeyi düşündüm ve fotoğrafların hikayelerini araştırmaya başladım. Önce 1929 kışıyla ilgili bir kitap yayınladım. Sonra onu 1929 ve 1954 Kışları olarak genişlettim.
Bu iki kışın ortak özelliği ne?
Tuna Nehri’nden Boğaz’a buzlar gelmiş ve bu olay gazetelerde haber olmuş. Fotoğraf toplarken çoğu zaman fotoğrafı kimin çektiğiyle, hangi olayı belgelediğiyle ilgilenmez sadece fotoğrafın güzelliğine kapılırız. Oysa her fotoğrafın bir çekilme nedeni var. Haber fotoğraflarıyla farkettim bunu ve bir süre sonra amatör fotoğrafçıları da merak etmeye başladım. Onlar aynı olayları basın fotoğrafçılarından farklı, başka bir gözle çekiyorlar. Ayrıca basın fotoğrafçıları da sadece çalıştıkları kurum için çekim yapmıyor. Kendi kişisel zevkleri de yansıyabiliyor karelerine. Yine de basın fotoğrafları hep daha anlamlı geldi bana. Hem hikayesi var hem bir fotoğraf yüzlerce sayfada anlatamayacağınız bir konuyu tek karede anlatma gücüne sahip. Tanıklık ettikleri çok önemli olaylar var. Bir yandan bu fotoğrafları toplarken bir yandan da negatif toplamaya başladım.
Hangi yıllardan söz ediyoruz?
Bu işlere merak saldığım 1990’ların ortasından itibaren.
O tarihlerde fotoğraf bir koleksiyon malzemesi olarak toplanıyor muydu?
Tabii. Bu işe meraklı çok kişi vardı ama o zamanlar sadece dükkanlardan, sahaflardan fotoğraf alabiliyordunuz. Ya tanıdığınız esnaf ilgi alanınıza giren konularla ilgili malzemeyi sizin için ayırıyordu ya da fotoğraf yığınlarının içinden seçiyordunuz. Artık teknolojinin getirdiği imkanlarla, fotoğrafı daha çok haftalık müzayedelerde görüyoruz. Malzeme, dükkanlardan internet ortamına geçti. Bu değişiklik meraklı sayısını da çok artırdı. Evinizde, oturduğunuz yerde size tanımlanmış, fiyatlandırılmış malzeme sunuluyor. Sahaflara giderek dükkandan alışveriş yapmak koleksiyonerlerin daha çeşitli bir koleksiyon yapmasına neden oluyordu. artık öyle değil.
Neden?
Çünkü dükkanda fotoğraf bakarken hiç aklınızda olmayan şeyleri de görürsünüz ve ilginizi çeker. Hikayesi, görüntüsü bir şeyi hoşunuza gider. Ve ilgi alanınız ister istemez genişler. Ben bu tür malzemeyi bir gün yayınlamak niyetiyle aldığım için çerçevem çok değişmedi. Bu işe başlarken niyetim yayıncılıkla paralel yürütmekti.
Fotoğrafçı koleksiyonları da öylelikle mi başladı?
Evet. Zamanla konular iç içe geçmeye başladı aslında. Takip ettiğiniz fotoğrafçıların çektiği portreler vardır, bir süre sonra onları da toplamaya başlarsınız. Konu gittikçe dönüşür. Aldığınız her malzeme kafanızda bir kurguya dönüşür. İlla büyük, hacimli bir kitap olması gerekmiyor. Küçük makaleler de yazabilirsiniz ki ben tarih dergileri başta olmak üzere pek çok yere aldığım fotoğraflarla ilgili yazılar yazdım. Hâlâ da yazıyorum. İlgilendiğiniz alanla ilgili malzeme çoğalmışsa, yazabileceğiniz bir şeye dönüşmüşse onu kitap ya da sergi yapmak istersiniz. Aslında birikiminizi başka insanlara göstermek, paylaşmak istersiniz. Bir dürtü bu. Yazdığınız kitabın birilerinin kütüphanesinde durması, birilerinin ona baktığında heyecanlandığını, bir şeyler öğrendiğini bilmek büyük bir mutluluk sebebi. Bu zevki tattıkça daha çok sergi ve kitap yapma ihtiyacı duyuyorsunuz. Bu işi yapan insanların çoğunda böyle hevesler vardır. İnsan topladığı malzeme bir şeye dönüşsün ister ama çoğunlukla gerçekleşmemiş bir hayal olarak kalır. Malzeme zamanla yığınların arasında kaybolur gider. Şimdi maliyetler çok yükseldiği için daha da zorlaştı bu işler. Bu ve benzeri sebeplerle bu dünyanın bir tarafı da hayal kırıklıklarıyla doludur.
Koleksiyonunuzu kayıt altına aldınız mı? Konu çeşitliliği ve sayısı biliniyor mu?
Kayıt altına aldım. Malzeme çoğaldıkça aradığınızı bulmak zorlaşmaya başlıyor. O yüzden yaklaşık yirmi yıldır koleksiyonumu dijitalize ediyorum. Her birini tagladim. Arama motorunda kolaylıkla bulmak için malzeme hakkında mümkün olduğunca çok veri girmeniz gerekiyor. Bu sistem hayatı çok kolaylaştırıyor. Herkes sayıya çok takılıyor ama nitelik konusu çok daha önemli. Mecburen çalıştığım projeler için topladığım fotoğraflar olduğu gibi kendim ilerde bir şey yaparım diye topladığım fotoğraflar da var. Bu yüzden farklı alanlarda, değişik disiplinlerde fotoğraflar var koleksiyonumda. Sadece fotoğraf olarak düşünmeyin, efemera dediğimiz malzeme de konuya dahil. Yalnız üç boyutlu malzemeye girmedim. Fotoğrafçılıkla ilgili üç boyutlu malzeme topluyorsanız bir süre sonra müzeye dönüştürmeniz lazım. Bunu da kişilerden çok kurumların yapması gerektiğine inanıyorum.
Koleksiyonunuzun öne çıkan başlıkları neler?
Benim için özel olan konulardan biri 1920’li yılların sonunda Almanya’da eğitim görmüş, Türkiye’ye döndükten sonra atom fiziği alanında çalışmış bir bilim adamının, Sait Bey’in Almanya’da ve İstanbul’da çektiği fotoğraflar ve negatifler. Bunların bir bölümü 1936 yılında Berlin’de yapılan olimpiyatlara ait. Yaz ve kış olimpiyatlarını çekmiş. Fotoğraf meraklısı, amatör bir fotoğrafçı ama büyük bir disiplin içinde yapmış bu işi. Negatiflerin hepsinin üstüne, pelür kağıtlara çekiliş tarihlerini ve yerlerini yazmış. Tasnif açısından iş bırakmamış. Sait Bey, çektiği fotoğrafların üzerine bu bilgi notlarını yazmasa tahmin yürütmek dışında yapacağımız bir şey olmayacaktı. Belki Nazi bayrakları göründüğü için Almanya’da çekildiklerini anlayacaktık. Olimpiyatları tespit edecektik. Ama diğer yerler ve konular tanımsız kalacaktı. Kayağa çok meraklı olduğu için kayak merkezlerine gitmiş ve tüm seyahatlerinde fotoğraf çekmiş. Negatiflerin zarar görmeden yaklaşık 90 senedir duruyor olması da çok enteresan. Bunun gibi ilerde sergi ve kitap yapılabilecek bir sürü malzeme var. Ama insan ömrü sınırlı. Ne kadarı gerçekleşir bilmiyorum.
Bu koleksiyon toplu olarak mı geçti elinize, siz mi toparladınız?
Bazı şeyler toplu olarak geçer. Burada sahafların işleri çok önemlidir. Bir takım şehir efsaneleri vardır. Çok kıymetli bir malzemeyi anlatırken “Çöpten buldum” derler mesela. Ben çöp karıştıran biri değilim, çöpten hiçbir şey bulmadım bugüne kadar. Aslında olan şu; boşaltılmış bir ev tasfiye edilirken mobilyalar, antikalar vesaire bir hurdacı ya da depo sahibine teklif edilir. Evde fotoğraf, dergi, kitap vesaire varsa onlar da sahaflara gelir. Sahaflar olmasa bu malzemenin çoğu çöpe gidebilirdi ki zamanında giden çok şey olduğunu duydum. Fotoğraf, efemera biraz değer kazanınca çöpe atılmak yerine meraklılarına ulaştırılıyor. Sait Bey’in fotoğrafları ve negatifleri de bana bir sahaf aracılığıyla geldi. Bir sahaf arkadaşım “Elimde bir şeyler var, bunları sen al!” dedi. Genellikle biri size bunları sen al derse alırsınız. “Yok ya, işime yaramaz.” demezsiniz. Usul öyledir. Ben öyle öğrendim.
Sahaf müşterilerinin dikkat ettiği usule dair bunun gibi başka şeyler de var mı?
Olmaz olur mu? Öğrendiğim bir başka şey de şu; karşınıza çıktı, hoşunuza gitti diye ilgi alanınıza girmeyen şeyleri de alırsanız o konuyla ilgilenen başka insanlar rahatsızlık duymaya başlar. Bu dengeyi gözetmeniz gerekir. Bir gün benden yaşta büyük abilerimden biri “Her şeyi alma! Bizim de bu konularla ilgilendiğimizi unutma!” demişti. O uyarıyı hiç unutmadım. İnsan sahaya yeni girdiği yıllarda merak ve heyecanla bulduğu her şeyi almak istiyor. Kendinize yeni bir dünya kuruyorsunuz ve gözünüz çevreyi pek de görmüyor. Bu heyecan bir süre sonra tehlikeli bir boyut da kazanabilir. Dış dünyayla bağlantınız zayıflar. Günlerinizi, gecelerinizi aldığınız bir terekeyle geçirir, dışardaki dünyayı unutursunuz. O dengeyi iyi kurmanız gerekir. Böyle çok hikaye vardır. İstediği bir parçayı başkası aldığı için kavga edenler, küsenler…
Sizin dengeyi kaçırdığınız dönemler oldu mu?
İlla ki oldu. Ama uzun sürmedi.
Az önce 90 yıllık malzemelerden bahsettiniz. Fotoğraf ve negatifler korunması kolay malzemeler mi? Hangi şartlarda korunmaları gerekiyor?
Hayır, hiç değil. Bahsettiğim negatifler plastik, korunmaları daha kolay. Barry Ailesi arşivinde çok sayıda cam negatif var. Onlar daha eski tarihli, yaklaşık 120 yıllık malzeme. Kutularda kalmış. İfade ettiğimiz süreler bu tür malzeme için çok uzun. Hangi koşullarda saklandığına bağlı olarak malzemenin zarar görme ihtimali yükseliyor. Benim elime geçenler çok iyi korunmuştu. Fotoğrafları çeken insanlar titizlikle kutularında saklamış. Sonra başka birilerinin eline geçmiş, onlardan bana geldi. Herkes aynı dikkatle, fazla müdahale etmeden saklayınca haliyle ömrü uzuyor. Ama bunun doğru yolu, bu iş için kaynak ayırabilecek, dünyanın başka yerlerindeki meraklılarla, insanlarla paylaşabilecek kurumların bunları koruma altına alması ve zarar görmesini engelleyecek ortamı oluşturması. Korumak ve dijitalize etmek çok maliyetli bir iş çünkü. Ayrı bir mekan oluşturacaksınız, ısısı, ışığı ona göre olacak. Her cam negatif için temizleme çalışması yapacaksınız. 120 yıl kalmış, 300 yıl daha kalması için hangi koşullarda saklanması gerekiyorsa onları gerçekleştireceksiniz. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün cam negatif arşivi var. Selahattin Giz arşivi Yapı Kredi tarafından, Ara Güler’in muhteşem koleksiyonu Doğuş Holding tarafından koruma altına alındı. Salt, arşivleri bir araya getiriyor ve internet üzerinden kullanıma açıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı’nda önemli fotoğraf arşivleri var. Fakat bunlar yeterli değil. Sayının artmasını ümit edelim. Sözünü ettiğimiz malzeme bir tarih mirası aslına bakarsanız. Dünya çok küçüldü. Hiç aklınıza gelmeyecek yerlerdeki insanlar sizdeki malzemelerle ilgili yayın yapmak isteyebiliyor. Benim başıma böyle şeyler çok geliyor. Yurtdışından meraklılar, proje yapacak insanlar bana bir şekilde ulaşıyor.
Sizin arşiviniz erişime açık mı?
Erişime açık değil ama haberdar oluyorlar. Arşivimi dijitalize etmiş ve elimden geldiğince tasnif etmiş olmam bu işi kolaylaştırıyor. Kurumların bu iş için uzmanlar istihdam etmesi, malzemeyi kullanıma açması gerekiyor. Fotoğraf bir dolapta durduğunda, tanımlanmadığında çok fazla anlam ifade etmiyor. Kişilerin de kurumların da paylaşıma açık olması gerektiğine inanıyorum. Bizim bu işe meraklı altı kişilik, Eski İstanbul adında küçük bir internet grubumuz var. Arşivimde tanımlayamadığım, bilemediğim ya da güzel olduğunu düşünüp onların da görmesini istediğim fotoğrafları onlarla paylaşıyorum. Üzerlerine konuşuyoruz, fikir üretiyoruz.
Erişime açık bir topluluk mu Eski İstanbul?
Hayır değil ama buradaki arkadaşların çoğu sosyal medyada kendi ilgi alanları doğrultusunda paylaşımlar yapıyor. Biri kültür envanteri yapıyor mesela. Bir başkası geçmişte çekilmiş yerleri aynı açıdan fotoğraflayarak kıyaslıyor. Fotoğraf konusundaki yazışmalarımız, bir fotoğrafın yerini, dönemini tespit etmek için yaptığımız fikir alışverişleri çok kıymetli. Belki ilerde bir gün bu tür girişimler daha geniş kapsamlı ortamlara da dönüşür. Sahipsiz çok fotoğraf var. “Sahibini arayan fotoğraflar” adıyla bir site açılsa ve insanlar sahaflarda bulduğu, müzayedelerden aldığı portreleri, gündelik hayatla ilgili fotoğrafları paylaşmaya başlasa eminim ki bir süre sonra bazı fotoğraflardaki kişileri tespit etmeye başlarız. Böyle bir çalışma hem toplumsal belleğe hizmet eder hem de insanların birbiriyle iletişim kurmasına aracılık edebilir.
Fotoğrafı kültür tarihinin bir unsuru olarak yorumlayabilmek bir alt yapı gerektiriyor olsa gerek. Bu sahada daha hızlı yol alabilmek için ne tür bir birikim yardımcı olur?
Bence ilk şart öğrenmeye açık olmak. Başkalarından bir şey öğrenmek kadar keyifli bir şey yok. Özellikle fotoğrafı tanımlamak konusunda emin olmamak gerekiyor. Fotoğraf toplamak çok bilinçli bir şekilde yapılan bir iş değil. Bir araya getirdiğiniz malzeme çoğaldıkça hayatınızı anlamlandırmaya başlıyor. Yayın yapacaksanız ikinci aşamada birikim ve alt yapı devreye giriyor. Fotoğrafı okumak, anlamak, fotoğrafı çeken insanla ilgili bilgi sahibi olmak, görüntülenen olayın detaylarını tespit edebilmek işinizi daha kolay hale getiriyor. Benim bulduğum yöntem, fotoğrafçıların fotoğraflarının gazete ve dergilerde yayınlanmış olmasından kaynaklanan bir kolaylığa sahipti. Bir süre sonra fotoğrafı çeken insanların hikayelerini merak ettiğim için ulaşabildiğim kaynaklara ulaştım. Geriye dönük şeylerle ilgili, o fotoğrafları biz çekmediğimiz müddetçe söyleyebileceğimiz şeyler kısıtlıdır. Ancak yorum yapabilirsiniz. Bence dikkat edilmesi gereken şeylerden biri de fotoğrafa sadık kalmak. Fotoğrafın bize anlattığı çerçevenin dışına çıkıp başka anlamlar yüklersek o fotoğrafı başka bir şeye dönüştürmüş oluruz. Malzeme bir projeye dönüşmek için toplandıysa sabırlı olmanız gerekiyor. Bunlar çabucak olacak şeyler değil. Çok uzun zaman gerektiriyor. Acele etmeden, başka insanlara danışarak yol almak hata yapma ihtimalini azaltıyor. Şehir tarihi yapacaksanız şehri, dönemin karakteristik özelliklerini bilmeniz önem arz ediyor. Belli bir konuya ve döneme odaklanırsanız işiniz nispeten kolaylaşır.
Siz dönem seçtiniz mi?
1920 ve 30’lu yılların foto muhabirleriyle ilgili çalıştım ben. Mehmet Yüce’yle birlikte İstanbul Hafızası adında iki ciltlik bir kitap yaptık. Gazete ve dergilerde yayınlanmış fotoğrafların hikayelerini anlattık. Bu işler birikim ve emek gerektiriyor. Kütüphanelere gidip gazete, dergi taradık. Hikayeleri bulduk, fotoğraflarla eşleştirdik.
Bir fotoğrafı gördüğünüzde sorduğunuz ilk sorular neler?
Konusu ne? İyi bir açıdan çekilmiş mi? Kalitesi nasıl? Net mi? Detayları görebiliyor muyuz? Baskısı kötüyse konusu ve açısı iyi olsa bile çok fazla bir şey ifade etmeyebilir. On beş santimetrelik bir fotoğraftan çok daha fazla detay görebileceğiniz bir buçuk metrelik yeni bir fotoğraf üretebilirsiniz. Ayrıca fotoğrafçıyla ilgili bilgi var mı diye bakıyor ve damga arıyorum. Tanımlanmış mı? Bu da çok önemli. Özellikle amatör fotoğrafçılar bazen çektikleri fotoğrafın arkasına tarih ve yer yazıyor. Öyle bir bilgi içeriyorsa fotoğraf benim için değerli oluyor. Hem tarihlendirebiliyor hem neresi olduğunu biliyorum. Şartlardan biri de bütçeme uygun olması elbette. Konunun toplama amacınıza uygunluğu kilit anlam taşıyor burada. Benim için birincil amaç paylaşmak, yayınlamak, bir projeye dönüştürmek. Çoğu insan hobi olarak toplar ama benim işim bu.
Hazırladığınız projelerde şahsi koleksiyonunuzu mu kullanıyorsunuz?
Başlarda proje çalışırken koleksiyonerlerden destek istiyordum. “İlk defa kendi yayınımda kullanacağım” diyerek reddedenler oluyordu. O zaman kendi koleksiyonumu kullanmam gerektiğini gördüm. Bunlar istisnai örnekler elbette. Bu sahada çoğu insan paylaşıma açıktır. Fakat Türkiye’de sıkça karşılaştığımız önemli bir sorun var. Bir kurum tarafından yapılan projeler için konuşuyorum, genellikle malzemeye ödenecek bir telif bütçeleri olmuyor. Karşınızdaki insan ömrünün önemli bir kısmını, zamanını, parasını bir birikim oluşturmak için harcamışken o emeği karşılıksız talep etmek doğru değil. Bir koleksiyonerin elindeki malzemeyi kullanacaksanız tayin edilmiş bir bütçeniz olmalı ve malzemenin bedelini talep edilmeden ödemelisiniz. Bizde bu işleri kişisel ilişkilerinizle yürütmek zorundasınız. Türkiye’de en ucuz emek entelektüel emek.
Türkiye’de gazete ve dergiler fotoğraf arşivi yapıyor mu?
Basın fotoğraflarını piyasada bulabildiğime, toplayabildiğime göre demek ki bu fotoğraflar oralardan çıkmış. Fotoğrafçılar genellikle işten ayrılırken negatiflerini de götürüyor ve böylelikle koruma altına almış oluyor. Çok doğru bir karar bence. Çünkü gazetelerde negatif, saklanan bir şey değil. Fotoğraf işlevsel bir malzeme. Çoğu fotoğraf kesilir, üzerinden kadraj alınır. Kalemle çizilir vesaire. Haberi yazan, işi bitince görsel malzemeyi arşive götürme gereği bile duymaz bazen. Son 15 – 20 yıldır dijitale geçildi. Gazeteler dijital çekilen fotoğrafları arşivliyor mu? Arşivlerinde duran eski fotoğrafları tasnif edip dijitalize ediyor mu? Zannetmiyorum. Bunlar çok yüksek bütçeli işler. Belli bazı kurumlar dışında bu işler Türkiye’de kişiler yani koleksiyonerler tarafından yapılıyor. Devletin elinde de çok malzeme var. Film arşivi daha yakın zamanda açıldı. Bir yerlerde bilmediğimiz bir sürü fotoğraf ve film malzemesi daha var belki. Bir şey üretecekseniz bu tür malzemeye ihtiyaç duyuyorsunuz. Eskiden çok daha fazla yayın, sergi yapılıyordu. Bu konular gündemdeydi. Şu anda talep de yok.
Toplamak mı, yorumlamak mı, yayınlamak mı? Bu işin sizi en çok heyecanlandıran aşaması hangisi?
Yayınlamak! Beni heyecanlandıran konuları paylaşmayı seviyorum. O kadar çok fotoğrafçının fotoğrafı ulaşmış ki günümüze. Bir kısmı koleksiyonerlerde, bir kısmı ailelerde. Cemal Işıksel’in ailesinde bildiğim kadarıyla müthiş fotoğraflar var. Bir yayına dönüşmediği sürece çok sınırlı bir çevreyi ilgilendiriyor. Diyelim ki yayına dönüştü. 30 – 40 bin kareden ne kadarını kullanabileceksiniz? Öte yandan 300 kareyi yorumlamak, paylaşmak bile çok heyecan verici. Toplamanın sonu yok. İnsan ömrü sınırlı. Elli sene topladınız diyelim. Bu kadar malzemeyi ne yapacaksınız? Ya bir kuruma emanet edeceksiniz ya da bir sahafı, bu işlerle ilgilenen bir müzayedeciyi çağırıp onlara devredeceksiniz.
Siz bu yollardan hangisini tercih edersiniz?
Bence ikinci yol. Siz de sizden önce bir başkası sahafa verdiği için o malzemeye sahip olma şansı yakaladınız. Ama ciddi bir müessesede adınıza bir arşiv olacağını, o birikimin başkalarının erişimine açık olacağını bilseniz elbette ilk yol çok daha kıymetli. Albert Kahn adında çok meraklı ve varlıklı bir Alman var. 1860 – 1940 yılları arasında yaşamış ve ömrünün yirmi iki yılında dünyanın her yerine fotoğrafçılar ve kameramanlar gönderip çekim yaptırmış. Yüz yıl sonra bugün onun yaptırdığı işleri konuşuyoruz. İstanbul’la, Türkiye’yle ilgili o kadar ilginç ve güzel malzeme var ki koleksiyonunda. Yurtdışında İstanbul’la ilgili çok önemli arşivler var. Bir zamanlar National Geographic fotoğrafçılarının çektiği fotoğraflardan bir sergi yapılmıştı. Bu tür filmlerin ve fotoğrafların peşine düşebilir, Türkiye’deki koleksiyonerlerin elindeki malzemeyi bir araya getirmek için projeler üretebiliriz. İş çok da yapılır mı belli değil. Bir bellek, hafıza oluşturmaktan söz ediyorum.
Fotoğraf gibi örneği çok, çerçevesi geniş alanlarla yapılan koleksiyonlar için tatmin duygusu ne zaman oluşur? Bu tür başlıklarda ‘bitti’demek mümkün müdür?
Hayır, mümkün değil ne yazık ki. Bir süre mesai harcadıktan sonra üzerinde çalıştığınız konular sorumluluğunuz, ödemeniz gereken bir borç haline dönüşüyor ve yayın yapsanız bile konu kapanmıyor. Yeni malzeme ve bilgi çıkmaya devam ediyor çünkü. Geliştirme imkanına sahip olsanız, kitabın bir baskısını daha yapabilseniz mesela erişeceğiniz tatmin çok başka olur. Bu işin doğası böyle. Dosyalar hiç kapanmıyor. Ama siz en azından bir görevi yerine getirmiş olmanın huzurunu yaşıyorsunuz. Uzun yıllardır Namık Görgüç adında bir foto muhabiriyle ilgileniyorum. Ailesiyle de tanıştım. Kızı yakın bir tarihte vefat etti. O hayattayken Namık Bey’le ilgili bir proje yapmayı çok isterdim, olmadı. Sadece bir makale yazabildim.
Fotoğraf telife tâbi bir ürün mü?
Evet, kesinlikle. Uzmanlık gerektiren bir alan bu. Karmaşık bir ilişki var çünkü. Foto muhabirleriyle ilgili durumu anlatayım. Foto muhabirleri, gazetenin çalışanı. Gazete maaş ve film verip onları bir olaya gönderiyor. Çektikleri fotoğraf gazeteye mi, fotoğrafçıya mı ait? İkincisi; foto muhabirleri birbirleriyle çok sık fotoğraf değişiyorlar. Hangisinin hangi fotoğrafı çektiğini, bir fotoğrafın net olarak kime ait olduğunu bulmanız bazen mümkün olmuyor. Üçüncüsü, özellikle portre fotoğraflarında, fotoğrafı çekilen kişilerin de hakkı olması gerekir. Diyelim ki önemli bir müzisyensiniz, bir konserde fotoğrafınız çekildi ve çeken kişi o fotoğraftan para kazandı. Dava açıp hak talep edebilirsiniz.
Türkiye’de de oluyor mu böyle şeyler?
Hayır, Türkiye’de olmuyor. Böyle bir dava olması durumunda bilirkişi saptanması gerekiyor. O bilirkişi bu konuları ne kadar biliyor olacak? Bizde fotoğrafla ilgili telif yasası da yok. Fotoğrafın sahibi kimdir? Net değil. Bir sürü fotoğraf alınıyor, satılıyor. Önemli bir fotoğrafçının çektiği ya da önemli bir stüdyoda çekilmiş bir fotoğrafı iyi bir para vererek aldık ve bir yayında kullandık diyelim. İnsanlar o kitaptaki fotoğrafı kullanabilir mi? Ya da size ulaşıp izin almaları gerekir mi? Fotoğrafın sahibi siz misiniz? Aynı kare kaç tane basıldı? Diğer örneklere sahip olan insanlar bu teliften hak sahibi midir? Kolesiyonumdaki bir fotoğrafı yayınlamışlar diye dava açtığınızda hakim nasıl karar verecek? Fotoğrafı siz mi çektiniz? Hayır! Fotoğrafın çekeni kim? Hayatta mı? Varisi var mı? Para verip almış olmanız o malzemenin size ait olduğunu göstermeye yetmeyebilir. Ben bir koleksiyoncuyum ve çok sayıda cam negatif topladım. İlk hallerinin benim koleksiyonumda olması bile o fotoğrafları benim çektiğimi göstermeye yetmez. Ya standart bir telif ücreti belirleyip muhtemel hak sahiplerine ödemek ya da mümkünse varislere veya koleksiyonerlere ulaşıp izin istemek gerekiyor. Yazı teliflerinde telifin düşmesi için bir süre var ama fotoğraf teliflerinde öyle bir sınır var mı yok mu belli değil, çünkü yasa yok.
Dijital fotoğrafçılık bütün bu konuştuğumuz konuları nasıl etkiledi? Güncel zamanların fotoğraflarından koleksiyon yapmanın imkanı var mı?
Dijital teknolojiler sayesinde çok insanın fotoğraf çekmesi mümkün hale geldi. Ama bir bellek nasıl oluşturulur? 2000 sonrası bir belleğimiz var mı? Dünyada insanlar bu sorulara cevap bulabilmiş değil. Üretilen çözümlerden biri eski yöntemlere, analoğa dönmek Yeniden film üretimi başladı. Ama bu filmler çok pahalı. Diyelim filmi buldunuz, banyo ettirecek yer bulamıyorsunuz. Dijital fotoğrafçılığın imkanları çok geniş ama şüpheyle yaklaşmamız gereken çok yönü var. Dijital fotoğraf söz konusu olduğunda işin bir de fotoğrafa, gerçekliğe müdahale yönü var. Savaş fotoğrafçılığında, siyasi belge niteliğinde malzemelerde müdahale çok sık gündeme geliyor. Bizde de yapılıyor. Bir mitingi kalabalık göstermek için insan ekleniyor mesela. Bazı basın organları sırf bu sebeplerle dijital fotoğraf kabul etmiyor ya da işlenmemiş, RAW hallerini görmek istiyor. Bizim gündemimizde çok yok belki ama dünyanın ileri gelen ajansları bu tür kararlar alıyor. Neye dönüşür henüz belli değil. Belki ilerde “Tamam, meraklısı istediği kadar dijital çeksin ama biz artık basında kullanılacak fotoğraflarda analog istiyoruz.” denilecek.
Bir dönem İstanbul Fotoğraf Müzesi Küratörlüğü de yaptınız. O proje ne zaman gündeme geldi? Siz ne zaman dahil oldunuz?
2010 yılında İstanbul, Kültür Başkenti ilan edilmişti malum. O süreçte Gültekin Çizgen’in başında olduğu Fotoğraf Dostları Derneği Fatih Belediyesi’yle böyle bir müze yapmak için anlaşmaya varıyor. Müze açılıyor. Ben 2013 yılında basın fotoğrafçılarıyla ilgili bir sergi vesileyle dahil oldum ve devam ettim. Müzenin üçü küçük biri büyük dört galerisi vardı. çok güzel bir alandı.
Neredeydi?
Kadırga’da, Cinci Meydanı diye bildiğimiz yerde 1000 metrekare bir alan üzerine kurulmuştu. Periyodik olarak, üç ayda bir dört sergi açılıyordu. 2019 yılındaki belediye seçimlerinden sonra yeni seçilen belediye başkanı müzeyi sürdürmemeye karar verdi ve müze kapandı.
Şu sıralar hangi konular üzerinde çalışıyorsunuz?
Çok önemsediğim bir kitap projesi yayın aşamasında. Osman Cemal Kaygılı, 1931 – 32 yıllarında Yenigün gazetesinde İstanbul’un Köşe Bucağı adını verdiği bir köşe yazıyor. Çok keyifli bir dizi. Daha önce kitap olarak yayınlandı aslında. Bizim projemizi önemli ve farklı kılan şey, o yazıların fotoğraflarının da olması. İki fotoğrafçı Kaygılı’nın yazıları için fotoğraf çekmiş. Her ikisi de benim ilgilendiğim isimler; Cemal Göral ve Namık Görgüç. Osman Cemal’le birlikte ortalama üç günde bir genellikle İstanbul’un kenar semtlerine gidiyor ve ilginç tipleri, mekanları fotoğraflıyorlar. Geçtiğimiz yirmi sene içinde o fotoğrafların çoğunun orijinallerini buldum. Aralarında Ercüment Kalmuk’un çizimleri de var. Yazılar ilk defa fotoğraf ve karikatürleriyle bir arada yayınlanacak. Onun haricinde uğraştığım, ilerde yayıncı bulabilirsem yapmak istediğim Namık Görgüç kitabı var. Sergiler yapabiliriz. Barry ailesiyle ilgili bir sergi yapmak çok isterim.
O konuyla ilgili henüz bir şey yapmadınız değil mi?
Türkiye’de yapamadık ama dört beş sene önce Moskova Göç Müzesi’nde bir İrayda Barry sergisi açtık. Aile İrayda tarafından devam etmiyor. Eşi Albert’in yeğenine ulaşmıştık, o da yedi sekiz sene önce rahmetli oldu. Bir sözlü tarih görüşmesi yaptık onunla. Yeğeni, dayısı Albert’le ilgili bilgiler verdi bize. Albert Barry’nin en önemli ilgi alanlarından biri fotoğraf çekmek. O sayede bu kadar çok malzeme ulaştı günümüze. İstanbul’u gezip fotoğraf çekmişler. Fotoğraflar 1910’ların ikinci yarısından başlıyor ve 30’lu yılların ikinci yarısına kadar devam ediyor. Çok güzel bir konu.
İzinsiz Ve Kaynak Gösterilmeden Kısmen Ya Da Tamamen Kullanılamaz!








