Close Menu
Ayşe AdlıAyşe Adlı

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    • Yeşilçam’dan Portreler
    • Geçmiş Zaman Olur Ki…
    • Türkiye Kurulurken…
    • Hoş Sada!
    • Tüm Kategoriler
      • Şehir ve Mekan
      • Dünya’dan
      • GeziYorum
      • Kitabiyat
      • Nadir Söyleşiler
      • O Şehr-i İstanbul Ki…
      • Portreler
      • Sinema Yazıları
      • Sanat Penceresi
      • Tarih Yazıları
      • MetaFizik
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    Nadir Söyleşiler - bizim kuşaklarda okuma fetişizmi vardı

    bizim kuşaklarda okuma fetişizmi vardı

    Haziran 6, 2023
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email
    Çoğu zaman, eksik bir yaklaşımla, sadece hastalıklarda genetik köken aramak eğilimindeyiz. Oysa alışkanlıklarımızdan karakterimizi teşkil eden farklılıklarımıza pek çok özelliğimizi bizden önceki nesillerden devralıyoruz. Damak tadımız söz gelimi. El becerilerimiz, zevklerimiz ve meraklarımız hatta. Zincirin halkalarının bir yerlerde geçmişte bağlanacağı inancıyla görüşmelerimize genellikle aile hikayesiyle başlamayı tercih ediyoruz. Ve nadiren eli boş dönüyoruz maziden. Görgün Taner’de de öyle oldu. Anne iyi bir okur, baba koleksiyoner. Bu özellikler hiçbir yönlendirme ve teşvik olmadan geçmiş çocuklarına. Hem de anne babanınkinden daha bariz bir biçimde… İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) Genel Müdürü Görgün Taner, kendi kütüphanesini ortaokul yıllarında kurmaya başlamış. Koleksiyonerliği de yine aynı yıllara uzanıyor. Topladığı ilk başlık long play. O tarihlerde koleksiyon kastı yok elbette. Dinlemek için alıyor. Zaman içinde birer ikişer biriken malzeme, bugün hayatının özeti mahiyetinde bir yekûn oluşturuyor. 20 yıldır İKSV Genel Müdürlüğü yapan Görgün Taner’in kütüphanesi, sahibinin renkli ve çok yönlü kişiliğini tüm yönleriyle yansıtıyor. Gazeteler, dergiler, plaklar, eski ve yeni kitaplar, efemerik malzeme, posterler, fotoğraflar… Yaşamaktan keyif alıyor ve bu keyfi paylaşarak çoğaltıyor Görgün Bey. Temel tutkuları yemek, müzik ve kitap. Öğrenmeyi seviyor. Bu arzu sürdüğü müddetçe kütüphane de genişlemeye devam edecek gibi görünüyor.
    Nasıl bir aileye ve ortama doğdunuz?

    21 Mart 1959 doğumluyum. Babam Devlet Demiryolları’nda memurdu, bölge müfettişiydi. Annem çalışmıyordu. Haydarpaşa’da, demiryolları lojmanlarında büyüdüm. Osmangazi İlkokulu’na gittim. Annem de babam da okumayı severlerdi. Babam ayrıca toplamayı da severdi. 

    Ne toplardı?

    Pul! 1960’lardan bahsediyoruz. Pul koleksiyonculuğu yaygındı o tarihlerde. O zaman, şimdiki gibi bir kitap koleksiyonculuğu çok fazla yoktu. Piyango biletleri de alıyordu. İhap Hulusi çizimli olanları toplamıştı. Hiçbir şeyi atmazdı. Topladığı malzemeyi düzenler, arşivlerdi. Kartpostal da toplardı. Türkiye’nin çeşitli şehirlerinden ve yurtdışından aldığı kartpostalların bir kısmı duruyor bende. Annem bir şey toplamazdı ama okumayı çok severdi. Çok küçüktüm, Alexander Dumas’ın Monte Cristo Kontu’nu abimle ikimize okumuştu. O sahneyi hatırlıyorum. Okuma sevgisi daha o zamanlar yerleşti bizde. Bir de 1970’lerde herkes çok okurdu. Yapacak başka şey de yok. “Ne okuyorsun?” “Ne kadar okuyorsun?” Bunları konuşuyorduk kendi aramızda. Televizyonla 1972’de tanıştım. Münih Olimpiyatları yapılıyordu. Siyah beyaz Blaupunkt bir televizyon almıştı babam. Saat beş civarında törenle açılırdı. Saat on bir’de de kapanırdı. Yapılacak her şey topluca, ailecek yapılırdı. Hep birlikte arkası yarın dinlerdik mesela. Hem dinleme hem de okuma ilgisi ailede başladı. Red Kit’ler ve Baskan Yayınları’nın kitaplarıyla başladım okumaya. Sonra klasikler ama klasiklerin çocuklar için yapılmış özet baskılarından bahsediyorum. Robinson Cruseo’ları, Mektep Tatili gibi kitapları dokuz, on yaşlarında okuyordum. 

    Kitap alışverişine siz de gidiyor muydunuz?

    Tabii, 1970’li yıllarda Kadıköy’de Gençlik Kitabevi vardı. Çarşı içindeydi galiba. Oraya gidiyorduk. İlkokulda öğretmenimiz çok iyi biriydi. Bizi hep okumaya teşvik etti. Zaten çok seçenek yok, ya bahçede top oynayacaksın ya kitap okuyacaksın. Lojmanın bahçesinde çok güzel dut ağaçları vardı. Yazın o ağaçların altında oturur, bir şeyler okurken uyuyakalırdım. Çocukluğumdan unutmadığım anılardan bir tanesidir bu. O zamanlar okullar arası bilgi yarışmaları yapılıyordu. İlkokul biterken, son sınıfta, okulun bilmişi olduğum için ben seçilmiştim o yarışmaya. On birinci olmuştum. Bir de küçük piyes yazmıştım, mezun olurken o piyes sahnelenmişti. Okumak, merak duygusunu ve hayal gücünü besliyordu. Buna teşvik de ediliyorduk. Kütüphanem o yıllarda yavaş yavaş oluşmaya başladı. Benden dört yaş büyük bir abim var, o da çok okurdu. 1970’li yılların ortalarına doğru eve dual 39 bir pikap aldık. 70’li yıllarda müzik dinlemeye başlayan kime sorsanız evinde bir dual pikap olduğundan söz eder muhtemelen. 

    Plakları nereden alıyordunuz?

    Altıyol’da Minimo diye bir plakçı vardı. Ortaokul yıllarında ilk plağımı oradan almıştım. Afrikalı Osibisa grubunun plağıydı. Gidiyoruz, long play’ler, 45’likler seçiyoruz. Eve gelip dinliyoruz, koleksiyon yok tabii. Bir plağı yirmi kere falan dinliyorsun. Yine o sıralar radyoda yayınlanan müzik programlarını dinliyorum. 

    Müzik okumanın önüne mi geçmeye başladı?

    Yok, hep paralel ilerledi diyebilirim. O sıralar Almanca bir müzik dergisi çıkıyordu, POP! Almanca bilmememize rağmen o dergiyi alıyorduk. Çünkü renkliydi ve dinlediğimiz grupların fotoğraflarını yayınlıyordu. İlkokuldan sonra Kadıköy Anadolu Lisesi’ne girdim. Okuldaki arkadaşlarımla da musiki sohbetleri yapıyorduk. Aldığımız dergiler yıllar içinde dağıldı tabii. “Şimdi saklayayım, elli sene sonra bunları çok ararım.” gibi bir düşünce içinde olmuyorsun o yaşlarda.

    Toplama merakı babanızdan size geçmemiş miydi?

    Merak var ama topladığınız şey evde ne kadar yer kaplayacak? Alan meselesi var. Çok dergi alırdım ben. Sol bir geçmişim de olunca annem 1980 darbesi sonrasında o dergilerin büyük bir kısmını yok etti. Bazılarını leğene basıp hamur haline getirmiş ve çöpe atmıştı. Ayrıca evde o dergilerin hepsini alacak yer yok. “Oğlum bunları toparla.” diyor. Nereye koyacağım! Ortaokulu bitirdikten sonra lojmandan Kızıltoprak’a taşındık. Özen Sokak’taki evimiz, artık hiç kalmayan açık hava sinemalarından İkizler Sineması’na çok yakındı. Kadıköy’ün en güzel sinemalarından biri de Kızıltoprak Kent sinemasıydı. Bin beş yüz kişilik çok büyük bir sinemaydı. Orada konser de izledim. Konser salonu olmadığı için o yıllardaki konser programları Fitaş’ta, Şan’da ya da Kent sinemasında yapılıyordu. Açık havada olacaksa Caddebostan Budak sinemasında oluyordu. Hayatımız; kitap okumak, müzik dinlemek, yazsa açık hava sinemasına, kışsa Kadıköy sinemalarından birine gitmekten ibaretti. Süreyya ve Kadıköy Sinemaları hâlâ en sevdiğim sinemalardandır. Harçlıklarımızı biriktirip locada film izlerken Frigo yemek en zevk aldığım şeydi. Arkadaşlarla dört kişilik loca alırdık. Bayağı da pahalıydı. 

    Hangi alanlarda kitap okuyordunuz o yaşlarda?

    Daha çok sol yayınları okuyor ve onları topluyordum. Beyazıt’taki sahaflarla da yine on yedi, on sekiz yaşlarında tanıştım. Ama daha çok Kadıköy çevresiyle sınırlı bir hayatımız vardı.

    Kadıköy’de kimler vardı?

    Altıyol’un üzerinde adlarını şimdi hatırlamadığım dört tane kitapçı vardı. Hem yeni hem de eski kitap satıyorlardı galiba. O tarihlerde Kadıköy’de sahaf hatırlamıyorum. Sahaflar için Beyazıt’a gidiyorduk. Kadıköy’de hatırladığım ilk sahaflar Albay Ferda ve Sami Önal’dı. 

    Sahaflar Çarşısı’nda kimleri hatırlıyorsunuz?

    Kendimi 1970’li yıllarda sahaflara gittiğim için şanslı hissediyorum. Aslan Kaynardağ’ın dükkanına girip oradan kitap almışlığım var mesela. Nedense o zamanlar daha çok İstanbul tarihi üzerine kitaplar alıyordum. Semt tarihi okuyordum, Kadıköy’le ilgili şeyler aldığımı hatırlıyorum. Aldığım şeylerin değeri konusunda bilgi sahibi değildim tabii. Bilgi edinmek için okuyordum. Hayat, “Ben koleksiyoncu olacağım.” gibi kararlarla başlamıyor. Zamanla, derinleştikçe kendiliğinden oluyor o. Şimdi, geçmiş yıllarda aldıklarıma baktığımda kendi geçmişimle ilgili çok şey topladığımı görüyorum. 1971 – 78 arası bütün Hey dergilerini buldum, aldım. Hey, Hayat, Ses dergileri, yine o tarihlerle ilgili birtakım dokümanlar… Beni büyüten kaynaklar bunlar. Öte yandan araştırma yaptığınız, çalıştığınız alanlar da hayatınızın içinden çıkıyor. Musikiye, yemeğe, tarihe meraklıyım; onları arıyorum her yerde. Babamdan kalma pul koleksiyonu var ama benim pula ilgim olmadı. Babam bir de eski para topluyordu, onunla da ilgilenmedim. O koleksiyonları dağıtmadım ama geliştirmedim de. Milli Piyango biletleri yok maalesef. 1960’lardan bu yana her sene bir ya da iki bilet alır bir kenara koyardı. Onları ne yaptık bilmiyorum. 

    Babanız geriye dönük malzeme alıyor muydu?

    Hayır, kendi dönemini topluyordu. Şimdi baktığınızda atmış, yetmiş senelik koleksiyon oluyor ama o zaman öyle değildi. 

    Sizi yönlendiren kimse var mıydı?

    Kadıköy Anadolu Lisesi’nde hep benim gibi arkadaşlarımla bir aradaydım. Onlar da okumaya meraklılardı. Abim de okuyan bir tipti. Yönlendirdiler demeyeyim ama birbirinizden, ailenizden ne görürseniz onu yapıyorsunuz. Orta üç ve lise birde çok iyi bir edebiyat hocamız vardı. Aydın Oy. Aydın Hoca okumalar konusunda bizi sistemik bir şekilde yönlendirmişti. Hangi döneme dair ne okunur? Türk edebiyatının seyrini takip etmek için ne okumak lazım? Bütün bunları ondan öğrendim. Yine lisedeki İngilizce edebiyat hocamız Zeynep Çağlar da İngiliz ve Amerikan edebiyatı konusunda yönlendirirdi. İngiliz edebiyatının pek çok eserini lise yıllarında okuduğumu ve derslerde tartıştığımızı hatırlıyorum. Bu ilgi, uyaran sayısıyla da ilgili elbette. Şu anda her birimizin elinde bir cep telefonu var. Telefonlar ne kadar zamanımızı alıyor, düşünebiliyor musunuz? Hayatımızdaki yirmi dört saat sabit ama onu taksim ettiğimiz konular değişti. Artık çok daha fazla bölünüyoruz. Müzik dinlemek ve kitap okumanın yanında cep telefonları ve onunla yapılanlara dair kocaman bir alan açıldı. Bizim kuşaklarda okuma fetişizmi vardı. Mutlaka kitap okuyacaksın. Yeni kuşaklara bakıp kendimizle kıyaslıyor ve hiçbir şey okumuyorlar diye kızgınlık gösteriyoruz. Halbuki onlar da başka türlü bir okuma yapıyorlar. Daha fazla görsele dayalı bir algıları var. Öğrenme ve tartışma kanalları değişti. Değişim bizim istediğimiz yönde olmayınca sinirleniyoruz. Ama anlamak lazım. 

    Sol’la tanışmanız da yine 1970’li yıllarda mı oldu?

    Evet, öğrencilik yılları. Abim ODTÜ’de öğrenciydi. Ben de lisede aynı görüşteki arkadaşlarla çeşitli okumalar ve bu konuda tartışmalarla meşguldüm. Merak arttıkça okuma ihtiyacı ve sahaf ziyaretleri de artıyor tabii. Benim sahaf tutkum, eski kitaplara yönelik ilgim o zaman da vardı. Haftada bir olmasa da en az ayda bir iki kez Sahaflar Çarşısı’na gidiyordum. Girişteki dükkanlar daha çok üniversite hazırlık kitabı satardı. Çarşı’nın değişimini o yıllarda gözlemledim. Sahaflar zamanla içeri doğru çekildi. Daha çok esnaf ders kitabı ve ikinci el kitap satmaya başladı. Aynı yıllarda plak koleksiyonum da zenginleşmeye başladı. 

    Plak koleksiyonu sizin miydi?

    Abimle ikimizin ortak. İki erkek çocuğuz, aynı müzikleri dinliyoruz. Aynı plaktan iki tane alamayacağımız için ortak çoğalttık. Evler ayrılınca o plaklar kimde kalacak sorusu gündeme geldi. “Koleksiyon bozulmasın, sende kalsınlar.” dedim abime. Plakların bir kısmını tekrar aldım. 
     
    Tüm türlerde plak alıyor musunuz?

    Çok fazla taş plak toplamıyorum. 15 – 20 tane kadar olsa gerek. Suzan Lütfullah, Kani Karaca, Münir Nurettin gibi birkaç isim aldım sadece. Biz 70’li yıllarda long play alıyorduk. O plakların birinci baskıları şimdi çok kıymetli. Abimdeki birinci el bir koleksiyon. 

    Yerli mi, yabancı mıydı bu plaklar?

    Belli bir kısmı Türkçe. Cem Karaca, Erkin Koray, Moğollar… O dönem müzik yapan kim varsa. Şimdi onların plaklarını toplamak çok revaçta. 

    Bir kariyer planınız var mıydı? Üniversitede ne okumayı planlıyordunuz?

    1977’de ODTÜ İşletme’yi kazandım ve Ankara’ya gittim. İlk tercihimdi İşletme. Şu anda İşletme konusunda bir fikrimiz var ama bölüm 70’li yıllarda yeni açılmıştı. Sınavı kazandıktan sonra annem ve babam “Soranlara oğlumuz işletme okuyacak diyoruz. İnsanlar bize ‘Nedir o? Biraz anlatır mısınız?’ diyorlar.” demişlerdi. Endüstri Mühendisliği de bizimle aynı durumdaydı. 1977’de üniversiteyi kazandım ama Hasan Tan dönemi, ODTÜ’de boykot var. 80 öncesi malum ortam. Bir sene evde oturdum. 78’de okula başladım. 80’de darbe oldu. Darbeden sonra, 1981’de istatistik dersleriyle ilgili sorunum yüzünden okuldan atıldım. Ortam sebebiyle dersleri ne kadar takip edebildiğimizi de tahmin edersiniz.

    Kaçıncı sınıftaydınız?

    Dördüncü sınıftaydım, çok da üzülmedim doğrusu. ‘İşletme okumayacağım.’ dedim ve İstanbul’a döndüm. Tekrar sınava hazırlandım ve 1982’de bu kez Boğaziçi Tarih’e girdim. Tek tercih yapmıştım. 

    80 öncesi Ankara’da ve ODTÜ’de nasıl bir ortam vardı?

    Ankara benim için çok değişik bir yerdi. Kızılay’dan Çankaya’ya doğru çıkarken sol tarafta Akün Sineması’nın hemen arkasında Çağdaş Sahne adında bir yer vardı. Orada o kadar çok film seyrettim ki. O dönem sinemaya daha fazla ilgi duyuyordum. İstanbul’a geldiğimde de Barbaros Bulvarı’nın üst kısmındaki Sinema Televizyon Enstitüsü’ne gidiyordum. Çağdaş Sahne’de bir gün Andrei Vajda’nın Vadedilmiş Topraklar filmini izlemiştim. Film Lehçeydi ve Fransızca alt yazıyla gösteriliyordu. Tek kelime Fransızca bilmememe rağmen iki buçuk saat kaldım ve izledim. Ankara Sanat Tiyatrosu’nda bolca oyun izledim. Aşağı yukarı her oyunlarına gittim. 70’lerin Ankara’sında Kızılay’da tur atmak, Ulus’ta volta atmak gibi şeyler vardı. Yine 70’li yılların şartları gereği belli yerlere gitmiyorsun. ‘Orası faşistlerin’ deniyordu mesela. O yıllarda kimliğinizi gördüklerinde sırf ODTÜ’lü olduğunuz için dayak yiyebiliyordunuz. 

    Eylemlere katılıyor muydunuz?

    Çok aktif bir eylemci değildim ama tabii ki eylemlere katıldığım oldu. ODTÜ zaten politik kimliği bilinen bir okuldu ve ben oraya politik bir tercihle gitmiştim. 1977 1 Mayıs’ını Taksim Meydanı’nda yaşayanlardanım. Lisedeyken Türkiye Emekçi Partisi savunucusu olarak 1976 ve 77’de 1 Mayıs’ta Taksim’deydik. 

    İşletme’yi bıraktıktan sonra tarihe geçmenizin sebebi neydi?

    O yıllara geri dönüp bakıyorum. Fetiş haline getirdiğimiz okumanın ve tarihe yönelik ilgimin beni Boğaziçi’nde tarih okumaya sevkettiğini görüyorum. Her şeyi ve geleceği daha iyi anlayabilmek için herhalde. Popüler tarih de okuyordum. Reşat Ekrem Koçu, Mithat Sertoğlu gibi isimleri okuduğumu hatırlıyorum. Yine çocukluğuma döneceğim, bizim evde Resimli Bilgi Ansiklopedisi vardı. Gayet gereksiz bilgiler veriyordu ama baştan sona okuyorduk. Avustralya yakınlarındaki Mariana Çukuru’nun 11 bin metre olduğunu, Everest’in 8882 metre olduğunu hâlâ hatırlarım. Bunları kimse ezberletmedi bize. O ülkenin bayrağı ne? Şu ülkenin başkenti neresi gibi oyunlar üretirdik kendimizce. Yıllar sonra Resimli Bilgi’nin sekiz cildini de buldum ve aldım. 

    Peki okul bittikten sonra ne yapacaksınız? Bir planınız var mıydı?

    Vardı tabii. Stanford’a gideceğim. Halil İnalcık gibi mühim tarihçiler orada, ben de onların yanına gideceğim. Hiç öyle planlandığı gibi olmadı tabii.

    Okulda hocalarınız kimlerdi?

    Zafer Toprak vardı. Aptullah Kuran bölüm başkanımızdı. Selçuk Esenbel, Selim Deringil, Aslıhan Yener ve çok büyük bir şans olarak gördüğüm Günay Kut. En büyük üzüntüm de odur ayrıca. 

    Neden üzüntü?

    Eski Türkçeyi Günay Hoca’dan öğrendim ve devam ettirmediğim için unuttum. Bundan dolayı en büyük üzüntüm diyorum. Birkaç ay çalışsam hatırlarım ama. Dersten sonra bizi Aşiyan Mezarlığı’na yollar mezar taşı okuturdu. “El yazısı okumadan olmaz” diyordu. Babam 1915 doğumluydu. Eski yazı yazar ve okurdu. Üniversitede bazı yazıları ona okuttuğumu hatırlıyorum. Sahaflardan Osmanlıca efemeralar da alıyordum o sıralar. Sahaflara daha çok gidip gelmeye başladım tabii. Günay Hoca bizi hangi alanda yoğunlaşacağımızı düşünmeye sevkediyordu. Ortaçağ tarihi mi, Avrupa tarihi mi, arkeoloji mi? Bizde bunların hepsi bir arada gidiyordu. Eğitim dili İngilizce’ydi. Selçuk Hoca Japon tarihi ve Uzak Doğu anlatıyordu. 

    Kendinize bir dönem seçtiniz mi? Ne çalışmayı planlıyordunuz?

    Annales Okul’a ilgi duyuyordum. Bitirme tezim Rumeli Hisarı Tarihi’ydi. Dersleri üç senede bitirdim. Aptullah Hoca’ya gittim. “Tezimi yazıyorum, mezun olabilir miyim?” dedim. “Deli misin, üç senede mezun mu olunur? Otur daha güzel bir tez yaz.” dedi. İtiraz edecek oldum ama galiba prosedür de vaktinden önce mezun olmaya müsaade etmiyordu. 1983’te, daha üniversitedeyken bir arkadaşım vasıtasıyla İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nda (İKSV) çalışmaya başlamıştım. İlk yıl film Festivali’nde, Şişli’deki Kent Sineması’nın koordinatörlüğünü yaptım. Sonra devam ettim çalışmaya. Hem okula gidiyorum hem para kazanıyorum. Hoşuma da gitti. Film seyretmeye bayılıyorum zaten. Film yazıları yazıyorum birkaç dergiye. Sonra koordinatör oldum. Sanatçılar gelip gidiyor. 

    Stanford hayali ne oldu?

    Bitti! Hemen vazgeçtim ve burada çalışmaya başladım. Sene 1984. Yönetmenler gelip gidiyor. Sinema günleri yapılıyor. Film seyrediyorsunuz, konserlere gidiyorsunuz. Daha çok okuyorsunuz o konularda. Ben çalışmaya başladığımda İKSV Gümüşsuyu’ndaydı. 1984’te Yıldız Sarayı’nın Dış Karakol Binası’na taşındı. 

    Hangi etkinlikler düzenleniyordu o yıllarda?

    Müzik Festivali ve bir de Film Festivali var. Senenin 5 – 6 ayında çalışıyoruz. Çalışan sayısı on iki ya da on dört’tü yanlış hatırlamıyorsam. Yıldız Sarayı’nın içinde, Aynalıkavak Kasrı’nda Türk Sanat Musikisi konserleri yapıyorduk. Yine şimdiki gibi çok fazla izleyicisi olmuyordu ama bir gelenek devam ediyordu. Nevzat Atlığ, Alaeddin Yavaşça konserleri yapıldığını hatırlıyorum. Batılı sanatçılar da geliyordu. Festivallerden önce grupları dinliyor ve kimleri davet edeceğimize karar veriyorduk. Başkalarının zevk olarak yaptığı bir şeyi ben iş olarak yapıyordum ve bu müthiş bir şeydi. İleriki yıllarda mesleki deformasyon oldu tabii. Bir konsere gittiğimde içerde kaç kişi var? Ses düzeni ne kadardır? Güvenlik nerede duruyor? falan diye bakmadan duramıyorsun. 1987’de kadrolu olarak çalışmaya başladım. Artık yolum belliydi. 

    Zaman içinde okuma tercihlerinizde değişiklik oldu mu?

    80’lerin sonlarına doğru artık daha çok edebiyat ve tarih okuyordum. Kaset ve CD furyası başlamıştı. Ben de dışında kalmadım tabii ama şu anda bütün CD’leri verdim ve kurtuldum. Karşılığında Hey dergilerini aldım. Plak koleksiyonunu daha da zenginleştirdim yıllar içinde. Bin beş yüz kadar plağım var.

    1980’lerde İstanbul’da nasıl bir kültür ortamı vardı?

    Musiki açısından söylersek 1980’li yıllarda İKSV’nin festivali en gözde etkinlikti. 1984’te AKM’de festival kapsamında bir Chick Corea Steve Kujala konseri yaptık. Salon ağzına kadar doldu, biletler bitti. Sonraki sene Jazz ve Rock müziklerine festivalin içinde biraz daha yer vermeye başladık. Ondan önce daha çok Türk Sanat Musikisi, klasik müzik, bale, tiyatro gibi disiplinler öne çıkıyordu. O yılların siyasal ortamını da aklımızda tutmak gerekiyor. Sovyetler Birliği dönemi. Oradan bir grup gelecek diyelim. Önce buradaki büyük elçiye yazıyorsun. Büyükelçi ülkesine yazıyor. Oradan cevap geliyor. Onay çıktıysa grup geliyor. Çok az bir para veriyorsun, yemeklerini, konaklamalarını karşılıyorsun sadece. Bir nevi kültürel değiş tokuş yapılıyordu. Özal dönemiyle beraber bunlar da değişmeye başladı. Türkiye’nin dünyayla entegrasyonu 1983 – 84’ten sonra başladı diyebilirim. Döviz bulundurmak suç olmaktan çıktı, seyahatler arttı. Televizyon kanallarının sayısı arttı. Türkiye dünyaya açılmaya başladı. Joan Baez’ın sekreteri ilk seferinde “Türkiye çok uzak değil mi?” falan gibi tepkiler verirken birkaç yıl sonra 1986 ya da 87’de Türkiye’ye gelmeyi kabul etti. Kültürel etkinlikler ağırlıklı olarak tiyatro ve sinema üzerinden gidiyordu. 1987’de İKSV ilk çağdaş sanat sergisini yani Bienali yaptı. Tarihi mekanların çokça kullanıldığını hatırlıyorum. O yıllarda hâlâ kentli nüfus yüzde elli civarındaydı. 

    Bu seyir ne zaman hızlandı?

    1990’larda başka gelişmeler yaşandı. 90’lar stadyumlarda düzenlenen gençlik konserleriyle hatırlanır. Aynı zamanda galerilerin, tiyatroların sayısı arttı. Ama İstanbul’da değişmeyen bir şey var; 1970’lerden bugüne yeni yapılan AKM ve Zorlu dışında büyük prodüksiyon yapılacak mekan yok. Çok üzücü bu. Zorlu da zaten özel sektöre ait. Artık İstanbul’a kültürel alt yapıyla ilgili özenin gösterilmesi gerekiyor. 90’larda bir hareketlilik yaşandı ama müzecilik alanında pek bir şey yoktu. İlk özel müzeler 2000’li yıllardan itibaren açılmaya başlandı. Modern ve güncel tartışması 90’larda başlamıştı ama. Resim Heykel Müzesi’ndeki sanatçıların önderliğinde modern sergiler yapıldı. İstanbul Belediyesi önderliğinde parklara birtakım heykeller konuldu. Bunların haricinde pek bir kültürel faaliyet yoktu. Çünkü kültür hayatını canlı tutan soldaki sanatçılar 80’de darbe yemişti. ‘Ulvi amaçlardan çok gündelik hayatla ilgilenelim.’ kaygısı, ‘İnsanlar ne düşünüyor?’ ‘Neye ihtiyaç duyuyor?’ gibi sorular yeni yeni gündeme geliyordu. İKSV de buna katkıda bulunarak dünyadaki ve Türkiye’deki iyi örnekleri kitlelerle buluşturmaya başladı. Kitleler dediğimi de bugünkü anlamda anlamayın. O zamanlar, 80’lerin sonunda İstanbul’un nüfusu herhalde on milyon bile değil. Köprülerden bir tanesi var, ikincisi yapılıyor. İki yaka birbirinden epey ayrılmış durumda. Çalışma tarafı Avrupa, oturma tarafı Anadolu kaba ayrımı devam ediyor. Kültürel altyapı olaraksa Anadolu Yakası’nda sadece sinemalar ve bir iki tiyatro var. Çünkü Avrupa Yakası’nın DNA’sında Pera var, Şişli var, Beşiktaş var. “Bermuda Şeytan üçgeni” diye de anılan bu sınırlar günümüzde epeyce kırıldı. AKM’de çok güzel sergiler oluyordu. Çok güzel, küçük bir sinema salonu vardı. Sinematek vazifesi görecek filmler izleniyordu orada. 

    İKSV 1972’de, pek de kültürel faaliyetin olmadığı bir dönemde kuruluyor. Kuruluş maksadı ne?

    1972’de vakıf kurulurken diyorlar ki; İstanbul müthiş bir kent ama buradaki kültür sanat faaliyetleri Londra, Paris, Roma, New York ayarında değil. Salon yok, bir kültür bakanlığı kurulmuş 71’de ama onların da bütçesi yok. Nejat Bey’in niyeti şu; dünyada ne oluyorsa onları izleyiciyle buluşturalım. 70’li yıllarda dünyayla bağlantı kurabilmek o kadar kolay bir iş değil. Türkiye’deki sanatçıların yurtdışındaki kültür kuruluşlarıyla buluşması, tanıtılması kolay değil. Avrupa’dan Türkiye’ye bakıldığında bir tek Leyla Gencer biliniyor, başka kimseyi tanımıyorlar. Ayrıca herkeste bir ‘Gelenekselle modern arasındaki bağlantıyı nasıl kurarız?’ sorusu var. Bunların hepsinin yer aldığı bir festival düzenleyelim. Müzik türleri, çeşitli disiplinler var. Başta sinema düşünülmemiş ama tiyatroyu almışlar programa. O tarihlerde sinemanın başka bir fonksiyonu var, eğlence maksadıyla izleniyor. Sinemalar da belli merkezlerde toplanmış durumda. Hayatın ‘işe git, çalış, gel, evde otur’dan ibaret olmadığını hatırlatmak istiyorlar aslında. Kültür faaliyetlerinin merak uyandıran, soru sorduran, normal yaşantının bir parçası olması gerektirdiğini düşünen bir ekip kurmuş İKSV’yi. 

    O zamanki düşünceyle şimdiki arasında fark var mı?

    Teorik olarak yok. Sanatçıların üretimlerini desteklemek, teşvik etmek hâlâ misyonumuzun bir parçası. 70’lerde Rusya’dan bir halk dansları topluluğu davet ediliyor. Açık havada günlerce tekrar ediliyor program. Çok büyük ilgi görüyor. Şimdi aynı ekibi getirsek en fazla on kişi izler. Dünya başka bir yere doğru evrildi. 

    İKSV’nin kuruluş ve varlık amacı, var olan kültürün temsili mi, yoksa yeni bir kültür inşası mı?

    İKSV kuruluş yıllarından itibaren hep şunu savundu: “İstanbul ve Türkiye çok değişik kültürel katmanların üzerinde oturuyor. Burada müthiş bir zenginlik var. Bu zenginliğin farkına varalım. Çeşitli örneklerini sergileyelim. İzleyici izlesin ve bunların içinden beğendiğini seçip alsın.” Biz kamu değiliz. Gücümüz ve imkanlarımız sınırlı. Dünyanın izlediği neyse onları buraya getirmeye çalışıyoruz. Uluslararası bir kurumuz. Elden geldiğince ve destek aldığımız sürece Türkiye’de yapılan işleri de yurtdışına taşımaya çalışıyoruz. Türkiye’de Batı hep elit, yukarıda ve yabancı görülür. Ben öyle düşünmüyorum. Ülkedeki 80 milyon nüfus içinde var olan bir tabaka bu. Senelerdir var üstelik. Bu tabakanın beğenileri, ürettiği musiki ve diğer sanatlar da Türkiye resminin içinde yer alıyor. Eserlerine kendi kültürlerini ve geçmişlerini yansıtıyorlar. İKSV başından beri bu çok kültürlülüğün ve renkliliğin savunucusu oldu. İstanbul herhangi bir kent değil. İstanbul gibi bir şehirde tek bir yaklaşımdan söz edilemez. Her şey çoklu, her şey katmanlı ve her şey bu büyük zenginliğin bir yönünü temsil ediyor. Mühim olan herkesin o zenginlikten eşit şekilde yararlanabilmesi için gerekli ekosistemi, iklimi yaratmak. Benim Türkiye tarihi ile ilgili en üzüldüğüm taraflardan bir tanesi 6 – 7 Eylül’dür. Türkiye’nin en önemli dönüm noktalarından bir tanesi o olaylardır diye düşünürüm. 6 – 7 Eylül yaşanmasaydı şu anda çok başka bir noktada olurduk. Kültüre ve sosyolojiye çok büyük balta vurmuştur o olaylar. 

    Bu kadar hızlı, güncel ve değişim odaklı bir sahada çalışırken bir yandan da geçmişe yönelik toplama çabası içinde olmanızı bir nevi dengede kalma gayreti olarak yorumlayabilir miyiz?

    Bilmiyorum, belki de öyle. Çok düşünmek istemiyorum. Ama mesela yeni plak almıyorum. Yeni müzikleri dijital mecralardan dinliyorum. Eski de ise pek sınırım yok. Korsan plak bile topluyorum.

    Korsan meselesi o kadar geriye gidiyor mu?

    Şöyle korsan; diyelim ki Bob Dylan 1969’da İtalya’nın bir köyünde bir konser vermiş. Eskiden Schaub Lorenz teypler vardı, birisi öyle bir teyple konseri kaydetmiş. 50 sene öncesini düşünün. Teybi hoparlöre tutmuş, davul ve bası duyuyorsun, gitar yok. Öbür hoparlörde kalmış. 

    Bu kayıtlar plağa mı dönüştürülmüş sonradan?

    Evet, bazıları korsan yapılmış üstelik. Bazı müzisyenler de ‘Bıraksak onlar basacak. En iyisi biz yapalım.’ diyerek kendileri basmış. Sadece üç yüz adet çoğaltılmış plaklar var. Dünyanın çeşitli yerlerine gitmiş örnekleri. Onları toplamaya çalışıyorum. Kabın üzerine el yazısıyla “Bu konser falanca kişi tarafından kaydedilmiştir.” yazıyor. Baskı falan yok. 

    Sizin için ne anlam ifade ediyor bu plakları toplamak?

    Önemli çünkü resmî tarihin, resmî belgelerin dışındaki olgular. Tarih, resmi kayıtlara geçmeyen detaylarda gizlidir. Musiki tarihi için önemli kayıtlar bunlar. Bütün sanatçıları değil elbette ama birkaç sanatçının korsan plaklarını da alıyorum bu sebeple. İlgim, Boğaziçi’nde yaptığımız tarih tartışmalardan edindiğim hassasiyetten kaynaklanıyor olabilir. Bu meseleleri konuştuğumuz arkadaşlarımdan biri müteveffa Yavuz Selim Karakışla’ydı. Sınıf arkadaşımdı. O zamanlar adı Ali Baba’nın Kahvesi olan, şimdi Lokma denen mekana iner, Ali Baba’nın çayı eşliğinde bu meseleleri konuşur, tartışırdık. Boğaziçi’nde arka plan okuması yapmayı öğrendiğimi söyleyebilirim. Çok soru sorardık, Aptullah Hoca da sağolsun bizi hep cesaretlendirirdi. Arkasında ne olduğunu bilmemizi sağlardı. “Niçin sinema?” derdi mesela. Çok kolay bir soru gibi geliyor ama aslında hiç de öyle değil. Kendimizce cevap vermeye çalışırdık. 

    İlgi alanınızın sınırları ne? Ne topluyorsunuz?

    Epeyce Adab-ı Muaşeret topladım. Ama asıl konum yemek. O konuda alacağım bir şey kalmadı. Turgut Kut’un hazırladığı bibliyografyadaki aşağı yukarı her şey var bende. 

     

    Ne kadar zamanda bir araya geldi bu malzeme?

    Otuz, otuz beş senedir topluyorum. İki tane Melce-i Tabbahin var mesela. 

    Neden iki tane?

    Çünkü bir tanesi daha iyi durumda. Öteki de duruyor, bir zaman elden çıkarırım belki. Daha iyisini bulayım onu bırakırım. Öyle kolay kolay bulunan kitaplar değil bunlar. “Haydi bir Melce-i Tabbahin alayım.” deyip alamıyorsunuz. Yok öyle bir şey.

    Yemek kitapları toplamaya nasıl ve neden başladınız?

    Yemeğe meraklıyım ben. ODTÜ’ye gittiğimde bir dönem öğrenci evinde kaldım. Abim ve arkadaşlarıyla, dört kişi aynı evi paylaştık. Evde yemek yapıyorduk. Öyle kitaplardan falan değil, alaylı usulü öğrendim. Hamur bile açıyorduk. Eskiden bugünkü gibi ‘Canımız mantı istedi, hadi eve söyleyelim.’ ya da gidip yiyelim diyemiyordun. Ankara’dasın, araba yok. Ha dedin mi çıkıp bir yere gidemiyorsun. Her kapının dibinde mantıcı yok. Getir diye bir şey yok… Yapa yapa ilerlettim ve bir süre sonra okumaya başladım. Annemin eskiden kalma Ekrem Muhittin Yeğen’leri vardı. Oradaki tariflerle kendi bilgilerimi mukayese ediyordum. Beyazıt’a gidip gelirken oradaki kitapları gördüm falan derken ilerledi. Belli bir kararlıkla girmedim, zaman içinde gelişti. 
     
    Başka konu topladınız mı?

    Tabii. Musiki, 80 öncesi demokrat tarih, sol yayınlar, biraz İstanbul topladım. Epeyce gravür toplamıştım sonra onları elden çıkardım. Epey orijinal Melling’im vardı. Hâlâ yedi, sekiz tane vardır. 

    Efemera alıyor musunuz?

    Efemera toplamak bir nevi hamallık. Tüm alanlarda efemera toplamaya ne zaman, ne para yetiyor. Yeme içmeyle ilgili aldım ama. Musikiyle ilgili de bir şeyler var. Bir ara afiş topladım. Konser bileti neredeyse hiç bulunmuyor. 70’li yılların konser biletlerini toplayayım desen malzeme yok. 80’lerin, 90’ların maç biletleri bile yok. Kendi gittiğim programların bazılarının biletleri duruyor. Ama o zaman “İlerde bu konuyu toplayacağım.” gibi bir düşünce olmadığı için bilinçli bir arşiv tutmadım. İyi bir Osmanlı marş notaları koleksiyonum var. Şu anda ilgim o konuya yoğunlaşmış durumda. 200 kadar notam var. Bazıları çok nadir. Bir tane Ertuğrul Marşı var mesela, çok çok nadir. Sevgili arkadaşım Fazıl (Say) gelip bakmak istiyor ama sürekli turnede ve konserde olduğu için henüz öyle bir fırsat olmadı. Ayrıca menü de alıyorum. 1800’lerden 1950’lere kadar olan dönemin menülerini topluyorum. Saray menüsü var birkaç tane. İngiliz Sanayi Fuarı’nın, meşhur Paris Fuarı’nın, Cemal Paşa komutasındaki Dördüncü Ordu’nun Suriye’deki bir yemeğinin menüsü var mesela. 

    Ordunun menüsünde hangi yemekler var?

    Izgara köfte, patlıcan karnıyarık, pilav ve cacık. Tarih 29 Haziran 1916. Bugün için bile çok iyi bir menü.  

    Hangi coğrafyalara dair malzeme topluyorsunuz?

    İstanbul! Yurt dışı toplamıyorum. 31 Aralık 1923 Tokatlayan Yılbaşı Yemeği Menüsü’nü bulup almıştım. Çok güzel mikro tarih çalışmaları çıkar bu evraktan. Onun için diyorum esas tarih buralarda diye. Seyahatname de topluyorum. Onların konusu da İstanbul. Dil, İngilizce ve Türkçe. Bir de eski Türkçe. Okuyabildiğim dillerde kitap alıyorum. Eski Türkçe’yi de okuyabildiğimi varsayıyorum ya da yakında okuyacağımı düşünüyorum. Birkaç tane Fransızca var ama çok değerli de olsa başka dilde kitap almıyorum. Ancak içinde çok aradığım güzel bir gravür vardır, o zaman alırım.

    Bu malzeme bir şeye dönüşecek mi? Bir planınız var mı?
     
    Fatih dönemi yemekleri kitabını ilk aldığımda kitapta yer alan yemekleri, dönemin tarifiyle yapmaya çalıştım. Melce-i Tabbahin’de de yapmıştım aynı şeyi. O dönemle günümüzün damak tadı arasında o kadar büyük bir fark var ki. Yemeklerden bir tanesini yiyemedik bile. On beş, yirmi sene olmuştur, hangisi olduğunu hatırlamıyorum. Bir çorba yapmıştık, o çok lezzetliydi. Aslında topladığım malzemeyi yayınlamayı planlıyorum. Hedefim, niyetim o. Eski Türkçe, Ermenice ya da Rumca bazı kitaplar alıyorum. Kolay kolay günümüz Türkçesine çevrilecek kitaplar değil bunlar. Para kazandırmaz. Aldığım böyle spesifik çalışmaları bazı yayınevleriyle paylaşıyorum ve basılmasını sağlıyorum. Ohan Aşçıyan’ın Yeni Yemek Kitabı’nın orijinalini buldum ve Aras Yayınları’na verdim. Çevirtip bastılar. Süleyman Tevfik’in bir yemek kitabı vardı. Baktım çevirilmemiş. Musa Dağdaviren’e verdim. O kitap da yakında Çiya Yayınları’ndan çıkacak. Aslına bakarsanız bir yayınevi kurmak peşindeyim. Kuracağım yayınevi böyle kitaplar basacak.

    Sadece yemek kitapları mı basacaksınız?

    Yok değil ama öyle çok satılacak kitaplar olmayacak. Kıyıda köşede kalmış, benim yayınlanmasında yarar gördüğüm yayınlar olacak bunlar. Finansal açıdan hiçbir anlamı olmayan bir sürü kitap var. Onların kültür hayatına kazandırılması gerektiğine inanıyorum. 

    Kâr amacı gütmeyeceksiniz o halde?

    Becerebilirsem evet. Ama kağıt fiyatları bu kadar yükselmişken belki de matematik tutmaz, bilemiyorum. 

    Plak koleksiyonunuz için bir planınız var mı?

    Beraber plak dinlediğim ‘Vaynıloğulları’ adını verdiğimiz bir grubumuz var. Adını Tosun Paşa filmindeki Tellioğulları ve Seferoğulları’ndan alıyor.  

    Grupta kimler var?

    Kültür AŞ’nin başındaki Murat Abbas, Kanat Atkaya, Yekta Kopan ve ben. Bir araya gelip müzik dinliyoruz. Karaköy Lokantası’nda yemek yiyoruz. Müzik dışında bir şey konuşmuyoruz. Büyük keyif. Şimdilik başka bir planım yok. 

    Toplamayı bıraktığınız konuları da tutuyor musunuz?

    Ben “Aldım, hiçbir yere vermem.” diyenlerden değilim. İlgim dağıldıysa çok rahat elde çıkarabiliyorum. Melling gravürlerinin bir kısmını verdim mesela. Harita da alıyordum, artık toplamayacağım. Onları yavaş yavaş elden çıkarıyorum. 

    Vazgeçemeyeceğiniz alanlar hangileri?

    Yemek kitaplarını ve menüleri hiçbir zaman elden çıkarmam. Üstelik o konuyla ilgili düşüncelerim var. Müzik de kalır. Hey dergileri, diğer malzemeler kalır. Marşları bilmiyorum. O değişik bir konu. Bu işte benim için önemli olan, başkalarıyla paylaşmak. Ne kadar paylaşabiliyorsam o kadar keyif alıyorum. Marşları ölene kadar saklayıp ne yapacağım? Eninde sonunda o koleksiyonu değerlendirecek bir üniversiteye, kuruma veririm. Önceliğim malzemenin gün yüzüne çıkıp bütün dünyanın kullanımına sunulması. Marş koleksiyonu şimdilik genişlemeye devam ediyor, buldukça alıyorum. Tango da topladım bir ara. Küçük bir gazete koleksiyonum da var bu arada. Belli tarihlerin gazetelerini aldım. 

    Hangi tarihler?

    2 Mayıs 1976 ve 2 Mayıs 1977’nin bütün gazeteleri var. 28 Mayıs 1960’ın bütün gazeteleri, 12 Eylül’de çıkan yıldırım baskılar gibi önemli günlerde yapılan yayınlar. Hey, Ses, Büyük Doğu ve Sebilürreşad’dan İllisturation’a gibi pek çok dergi var. Öyle şeyler var ki o zamana kadar hiç ilgimi çekmemiş ama gördüğümde hoşuma gidiyor ve alıyorum. Niye o? gibi bir soru her durumda anlamlı olmuyor yani. 

    Yurt dışında sahaf dolaştınız mı?

    Tabii, bir sürü şey aldım oralardan. Gittiğim yerde sorduğum üç şey vardır: Bit pazarı var mı? Plakçı dükkanı var mı? Ve kitapçı var mı? Amsterdam’da, Londra’da, Paris’te, New York’ta, Roterdam’da eski kitapçılar nerede hepsini bilirim. Bütün zenginliğim, koleksiyonum. Elime geçen bütün parayı kitaba, plağa yatırıyorum. Alınacak çok şey var, bitmiyor. Bende sadece otuz beş, kırk tane korsan plak var. Halbuki sadece Pink Floyd’un yüzün üzerinde konser plağı çıkmış. Eindhoven’de dünyanın en büyük plak fuarı oluyor. Daha bir sefer gidemedim. 5 milyon plak sergileniyor orada. 
     
    Koleksiyonunuzdaki malzemeyi paylaşıma açık mısınız?

    Tabii ki. Kütüphanenim tasnifi bitmek üzere. Bittikten sonra haftada bir gün araştırmacılara açacağım. Toplamayı sevdiğim kadar aldığım malzeme hakkında konuşmayı, paylaşmayı da seviyorum. İki takım İstanbul Ansiklopedisi var bende. Bir tanesi fasikül halinde, diğeri ciltli. On birinci cildi bulmak zordur o yüzden genellikle fotokopi yapılır. Bendeki orijinal. Reşat Ekrem’in 9 Şubat 1959’da oğlu Mehmet Koçu’nun İngilizce öğretmenine imzaladığı nüsha bende. Mücellide imzaladığı birinci cilt de bende.
    Related Posts

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Add A Comment
    Leave A Reply Cancel Reply

    Çok Okunanlar
    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum
    Nisan 21, 2025
    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!
    Nisan 21, 2025
    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!
    Nisan 21, 2025
    biz çalıkuşu nesliyiz!
    Nisan 21, 2025
    anadolu kitabı koruyamamıştır
    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram Pinterest
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    © 2026 Ayşe Adli

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.