Close Menu
Ayşe AdlıAyşe Adlı

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    • Yeşilçam’dan Portreler
    • Geçmiş Zaman Olur Ki…
    • Türkiye Kurulurken…
    • Hoş Sada!
    • Tüm Kategoriler
      • Şehir ve Mekan
      • Dünya’dan
      • GeziYorum
      • Kitabiyat
      • Nadir Söyleşiler
      • O Şehr-i İstanbul Ki…
      • Portreler
      • Sinema Yazıları
      • Sanat Penceresi
      • Tarih Yazıları
      • MetaFizik
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    Nadir Söyleşiler - 20 sene sonra ‘çıraklık bitti!’ dedim

    20 sene sonra ‘çıraklık bitti!’ dedim

    Mayıs 2, 2020
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email


    Lütfi Bayer, 30 yıl önce eğitimini aldığı meslek yerine kitapçılık yapmaya karar verdiğinde niyet etmiş Babil Kitaplığı’nı kurmaya. İşi kitap satmak olan biri için gerçekleştirilmesi zor bir hayal. Ama imkansız değil! Nitekim Lütfi Bey, Babil Sahaf çatısı altında kitap kitap yükseltiyor kulesini. Selimiye Kışlası’nın devasa bir sahaf işliğine dönüştürülmesi fikri karşılık bulsa, hedefi asıl o zaman gerçekleşecek. Ancak ülkenin yakın geçmişini; hurda depolarından, eskicilerden, boşaltılan evlerden çıkan malzeme ışığında değerlendiren Lütfi Bayer, pek de iyimser bir tablo çizmiyor. 

     
    Kendinizi en erken ne zaman kitaplarla bir arada hatırlıyorsunuz?

    İlk olarak ders kitaplarımı hatırlıyorum. Ondan sonra, doğduğum yarı ahşap denilebilecek evin tavan arasında bir takım eski malzemelerin bulunduğu bir yer var. Halam, liseye gidiyordu o zaman, okumaya meraklıymış demek ki, Varlık Yayınları’ndan bir Mitologia almış. Bir kaç başka kitap daha vardı, onları hatırlıyorum. Yine çocukluğumda zaman zaman Kandıra’dan İzmit’e gideriz, orada bir halam var, birkaç akşam kalırız. Halamın oğlu Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi Gazetecilik Bölümü’ne gidiyor. Evin üst katında, sanırım 4 – 5 raflık, o zaman için büyükçe bir kütüphanesi vardı. Çok ilgimi çekerdi. Bilahare kasabamıza gelen Tarih Toplum Mecmuaları’nı ve ansiklopedi fasiküllerini almaya başladım. Lise 3’te felsefe grubu dersleri göreceğiz, hocamız Asım Bey, Orhan Hançerlioğlu’nun Düşünce Tarihi ve Felsefe Sözlüğü’nü almamızı tavsiye etti. O hoca ve kitap kitaplarla münasebet kurmamda etkili olmuştu. 

    Lise yılları öncesinde kendiniz için kitap almaya başlamış mıydınız?

    Hayır! Yaz tatillerinden annemin köyüne giderdik. Annemin babası, bize yatsı namazından sonra Osmanlıca bir kitaptan Peygamberler Tarihi okurdu. “Evlat, bu Osmanlıca bir metindir. Harfler böyle okunur, seslendirdiğinde Türkçe anlam çıkar. Böyle de kitaplar var.” şeklinde bir uyarıda, tembihte bulunmadı. Bunu şimdi yadırgıyorum tabii. Yine Kandıra’da Adliye’den emekli bir katip vardı. Arzuhalcilik yapıyordu. Yaşlıydı o zamanlar. Onun Osmanlıca okuyabildiğini söylerlerdi, çok şaşırırdım.  

    Osmanlıca bilen pek kimse yok o halde?

    10 bin nüfuslu koca kasabada tek kişi! Annelerimiz Kur’an-ı Kerim okuyor tabii ama Osmanlıca’yla temasları yok. Kitap deyince akla Kur’an geliyor. Başka ne olacak ki… Bu algının toplumumuz üzerinde önemli bir belirleyiciliği var. Kitap ve ona ilişkin algı, İslamî ilimler ama en başta Kur’an-ı Kerim’le sınırlı. Haliyle Türkiye’de yaşayan insanların; modern zamanlarda, modern anlayış muvacehesinde gelişen kitap kültürüne sahip olamayışının bence böyle de bir sebebi var. Kur’an ve Kur’an harfleriyle yazılmış Osmanlıca kitaplar varken Latin hurufatıyla kitap basıp insanların önüne koyduğunuzda o kitaplarda yazılan şeylerin sahihliğinden şüphe duydular. Yeterince kuvvetli bulmadılar. Gerçeklik değeri yoktu burada yazanların. Oysa Kur’an-ı Kerim’de okuduğunuz her şey hakikat nüvesi olarak telakki ediliyor. 

    Sonradan dönüp baktınız mı, büyükbabanız Peygamberler Tarihi dışında ne okuyormuş?

    Kütüphane denilebilecek sayıda kitabı yoktu. Muhtemelen sahip olduğu birkaç kitaptan bir tanesiydi Peygamberler Tarihi. Mutlaka bir Kur’an-ı Kerim de vardı. Bilahare o kitaplara ne oldu bilemiyorum. 

    Sizi okumaya ve kitaba teşvik eden özel bir gayretleri oldu mu?

    Özel bir gayret olmadı doğrusu. 1982 yılında İstanbul’a gelip Sahaflar Çarşısı’yla tanışınca daha ciddi bir ilişki kurduğumu söyleyebilirim. 

    Kandıra’da kitap alabileceğiniz yerler var mıydı?

    Hemen her kasabada olduğu gibi kırtasiyeler ders kitaplarının yanında Türk edebiyatı yazarlarının eserlerini de satardı. Ayrıca Küpeli Vacit diye biri vardı. Vacit Bey amca, Allah rahmet eylesin. Annesi kız çocuğu olsun istemiş, oğlu olunca da elbise giydirmiş, kulaklarına küpe takmış. Bu sebeple lakabı Küpeli Vacit kalmış. Onda çizgi romanlar vardı; Fantoma’lar, Kızıl Maske’ler. Zaman zaman gider onları karıştırırdık. Bir de Limoncu Sezai vardı, kırtasiyecilik, kitapçılık yapıyordu. Çok fazla toplum içine girmeyen, soğuk bir tavrı olacak ki kitapçılık yaptığı için böyle olduğuna dair bir takım mülahazalar yapılırdı. 

    İzmit’te sahaf var mıydı?

    Sahaf yoktu ama eski kitap satan bir iki yer keşfetmiştik. İzmit Lisesi’nin olduğu mıntıkada Yonca Kitabevi ve onun yakınlarında İslami neşriyat denen eserleri temin edebileceğimiz başka bir yer vardı. 

    İstanbul’da sahaf ortamlarını nasıl keşfettiniz?

    Şehri keşfediyorsanız, okulla kaldığınız yer arasında gidip geliyorsanız en azından bir eskici arabası görüyorsunuz. Arabaların üzerinde bir takım kitaplar, dergiler vesaire oluyor. Lakin 1986’ya kadar çok da belirgin bir ilişki değildi bu. 1982’de liseyi bitirdiğimde Marmara Üniversitesi Fizik Bölümü’ne kayıt yaptırdım ve 2 yıl devam ettim. O tarihlerde çok kitap aldığımı söyleyemem. 1986’da Basın Yayın’a başladım. Kitap alıyoruz fakat aileye maddi anlamda çok fazla külfet olmayalım gibi kaygılarımız da var. ‘Satılır da belki!’ deyip eskicilerden aldığım kitapları yurtta ve okulda kitap satmaya başladım. 

    Ne okuyordunuz o tarihlerde?

    Felsefe, İslam düşüncesi ve onların modern yorumları diyebilirim.

    Nerelerden kitap alıyordunuz?

    Başlarda kitapçılardan alıyordum. 1986 – 87’de eskicileri keşfettik. Feriköy’de yurtta kalıyoruz. Yurdun yanında bir hurdacı deposu var, her gün önünden geçiyoruz. Ara sıra da giriyoruz tabii. Kendime kitap alıyorum oradan. Piyasadan çok daha uygun şartlara mal oluyordu. Bilahare neden daha fazla kitap almayayım, bir kısmını satayım ve kendime aldığım kitapları bedavaya getireyim diye düşünüp biriken kitapları satmaya başladım.

    Kime satıyordunuz?

    Kitapçıları, Galatasaray’daki Aslıhan Çarşısı’nı falan öğrenmiştik artık. Meşhur Simurg, İbrahim Bey orada, alt kattaydı. Ankara’dan gelmişti. Bulduğumuz kitapları oralara götürüyorduk. 20 liraya aldığımız kitabı 25 liraya satarsak bizim için müthiş bir şeydi bu. 

    Osmanlıca biliyor muydunuz? Depodan Osmanlıca kitap da alıyor muydunuz?

    Hayır, bilmiyordum. Hiç karşılaşmamışım o tarihlere kadar. Yaz tatillerinde Kur’an kurslarına gittiğimiz için Arap harflerini ve Kur’an-ı Kerim’i yüzünden okumayı biliyordum. O yüzden ilerleyen yıllarda öğrenmem zor olmadı. 

    Hurda depolarından ne alıyordunuz? Ne çıkıyordu karşınıza?

    Her şey çıkıyordu! Rumca, Osmanlıca, Fransızca, Türkçe, Ermenice kitaplar, dergiler…

    Alıyor muydunuz bunları?

    Alıyoruz tabii. Satmak üzere aldığımız materyaller bunlar. Doğup büyüdüğüm kasabada öyle çok geniş bir ilgi yelpazesi yoktu doğrusu. Edebiyat dergileri, sanat, felsefe mecmuaları falan yok. İşe başladıktan sonra keşfettik bu malzemeleri.  

    Tek başına mı gidiyordunuz hurdacılara?

    Aynı okula gidip aynı yurtta kaldığımız 3 – 4 arkadaşım vardı. Cumhur, Bahtiyar, Coşkun, ben. Okumayı seven başka arkadaşlar da var tabii. Bir süre sonra bu arkadaşlarla birlikte hafta sonları Kadıköy Postanesi’nin arkasında sergi açmaya başladık. Hava soğuk oluyor, sıcak oluyor. Hep dışardasınız… ‘Bunu meslek olarak neden sürdürmeyelim?’ dedik ve ilk dükkanımızı açtık. 

    Mezun olmuş muydunuz?

    Hayır, mezun olmamıştık henüz. Ben 1990’da mezun oldum.

    Yavaş yavaş muhite dahil olmaya başlamışsınız, o tarihlerde esnaftan kimleri tanıyordunuz?

    Kimseyi tanımıyorduk doğrusu. İşe Kadıköy’de başladık çünkü burada kitap satabiliyorduk. Belki Osmanbey’de, Taksim’de, Nişantaşı’nda da yapabilirdik. Oralarda kalsak başka bir şey olacaktı.

    Hiç denemediniz mi oralarda?

    Parasız kaldığımız zamanlar vurkaç hamleleri yaptığımız oldu. Cebimizde o gün öğle yemeği yiyecek para yoksa çantamıza bir miktar kitap koyup Teşvikiye’de cami duvarına tezgah açıp yemek parası çıkıncaya kadar kitap sattığımız oluyordu. 

    Sahaflar Çarşısı’na gidip geliyor muydunuz? Orada kimler vardı?

    Gidiyorduk tabii. Aslan Kaynardağ, İbrahim Manav falan oradaydı. Çarşı, Pazar günleri kapalı olurdu. Dışında, Bakırcılar Çarşısı’nın oralarda ve tabii Beyazıt Meydanı’nda kitap sergileri olurdu. O zamanlar Sahaflar Çarşısı’nı beğenmezdim ben. 

    Neden?

    Ders kitabına dönmüşlerdi. Belki yüzde 40’ı ders kitabı, teksir kağıdı, üniversiteye hazırlık kitabı falan satıyordu. 6 – 7 kadar sahaf denilebilecek mekan vardı. Zaman içerisinde sahaf sayısı iyice azaldı. 2000’li yıllar itibarıyla da bir – ikiyi geçmez oldu. 

    Alışveriş yapar mıydınız Çarşı’dan?

    Hayır, yapamazdık. Bir parça daha pahalıydı sanırım. Tabii öğrenci harçlığı için böyle. Ailenin cebinize koyduğu harçlık bir ay boyunca yeme içmenize, yurt kiranıza ancak yetiyor. Oradan alış veriş yapmak bizim için lükstü. 

    Bu işten para kazanmaya başladıktan sonra da mı yüksek geldi fiyatlar?

    O zaman kitabı çok daha ucuza buluyorduk zaten. Sahaflar Çarşısı’na ihiyacımız kalmamıştı. 

    Ne zaman para kazanmaya başladınız?

    Baştan beri hep kazandık aslında. Çünkü hurda depolarından alıyoruz malzemeyi. Hurdacıların pek çoğu bu konuları bilmiyor. Siz işin nasıl yürüdüğünü ölçüp biçiyorsunuz. Depolardan malzemenin kaç para edeceğini bir süre sonra öğreniyorsunuz. Kiloyla alıyorduk. Kilosunu 10 kuruşa almışlarsa 15 – 20 kuruşa SEKA’ya ya da başka kağıt fabrikalarına satıyorlardı. Biz de o fiyat üzerinden ya da belki iki katına, şimdi hatırlamıyorum, satın aldığımız kitapları sattığımızda para kazanıyorduk. O zamanlardan beri terk etmediğim biraz da romantik bir ilkem var; bir kitabı 75 liraya aldıysam 125 liraya satarım. 

    -Ama 500 lira yapar! 

    -Ne yapayım, yapsın…

    Daha fazla kazanmakta ne sakıca var?

    Hedefim hiç bir zaman daha fazla kazanmak olmadı. Daha çok kitaba ulaşmak, daha fazla kitap görmek ve daha fazla kitabı uygun şartlarda daha fazla insana ulaştırmak. Esas anlayışım hep bu oldu.  

    Hurda depolarından sizin dışınızda kimler alışveriş yapıyordu? Kimleri görüyordunuz?

    Şimdi yine kitapçılık yapan Önder Bey var, makina mühendisiydi. O dolaşırdı. Onunla beraber başka kimseler de vardı ama onları çok fazla hatırlamıyorum. 

    Hurda depolarında muhtemelen çok fazla malzeme gördünüz. Burada ne işi var dediğiniz, unutamadığınız neler çıktı aralarından?

    Benim için 20 sayfalık, okumak istediğim ilginç bir metin her şeyden kıymetli olabiliyordu. Esas mesele benim ilgimi çekip çekmemesiydi. Dolayısıyla o zamanlar öncelikle kendi merakımızı tatmin etmeye çalıştığımız için ‘Bundan şu kadar para kazanırım!’ gibi bir yaklaşımımız yoktu. Kitapçılığı zamanla öğreniyorsunuz. Çok geniş bir spektrum var. Osmanlıca ve Arapça’dan yazmalara, evraktan fotoğraf ve kartpostala, Latin hurufatlı Türkçe kitaptan yabancı dillere… Alıp sattıkça öğreniyorsunuz hepsini. Bir birikim neticesinde değerlendirme noktasına gelebilirsiniz. Üstelik, kıymetli, nadir bir kitabı ikinci defa bulma imkanınız çoğu zaman olmuyor. Ama öte yandan o kadar çok şey için “Burada ne işi var!” diyebilirsiniz ki. Benim aklımda en fazla kalan, iz bırakan şeyi anlatayım. Üsküdar’da eskicilik yapan Hüseyin diye bir arkadaştan bir takım Osmanlıca kitap almıştım. Aralarında Netayicü’l Vukûât da var. Son cildinde bir yazma kısım vardı ama alırken kimin yazdığına bakmamıştım. Dükkana geldiğimde 4. cildin bir kısmının İbnül Emin Mahmut Kemal İnal tarafından istinsah edildiğini öğrendim. 

    Nereden aldığını sormuş muydunuz Hüseyin Bey’e?

    Yok, böyle şeyleri konuşmuyorsunuz. Bizim işlerimizde her zaman ketumiyet esastır. Ne o sana nereden aldığını söyler, ne de sen sorarsın. 

    Neden, birbirinizin sahasına girmemek için mi?

    Hem o var hem de siz bir iş yapıyorsunuz, yaptığınız işin materyali de kitaplar. Bu işi icra ederken duygusal bakmıyorsunuz. Akşam kepenkleri kapatıp kapıları kilitledikten sonra tabii ki bir muhasebe yapıyorsunuz kendi içinizde ama gün içerisinde tüccarsınız… 

    Osmanlıca’yı ne zaman öğrendiniz?

    İşi meslek haline getirmeye karar verdikten sonra arkadaşlarla aramızda bir iş bölümü yaptık ve bazılarımızın Osmanlıca öğrenmesi daha kolay olacaktı. 

    Kimlerle çıktınız yola?

    Cumhur Kuş (Moda Mübadele), Bahtiyar İstekli (Bahtiyar Sahaf), Coşkun Kabasolak, Hüseyin Pala ve ben. Ben biraz başlatıcısı oldum sanırım. Profesyonelleşmeye adım atma konusunda teşvik edici olduğumu düşünüyorum. İsmin Babil olması da benim fikrimdi. Kenan Bey Amca’dan aldığımız kitaplar da hızlandırdı dükkan işini tabii.

    Kenan Bey Amca kimdir?

    Ortaokul 3. sınıfta aritmetik dersi almıştım ondan. Uzak akrabalardan. İstanbul’da, Çiçekçi’de oturuyordu. Yıllar sonra akrabalar beni buldular. Kenan Bey Amca vefat etmiş, kitaplarını alıp almayacağımı sordular. “Tabii ki, seve seve alırım” dedim. Boğaza nazır, ahşap köhne bir evde yaşamış. Çok güzel bir bahçesi vardı, çok bakımsızdı tabii. Evin her tarafı kitap ve eski gazete doluydu. Klasik müzik plakları, dergiler… Onları aldım. Elimize topluca malzeme gelmesi bizi hem motive etti hem de kitapçılığa daha güvenle başlamamıza vesile oldu. Besledi bizi.

    Kadıköy’deki tezgahınızdan kimler kitap alıyordu? Aşina sima var mı?

    Pek çok kimse geliyordu ama bugün hatırladığım kimse yok. Orası büyük bir pazardı. Uygun fiyata alıyorsunuz, o sebeple de uygun fiyata satıyorsunuz. Yurtta kaldığımız için çok fazla masrafımız yok. Yemek ve yurt paramızı çıkardıktan sonra bize biraz kitap kalırsa yaptığımız ticaretten memnun oluyorduk. 

    Dükkan hangi yıl gündeme geldi?

    1988 sonu ya da 89’da olmalı. Hâlâ öğrenciyiz. 

    İlk dükkanınız neredeydi?

    Kadıköy’de Akmar Çarşısı’nda. Postane’nin civarında olmasından dolayı herkes biliyor. Terzi bir hanım vardı, onun dükkanını tuttuk. Oradan bir yer almak zormuş demek ki. Takriben 7 buçuk milyar lira hava parası ödemiştik. Çok küçük bir dükkandı. 

    Akmar’da sadece kitapçı yok o yıllarda öyle mi?

    Biz dükkanı tuttuğumuzda bir iki başka iş yapan dükkan vardı. O terzi hanım, bir de Sedat Bey Amca vardı, rahmetli oldu. Taş alıp satıyordu. Onlardan başka kimseyi hatırlamıyorum.

    Babil ismi nasıl gündeme geldi?

    Hepimizin bildiği o meşhur kule! İnsanlar kuleyi yükseltip Tanrı’ya ulaşmak istiyor. Tanrı’lar buna mani olmak için yeryüzüne inip insanların dillerini değiştiriyorlar… Dünyanın bütün dillerindeki kitaplardan müteşekkil bir sahaf dükkanı olsun anlayışıyla tercih edilmiş bir isimdi. 

    Hedefiniz büyük, Babil kitaplığını kuracaksınız! Agresif bir alıcı mıydınız?

    Tabii. Bulduğumuz hemen her şeyi alıyorduk. Bunu salt bir bilme isteği, kitap tutkusu olarak görmemek lazım elbette. Ticari kaygılarımız da vardı ama daha fazla manevi tatmin amacıyla hareket ettiğimizi söyleyebilirim. Kısa bir süre sonra bir otomobil satın aldık ve İstanbul’un bulabildiğimiz, bilebildiğimiz bütün hurda depolarına gitmeye başladık. 

    Nerelerdeydi bu depolar?

    Kadıköy’de vardı, Salı Pazarı civarında, Göztepe’de, Hasanpaşa’da, Fikirtepe’de. Bostancı’da, Maltepe’de… Karşıda; Mecidiyeköy’de, Feriköy’de…

    En zengin malzeme nereden çıkıyordu?

    Öğrencilik yıllarımız karşı yakada geçtiği için daha çok Feriköy, Kurtuluş, Mecidiyeköy, belki Topkapı civarını dolaşıyorduk. Oralardan daha ziyade Gayrimüslim tebaa’ya ait kitaplar çıkıyordu. Fransızca, Ermenice, Rumca ama tabii ki Türkçe kitap da çıkıyordu. Bilahare Anadolu yakasında dolaşmaya başladık. Çengelköy, Beylerbeyi, Sarıyer’e kadar hurdacılar vardı. Hepsine gitmeye başladık. Tabii dükkana adresler geliyordu bu arada. Çok şükür çok kitap aldım. 

    Hurda depoları ne zamana kadar size malzeme sağladı?

    10 yıl önceye kadar pek çok yerde eski hurdacıları buluyordunuz. 2000’li yıllardan itibaren sayıları giderek azaldı. Bazı yerlerde hiç kalmadı. Kentsel dönüşüm vesaire sebebiyle de kent içinde barınamaz oldular. Zaman içinde hurda kağıdın ticari değeri de kalmadı. Yurt dışından daha uygun fiyata hurda kağıt alındı. Kitapçı hurdacı ilişkisi de böylelikle inkıtâ’a uğramış oldu. İşe başladıktan sonra 20 yıl boyunca hurdacılardan beslendik. Bazı hurdacılardaki merak pek çok kitapçıda yoktur.

    İlgilenirler mi ellerine geçen malzemeyle?

    Tabii ki! Bilgi nesnesi olarak değil belki ama bir ticari olarak tanıyorlar malzemeyi. Kitap onlar için bir değer. Benim tanıdığım adamlar var, ilkokul mezunu. “Ne yapayım? Dayanamıyorum, alıyorum.” diyor. 

    Sizlere satamamaları halinde kağıt fabrikalarına gidecek. Bu durum karşısında ne yapıyorlardı?

    Yapacak bir şey yok. Siz kitapçı olarak onlardan daha fazla şey biliyorsunuz. Bir süre sonra size inanıyor, güveniyorlar. Bilginize itimat ediyorlar. ‘Bunları satabilirsin ama şunlar işe yaramaz!’ diyorsunuz onlar da size itimat ediyorlar. 

    Yeterli paraya sahip olmadığınız için alamadığınız bu sebeple hurdaya çıkan şeyler oluyor muydu?

    Hayır, benim alamadığımı bir başka kitapçı alıyordu. Birden fazla kitapçı gidiyordu çünkü. Kaldı ki o hurdacılar bir süre sonra şimdi otopark olan Kurbağalı Dere’nin üst tarafındaki Salı Pazarı’nda Cumartesi ve Pazar günleri tezgah açmaya başladılar. Kitapçıların almadığı ya da görmediği kitaplar oraya gidiyordu. Oradan da kitap alıyorduk. 

    Sahaf olarak tecrübe kazandıkça, Osmanlıca da öğrendikten sonra kıymetli şeyler bulduğunuz, gördüğünüz olur muydu buralarda?

    Tabii ki oluyordu. Küçükyalı taraflarındaki bir hurda deposunda, kağıt yığınlarının içerisinde kitap ve bir takım belgeler buldum. Nazım Hikmet’in ilk baskı kitapları, üzerlerine notlar alınmış. Sonradan öğrendim ki kitapların sahibi ve o notları alan şahıs Nazım Hikmet’i yargılayan savcılardan bir tanesiymiş. Bu tür karşılaşmalar oluyordu. Tabii bunları gününde not etmediğinizde unutulup gidiyor. Benden kitaplara giden ve kitaplardan bana gelen tesirleri önceledim ben. Bir sürü şeyin kaydı tutulabilirdi, bir sürü şey yazılabilirdi ama benim dışımdaki bir dünyaydı o doğrusu. Şahsen benim önceliğim “Ne bulabilirim ve akşam ne okuyabilirim!” oldu. ‘Ne kadar az okuyorum! Ne kadar çok şey okumam gerekiyor…’ gibi bir kaygımız vardı. Dolayısıyla bulduğumuz, tedarik ettiğimiz malzeme içinde ilk sırayı okumak istediğimiz, istifade edeceğimiz kaynaklar işgal ediyordu. Büyük bir açlık hissediyorsunuz. Hâlâ öyle, tatmin edilemeyen bir his bu. Dolayısıyla, ilginizi, dikkatinizi, alakanızı, aktivitenizi ona göre ayarlıyorsunuz. Şunu da ilave etmek lazım; zaman içerisinde öyle malzemelerle karşılaşıyorsunuz ki, içinde yaşadığınız ülkenin en yüksek kurumlarından en aşağısına kadar ne kadar büyük bir laçkalıkla davrandıklarını görüyorsunuz. Haliyle artık pek bir şey şaşırtmıyor sizi. İnsan bir süre sonra duyarsızlaşıyor. 

    Size bunu düşündüren ne? Ne tür örnekler gördünüz?

    Pek çok şey! İnsanımızın, içinde yaşadığımız, siyasi mekanizmanın, devletin, toplumun, kurumların, kitapla, bilgi ve düşünmeyle ilgili son derece lakayt bir tavır içinde olduklarını görüyorsunuz. Bu durum insanı hem yaralıyor, hem üzüyor. 

    İlgisizlik mi sizi ümitsizliğe düşüren?

    İlgisizlik çok hafif kalır. Düşmanca tavırlar görüyorsunuz. Daha net söylersem istenmeyen yerlere ulaşabilir. Cumhuriyet Türkiye’sinde, evvelinden bugüne kadar, kurumlardan tasfiye devam edegelmiştir. Bireysel bir şey de değildir bu. Son derece büyük bir cehaletle karşı karşıyayız. Gözlemlerim ve müşterilerimizden duyduğum şeyler var. İzmit SEKA kağıt fabrikası 10 yıllarca kağıt katliamı gerçekleştirdi. En başta saray mensuplarına ait kitaplar, evrak ve mektuplar atıldı buraya. Son örnek; hurdacı arkadaşlar birkaç ay önce Kadıköy’de çöp konteynırında tezhipli ferman buldular. Bütün bu örneklere seneler içinde şahit olunca söylenecek çok şey birikiyor. Ama bunları nasıl ifade edersek önüne geçebiliriz, ben bilmiyorum. Olup bitenler hakkında hangi cümleleri kurmalıyız ki insanlar bilgi sahibi olsunlar? Ve bu bilgileri bir şekilde kullanabilsinler. Öğrendikleri bu bilgi onlarda bir hassasiyet oluştursun. Hassasiyet bir merakı uyandırsın… Deniz Müzesi’nden Boğaz’a pek çok yazma atılmış zamanında. Darülfünûn lağvedilmiş, kütüphane de kapatılmış beraberinde. Bir kurumu ortadan kaldırdığınızda onun geriye doğru bütün kültürel mirasını da yok sayıyorsunuz. Kütüphaneye neden düşmanlık ediyorsunuz? Bir sahafın gelecek hayali yaşadığı ülkenin ahval ve şeraitiyle, onun ufkuyla sınırlı. “Selimiye Kışlası büyük bir sahaf işliği haline getirilsin!” dediğinizde gerçek kitapseverler dışında kimse makul karşılamıyor bu talebi… 

    Son yıllarda bir bilinçlenme ya da yaklaşım farklılığı olduğundan söz edebiliyor muyuz?

    Bence farklılaşmadı. Birkaç 10 yıldır siyasi iktidardaki partinin inançları ve bir takım hassasiyetleri bakımından önceki dönemlerden daha iyi olmasını bekledik ama değişen bir şey olmadığını gördük. 
    Neredeyse 30 yıldır dükkan sahibisiniz ve bu süre zarfında çok fazla insanla karşılaştınız. Aradan geçen zaman zarfında müşterileriniz bu değişimden nasıl etkilendi. Bunu gözlemleme imkanı elde ettiniz mi?

    Şahıs kütüphanelerine çok fazla nüfuz edemiyoruz. Tanıdığımız insanlar içerisinde kütüphane kuranlar var. Mesela Metin Erksan, bizden yıllarca kitap aldı. Birkaç yıl önce vefat etti, onun kütüphanesini hiç görmedim. Kitapçılar, sahaflar kütüphanelerden uzak tutulmaya çalışılır. Gösterilmez, bilgi verilmez. Müşterilerimizi tanıyoruz, hangi tür kitaplar aldıklarını biliyoruz ama toplamda kütüphanelerine nasıl katkılarda bulunduk onu söylemem zor. Ayrıca kitapçılık, uzun zaman meşgul olunması gereken, olabildiğince bilgilenme isteyen bir meslek. Ben, 20 sene sonra kendi kendime, ‘Herhalde’ dedim, ‘Çıraklık bitti!’ İlk 5 yılda zaten hiç bir şey bilmiyorsunuz. Sonraki 5 yılda öğrenmeye başlıyorsunuz. 10 yıl geçmiş oluyor. 10 yıl da o heyecan içinde geçiyor. 20 yıl… Ancak ondan sonra birazcık, ‘öğrendim’ diyebiliyorsunuz. Kolay iş değil. İstanbul’da çalışıyorsanız her an Rumca, Karamanlıca, Ermenice, Ermeni harfli Türkçe, Osmanlıca, Arapça, Farsça, İbranice bir kitapla karşılaşabilirsiniz. Fransızca, İngilizce, Almanca’yı saymaya gerek bile görmüyorum. Burası büyük bir imparatorluk merkezi. Dünyanın her yerinden insan gelmiş veya geçmiş buradan. Kaldıkları süre içerisinde kitap edinmişler, kütüphane kurmuşlar. Dolayısıyla bu geniş bilgi spektrumunu göreceksiniz, bileceksiniz, tanıyacaksınız ki haklarında malumat sahibi olasınız. Babam, dedem bu işleri yapmış olsaydı, 100 yıllık, 150 yıllık bir sahaflık geleneğini devralsaydım o zaman size dedemin hatıralarından, babamın müşterilerinden, kütüphanelerden vesaire, daha rahat bahsedebilirdim. Biz, ancak malzemeyi tanıyabildik… En tepeden başladık, Babil Sahaf deyiverdik kendimize. 20 sene sonra gördük ki sahaf tabelası asmakla olmuyormuş. 

    Kimseye çıraklık etmemişsiniz peki mesleki manada bir şeyler öğrendiğiniz isimler oldu mu?

    Kimseden bir şey öğrenmedik doğrusu. Bunu söylemek hem kolay hem de zor. Mutlaka birilerine bir şeyler sormuşuzdur. Kadıköy’de Lütfü Seymen, Celal Gözütok, karşıda Halil Bingöl… Bir takım şeyler sorduğumuz isimlerdi. Ama bu da çok nadir olmuştur. Toplasanız 20 defa ya başvurmuşuzdur, ya o kadar bile olmamıştır. Çünkü çok hızlı girdik piyasaya, okumaya ve kitapları tanımaya çalışıyoruz. Piyasayı öğreniyoruz, yerli yabancı müzayede kataloglarını takip ediyoruz. Noksanımızı o yollarla giderme yolunu izledik. Bu arada biraz önce bahsettiğim ketumiyeti de unutmamak lazım. Sami Bey yurt dışına satmak üzere kitap kataloğu hazırlar, siz buna sahip olamazsınız. Ben değil, hatırlı müşterileri bile sahip olamazdı. Göstermezlerdi. 

    Sahaflar müşterilerinden de çok şey öğrenir derler. İlk yıllardan itibaren sahasında ihtisas sahibi müşterileriniz kimlerdi?

    Bu ketumiyet çift taraflı bir şey.

    Müşterilerde de mi var?

    Onlarda da var tabii. Çünkü siz kitap satıcısısınız o da müşteri. Kitabı tanırsanız fiyatının yükselmesi ihtimali var. Bir sonraki alışverişlerinde daha fazla ödeme yapmak istemezler. Belki bir iki kitap üzerinden, bilmediğiniz bir dilde veya konuda ya da bir kitabın ilim dünyasındaki değeri konusunda bir şeyler sorup öğrenmişsinizdir. Ama bu çok fazla olmamıştır. 

    İlk yıllardan itibaren dükkanınızı en sık ziyaret eden isimleri sorsam?

    Doktor Şeref Etker’i zikredebilirim. Tıp ve bilim tarihine ilişkin kitaplar aldı. Metin Erksan, daha ziyade sanat, resim kitapları bakardı. Milli Eğitim’in klasikleriyle de ilgilendiğini hatırlıyorum. Uzun zamandır müşterimiz olan İsmail Kara Bey var. Raşit Küçük Bey yıllardır gelir gider. Uğur Tanyeli, kendi konusuna ilişkin kitaplar alır. Uğur Hoca, hemen her dilde kitap alır. Mimarlık tarihini ilgilendiren her sosyal ve felsefi alanla ilgili kitap toplar. 

    1989’da ilk dükkanınızı kaç ortak açtınız?

    4 arkadaşız ama teknik olarak ortak değiliz aslında. Herkes çalışıyor, masraflar karşılanıyor, kira ödeniyor. Cep harçlığı ve kitap kalıyor bize. Bundan da mutlu oluyoruz. İşin hacmi büyüyünce de ortaklık bitti. Coşkun daha önce ayrılmıştı. Zaman geçtikçe ihtiyaçlar da farklılaşıyor. Haliyle işin de ayrılmasına yönelik bir niyet taşımaya başlıyorsunuz. Bilahare her birimiz kendi işimizi kurduk, kendi istediğimiz sahada çalışmaya devam ediyoruz. Üçümüz mesleği sürdürüyoruz. 

    İlgi alanlarınız, ihtisas sahalarınız da farklılaştı mı bu süre zarfında?

    Tabii, Cumhur kitaptan efemeraya yöneldi. Bahtiyar daha ziyade Osmanlıca kitap ve belgeye yöneldi. Benim bir ihtisas saham olduğunu söylemek kolay değil. Her alanda kitap aldım, hâlâ da alıyorum. 

    Akmar’dan sonra ikinci adresiniz neresi oldu?

    Oradan Kınaytürk Apartmanı’nın ikinci katına geçtik. Yine Mühürdar Caddesi üzerinde, Akmar’a yakındır. Ortaklık bittikten sonra ben müstakilen havuzun karşısında, pasajın içerisinde küçük bir dükkan kiraladım. Birkaç yıl orada kalıp Kafkas Pasajı’na geçtim. Pasaj’da iki yer değiştirdim. Sonra Ressam Şeref Akdik Sokak’taki dükkanda 10 yıl kaldım. 2016’da Murat Bey Sokağı’na taşındım. Önümüzdeki ay yine, bir kez daha Kafkas Pasajı’na geçeceğim. 

    Kitap almak için gittiğiniz adreslerde sizi müspet ya da menfi şaşırtan şeyler oluyor mu?

    Olmaz mı? Bey ya da Hanım geliyor, “Çok eski kitaplar var bizde!” diyor. Merak ediyorsunuz tabii, o günü, randevu saatini iple çekiyorsunuz. Adrese gidiyorsunuz, gördüğünüz manzara karşısında çoğu zaman hayal kırıklığı yaşıyorsunuz. Kitap, köklü ailelerde olabilen bir şey. Eğitimi yüksek insanlar kitapla irtibat kuruyor. Bu şu demek, malzeme genellikle maddi manada zengin insanların yaşadığı; Kadıköy, Moda, Yeşilköy gibi yerlerden çıkar. Bu insanlar büyük eğitim kurumları civarında da yaşıyor olabiliyor. Aksaray’da, Laleli’de, Fatih’te, Beyazıt’ta… 

    Kütüphaneler sahipleri hakkında size ne söyler?

    Çok şey söylüyorlar tabii. Kitapçılığa başladığınızda eserlerini bildiğiniz insanları daha yakından tanımaya başlıyorsunuz. Kütüphanelerini tahayyül ediyorsunuz. Haklarında bir takım şeyler okuyor veya duyuyorsunuz. Öte taraftan kısa zamanda çok fazla şey gördüğünüz için gözünüz doygunluğa ulaşmaya başlıyor. Böyle olunca karşılaştığınız pek çok kütüphane sizi tatmin etmiyor. Düşünün dükkanınızın adını Babil koymuşsunuz, dünyanın bütün kitaplarına talipsiniz ve çok kitap diye çağırıldığınız evde 3 raf kitapla karşılaşıyorsunuz… Cemil Meriç’in kitaplarının bir kısmını gördüğümde de, şaşırdığımı, kütüphaneyi çok da büyük bulmadığımı hatırlıyorum. 

    1980’lerden itibaren çok hızlı bir kültürel dönüşüm yaşadık. Mesleğe başladığınız yıllarda gördüğünüz kütüphanelerle son yıllarda, yeni kurulanlar arasında bir mukayese yaparsanız, müşterinin alış veriş tercihlerinden hareketle ne söyleyebilirsiniz? Nitelik ve içerik açısından fark var mı aralarında?

    Tabii ki, ilk zamanlar itibarıyla gördüğümüz, satın aldığımız kitap ve kütüphanelerin yüzde 40’ı eski yazı, Osmanlıca ya da 19. yüzyıl Fransızca, 20. yüzyıl başı Türkçe kitaplarken zaman içerisinde Osmanlıca kitap görme periyodumuz çok düştü. Artık Arapça, Osmanlıca 300 tane, 500 tane, 1000 tane kitap aldığınız vakit hayret ediyorsunuz. Esas çalışma sahalarımızdan biri yazma kitaplar. Yazma kitap neredeyse hiç çıkmıyor. O kitapların bambaşka bir piyasası oluştu. Çok yüksek fiyat istendiği için çoğu zaman alamıyoruz, satamıyoruz da. O kitaplara müşteri bulmak kolay değil. 

    Şahsi koleksiyonunuz var mı?

    Şahsi koleksiyonum yok! Bir ara Don Quijote kitapları topladım. Bilahare bir İspanyol kitapçıya sattım. Ama tabii cildi, içeriği hoşumuza giden bir sürü kitabı elimizde bulunduruyoruz. Saray ciltleri oluyor bazen. Onları bezlere sarıyoruz, gözlerden uzak tutuyoruz, zaman zaman ziyaret ediyoruz… 

    Bir de dergi çıkarıyorsunuz. Cilbend ne zamandır çıkıyor?

    4 yıl önce başladık. Her sene bir sayı çıktı. İçeriği aşağı yukarı ben üretiyorum. Bir takım alıntılar da yapıyorum. 

    Gayeniz ne? Niye çıkarıyorsunuz bu dergiyi?

    Tek bir sebebi var aslında! Bir takım kanaat, duygu ve düşünceleri bugünden yarına göndermek. Birer mektup gibi düşünüyoruz. İlk zamanlar kitap satış kataloğu olarak tanzim etme düşüncemiz vardı ama vazgeçtik, olmadı. İlk sayıda bir iki şeyin fiyatını koyduk, öyle kaldı.

    Dükkandaki kitapların kataloğu var mı?

    Hayır, yok! Sayısı da belli değil, kitap saymaya gelmez zaten…
    Related Posts

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Add A Comment
    Leave A Reply Cancel Reply

    Çok Okunanlar
    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum
    Nisan 21, 2025
    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!
    Nisan 21, 2025
    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!
    Nisan 21, 2025
    biz çalıkuşu nesliyiz!
    Nisan 21, 2025
    anadolu kitabı koruyamamıştır
    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram Pinterest
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    © 2026 Ayşe Adli

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.