Her şey büyük bir hızla değişiyor. Mekânlar, insanlar, şehirler ve kültürler… Değişime uyum sağlamaya çalışırken geri dönüp bakacak vaktimiz olmuyor çoğu zaman. Ertelediğimiz sorular için vakit bulduğumuzdaysa, cevap talep edeceğimiz kimsenin kalmadığı gerçeğiyle karşılaşıyoruz… Sahaflar Çarşısı, 1950’li yıllardın başlarından 2000’lere kadar İstanbul’un kültürel merkezi niteliğinde. Ülkenin politik, sosyolojik ve kültürel dinamiklerini, Çarşı’ya akan malzeme ve ona talip olan insanlar üzerinden takip etmek mümkün. Ancak bu yapılamıyor ne yazık ki. Ne alınıp satılan milyonlarca kitabın, ne de o 8 – 10 metrekarelik dükkânlarda yapılan ve tüm hayatı kuşatan sohbetlerin kaydı mevcut. Ve o günleri, o insanları, sesleri, kokuları, hayatları ve hatıraları hatırlayan çok az insan var bugün. Bu sebeple, Turan Türkmenoğlu’nun anlattıkları, kendi kişisel tarihinin yanısıra şehrin ve toplumun kültürel mazisi açısından da emsalsiz bir değer ifade ediyor. Türkmenoğlu, 3 nesildir sahaflık yapan bir aileye mensup. Sahaflar Çarşısı’ndaki Elif Kitabevi’ni devrettiği oğlu, 4’üncü nesil olarak iş başında. Büyükbaba Mustafa Mehmet Bey 1800’lerin sonlarında Beyazıt’ta sergi açarak başlıyor mesleğe. İlk dükkânının tabelasını ise 1901’de asıyor… Buyrun gerisini Turan Bey’den dinleyelim.
Kaç yıldır Sahaflar Çarşısı’ndasınız?
1951’de doğmuşum. Doğuma kadar cinsiyetin bilinmiyor tabii. Babam haber almak için Süleymaniye Doğum Evi’ne gidiyor sabırsızlıkla. Ablam var, bir de erkek çocuk lazım. İsim yürüyecek ya… Sonra annem getirip göbek bağımı buraya, Çarşı’ya gömüyor. Hiç pişman değiller, iki nesil sahaflık yapmış üçüncü devam ettirsin diye göbek bağımı Çarşı’ya gömmüşler. “Başka yer yok muydu anne?” dedim öğrenince ama biz de oğluma aynısını yaptık. Sonra torunumunkini aldım üniversitenin duvarına sıkıştırdım. Çok da uzağa götüremedim yine. Kontrol altında olsun, neme lazım…
Çarşıya doğmuşsunuz, hiç kaçarınız yokmuş…
Tabii, babam da çarşıya doğmuş. Büyükbabam 1901’de tabela asmış. Oğluma vasiyet ettim. “Kitaplar içinde doğdu, kitaplara doyamadan öldü!” diye yazacaksınız mezar taşıma. Hakikat bu! Burnumda iki güzel koku var; bir tanesi kitabın küf kokusu, öteki bebeklerin ten kokusu. İkinci kokuyu çocuklarımda değil, torunumda hissettim. Çocuklarımda vaktim olmamıştı…
Büyükbabanızı hatırlıyor musunuz?
Hatırlıyorum, 6 yaşındaydım vefat ettiğinde. Büyükbabam askeriyeye harita bezliyordu. Laleli’deki evimizin bir katını kendisine atölye yapmıştı. Tülbentleri ıslatıp duvardan duvara yayar, ben de ona kola taşıyıp harita paftası veriyordum. Harita yapıştırdığını hatırlıyorum. Bir kış günü Çarşı’ya geliyoruz. Tam Beyazıt Camii’nin minaresinin dibinde, yerde bir gümüş 50 kuruş gördüm. Çocukluk refleksiyle uçtum o paranın üzerine. Yerler buz! Büyükbabam kolumda… “Ne yapıyorsun?” dedi.
– Para buldum!
Kızdı, “Koy yerine!”
– Ama buldum!
“Sahibi gelir bulamaz” dedi… Bir laf vardır ya ‘Yerde para bulsa almaz!’ demek onlar böyle insanlarmış…
Adı neydi büyükbabanızın?
Mustafa Mehmet. Gedizli bir aileye mensup. Aile Gediz’de orduya yelken dokuyor. Bahriye’yle bir bağları var. Büyükbabam İstanbul’a askerî okula geliyor. Zeytinburnu’nda silah fabrikası var. Oradaki dersler esnasında gözüne çapak kaçıyor ve bir gözü kör oluyor. Okulu bırakmak zorunda kalıyor. Beyazıt’ta kitap tezgahı açıyor. Elindekileri satıp yol harçlığı yapacak. Daha onlar bitmeden bir grup kitap alıyor. Bir grup daha derken kitap sayısı artmaya başlıyor. Büyük valide de burada. “Oğlum, memlekete haber gönderdik, bizi bekliyorlar!” diyor. “Anne kitaplarımı satayım gideriz, kitaplarımı satayım!” falan derken ev alıyor büyükbabam. Sonradan düşündüm, kendime göre yorumladım tabii ama sanki memlekettekilerin ‘Asker bile olamadan geldin!’ demelerinden çekindiği için gitmiyor gibi geliyor bana. Yoksa ertesi gün gider, ne olacak! 4 tane kitap… Sonra yayıncılık yapmaya başlamış. Nedim Divanı’nı ilk defa büyükbabam yayınlatıyor. Julles Verne’i kimse bilmezken onun Deniz Feneri’ni Fransızca’dan tercüme ettiriyor. Yemek Kitabı, Kanarya Bakımı… bir sürü kitap basıyor peşpeşe. O yüzden bizde selülöz zehirlenmesi var. Kurtulamıyoruz.
Hangi yıllarda yayınlatmış bu kitapları?
1901’de sahaflığa başladığına göre 1922 – 23 falan olsa gerek. Eski yazıyla basılıyor.
Tezgah açmaya başladığı tarih mi 1901?
Hayır, 1901’de dükkân satın almış. Tabela astığı tarih yani. Öncesi var. 2 – 3 sene tezgah açıyor sonra dükkân sahibi oluyor. Başlangıcı 17 – 18 yaş olsa gerek. Hiç kimsenin çırağı olmamış. Babamın da ustası yok, bizi de çırak vermedi kimseye. Babam, büyükbabamın yanında yetişmiş. Çok şanslı o nesil. Tam Harf İnkılabı sonrası, kitabın aktığı dönem. Bizim de şansımız şu oldu; 1960’tan sonra İstanbul’a laz müteahhitler girdi. Şehrin altından girip üstünden çıktılar. Konakların hepsi tarümar edildi. Tavan arasındaki, bodrumdaki kitaplar buraya geldi. Ne biz kıymet bilebildik ne de devlet bilebildi. Bir tek rahmetli Seyfettin Bey (Özege) farkındaydı durumun.
Ne hatırlıyorsunuz Seyfettin Bey hakkında?
Akşam üzerleri gelir. Onu görünce biraz canım sıkılır; “Eyvah! bu ihtiyar geldi, yine geç çıkacağız galiba” derim. Tanımıyorum, bilmiyorum ama babam büyük ihtiramatta bulunuyor kendisine. ‘Babam saygı gösterdiğine göre önemli biri herhalde!’ diye düşünürüm. Uzun kalacaksa kahve, fazla kalmayacaksa çay içer. Babamın hazırladığı kitapları önüne koyarız. Cebinden çelik mezurosunu çıkarır; ölçer, not eder, gider. Benim canım sıkılıyor tabii. O kadar beklemişiz, bir şey almadan gitmiş. Birgün dayanamadın sordum babama; “Bu adam geliyor, yazıp yazıp gidiyor. Ne yapacak bunları?” “Oğlum elinde liste var, mükerrer almamak için evdekilerle karşılaştırıyor. Sonra gelecek!” dedi. Birkaç gün sonra yine Seyfettin Bey gelir. Bu sefer mezuroyu çıkarmaz. Listesi elinde, kendisinde olmayan kitapları ayırır. Fiyat sorar ve babam son derece insaflı bir fiyat söyler. Ya, ‘Geçerken alayım’ der. Ya İsmail Bey’in dükkânına göndeririz orada birikir kitaplar. Hiç konuşmazdı Seyfettin Bey. Konuşsa işi bitmez. Dükkânda bir hasır sandalyesi vardı. Oturur, devamlı not eder. Birgün cür’et ettim ve “Bu kitapları ne yapıyorsunuz? Okuyacak mısınız?” dedim. “Yok evladım!” dedi. “Atatürk Üniversitesi’nde kütüphane yokmuş, oranın kütüphanesini ben kuracağım.” Daha üniversite faaliyete geçmemişti. “Çok uzak değil mi? Taşıması, nakliyesi zor. Hem arada bir kitaplarınızı görmek istersiniz. Neden burada bir yere vermiyorsunuz?” dedim. “Evladım, orası uzak olduğu için gönderiyorum zaten. Yoksa o insanlar bu kitaplara nasıl ulaşır!” dedi. Benim için kırılma noktası oldu o cümle. Seyfettin Bey bir anda abide oldu. Kitapları bağışladıktan sonra kütüphaneden epey kitap çalındı galiba. Bizim elimize 3 – 5 defa oradan çıkma kitap geldi. Sağlığında gelenleri kendisine veriyorduk. Epey zaman bu trafik devam etti. Dijitale geçildikten sonra herhalde dışarı kitap vermeyi bıraktılar ki gelmez oldu. Ya da başka kitapçılara gidiyor.
Ne tür kitaplar alırdı?
Osmanlı sınırları içinde basılmış tüm kitaplar. Konu ayrımı yapmaz, içeriğine bakmazdı. Bir daha ulaşılamayacak çok kitap vardı aldıkları arasında.
O kitapları nerede topluyordu? Deposunu gördünüz mü hiç?
Fatih’te oturuyordu. Yeğeni kitapların fişlerini tanzim ediyordu. Evli değildi, hiç evlenmemiş. Emekli, son derece beyefendi bir insan. Gelip gittiğini hissetmezsiniz. Kimseye rahatsızlık vermez. Bu insanları görmüş olmak kazanç ama bugünle mukayese ettiğinizde insana “Ne günlere kaldık!” dedirtiyor.
Yaptığı işin önemi farkedilmiş miydi?
3 yere uğruyordu burada. İsmail Açay (Turan Türkmenoğlu, Nihâl Kitabevi’nin sahibi İsmail Bey’in Akçay olarak bilinen soyadının aslında Açay olduğunu belirtiyor.), abisi Ali Bey ve bizim dükkân. Gittiği yerlerde çok saygı görürdü. Bu dükkânları tercih etmesinin sebebi herhalde daha çok Osmanlıca kitap olmasıydı. Biraz da ilgi görmesiydi belki. Diğer dükkânlara pek uğramazdı. Kendimi şanslı görüyorum; ona kahve getirdim, hizmetinde bulundum… Dükkâna enteresan simalar gelir, her birinden bir şey öğrenirsiniz. Sohbetler oluyordu. Hava kararıyor, kapılar kilitleniyor, ben burada babamı bekliyorum… Kimler gelmiyordu ki… Birgün Şemsettin Yeşil, babam, İbrahim Elmalı, galiba hâkim Bahâ Bey de vardı. ‘Radyoda Kur’an-ı Kerim okunması helal midir, değil midir?’ onu tartışıyorlar. Öyle tatlı bir muhabbet ki… İlerleyen saatlere kadar devam ediyor, konuşulacaklar bitmiyor. Geç oldu diye ilerleyen günlerde devam etmek üzere ayrılıyorlar. Sonra Muallim Cevdet Bey’in hatıralarını karıştırırken gördüm ki onun zamanında da varmış böyle sohbetler. Kitabın muhabbeti de dedikodusu da bitmez. “O onu almış, bu bunu almış!” dedikodu bu. “Sen gördün mu o kitabı? Ucuz kaptı bak!” , “O zaten anlamaz!”
Büyükbabanızın ilk dükkânı neredeymiş?
Beyazıt’ta, eskiden elektrik idaresinin bulunduğu yerde kemerli tonozlar var. Orada sahaf dükkânları var o zamanlar, bir tanesi de büyükbabamın.
Orada bir de Ermeni bir sahafın bulunduğu söyleniyor…
Evet, Agop Efendi; dükkânı üst katta. Sevan Nişanyan’ın dedesi. Onun hikayesini babamdan dinledim. Çok önemli bir sahaf , Batıya kapı açan kitapçılardan bir tanesi. Müşterileri var, Avrupa’dan onlar için kitap getirtiyor. Reşat Ekrem Koçu, vefatının ardından bir yazı yazmış. Galiba İstanbul’la ilgili eserler koleksiyonu yapmış. “O kitaplar nerede?” diye soruyor Reşat Ekrem! O yazıyı okuyunca sordum babama “Kimdi Nişanyan?” diye. “Adnan ve Metin Kitabevi vardı, baba oğul! Onların olduğu yerdeydi dükkânı. Yabancı dil kitap sattığı için bize pek uğramazdı. Nizamettin Bey’e gelir giderdi.” dedi. Bir ara yüklü miktarda para buldukları duyulmuş. Sonradan öğrenilmiş ki dükkânda üzerinde yattıkları sedirin yüzünü değiştirtmek istemişler. Evvelden sokakta döşemeciler dolaşırdı. Onlardan birini çağırmışlar. Adam sediri bir açmış ki içinde bir kese altın. Bu hikayeyi Sevan Nişanyan’a da anlattım. “Benim böyle bir şeyden haberim yok! Amcamlar paylaşmış olacak.” dedi.
Geçmişe dair böyle çok hikaye anlatılır. Gerçekliği var demek…
Var tabii. Ben Nizamettin Bey’den de, eski ustalardan da gördüm. Eski sehpa, masa falan aldıklarında ellerini şöyle bir altında gezdirirlerdi. Argoda zula dedikleri gizli bölme var mı diye. Dışardan bakınca göremezsiniz… Müteferrika baskısı bir Van Kulu Lugatı almıştım. Seviniyorum tabii. Cildi açtım, iç kapağı görünce mutluluğuma gölge düştü.
Neden?
Cildin içinde sarı liralar varmış, adam kağıdı açmış, altınları toplayıp yeniden kapatmış; izi duruyor… Daha neler, neler! Babam Eyüp Sultan’da bir evden, Şemseddin Sami’nin ya da İkdam Matbaası’nın sahibinin varislerinden kitap alıyor. Kitaplar gelince rafa yerleştirmeden sallayıp tozunu silkeliyor. Bir tanesinden sarı liralar dökülmeye başlıyor. Bir şok yaşıyor tabii. O arada birileri geliyor dükkâna, ‘Kitapları geri istiyoruz.’ diyorlar. “Niye?” Kitapların içinde altın vardı, biz altınları satmadık, kitapları sattık. Babam “Kitapları da alın, altınları da. Masrafımı verin, gidin.” diyor. Başka türlü unutulmaz o hadise!
Büyükbabanızın dükkânı yukarıdayken Sahaflar Çarşısı ne durumda?
Sahaflar Çarşısı yok daha o zaman. Burası Hakkaklar Caddesi. Büyükbabam önce kiracı. Para kazanıyor, ev alıyor. Ev belediye sarayının arkasındaki küçük caminin sokağında. Kel Aynak Kuşu sokak. Çok çalışkan bir insan. Kötü alışkanlığı yok. Disiplinli çalışır, lüzumsuz bir şey konuşmaz. 5 katlı bir apartmanımız var, büyükbabamın sofrasında herkes. O başlamadan kimse başlamaz. Konuşulmaz. Yemek yenir, herkes müsaade ister, katlarına iner. Radyodan ajans dinlenir. Bazı akşamlar halamın biri ud çalar, öbürü keman. Kendi aralarında meşk ederler. Onun dışında hava kararınca hayat biter.
Büyükbabanız ne yapıyor o saatten sonra?
Okuyor, araştırıyor çünkü kitap neşredecek. Ayrıca harita yapıştırıyor. Kiralık kitap veriyor, onları not ettiği bir defter var. Onları takip ediyor.
Kime veriliyor kiralık kitap?
Kimine kitap pahalı geliyor ya da kütüphanesi yok, evde saklamaya değer bulmuyor ama okumak istiyor. Bir zamanlar çok popülerdi kiralık romanlar. Bayağı kalın bir defteri vardı, yakın zamana kadar durdu o defter. Sonra ne yazık ki kaybettim… Büyükbabam ev aldıktan sonra kazandığı parayla caminin minaresinin dibinde dükkân alıyor. Orası İmaret Sokak. Hacı Muzaffer Ozak’ın, hattat Kazım (Mutlu) Amca’nın, Nizamettin Aktuç’un dükkânları da orada o zaman. Aşağıda da saatçiler, hakkâklar (mühür kazıcılar), Tunuslu fesçiler, tesbihçiler, çorapçılar falan var. Yangından önce burası Tahtakale gibi salaş bir yer.
Yangına dair ne anlattılar size?
Aşağıda bir saatçi var. Bir rivayete göre mangalın üzerini kapatmadan gidiyor. Oradan bir kıvılcım sıçrıyor ve o başlatıyor yangını. Samanlar arasına atılan bir sigara izmariti sebebiyle başladığını söyleyenler de var. Onun öncesinde sahaflar Kapalıçarşı’da. Orada dükkân sahibi olmak zor. Hem yaşlı, kıdemli hem de para sahibi olacaksınız. Evliya Çelebi’nin bahsettiği Sahaflar Caddesi’nden 1890 Depremi’nden sonra kaçmaya başlamış esasında sahaflar. Ama yine de orada kalanlar var. Sonradan canlanmış burası. Remzi Kitabevi burada, Raif Yelkenci Çarşı’nın arka tarafında tütün satıyor. Babasının orada tütün dükkânı var, esas meslekleri tütüncülük. Raif Bey kitaba ve okumaya meraklı olduğu için kulvar değiştiriyor.
Büyükbabanızdan sonra başlıyor bu işlere öyleyse…
Büyükbabamdan yaşça çok küçük onlar. Büyükbabam 1879 doğumlu.
Kimler varmış onun döneminde. Babanızla konuşma fırsatınız oldu mu hiç?
Bir şeye dikkat ettim, birkaç kişi dışında okuyan yazan adam yok aralarında. Merakları yok. İran’dan bir göç gelmiş o tarihlerde. Zincirli Han’da Şirket-i Sahafiye’yi kurmuşlar. Adamlar kitabiyat bilgisi açısından bizden önde. Onlar buraya bir canlılık getirmiş. Yayıncılık yapmışlar. Maarif Kütüphanesi’nin kurcusu Hacı Kasım Bey’in babası, Şark Kitabevi’nin sahibi Hüseyin Tutya, Naci Kasım’ın kardeşi… Yayıncılıkta ve kitapçılıkta çığır açmışlar. Maarif Kütüphanesi’nin varislerinden bir tanesinin kitaplarını aldım. Bir kısmını satmaya kıyamadım zaten aldığım hanımefendi de satmaya kıyamamıştı. İçlerinde kendilerine gelmiş, kitap yayınlatma ricasında bulunulan mektuplar, takvim hazırlama metotları falan var.
Sizde olduğu gibi mesleği babasından devralan başka kimse var mıydı?
Çoğunluk öyle. Sahaflar arasında Aslan Kaynardağ dışında üniversite mezunu yok diye yazılıp çiziliyor bazen. Düşünmüyorlar ki o dönemde sahafların akademik eğitime ihtiyacı yok. Zaten gözünü kitaplar arasında açıyor. İçinde doğuyor, içinde büyüyor. Metodoloji bakımından eksiği olabilir ama bu sahafların okumaz olduğu anlamına gelmez. Bir ara hep toplamış bizimkiler, hiç okumadan satmışlar. O da doğru tabii. Ama eskiler hep çekirdekten yetişme, akademik eğitim almış iki ya da üç kişi ancak var. Yeni kuşak ise eğitimli. Çarşıyı bir baştan bir başa dolaşın orta tahsilli ya üç kişi çıkar ya dört kişi. Ben oğluma şart koştum. “Önce üniversiteyi bitireceksin. Sonra oturup konuşacağız, ne olacağına okuldan sonra karar verirsin. Ben bu işi yapmayacağım dediğin anda dükkânları satar giderim!” Sonra annesine demiş ben kitapçı olmak istiyorum, şimdiden söylersem babam beni sıkıştıracak. İktisat Fakültesini bitirdi geldi işlerin başına geçti.
Yetiştiğiniz evde kütüphane var mıydı? Büyükbabanız kendine kitap toplamış mıydı?
Büyükbabamın da vardı, babamın da. Babam halkevlerinin mücellidlik kurslarına gitmiş. Klasik Osmanlı cildi yapardı. Şimdiki ciltleri görüyorum, cilt falan değil bunlar. Babam deriyi traş ettiği zaman arka taraftan resminizi görürdünüz, zar gibi olurdu. Harika şiraze örerdi. Meraklı baktığımı görünce bana anlatırdı. ‘Buna sıçan dişi derler, ilmeği böyle atacaksın’ falan diye. Dükkânda kitapları koyduğumuz tezgâhın yanında bir de mücellid tezgâhı vardı. Kütüphanesindeki bütün kitapların ciltlerini kendi yapardı. Evimizde duvardan duvara kapaklı bir kitaplık vardı. Kur’an Dili yeni çıkmaya başlamıştı. 9 cilt, 10. cilt de fihrist. Eve getirdi, cildini söktü, dağıttı. ‘Ne yapıyorsun?’ dedim. “Takip etmek zor oluyor, her cildin fihristini kitabın arkasına dikeceğim.” dedi. Diyanet de sonradan o şekilde bastı. Babam hezarfen bir adamdı. Elinden her iş gelirdi. Çok güzel kitap derlemeleri vardı. İzahlı Büyük Dua Mecmuası’nı ilk o hazırlamıştı, Adnan Tevfik Türkmenoğlu. Türkiye’de en çok satan dini kitaplar arasına girdi o kitap.
Çarşıyı kaç yaşlarından itibaren hatırlıyorsunuz?
2 yaşında dükkânın kapısında çekilmiş fotoğrafım var. Okul tatillerinde düzenli geliyordum. Kendi başıma hareket edebildiğim 8 – 9 yaşından itibaren de okuldan çıktıktan sonra geliyor, akşam babamla beraber dönüyordum. Babam bir yere gidecekse hazır çırak gelmiş, bana bırakıp çıkıyordu. Ödevlerimi dükkânda yapıyordum.
Başka çırağı var mıydı?
Vardı tabii. İbrahim Manav babamın çırağıydı. İsmail Abi (Açay) bir ara babamın yanında çalışmış. Babam Gümülcineli Mustafa Efendi’nin talebesiydi. Hocası, ihtiyaç sahibi mollaları harçlığını çıkarsın diye onun yanına gönderirdi. Mümin Çevik bu suretle abamın yanında bulunmuştu mesela. Çarşıda aylak gezen çok insan olurdu. Gün görmüş ama paraları tükenmiş, başlarına bir hal gelmiş falan. Onlar zaten kolluyor, mal gelse de taşısam diye. İşini yapar, ya ‘parmağım içinde!’ der, ya ‘imşamı istiyorum!’ der.
Ne demek bunlar?
Buranın kendine göre bir terminolojisi var. İki kitapçı karşılıklı konuşsun hiç bir şey anlamazsınız.
Bu lügat şimdilerde de kullanılıyor mu?
Karşımda kullanacak kimseyi bulamıyorum ki! Hatırladıklarımı ve kullandıklarımı sıraladım. Not olarak duruyor bende. Bazıları argo lugatında olacak kelimeler neredeyse. Kitapçıya yakıştıramadığımdan babama sordum. “Kitapçılar Kapalıçarşı’dan gelirken koltukçuların dilini getirmişler, burada şekil değiştirmiş.” dedi. Hanut orada hala devam ediyor. Buraya geldiklerinde aynı mana için imşa’yı kullanmaya başlamışlar. Hacı Muzaffer Efendi’nin vefatından sonra çarşıda kültürel manada bir gedik açıldı. Ve o gediğin içerisine muzârafat doldu. O, bir denge unsuruymuş demek ki. Babam, dedem falan demiyorum. Hacı Bey’in vefatından sonra böyle oldu.
Babanız ne zaman vefat etti?
1926’da doğmuştu, 82’de vefat etti. Cenazesini Muzaffer Hoca kaldırdı. Bir alışverişten dolayı araları açıktı. Ama ondan önce kardeş gibiydiler. ‘Ayaklı Kütüphane’ Gümülcineli Mustafa Efendi’den birlikte ders alıyorlar.
1951’de doğmuşum. Doğuma kadar cinsiyetin bilinmiyor tabii. Babam haber almak için Süleymaniye Doğum Evi’ne gidiyor sabırsızlıkla. Ablam var, bir de erkek çocuk lazım. İsim yürüyecek ya… Sonra annem getirip göbek bağımı buraya, Çarşı’ya gömüyor. Hiç pişman değiller, iki nesil sahaflık yapmış üçüncü devam ettirsin diye göbek bağımı Çarşı’ya gömmüşler. “Başka yer yok muydu anne?” dedim öğrenince ama biz de oğluma aynısını yaptık. Sonra torunumunkini aldım üniversitenin duvarına sıkıştırdım. Çok da uzağa götüremedim yine. Kontrol altında olsun, neme lazım…
Çarşıya doğmuşsunuz, hiç kaçarınız yokmuş…
Tabii, babam da çarşıya doğmuş. Büyükbabam 1901’de tabela asmış. Oğluma vasiyet ettim. “Kitaplar içinde doğdu, kitaplara doyamadan öldü!” diye yazacaksınız mezar taşıma. Hakikat bu! Burnumda iki güzel koku var; bir tanesi kitabın küf kokusu, öteki bebeklerin ten kokusu. İkinci kokuyu çocuklarımda değil, torunumda hissettim. Çocuklarımda vaktim olmamıştı…
Büyükbabanızı hatırlıyor musunuz?
Hatırlıyorum, 6 yaşındaydım vefat ettiğinde. Büyükbabam askeriyeye harita bezliyordu. Laleli’deki evimizin bir katını kendisine atölye yapmıştı. Tülbentleri ıslatıp duvardan duvara yayar, ben de ona kola taşıyıp harita paftası veriyordum. Harita yapıştırdığını hatırlıyorum. Bir kış günü Çarşı’ya geliyoruz. Tam Beyazıt Camii’nin minaresinin dibinde, yerde bir gümüş 50 kuruş gördüm. Çocukluk refleksiyle uçtum o paranın üzerine. Yerler buz! Büyükbabam kolumda… “Ne yapıyorsun?” dedi.
– Para buldum!
Kızdı, “Koy yerine!”
– Ama buldum!
“Sahibi gelir bulamaz” dedi… Bir laf vardır ya ‘Yerde para bulsa almaz!’ demek onlar böyle insanlarmış…
Adı neydi büyükbabanızın?
Mustafa Mehmet. Gedizli bir aileye mensup. Aile Gediz’de orduya yelken dokuyor. Bahriye’yle bir bağları var. Büyükbabam İstanbul’a askerî okula geliyor. Zeytinburnu’nda silah fabrikası var. Oradaki dersler esnasında gözüne çapak kaçıyor ve bir gözü kör oluyor. Okulu bırakmak zorunda kalıyor. Beyazıt’ta kitap tezgahı açıyor. Elindekileri satıp yol harçlığı yapacak. Daha onlar bitmeden bir grup kitap alıyor. Bir grup daha derken kitap sayısı artmaya başlıyor. Büyük valide de burada. “Oğlum, memlekete haber gönderdik, bizi bekliyorlar!” diyor. “Anne kitaplarımı satayım gideriz, kitaplarımı satayım!” falan derken ev alıyor büyükbabam. Sonradan düşündüm, kendime göre yorumladım tabii ama sanki memlekettekilerin ‘Asker bile olamadan geldin!’ demelerinden çekindiği için gitmiyor gibi geliyor bana. Yoksa ertesi gün gider, ne olacak! 4 tane kitap… Sonra yayıncılık yapmaya başlamış. Nedim Divanı’nı ilk defa büyükbabam yayınlatıyor. Julles Verne’i kimse bilmezken onun Deniz Feneri’ni Fransızca’dan tercüme ettiriyor. Yemek Kitabı, Kanarya Bakımı… bir sürü kitap basıyor peşpeşe. O yüzden bizde selülöz zehirlenmesi var. Kurtulamıyoruz.
Hangi yıllarda yayınlatmış bu kitapları?
1901’de sahaflığa başladığına göre 1922 – 23 falan olsa gerek. Eski yazıyla basılıyor.
Tezgah açmaya başladığı tarih mi 1901?
Hayır, 1901’de dükkân satın almış. Tabela astığı tarih yani. Öncesi var. 2 – 3 sene tezgah açıyor sonra dükkân sahibi oluyor. Başlangıcı 17 – 18 yaş olsa gerek. Hiç kimsenin çırağı olmamış. Babamın da ustası yok, bizi de çırak vermedi kimseye. Babam, büyükbabamın yanında yetişmiş. Çok şanslı o nesil. Tam Harf İnkılabı sonrası, kitabın aktığı dönem. Bizim de şansımız şu oldu; 1960’tan sonra İstanbul’a laz müteahhitler girdi. Şehrin altından girip üstünden çıktılar. Konakların hepsi tarümar edildi. Tavan arasındaki, bodrumdaki kitaplar buraya geldi. Ne biz kıymet bilebildik ne de devlet bilebildi. Bir tek rahmetli Seyfettin Bey (Özege) farkındaydı durumun.
Ne hatırlıyorsunuz Seyfettin Bey hakkında?
Akşam üzerleri gelir. Onu görünce biraz canım sıkılır; “Eyvah! bu ihtiyar geldi, yine geç çıkacağız galiba” derim. Tanımıyorum, bilmiyorum ama babam büyük ihtiramatta bulunuyor kendisine. ‘Babam saygı gösterdiğine göre önemli biri herhalde!’ diye düşünürüm. Uzun kalacaksa kahve, fazla kalmayacaksa çay içer. Babamın hazırladığı kitapları önüne koyarız. Cebinden çelik mezurosunu çıkarır; ölçer, not eder, gider. Benim canım sıkılıyor tabii. O kadar beklemişiz, bir şey almadan gitmiş. Birgün dayanamadın sordum babama; “Bu adam geliyor, yazıp yazıp gidiyor. Ne yapacak bunları?” “Oğlum elinde liste var, mükerrer almamak için evdekilerle karşılaştırıyor. Sonra gelecek!” dedi. Birkaç gün sonra yine Seyfettin Bey gelir. Bu sefer mezuroyu çıkarmaz. Listesi elinde, kendisinde olmayan kitapları ayırır. Fiyat sorar ve babam son derece insaflı bir fiyat söyler. Ya, ‘Geçerken alayım’ der. Ya İsmail Bey’in dükkânına göndeririz orada birikir kitaplar. Hiç konuşmazdı Seyfettin Bey. Konuşsa işi bitmez. Dükkânda bir hasır sandalyesi vardı. Oturur, devamlı not eder. Birgün cür’et ettim ve “Bu kitapları ne yapıyorsunuz? Okuyacak mısınız?” dedim. “Yok evladım!” dedi. “Atatürk Üniversitesi’nde kütüphane yokmuş, oranın kütüphanesini ben kuracağım.” Daha üniversite faaliyete geçmemişti. “Çok uzak değil mi? Taşıması, nakliyesi zor. Hem arada bir kitaplarınızı görmek istersiniz. Neden burada bir yere vermiyorsunuz?” dedim. “Evladım, orası uzak olduğu için gönderiyorum zaten. Yoksa o insanlar bu kitaplara nasıl ulaşır!” dedi. Benim için kırılma noktası oldu o cümle. Seyfettin Bey bir anda abide oldu. Kitapları bağışladıktan sonra kütüphaneden epey kitap çalındı galiba. Bizim elimize 3 – 5 defa oradan çıkma kitap geldi. Sağlığında gelenleri kendisine veriyorduk. Epey zaman bu trafik devam etti. Dijitale geçildikten sonra herhalde dışarı kitap vermeyi bıraktılar ki gelmez oldu. Ya da başka kitapçılara gidiyor.
Ne tür kitaplar alırdı?
Osmanlı sınırları içinde basılmış tüm kitaplar. Konu ayrımı yapmaz, içeriğine bakmazdı. Bir daha ulaşılamayacak çok kitap vardı aldıkları arasında.
O kitapları nerede topluyordu? Deposunu gördünüz mü hiç?
Fatih’te oturuyordu. Yeğeni kitapların fişlerini tanzim ediyordu. Evli değildi, hiç evlenmemiş. Emekli, son derece beyefendi bir insan. Gelip gittiğini hissetmezsiniz. Kimseye rahatsızlık vermez. Bu insanları görmüş olmak kazanç ama bugünle mukayese ettiğinizde insana “Ne günlere kaldık!” dedirtiyor.
Yaptığı işin önemi farkedilmiş miydi?
3 yere uğruyordu burada. İsmail Açay (Turan Türkmenoğlu, Nihâl Kitabevi’nin sahibi İsmail Bey’in Akçay olarak bilinen soyadının aslında Açay olduğunu belirtiyor.), abisi Ali Bey ve bizim dükkân. Gittiği yerlerde çok saygı görürdü. Bu dükkânları tercih etmesinin sebebi herhalde daha çok Osmanlıca kitap olmasıydı. Biraz da ilgi görmesiydi belki. Diğer dükkânlara pek uğramazdı. Kendimi şanslı görüyorum; ona kahve getirdim, hizmetinde bulundum… Dükkâna enteresan simalar gelir, her birinden bir şey öğrenirsiniz. Sohbetler oluyordu. Hava kararıyor, kapılar kilitleniyor, ben burada babamı bekliyorum… Kimler gelmiyordu ki… Birgün Şemsettin Yeşil, babam, İbrahim Elmalı, galiba hâkim Bahâ Bey de vardı. ‘Radyoda Kur’an-ı Kerim okunması helal midir, değil midir?’ onu tartışıyorlar. Öyle tatlı bir muhabbet ki… İlerleyen saatlere kadar devam ediyor, konuşulacaklar bitmiyor. Geç oldu diye ilerleyen günlerde devam etmek üzere ayrılıyorlar. Sonra Muallim Cevdet Bey’in hatıralarını karıştırırken gördüm ki onun zamanında da varmış böyle sohbetler. Kitabın muhabbeti de dedikodusu da bitmez. “O onu almış, bu bunu almış!” dedikodu bu. “Sen gördün mu o kitabı? Ucuz kaptı bak!” , “O zaten anlamaz!”
Büyükbabanızın ilk dükkânı neredeymiş?
Beyazıt’ta, eskiden elektrik idaresinin bulunduğu yerde kemerli tonozlar var. Orada sahaf dükkânları var o zamanlar, bir tanesi de büyükbabamın.
Orada bir de Ermeni bir sahafın bulunduğu söyleniyor…
Evet, Agop Efendi; dükkânı üst katta. Sevan Nişanyan’ın dedesi. Onun hikayesini babamdan dinledim. Çok önemli bir sahaf , Batıya kapı açan kitapçılardan bir tanesi. Müşterileri var, Avrupa’dan onlar için kitap getirtiyor. Reşat Ekrem Koçu, vefatının ardından bir yazı yazmış. Galiba İstanbul’la ilgili eserler koleksiyonu yapmış. “O kitaplar nerede?” diye soruyor Reşat Ekrem! O yazıyı okuyunca sordum babama “Kimdi Nişanyan?” diye. “Adnan ve Metin Kitabevi vardı, baba oğul! Onların olduğu yerdeydi dükkânı. Yabancı dil kitap sattığı için bize pek uğramazdı. Nizamettin Bey’e gelir giderdi.” dedi. Bir ara yüklü miktarda para buldukları duyulmuş. Sonradan öğrenilmiş ki dükkânda üzerinde yattıkları sedirin yüzünü değiştirtmek istemişler. Evvelden sokakta döşemeciler dolaşırdı. Onlardan birini çağırmışlar. Adam sediri bir açmış ki içinde bir kese altın. Bu hikayeyi Sevan Nişanyan’a da anlattım. “Benim böyle bir şeyden haberim yok! Amcamlar paylaşmış olacak.” dedi.
Geçmişe dair böyle çok hikaye anlatılır. Gerçekliği var demek…
Var tabii. Ben Nizamettin Bey’den de, eski ustalardan da gördüm. Eski sehpa, masa falan aldıklarında ellerini şöyle bir altında gezdirirlerdi. Argoda zula dedikleri gizli bölme var mı diye. Dışardan bakınca göremezsiniz… Müteferrika baskısı bir Van Kulu Lugatı almıştım. Seviniyorum tabii. Cildi açtım, iç kapağı görünce mutluluğuma gölge düştü.
Neden?
Cildin içinde sarı liralar varmış, adam kağıdı açmış, altınları toplayıp yeniden kapatmış; izi duruyor… Daha neler, neler! Babam Eyüp Sultan’da bir evden, Şemseddin Sami’nin ya da İkdam Matbaası’nın sahibinin varislerinden kitap alıyor. Kitaplar gelince rafa yerleştirmeden sallayıp tozunu silkeliyor. Bir tanesinden sarı liralar dökülmeye başlıyor. Bir şok yaşıyor tabii. O arada birileri geliyor dükkâna, ‘Kitapları geri istiyoruz.’ diyorlar. “Niye?” Kitapların içinde altın vardı, biz altınları satmadık, kitapları sattık. Babam “Kitapları da alın, altınları da. Masrafımı verin, gidin.” diyor. Başka türlü unutulmaz o hadise!
Büyükbabanızın dükkânı yukarıdayken Sahaflar Çarşısı ne durumda?
Sahaflar Çarşısı yok daha o zaman. Burası Hakkaklar Caddesi. Büyükbabam önce kiracı. Para kazanıyor, ev alıyor. Ev belediye sarayının arkasındaki küçük caminin sokağında. Kel Aynak Kuşu sokak. Çok çalışkan bir insan. Kötü alışkanlığı yok. Disiplinli çalışır, lüzumsuz bir şey konuşmaz. 5 katlı bir apartmanımız var, büyükbabamın sofrasında herkes. O başlamadan kimse başlamaz. Konuşulmaz. Yemek yenir, herkes müsaade ister, katlarına iner. Radyodan ajans dinlenir. Bazı akşamlar halamın biri ud çalar, öbürü keman. Kendi aralarında meşk ederler. Onun dışında hava kararınca hayat biter.
Büyükbabanız ne yapıyor o saatten sonra?
Okuyor, araştırıyor çünkü kitap neşredecek. Ayrıca harita yapıştırıyor. Kiralık kitap veriyor, onları not ettiği bir defter var. Onları takip ediyor.
Kime veriliyor kiralık kitap?
Kimine kitap pahalı geliyor ya da kütüphanesi yok, evde saklamaya değer bulmuyor ama okumak istiyor. Bir zamanlar çok popülerdi kiralık romanlar. Bayağı kalın bir defteri vardı, yakın zamana kadar durdu o defter. Sonra ne yazık ki kaybettim… Büyükbabam ev aldıktan sonra kazandığı parayla caminin minaresinin dibinde dükkân alıyor. Orası İmaret Sokak. Hacı Muzaffer Ozak’ın, hattat Kazım (Mutlu) Amca’nın, Nizamettin Aktuç’un dükkânları da orada o zaman. Aşağıda da saatçiler, hakkâklar (mühür kazıcılar), Tunuslu fesçiler, tesbihçiler, çorapçılar falan var. Yangından önce burası Tahtakale gibi salaş bir yer.
Yangına dair ne anlattılar size?
Aşağıda bir saatçi var. Bir rivayete göre mangalın üzerini kapatmadan gidiyor. Oradan bir kıvılcım sıçrıyor ve o başlatıyor yangını. Samanlar arasına atılan bir sigara izmariti sebebiyle başladığını söyleyenler de var. Onun öncesinde sahaflar Kapalıçarşı’da. Orada dükkân sahibi olmak zor. Hem yaşlı, kıdemli hem de para sahibi olacaksınız. Evliya Çelebi’nin bahsettiği Sahaflar Caddesi’nden 1890 Depremi’nden sonra kaçmaya başlamış esasında sahaflar. Ama yine de orada kalanlar var. Sonradan canlanmış burası. Remzi Kitabevi burada, Raif Yelkenci Çarşı’nın arka tarafında tütün satıyor. Babasının orada tütün dükkânı var, esas meslekleri tütüncülük. Raif Bey kitaba ve okumaya meraklı olduğu için kulvar değiştiriyor.
Büyükbabanızdan sonra başlıyor bu işlere öyleyse…
Büyükbabamdan yaşça çok küçük onlar. Büyükbabam 1879 doğumlu.
Kimler varmış onun döneminde. Babanızla konuşma fırsatınız oldu mu hiç?
Bir şeye dikkat ettim, birkaç kişi dışında okuyan yazan adam yok aralarında. Merakları yok. İran’dan bir göç gelmiş o tarihlerde. Zincirli Han’da Şirket-i Sahafiye’yi kurmuşlar. Adamlar kitabiyat bilgisi açısından bizden önde. Onlar buraya bir canlılık getirmiş. Yayıncılık yapmışlar. Maarif Kütüphanesi’nin kurcusu Hacı Kasım Bey’in babası, Şark Kitabevi’nin sahibi Hüseyin Tutya, Naci Kasım’ın kardeşi… Yayıncılıkta ve kitapçılıkta çığır açmışlar. Maarif Kütüphanesi’nin varislerinden bir tanesinin kitaplarını aldım. Bir kısmını satmaya kıyamadım zaten aldığım hanımefendi de satmaya kıyamamıştı. İçlerinde kendilerine gelmiş, kitap yayınlatma ricasında bulunulan mektuplar, takvim hazırlama metotları falan var.
Sizde olduğu gibi mesleği babasından devralan başka kimse var mıydı?
Çoğunluk öyle. Sahaflar arasında Aslan Kaynardağ dışında üniversite mezunu yok diye yazılıp çiziliyor bazen. Düşünmüyorlar ki o dönemde sahafların akademik eğitime ihtiyacı yok. Zaten gözünü kitaplar arasında açıyor. İçinde doğuyor, içinde büyüyor. Metodoloji bakımından eksiği olabilir ama bu sahafların okumaz olduğu anlamına gelmez. Bir ara hep toplamış bizimkiler, hiç okumadan satmışlar. O da doğru tabii. Ama eskiler hep çekirdekten yetişme, akademik eğitim almış iki ya da üç kişi ancak var. Yeni kuşak ise eğitimli. Çarşıyı bir baştan bir başa dolaşın orta tahsilli ya üç kişi çıkar ya dört kişi. Ben oğluma şart koştum. “Önce üniversiteyi bitireceksin. Sonra oturup konuşacağız, ne olacağına okuldan sonra karar verirsin. Ben bu işi yapmayacağım dediğin anda dükkânları satar giderim!” Sonra annesine demiş ben kitapçı olmak istiyorum, şimdiden söylersem babam beni sıkıştıracak. İktisat Fakültesini bitirdi geldi işlerin başına geçti.
Yetiştiğiniz evde kütüphane var mıydı? Büyükbabanız kendine kitap toplamış mıydı?
Büyükbabamın da vardı, babamın da. Babam halkevlerinin mücellidlik kurslarına gitmiş. Klasik Osmanlı cildi yapardı. Şimdiki ciltleri görüyorum, cilt falan değil bunlar. Babam deriyi traş ettiği zaman arka taraftan resminizi görürdünüz, zar gibi olurdu. Harika şiraze örerdi. Meraklı baktığımı görünce bana anlatırdı. ‘Buna sıçan dişi derler, ilmeği böyle atacaksın’ falan diye. Dükkânda kitapları koyduğumuz tezgâhın yanında bir de mücellid tezgâhı vardı. Kütüphanesindeki bütün kitapların ciltlerini kendi yapardı. Evimizde duvardan duvara kapaklı bir kitaplık vardı. Kur’an Dili yeni çıkmaya başlamıştı. 9 cilt, 10. cilt de fihrist. Eve getirdi, cildini söktü, dağıttı. ‘Ne yapıyorsun?’ dedim. “Takip etmek zor oluyor, her cildin fihristini kitabın arkasına dikeceğim.” dedi. Diyanet de sonradan o şekilde bastı. Babam hezarfen bir adamdı. Elinden her iş gelirdi. Çok güzel kitap derlemeleri vardı. İzahlı Büyük Dua Mecmuası’nı ilk o hazırlamıştı, Adnan Tevfik Türkmenoğlu. Türkiye’de en çok satan dini kitaplar arasına girdi o kitap.
Çarşıyı kaç yaşlarından itibaren hatırlıyorsunuz?
2 yaşında dükkânın kapısında çekilmiş fotoğrafım var. Okul tatillerinde düzenli geliyordum. Kendi başıma hareket edebildiğim 8 – 9 yaşından itibaren de okuldan çıktıktan sonra geliyor, akşam babamla beraber dönüyordum. Babam bir yere gidecekse hazır çırak gelmiş, bana bırakıp çıkıyordu. Ödevlerimi dükkânda yapıyordum.
Başka çırağı var mıydı?
Vardı tabii. İbrahim Manav babamın çırağıydı. İsmail Abi (Açay) bir ara babamın yanında çalışmış. Babam Gümülcineli Mustafa Efendi’nin talebesiydi. Hocası, ihtiyaç sahibi mollaları harçlığını çıkarsın diye onun yanına gönderirdi. Mümin Çevik bu suretle abamın yanında bulunmuştu mesela. Çarşıda aylak gezen çok insan olurdu. Gün görmüş ama paraları tükenmiş, başlarına bir hal gelmiş falan. Onlar zaten kolluyor, mal gelse de taşısam diye. İşini yapar, ya ‘parmağım içinde!’ der, ya ‘imşamı istiyorum!’ der.
Ne demek bunlar?
Buranın kendine göre bir terminolojisi var. İki kitapçı karşılıklı konuşsun hiç bir şey anlamazsınız.
Bu lügat şimdilerde de kullanılıyor mu?
Karşımda kullanacak kimseyi bulamıyorum ki! Hatırladıklarımı ve kullandıklarımı sıraladım. Not olarak duruyor bende. Bazıları argo lugatında olacak kelimeler neredeyse. Kitapçıya yakıştıramadığımdan babama sordum. “Kitapçılar Kapalıçarşı’dan gelirken koltukçuların dilini getirmişler, burada şekil değiştirmiş.” dedi. Hanut orada hala devam ediyor. Buraya geldiklerinde aynı mana için imşa’yı kullanmaya başlamışlar. Hacı Muzaffer Efendi’nin vefatından sonra çarşıda kültürel manada bir gedik açıldı. Ve o gediğin içerisine muzârafat doldu. O, bir denge unsuruymuş demek ki. Babam, dedem falan demiyorum. Hacı Bey’in vefatından sonra böyle oldu.
Babanız ne zaman vefat etti?
1926’da doğmuştu, 82’de vefat etti. Cenazesini Muzaffer Hoca kaldırdı. Bir alışverişten dolayı araları açıktı. Ama ondan önce kardeş gibiydiler. ‘Ayaklı Kütüphane’ Gümülcineli Mustafa Efendi’den birlikte ders alıyorlar.
Büyükbabanızın kütüphanesinde kıymetli eserler, yazmalar var mıydı?
Yazma vardı elbette. Ama o dönem için yazma kıymetli görülmüyordu ki. Elimizde kalmasın diye ucuz fiyatlara satılıyordu. Harf İnkılabı’ndan dolayı insanlar korkudan ellerindeki eski kitapları evinden çıkarma gereği duymuş. Buralara getirip yığmışlar. Esnaf bir çoğuna para bile vermemiş. Müşteri de eski eseri almaya korkuyor. O yüzden zaman içinde Osmanlıca eserler birikiyor. Zaman geçtikçe okumayı bilen insan da azalınca sahafların bu eserleri paylaşacak kimsesi kalmıyor. Osmanlıca kitap uzun bir zaman para etmedi.
Ne zaman tekrar kıymet kazandı, hatırlıyor musunuz?
Şöyle söyleyeyim; birgün Fransız bir iki müsteşrik gelmişti. Tasavvuf ve fıkıhla ilgili kitap topluyorlardı. Ben de herhalde 17 – 18 yaşında falandım. Babam bana döndü ve “Birgün dinimizi bu adamlardan öğrenmek zorunda kalacağız!” dedi. “O ne demek baba?” dedim. “Bak bizimkiler okumuyor, bunlar yazmaları topluyor!” dedi.
Yabancılara her kitap satılır mıydı?
Hiçbir mahsuru yoktu, parayı veren alıyordu. Sonra bir hoca efendi ikaz etti beni. O günden sonra satmadım. Çok cazip, kıymetli bir şey çıkarsa koleksiyonerler alırdı. Şevket Rado, Hüseyin Kocabaş gibi bir iki hem parası hem de bu işe merakı olan insan vardı. Onlar kıymetli eser topluyordu. Koleksiyon için paranız, merakınız ve evde sizi destekleyen bir eşiniz olacak. Parmakla sayılacak kadar meraklı vardı. Senede bir iki defa da Katar Şeyhi gelirdi. Hilton Oteli’ne yerleşir ve haber gönderirdi. Herkes koltuğunun altına bir şeyler alır giderdi.
Ne tür kitaplar alırdı?
Arapça yazma! Antika değeri olan kitap alıyor esasında ama birgün babam pek de önemli olmayan bir kitap götürmüş alacak mı bakalım diye. Onu da almış, çok güldü babam. Kitap, o gün de bugün de para etmiyor aslında. Ama çok iyi bir parayla satmış o adama. “Bunlar hiçbir şeyden anlamıyor!” demişti.
Eskilerden hatırladığınız mühim kütüphaneler var mı?
Bir ara Milli Eğitim Bakanlığı da yapmış bir zat vardı, Avni Başman, onun kütüphanesini aldık. Sedef kakmalı komidinler, masalar, sehpalar… Ben küçüktüm, 12 – 13 yaşlarında. Babam muhtemelen birkaç ortakla almıştı. Hem yer, hem de imkan bakımından bizim şartlarımız müsait değildi.
Zengin bir kütüphane miydi?
Evet. Bizim dükkâna sedef komidin, birkaç güzel kılıç vesaire gelmişti.
Ya kitaplar?
Kitaplar Hacı Muzaffer Efendi’nin dükkânında müzayede usulü satıldı.
Alınan bütün kitaplar müzayedeyle paylaşılır mıydı? Bir sahafın hepsini aldığı olmaz mıydı?
Kitabı sahaf alır da müzayede de bir an evvel paraya çevirir. Çünkü yerler ufak, bir de medarı maişet motorunun dönmesi lazım, para bağlanmamalı! O dönemin şartlarında, içinden bir grup sattınız mı gerisi bedavaya kalırdı. ‘Bir an önce sermayemi cebime koyayım, gerisini satıp yiyeyim.’ diye düşünürdü esnaf.
Herkes birbirinin elinde ne olduğunu bilirdi o halde?
Her zaman değil. Esnaf bazı durumlarda diğerlerini kendine ortak eder. Ya adres size gelmiştir ama yeterli paranız yoktur. Dersiniz ki, ‘Adres benden para senden!’ ya da para da adres de var, ama yeriniz ufak veya bu kitaplara uygun müşteriniz yok. Öyle durumlarda esnaf ortağa ihtiyaç duyar. Başka sebepleri de var tabii; benim elimde bir kitap 5 liraya gidiyorsa sizin elinizde 20 liraya gidiyor. Benim ya yaşımı küçümsüyorlar, ya acemi görüyorlar. Ondan dolayı almaya giderken de satarken de yanında bir ortak olması adettendi. Bir de şu var; size iki kamyon kitap gelmiş, dükkâna indiriyorsunuz. Diğer esnaf da iş yapmamış. Herkesin gözü üzerinde kalacak… Etraftakiler çağırılır, ‘Tut ucundan ortak ol!’ denir… Ben ya ilkokul sondaydım ya da orta bire gidiyordum. Babam Mazarakis’in, Amerikan Kitabevi’nin kitaplarını almıştı. Mazarakis, Fransa’daki neşriyatı takip ediyordu, Türkiye’nin tek bayisiydi. Piyasaya epey borç taktıktan sonra almış ceketini Yunanistan’a gitmiş. Depolar dolusu kitap geldi oradan. Beyazıt Camii’nin şadırvanlı avlusu, bu bahçenin etrafı leba leb kitap dolmuştu.
Hepsini babanız mı almıştı?
Babam tek başına alsa, ‘Çarşıyı işgal ediyorsun!’ diyecekler. Mecburen 3 – 5 kişiyi ortak etti. Ben haftalarca diyeyim siz aylarca anlayın, satıldı satıldı bitmedi. Hala eski kitapçı raflarında kalan mutlaka bir şey vardır. Ne bereketli, ne kadar ucuz kitaplardı. Böyle bir kütüphane geldiğinde mecburen birilerini ortak etmek zorunda kalıyorsunuz. Ortak aldığınızda hırsızlık riskinden de kurtuluyorsunuz. Kendi malı, neyi çalacak?
Esnaf birbirinden çalar mı?
Çalar… Çünkü kazançlar eşit değil. Adamın ihtiyacı var. Ayakçılık yapanlar var mesela. Onu esnaftan sayarsanız… Bir gün kapıda duruyorum, dükkânlardan birine kitap taşınıyor. Götüren adama espri olsun diye, “Oraya kadar yorulma, bir kucak da bize bırak!” dedim. Getirdi bıraktı gerçekten. Sonra götürüp sahibine iade ettim.
Unutamadığınız kütüphaneler vardır mutlaka!
Şükrü Kaya’nınkini unutmam mesela. 20 sene kadar önce, bir akşamüstü saatlerinde hafriyat kamyonu gibi büyük bir kamyon geldi meydana. Lebaleb kitap dolu. Kamyon boşaldı. Ben o kitapların şaşkınlığını yaşarken yarım saat kadar sonra bir kamyon daha geldi. Bende film koptu.
Nereye geliyor bu kitaplar, çarşıya mı?
Hayır, Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ne. Hiç olmazsa ne olduğunu görelim diye kamyonun yanına gittik bir arkadaşla. Şoföre yanaşıp nereden geldiğini sordu arkadaş. “Fenerbahçe’den geliyor.” dedi. “Şükrü Kaya dediler, bakan mıymış neymiş! Onun kitapları…” “Hadi atla gidiyoruz!” dedim arkadaşa. Doğru köşke gittik. Umur Kaya, oğlu. Çapa’da beyin cerrahı, onu bulduk. Köşkü müteahhite vermişler. Yerine 7 – 8 tane dubleks villa yapılacakmış. Bir an önce de boşaltılması gerekiyormuş. Kitap para etmez diye düşündükleri için kütüphaneye yollamışlar. Neler var içinde ama… “Envanter yaptınız mı?” dedim. Hiç akıllarına gelmemiş. “Ya memurlar akşam evlerine taşırsa ne olacak?” dedim. Dediğim de oldu, bir kamyonu gitmiş olabilir o kitapların. Götüren kişi kimse görmedi demesin. Her akşam görüyordum ben… Neyse efendim, eli boş dönmeyelim diye köşke girdik. Vitray pencereler, muhteşem mobilyalar… Bir sehpayı çevirdim, altında Abdülhamid imzası. Şampanyalar… 3 kamyon dolusu eşya aldık. Bahçede büyük bir havuz var, neredeyse bu çarşının meydanını kaplar. Duvarları çeşitli yerlerden patlamış. Kahya etrafımda dolaşıyor. “Yazık değil mi, bu havuzun içinde yaprak yakılır mı?” dedim. Havuz sağlam olsa; al, Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün bahçesine koy! İçim yandı. “Sandığınız gibi değil mesele!” dedi. “Beyefendi öldükten sonra Milli Emniyet’ten geldiler. Ne kadar yazılı evrak varsa hepsini buraya doldurdular. Benzin döküp, kül olana kadar başında beklediler…”
Harf İnkılabından sonra kitap sayısının çok arttığnı söylediniz, eski yazı eserleri alıp satmak da yasaklanmış mı?
Yok, basmak yasak ama alıp satmakta sıkıntı yok. Babam Osmanlıca eser neşretti diye Atatürk İlkeleri’ne muhalefetten 27 Mayıs İnkılabı’nda 40 gün cezaevinde yattı. O yasak, Özal dönemine kadar devam etti. 60’tan sonra bir hile-i şer’iyye buldular. Önce Kamus’ta denediler. Basacakları kitabın ilk formasına, latin alfabesiyle yazılmış, kitabın muhtevasını anlatan bir metin koyuyorlar. Devamında, ‘orijinali budur’ diyerek kitabı basıyorlar. Babam o zaman Süleyman Hüsni’nin “Kenzü’l Havas ve Keyfiyeti Celp ve Teshir” isimli dört ciltlik kitabını neşretti. O da tıpkı basımdı. Çok satıyordu, yetiştiremiyorduk müşteriye…
Bulundurulması, satılması yasak kitaplar da döneme göre değişiyordu herhalde?
Tabii. Bir defa bunun takibini yapan insanlar cahildi. Bir sene üniversitelerin yeni açıldığı günlerdeydi. Kapıya çıktım, karşı tarafta halamın oğlunun dükkânının önünde bir kalabalık var. Göz işaretiyle “Hayırdır!” dedim. Bir anda iki kişi koluma girip beni yerden kesti. “Ne oluyor?” demeye kalmadan “Çıkar kitapları!” dedi biri. Ne kitabı falan. Keynez’in İktisat Devrimi diye bir kitap çıkmış o zaman. 3 tane var rafta. “Bulduk!” deyip 3’ünü de aldılar, “Çok ayıp ediyorsunuz!” dedim. “Yerine koyun, kimse görmesin, size cahil derler.” Fakültede ders kitabı… Sonra ortaya çıktı ki, çarşıdan alışveriş yapmak isteyen biri, satıcıyla anlaşamamış, aralarında tartışma çıkmış. Dükkânda bir bağ içinde Nazım Hikmet kitapları varmış. Nazım’ın yasaklı olduğu dönem. Adam yemiyor içmiyor Gayrettepe’ye telefon ediyor; “Kapıdan girince köşedeki dükkânda yasaklanmış kitaplar var!” diye. Ben de köşedeyim o zaman…
Yazma vardı elbette. Ama o dönem için yazma kıymetli görülmüyordu ki. Elimizde kalmasın diye ucuz fiyatlara satılıyordu. Harf İnkılabı’ndan dolayı insanlar korkudan ellerindeki eski kitapları evinden çıkarma gereği duymuş. Buralara getirip yığmışlar. Esnaf bir çoğuna para bile vermemiş. Müşteri de eski eseri almaya korkuyor. O yüzden zaman içinde Osmanlıca eserler birikiyor. Zaman geçtikçe okumayı bilen insan da azalınca sahafların bu eserleri paylaşacak kimsesi kalmıyor. Osmanlıca kitap uzun bir zaman para etmedi.
Ne zaman tekrar kıymet kazandı, hatırlıyor musunuz?
Şöyle söyleyeyim; birgün Fransız bir iki müsteşrik gelmişti. Tasavvuf ve fıkıhla ilgili kitap topluyorlardı. Ben de herhalde 17 – 18 yaşında falandım. Babam bana döndü ve “Birgün dinimizi bu adamlardan öğrenmek zorunda kalacağız!” dedi. “O ne demek baba?” dedim. “Bak bizimkiler okumuyor, bunlar yazmaları topluyor!” dedi.
Yabancılara her kitap satılır mıydı?
Hiçbir mahsuru yoktu, parayı veren alıyordu. Sonra bir hoca efendi ikaz etti beni. O günden sonra satmadım. Çok cazip, kıymetli bir şey çıkarsa koleksiyonerler alırdı. Şevket Rado, Hüseyin Kocabaş gibi bir iki hem parası hem de bu işe merakı olan insan vardı. Onlar kıymetli eser topluyordu. Koleksiyon için paranız, merakınız ve evde sizi destekleyen bir eşiniz olacak. Parmakla sayılacak kadar meraklı vardı. Senede bir iki defa da Katar Şeyhi gelirdi. Hilton Oteli’ne yerleşir ve haber gönderirdi. Herkes koltuğunun altına bir şeyler alır giderdi.
Ne tür kitaplar alırdı?
Arapça yazma! Antika değeri olan kitap alıyor esasında ama birgün babam pek de önemli olmayan bir kitap götürmüş alacak mı bakalım diye. Onu da almış, çok güldü babam. Kitap, o gün de bugün de para etmiyor aslında. Ama çok iyi bir parayla satmış o adama. “Bunlar hiçbir şeyden anlamıyor!” demişti.
Eskilerden hatırladığınız mühim kütüphaneler var mı?
Bir ara Milli Eğitim Bakanlığı da yapmış bir zat vardı, Avni Başman, onun kütüphanesini aldık. Sedef kakmalı komidinler, masalar, sehpalar… Ben küçüktüm, 12 – 13 yaşlarında. Babam muhtemelen birkaç ortakla almıştı. Hem yer, hem de imkan bakımından bizim şartlarımız müsait değildi.
Zengin bir kütüphane miydi?
Evet. Bizim dükkâna sedef komidin, birkaç güzel kılıç vesaire gelmişti.
Ya kitaplar?
Kitaplar Hacı Muzaffer Efendi’nin dükkânında müzayede usulü satıldı.
Alınan bütün kitaplar müzayedeyle paylaşılır mıydı? Bir sahafın hepsini aldığı olmaz mıydı?
Kitabı sahaf alır da müzayede de bir an evvel paraya çevirir. Çünkü yerler ufak, bir de medarı maişet motorunun dönmesi lazım, para bağlanmamalı! O dönemin şartlarında, içinden bir grup sattınız mı gerisi bedavaya kalırdı. ‘Bir an önce sermayemi cebime koyayım, gerisini satıp yiyeyim.’ diye düşünürdü esnaf.
Herkes birbirinin elinde ne olduğunu bilirdi o halde?
Her zaman değil. Esnaf bazı durumlarda diğerlerini kendine ortak eder. Ya adres size gelmiştir ama yeterli paranız yoktur. Dersiniz ki, ‘Adres benden para senden!’ ya da para da adres de var, ama yeriniz ufak veya bu kitaplara uygun müşteriniz yok. Öyle durumlarda esnaf ortağa ihtiyaç duyar. Başka sebepleri de var tabii; benim elimde bir kitap 5 liraya gidiyorsa sizin elinizde 20 liraya gidiyor. Benim ya yaşımı küçümsüyorlar, ya acemi görüyorlar. Ondan dolayı almaya giderken de satarken de yanında bir ortak olması adettendi. Bir de şu var; size iki kamyon kitap gelmiş, dükkâna indiriyorsunuz. Diğer esnaf da iş yapmamış. Herkesin gözü üzerinde kalacak… Etraftakiler çağırılır, ‘Tut ucundan ortak ol!’ denir… Ben ya ilkokul sondaydım ya da orta bire gidiyordum. Babam Mazarakis’in, Amerikan Kitabevi’nin kitaplarını almıştı. Mazarakis, Fransa’daki neşriyatı takip ediyordu, Türkiye’nin tek bayisiydi. Piyasaya epey borç taktıktan sonra almış ceketini Yunanistan’a gitmiş. Depolar dolusu kitap geldi oradan. Beyazıt Camii’nin şadırvanlı avlusu, bu bahçenin etrafı leba leb kitap dolmuştu.
Hepsini babanız mı almıştı?
Babam tek başına alsa, ‘Çarşıyı işgal ediyorsun!’ diyecekler. Mecburen 3 – 5 kişiyi ortak etti. Ben haftalarca diyeyim siz aylarca anlayın, satıldı satıldı bitmedi. Hala eski kitapçı raflarında kalan mutlaka bir şey vardır. Ne bereketli, ne kadar ucuz kitaplardı. Böyle bir kütüphane geldiğinde mecburen birilerini ortak etmek zorunda kalıyorsunuz. Ortak aldığınızda hırsızlık riskinden de kurtuluyorsunuz. Kendi malı, neyi çalacak?
Esnaf birbirinden çalar mı?
Çalar… Çünkü kazançlar eşit değil. Adamın ihtiyacı var. Ayakçılık yapanlar var mesela. Onu esnaftan sayarsanız… Bir gün kapıda duruyorum, dükkânlardan birine kitap taşınıyor. Götüren adama espri olsun diye, “Oraya kadar yorulma, bir kucak da bize bırak!” dedim. Getirdi bıraktı gerçekten. Sonra götürüp sahibine iade ettim.
Unutamadığınız kütüphaneler vardır mutlaka!
Şükrü Kaya’nınkini unutmam mesela. 20 sene kadar önce, bir akşamüstü saatlerinde hafriyat kamyonu gibi büyük bir kamyon geldi meydana. Lebaleb kitap dolu. Kamyon boşaldı. Ben o kitapların şaşkınlığını yaşarken yarım saat kadar sonra bir kamyon daha geldi. Bende film koptu.
Nereye geliyor bu kitaplar, çarşıya mı?
Hayır, Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ne. Hiç olmazsa ne olduğunu görelim diye kamyonun yanına gittik bir arkadaşla. Şoföre yanaşıp nereden geldiğini sordu arkadaş. “Fenerbahçe’den geliyor.” dedi. “Şükrü Kaya dediler, bakan mıymış neymiş! Onun kitapları…” “Hadi atla gidiyoruz!” dedim arkadaşa. Doğru köşke gittik. Umur Kaya, oğlu. Çapa’da beyin cerrahı, onu bulduk. Köşkü müteahhite vermişler. Yerine 7 – 8 tane dubleks villa yapılacakmış. Bir an önce de boşaltılması gerekiyormuş. Kitap para etmez diye düşündükleri için kütüphaneye yollamışlar. Neler var içinde ama… “Envanter yaptınız mı?” dedim. Hiç akıllarına gelmemiş. “Ya memurlar akşam evlerine taşırsa ne olacak?” dedim. Dediğim de oldu, bir kamyonu gitmiş olabilir o kitapların. Götüren kişi kimse görmedi demesin. Her akşam görüyordum ben… Neyse efendim, eli boş dönmeyelim diye köşke girdik. Vitray pencereler, muhteşem mobilyalar… Bir sehpayı çevirdim, altında Abdülhamid imzası. Şampanyalar… 3 kamyon dolusu eşya aldık. Bahçede büyük bir havuz var, neredeyse bu çarşının meydanını kaplar. Duvarları çeşitli yerlerden patlamış. Kahya etrafımda dolaşıyor. “Yazık değil mi, bu havuzun içinde yaprak yakılır mı?” dedim. Havuz sağlam olsa; al, Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün bahçesine koy! İçim yandı. “Sandığınız gibi değil mesele!” dedi. “Beyefendi öldükten sonra Milli Emniyet’ten geldiler. Ne kadar yazılı evrak varsa hepsini buraya doldurdular. Benzin döküp, kül olana kadar başında beklediler…”
Harf İnkılabından sonra kitap sayısının çok arttığnı söylediniz, eski yazı eserleri alıp satmak da yasaklanmış mı?
Yok, basmak yasak ama alıp satmakta sıkıntı yok. Babam Osmanlıca eser neşretti diye Atatürk İlkeleri’ne muhalefetten 27 Mayıs İnkılabı’nda 40 gün cezaevinde yattı. O yasak, Özal dönemine kadar devam etti. 60’tan sonra bir hile-i şer’iyye buldular. Önce Kamus’ta denediler. Basacakları kitabın ilk formasına, latin alfabesiyle yazılmış, kitabın muhtevasını anlatan bir metin koyuyorlar. Devamında, ‘orijinali budur’ diyerek kitabı basıyorlar. Babam o zaman Süleyman Hüsni’nin “Kenzü’l Havas ve Keyfiyeti Celp ve Teshir” isimli dört ciltlik kitabını neşretti. O da tıpkı basımdı. Çok satıyordu, yetiştiremiyorduk müşteriye…
Bulundurulması, satılması yasak kitaplar da döneme göre değişiyordu herhalde?
Tabii. Bir defa bunun takibini yapan insanlar cahildi. Bir sene üniversitelerin yeni açıldığı günlerdeydi. Kapıya çıktım, karşı tarafta halamın oğlunun dükkânının önünde bir kalabalık var. Göz işaretiyle “Hayırdır!” dedim. Bir anda iki kişi koluma girip beni yerden kesti. “Ne oluyor?” demeye kalmadan “Çıkar kitapları!” dedi biri. Ne kitabı falan. Keynez’in İktisat Devrimi diye bir kitap çıkmış o zaman. 3 tane var rafta. “Bulduk!” deyip 3’ünü de aldılar, “Çok ayıp ediyorsunuz!” dedim. “Yerine koyun, kimse görmesin, size cahil derler.” Fakültede ders kitabı… Sonra ortaya çıktı ki, çarşıdan alışveriş yapmak isteyen biri, satıcıyla anlaşamamış, aralarında tartışma çıkmış. Dükkânda bir bağ içinde Nazım Hikmet kitapları varmış. Nazım’ın yasaklı olduğu dönem. Adam yemiyor içmiyor Gayrettepe’ye telefon ediyor; “Kapıdan girince köşedeki dükkânda yasaklanmış kitaplar var!” diye. Ben de köşedeyim o zaman…
Çocukluğunuzdan çarşının müdavimi olarak kimleri hatırlarsınız?
Celal Bayar gelirdi, o gittikten hemen sonra da polisler gelir; “Ne konuştunuz?” diye babamı sorguya çekerdi. “Kitapçı dükkânında ne konuşulursa onu konuştuk.” dediğine şahidim. Damadı Ahmet İhsan Gürsoy, kızı Nilüfer Hanım yakın zamana kadar gelirlerdi.
Bayar’ı mı takip ediyorlardı?
Son geldiğinde Kayseri Cezaevi’nden çıkmıştı. Babamın ve büyükbabamın çarşıdan iyi müşterisiydi. Benim de müşterim oldu.
Ne alırdı?
En son Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun cenazesine geldi. Meydanda karşıladım. Koluma girdi, dükkâna geldik. “Evlat, namaza kadar ne varsa bakayım!” dedi. Tarih Kurumu’ndan iki sıra, sivil yayınlardan bir sıra yaptık. Ezan okununca cenazeye gittik, tekrar geldik. Bayar bakmaya devam ediyor. Alacağı kitapları ‘Bizde yok!’ diye bir kenara ayırıyor. Nilüfer Hanım geldi, ona gösterdi ayırdıklarını. Bir kitapta takıldı Nilüfer Hanım; “Babacağım bu kitap bizde var!” dedi.
– Yok kızım!
102 yaşındaydı galiba o zaman. Vardı yoktu derken Bayar, “Bana içinden bir iki satır oku bakayım.” dedi. Dinledi ve ‘Bizde yok’ dedi yine. Nilüfer Hanım “Var, Umurbey’e göndermiş olabiliriz” diyor. O ara kütüphane memuresi hanım geldi. Ona sordular. Baktı ve “Hayır efendim, bizde yok” dedi. O hafıza Allah vergisiydi. Her kitaptan iki tane alırdı. Biri Umurbey’deki kütüphane, diğeri evdeki kitaplık için. Tarih ağırlıklı kitaplar alıyordu. Son zamanlarda çıkan popüler kitaplardan baktıkları da olurdu. Cemal Kutay iyi müşterimizdi bizim. Tarihi belge topluyordu, dergi çıkarıyordu o zamanlar. Çok çalışkan bir adamdı. Mustafa diye bir asistanı vardı, yıllarca iki kişi hem dergi çıkardılar, hem yayın yaptılar. Hiç boş göremezdiniz.
Başka kimleri hatırlıyorsunuz?
Semavi Bey gelir giderdi. Hırçın bir insandı, pek sevilmezdi. Benimle arası çok iyiydi, anı defterimi de imzalamıştı. Eğer esnafla iyi geçinse daha çok kitabı olurdu, bizim de onunla ilgili anlatacak bir şeylerimiz olurdu… Faruk Akün Hoca gelirdi, dünya tatlısı bir insan. Yolunu gözlerdik gelsin de iki laf etsin diye. Çok önemli insan geldi geçti buralardan. Bir anı defterim var, bazılarına imzalattım o defteri. Hasan Ali Yücel de imzalamış; “Bir şey satacaksan kitap sat, bir şey alacaksan kitap al. Hiçbir nimet onun kadar kıymetli olmamıştır.” Bizim düsturumuz bu oldu.
Çarşının havası ne zaman değişmeye başladı?
Önceden babadan oğula ya da ustadan çırağa geçerdi meslek. Askerden geldim, babam aşağıdaki dükkânı bana bıraktı. Bir müddet sonra o dükkân iki kişiye bakamaz oldu. Duvarın dibinde iki salaş tezgah vardı, babamın yanından ayrılıp orda tezgah açmak zorunda kaldım.
Yine kitap satıyorsunuz değil mi?
Evet, yine kitap. Hem bilmiyoruz hem de başka şeye izin yok. 1973 falandı, 20 bin lira para verdim ve iki tezgahlık yer aldım duvar dibinden. Cami tarafındaki girişin sağ tarafındaki duvarın dibinde tezgahlar vardı. Esnaf bizden rahatsız oldu, şikayet falan ettiler. Sonra hak verdim onlara. Enflasyon olunca kalite bozuluyor. 3 – 4 tane tezgah idare edilirdi ama sen başkalarına emsal oluyorsun, yoldan geçen de geliyor. Adam defter satıyor geldi burada tezgah açtı. Okuma yazma bilmiyor, tezgah açtığı için ona bir hak tanındı falan derken çarşının kalitesi 1982’den itibaren yavaş yavaş gerilemeye başladı. Görülmüş şey mi kapının önüne çıkıp “Güzel kitaplarımız var, buyrun!” diye müşteri topluyorlar. Hâlâ bunu yapanlar var… Bize “Sakın müşteriye buyrun falan deme. Burası Kapalıçarşı değil. Alacağı varsa girer içeri.” derlerdi. 12 Eylül’ün bir faydası oldu bu çarşıya, dağınıklığı toparladı ama bu arada muzârafat da bize miras kaldı.
Dağınıklıktan kastınız ne?
O tarihe kadar tezgahların sayısı 17 – 18’i bulmuştu. Bir akşam belediyede şube müdürü olan rahmetli Sami Erdem geldi. Eliyle bir ‘Kaldırın!’ işareti verdi yanındakilere. Tek hareketle yıkacaklar tezgahları. O saatlerde hareketli de buralar. Ben de peşindeyim. Döndü, “Peşimden ayrılmıyorsun, kimsin sen?” dedi. “Kaderim sizin iki dudağınızın arasında, onu duymak istediğim için takip ediyorum sizi!” dedim. “Gel görüşelim!” dedi. Makamına gittim. Sahafları anlattık, kendi tarihimizden biraz bahsettik. “Bana bir hafta içinde hayata geçireceğin bir projeyle geleceksin. Kimsenin de buna itirazı olmayacak. Yapamazsan tezgahından olursun!” dedi.
Sadece kendinizle ilgili bir proje mi?
Hayır, çarşıyla ilgili. Büyük sorumluluk! Arkadaşları toparladık. Durumu anlattık. Projeyi biz tarif edeceğiz, belediyeciler çizecek. Fakat sonunda beğendiremezsek kapının önünde kalmak var. Kimi itiraz etti, kimi hadi bir görelim dedi. Nihayet ya Allah deyip harekete geçtik. Projeyi beğendi. Bir gecede çarşı kurulur mu? Kovboy filmlerindeki gibi bir gecede kasaba kurduk.
1951’de açılan çarşı bu değil yani, öyle mi?
Hayır değil. Bu hadise 1982’de oldu. Duvarda bir boşluk kalmıştı, oraya Atatürk büstü koyalım dedim. Yoksa mutlaka biri gelip dolduracak boşluğu. Sami Bey, “Sizin hüviyetinize uygun bir şey olsun.” dedi. Müteferrika’da karar kıldık ama ara da yapacak adam bul. Münif Fehim’in dergilere çizdikleri dışında malzeme yok elde. Erol Kınacı diye bir heykeltraş bulduk. 20 bin ya da 25 bin liraya anlaştık. Albay açılışa yetiştirin diyor. Yetiştirdik yetiştirmesine de öyle bir heykel geldi ki; gören, “Müteferrika kambur muydu?” diye soruyor. En son işi pişkinliğe verdik “Sahaflık size mi kalmış” diye küsmüş dedik.
Celal Bayar gelirdi, o gittikten hemen sonra da polisler gelir; “Ne konuştunuz?” diye babamı sorguya çekerdi. “Kitapçı dükkânında ne konuşulursa onu konuştuk.” dediğine şahidim. Damadı Ahmet İhsan Gürsoy, kızı Nilüfer Hanım yakın zamana kadar gelirlerdi.
Bayar’ı mı takip ediyorlardı?
Son geldiğinde Kayseri Cezaevi’nden çıkmıştı. Babamın ve büyükbabamın çarşıdan iyi müşterisiydi. Benim de müşterim oldu.
Ne alırdı?
En son Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun cenazesine geldi. Meydanda karşıladım. Koluma girdi, dükkâna geldik. “Evlat, namaza kadar ne varsa bakayım!” dedi. Tarih Kurumu’ndan iki sıra, sivil yayınlardan bir sıra yaptık. Ezan okununca cenazeye gittik, tekrar geldik. Bayar bakmaya devam ediyor. Alacağı kitapları ‘Bizde yok!’ diye bir kenara ayırıyor. Nilüfer Hanım geldi, ona gösterdi ayırdıklarını. Bir kitapta takıldı Nilüfer Hanım; “Babacağım bu kitap bizde var!” dedi.
– Yok kızım!
102 yaşındaydı galiba o zaman. Vardı yoktu derken Bayar, “Bana içinden bir iki satır oku bakayım.” dedi. Dinledi ve ‘Bizde yok’ dedi yine. Nilüfer Hanım “Var, Umurbey’e göndermiş olabiliriz” diyor. O ara kütüphane memuresi hanım geldi. Ona sordular. Baktı ve “Hayır efendim, bizde yok” dedi. O hafıza Allah vergisiydi. Her kitaptan iki tane alırdı. Biri Umurbey’deki kütüphane, diğeri evdeki kitaplık için. Tarih ağırlıklı kitaplar alıyordu. Son zamanlarda çıkan popüler kitaplardan baktıkları da olurdu. Cemal Kutay iyi müşterimizdi bizim. Tarihi belge topluyordu, dergi çıkarıyordu o zamanlar. Çok çalışkan bir adamdı. Mustafa diye bir asistanı vardı, yıllarca iki kişi hem dergi çıkardılar, hem yayın yaptılar. Hiç boş göremezdiniz.
Başka kimleri hatırlıyorsunuz?
Semavi Bey gelir giderdi. Hırçın bir insandı, pek sevilmezdi. Benimle arası çok iyiydi, anı defterimi de imzalamıştı. Eğer esnafla iyi geçinse daha çok kitabı olurdu, bizim de onunla ilgili anlatacak bir şeylerimiz olurdu… Faruk Akün Hoca gelirdi, dünya tatlısı bir insan. Yolunu gözlerdik gelsin de iki laf etsin diye. Çok önemli insan geldi geçti buralardan. Bir anı defterim var, bazılarına imzalattım o defteri. Hasan Ali Yücel de imzalamış; “Bir şey satacaksan kitap sat, bir şey alacaksan kitap al. Hiçbir nimet onun kadar kıymetli olmamıştır.” Bizim düsturumuz bu oldu.
Çarşının havası ne zaman değişmeye başladı?
Önceden babadan oğula ya da ustadan çırağa geçerdi meslek. Askerden geldim, babam aşağıdaki dükkânı bana bıraktı. Bir müddet sonra o dükkân iki kişiye bakamaz oldu. Duvarın dibinde iki salaş tezgah vardı, babamın yanından ayrılıp orda tezgah açmak zorunda kaldım.
Yine kitap satıyorsunuz değil mi?
Evet, yine kitap. Hem bilmiyoruz hem de başka şeye izin yok. 1973 falandı, 20 bin lira para verdim ve iki tezgahlık yer aldım duvar dibinden. Cami tarafındaki girişin sağ tarafındaki duvarın dibinde tezgahlar vardı. Esnaf bizden rahatsız oldu, şikayet falan ettiler. Sonra hak verdim onlara. Enflasyon olunca kalite bozuluyor. 3 – 4 tane tezgah idare edilirdi ama sen başkalarına emsal oluyorsun, yoldan geçen de geliyor. Adam defter satıyor geldi burada tezgah açtı. Okuma yazma bilmiyor, tezgah açtığı için ona bir hak tanındı falan derken çarşının kalitesi 1982’den itibaren yavaş yavaş gerilemeye başladı. Görülmüş şey mi kapının önüne çıkıp “Güzel kitaplarımız var, buyrun!” diye müşteri topluyorlar. Hâlâ bunu yapanlar var… Bize “Sakın müşteriye buyrun falan deme. Burası Kapalıçarşı değil. Alacağı varsa girer içeri.” derlerdi. 12 Eylül’ün bir faydası oldu bu çarşıya, dağınıklığı toparladı ama bu arada muzârafat da bize miras kaldı.
Dağınıklıktan kastınız ne?
O tarihe kadar tezgahların sayısı 17 – 18’i bulmuştu. Bir akşam belediyede şube müdürü olan rahmetli Sami Erdem geldi. Eliyle bir ‘Kaldırın!’ işareti verdi yanındakilere. Tek hareketle yıkacaklar tezgahları. O saatlerde hareketli de buralar. Ben de peşindeyim. Döndü, “Peşimden ayrılmıyorsun, kimsin sen?” dedi. “Kaderim sizin iki dudağınızın arasında, onu duymak istediğim için takip ediyorum sizi!” dedim. “Gel görüşelim!” dedi. Makamına gittim. Sahafları anlattık, kendi tarihimizden biraz bahsettik. “Bana bir hafta içinde hayata geçireceğin bir projeyle geleceksin. Kimsenin de buna itirazı olmayacak. Yapamazsan tezgahından olursun!” dedi.
Sadece kendinizle ilgili bir proje mi?
Hayır, çarşıyla ilgili. Büyük sorumluluk! Arkadaşları toparladık. Durumu anlattık. Projeyi biz tarif edeceğiz, belediyeciler çizecek. Fakat sonunda beğendiremezsek kapının önünde kalmak var. Kimi itiraz etti, kimi hadi bir görelim dedi. Nihayet ya Allah deyip harekete geçtik. Projeyi beğendi. Bir gecede çarşı kurulur mu? Kovboy filmlerindeki gibi bir gecede kasaba kurduk.
1951’de açılan çarşı bu değil yani, öyle mi?
Hayır değil. Bu hadise 1982’de oldu. Duvarda bir boşluk kalmıştı, oraya Atatürk büstü koyalım dedim. Yoksa mutlaka biri gelip dolduracak boşluğu. Sami Bey, “Sizin hüviyetinize uygun bir şey olsun.” dedi. Müteferrika’da karar kıldık ama ara da yapacak adam bul. Münif Fehim’in dergilere çizdikleri dışında malzeme yok elde. Erol Kınacı diye bir heykeltraş bulduk. 20 bin ya da 25 bin liraya anlaştık. Albay açılışa yetiştirin diyor. Yetiştirdik yetiştirmesine de öyle bir heykel geldi ki; gören, “Müteferrika kambur muydu?” diye soruyor. En son işi pişkinliğe verdik “Sahaflık size mi kalmış” diye küsmüş dedik.
1982’de, tezgahlar dükkâna dönmeden önce çarşıdaki esnafı sıralayabilir misiniz?
1 numarada İhsan Manavoğlu, 2 numarada Nizamettin Aktuç, 3) Kötü İsmail, ondan sonra İsmail Açay 4) Babam ve ondan sonra Aslan Kaynardağ 5) Ali Ertem 6) Nadir Onan 7) Hacı Muzaffer Ozak 8) Şemsettin Yeşil. Fotoğrafçı Pertev Altınköprü köşede 9 numarada. 10 numarada Şakir Hoca, sonra oğlu Hüseyin Çörüş devam etti. Yanında, 11 numarada Ali Üşük var. Devamında 12) Ekrem Amca (Karadeniz) 13) Hattat Kazım (Mutlu) Amca ve sonra 14 numara çay ocağı, fakat adam çaycılıkla geçinemediği için orada Hacı Muzaffer Efendi’nin yeğeni Cemal Tezergil kitapçılık yapıyordu. 15 numarada önce Naki Bey vardı, sonra onun yerine Ali Üşük’ün damadı Halil Eser geçti. 16) Nurettin Eren 17) Mustafa Kâmran Ardakoç, Çığır Kitabevi 18) Yurttaş Mehmet diye bilinen Mehmet Ertezcanlı 19) Sadakat Kitabevi, Mustafa M. Türkmenoğlu ve sonra Türkmen Kitabevi Adnan Türkmenoğlu yani babamın dükkânı, 20) Acem İsmail (Dilmen); şimdi İbrahim Manav’ın olduğu yer. Onun yanında 21 numarada Necati Alpas’ın kayınpederi Raşit Efendi 22) Cemil Zorlu ve en sonda 23 numara Selahattin Bekir, Bekir Kitabevi… Selahattin Bekir kasap, Cemil Zorlu çorapçı, Pertev Bey fotoğrafçı, Nadir Abi Samsun’da plastik imalatı yapıyormuş… Şöyle bir eleseniz kitapla, kitapçılıkla alakası olan 8 – 10 kişi ya çıkar ya çıkmaz. Dükkânlar boş kalmasın diye caminin dibindeki esnafa “Kitapçılık yapar mısın?” demişler.
Ne zaman oluyor bu?
Yangın sonrası yapıldığında, 1950 – 51’de. Yazılanları okuyorum şimdi, aslıyla alakası yok. Ben içinde büyüdüm fakat kime anlatacaksın. Bizim çöpe attığımız şeyler antika oldu. Efemera diye bir şey yoktu eskiden. Paçavra, süprüntü denirdi.
Satılmaz mıydı?
Hayır, çöpe atılırdı. Hiç itibar edilmiyordu ki onlara. Berat, ferman falan görmez kimsenin gözü. Rütbe beratı, imam efendinin tayini kim ne yapsın.
Onları toplayan kimse yok muydu?
Yok, bir şey değil ki. Şimdi alanlar da görsel diye alıyor. Okuyabilen kaç kişi var? Sonradan birilerinin parası ancak süprüntüye yetti. Öbürü de çöpten buldu, satarsam 3 – 5 kazanırım dedi. İşin aslı bu! Koleksiyon değil onların topladığı. Oyalanıyorlar. Çok önemli bir mektup çıkar, imzası ya da konusu için, o değer. Ama hiç tanımadığın bir adam, mahallede berber ya da bakkalmış. Onun faturası kimi ilgilendirir? Şehir tarihi yazıyorsan onun içinde hakettiği yeri bulur ancak. Hurdacılar eskici oldu, eskiciler antikacı oldu, antika bitti zaten… Kitabın ismini telaffuz edemeyen adamlar piyasayı işgal etmiş durumda. Kapalıçarşı’daki lokantacının oğlu babası dükkânı kapattıktan sonra Karaköy’de kitapçı dükkânı açmış. Buna hiç bir itirazım yok ama sahaflık böyle ucuz bir iş değil. Biz edep edip ‘sahafız’ diyemiyorduk. Rahmetli Sami Albay, “Tabelanıza sahaf yazacaksınız!” dedi. “Burada sahaf olmayanlar da var!” dediğimde “Çarşı Sahaflar Çarşısı” cevabını vermişti. Şimdi herkes yazıyor. Tabelaların modelini bile Sami Albay vermişti o zaman.
Bahsettiğiniz bozulmadan önce Çarşı’da nasıl bir düzen vardı?
Hacı Muzaffer Efendi’nin dükkânında müzayede yapılırdı. Biz de yeni kanat çırpmaya başlamışız. Adam tanıyacağız, kitap ismi öğreneceğiz, davranışları göreceğiz. Kapının kenarına ilişip bakıyoruz. İçeri girmek edebe mugâyir… Nizamettin Aktuç yönetiyor müzayedeyi. Yaptığı hareket aynen şu; kitabın kapağını hızlıca açıyor; “Evliya Çelebi 5. Cilt” kapatıyor. Serlevahayı okumuyor. Biri ‘aldım’ diyor. Sonra diğerine geçiyor. Bir gün yine bir kitap aldı eline, açtı kapattı. “Eşekler, siz bu kitaptan anlamazsınız!” dedi, kenara ayırdı. Esnaftan bazıları homurdandı. Hacı Muzaffer Ozak “Bir bildiği vardır” dedi. Sonradan orada kimsenin o kitaptan anlamayacağına karar verdiler. Saygı vardı, bilgi vardı. Adam açıyor, göz ucuyla bakıp tanıyor kitabı. Hangi dilde olursa olsun. Belki Rusça, Bulgarca falan bilmiyor olabilir ama Latin Alfabesi’yle yazılı her kitaba aynı ölçüde vakıf. Yanına gider, “Bir şey öğrenebilir miyiz” diye dikkatlice dinlerdik. Şimdi burada kimden ne öğrenceğiz? Ya da kime ne öğreteceğiz? Talip yok ki. Talip olmadıktan sonra siz istediğiniz kadar elimde iyi mal var deyin…
Çarşı’da bir ihtisaslaşma da var o dönemde. Kim ne satardı?
Bir gün Necati Abi’nin dükkânına gittim. Dağınık! “Abi!” dedim “Sana yardım edeyim de rafları düzenleyelim, açılan yerlere de yeni kitaplar koy!” Güldü; “Oğlum! Buranın esnafı tesbih tanesi gibi birbirini tamamlar. Bir tanesi koparsa bütünlük bozulur. Bak Hulusi Efendi’nin oğluna!” Ekrem Amca’yı gösterdi: “O musikiyle ilgili kitaplar satar. Hacı’ya git, dini kitaplar satıyor. Yurttaş Mehmet’e git, kırtasiye, okul kitapları. Yeşil Hoca kendi kitaplarını, ben de döküntüleri satıyorum.” Döküntü dediği nadir bulunan ne kadar risale, ayrı basım varsa onlar… Raşit Efendi’nin bir kardeşi varmış, sonradan öğrendim, o da yedek parçacıymış. Eksik kitapları toplarmış. Elinde eksik kitabı olan onu bulur, kitabının eksiğini tamamlatırmış.
Mesleğin önemli pek çok ismini de tanıdınız burada. Bize haklarında bildiklerinizi anlatsanız. Geçtiğimiz aylarda rahmetli olan Nail Esmer arkadaşınızdı mesela. Ne anlatabilirsiniz bize Nail Bey’le ilgili?
Ben Nail’i tanıdığımda 30 – 35 yaşlarındaydı. Bir koli kitap getirdi. İstanbullu olmadığını hissediyorsunuz. Kitapların bazılarında Nail Esmer yazıyor. “Kim bu Nail Esmer? Bayağı iyi kitaplar topluyormuş.” dedim. “Benim.” dedi. İçeri çağırdım, sohbet ettik. “Mehmet Esmer’in oğluyum. Babam İzmir’de sahaf. Ben okuduklarımın bir kısmını elden çıkarıyorum.” dedi. Biraz konuştuk, buradaki bütün sahafları cebinden çıkarır. Bir Anadolu kitapçısının birikimi şu anda burada kimsede yok. Okumayı seven bir adamdı. Kaderi güzel olsa hayatı bambaşka olabilirdi. Sonra arkadaş olduk. Tanıdığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Ondan öğrendiğim çok şey oldu.
Yerine kimseyi yetiştirdi mi?
Oğlunu yetiştirmek istedi ama olmadı ne yazık ki. Nail’i babası yetiştirmemişti, kitaba olan merakıyla kendi kendini yetiştirmişti o. Baba terzilik ve lokantacılık yapmış, camide müezzin. Meslekten değil, esnaflığı sağlam bir adam. Nail öyle değil. Eline aldığı şeyin hakkını verirdi. Define arayıcısı gibiydi. Dini kitaplar konusunda bir numaraydı. Babası tasavvuf erbabıydı. O çevredeki adamlardan çok şey öğrenmişti.
Ekrem Karadeniz’den Muzaffer Ozak’a pek çok isim saydınız. Onlar adam yetiştirdi mi?
Ekrem Amca yetiştiremedi. Muzaffer Ozak’ın çırakı olmadı. Mürîdân gelirdi ona yardımcı olarak. Meslek olarak görmediler. İbrahim Abi’nin kız tezgahtarları vardı, evlenen gitti. Kendi kızı duruyor dükkânda ama onun üzerinde Necmettin Hilav’ın da çok emeği vardır. Ondan çok şey öğrendi. Asıl esnafın kalitelisi Ankara’daydı. Geçen haftalarda vefat etti; Etem Coşkun.
Tanır mıydınız?
Necmettin Abi’den (Hilav) icazetli. Yakından tanıma fırsatım olmadı ama 40 yıllık dostumu kaybetmiş kadar üzüldüm.
Sahaflık icazeti mi vermiş Necmettin Hilav?
‘Sen bundan sonra sahaflık yapabilirsin!’ diye bir yazı yazmış ona. Benim defterime de o mealde bir şeyler yazmıştı.
Raif Yelkenci nasıl biriydi?
Mesleğinin bir numarası, yıldız. Bir defa Yunus Emre uzmanı. Yazma eser mütehassısı. Fakat Sahaflar Çarşısı’na karşı bir tavrı vardı. Kırgın mıydı, bilmediğimiz bir şey mi vardı?..
Neden böyle düşünüyorsunuz?
Küçük yaştan beri dükkânın önüne çıkar, merdivenden gireni çıkanı izlerdim. Onun dükkânını da görüyorum. Yaşlı yaşlı hanımlar geliyor. Ellerinde bir paket. Bazen para verip alıyor, bazen de ellerine bir kart tutuşturup Kapalıçarşı’ya gönderiyor. Çok dikkatimi çekti. Çarşıda kimseye selam vermiyor. Bir tuvalete geliyor buraya. Sordum, “Kapalıçarşı’da Musevi bir turist rehberi var; Aslan, ona gönderiyor. O da birilerine satıp komisyonunu getiriyor.” dedi babam.
– Neden bize göndermiyor?
– Çarşıyı sevmez o…
Bir zaman geçti üzerinden, yine iki üç hanım geldi. Babam dükkânın önünde oturuyor. Yolladı beni, “Git onları bizim dükkâna davet et.”diye. Geldi hanımlar. Keçecizade Fuat Bey’in varisleriymiş. Açtılar ellerindeki paketi. O yazmaları aldık… Askere gitmeme yakındı. İbrahim Abi, “Turan, paran var mı?” dedi. “Var Abi, ne olacak?” “Raif Bey’in dükkânını alacağız. 50 bin liraya pazarlık ettim!” dedi.
Vefat etmiş miydi?
Hayır, sağlığında. O zaman 20 bin lira param var. Askerde harçlık lazım olacak. Ortak olamadım ama rafları boşaltmasına yardım ettim. Bir Kur’an-ı Kerim çıktı… Sanki dün yazılmış, buğday başağından yapılmış bir özel kutu içinde, kumaşa sarılmış saray ciltli bir Kur’an-ı Kerim. Sol taraftan açtık acaba hattat kim diye. Ketebe hanesi boş… İbrahim Abi “Muhtemelen Şeyh Hamdullah ama imza atmamış.” dedi. Yazdıklarının çoğuna atmamış zaten. O zaman Raif Bey’e saygı duydum. İstese Şeyh Hamdullah imzası attırırdı. Kimse de itiraz edemezdi.
Kime attıracak?
Kamil Akdik’in para karşılığı attığını söylerlerdi. İbrahim Hakkı Uzunçarşılı, “Piyasadaki Şeyh Hamdullah’ların çoğu Kamil Akdik ketebelidir.” demişti.
Sohbet ehli biri miydi Raif Bey?
Konuşmaz! Soracaksınız, söyleyecek. Danışacaksınız. Muhabbet yok. Dükkânına gelenlerle ilmi konular üzerine tartışır ama âmiyane tabirle geyik muhabbeti yok. Osman Reşar geldiğinde önce Raif Bey’e uğrar sonra İsmail Amca’ya gelirdi. Osman Reşar’ın Ayla isimli bir yeğeni vardı, diş tabibi. Kocası öldükten sonra kadıncağız depresyona girmiş. 10 – 15 sene önce, evdeki eşyalara saf alkol dökmüş, 40 – 50 tane de kedi var. Onları da odalara toplayıp kibriti çakmış. Kendisi de üst kattan apartman boşluğuna atlayıp intihar etmiş. Tereke Hâkimliği vasıtasıyla evi alan eskici bana haber verdi. Gittim, kitapların külleri duruyor. Bakıyorsun Melling ama kül. Ne görüyorsan hepsi kül olmuş. En son bir odaya girdim, kısmen kurtulanlar var. Oradan bir kutu çıktı, o zaman anladık Osman Reşar’a ait olduklarını. İyi bir parayla İbrahim Abi’ye devrettim o kitapları…
Mesleğin eskilerinden devam etsek, Muzaffer Efendi ne zaman başlamış sahaflığa?
Muzaffer Efendi, halamın ilk çocuğunun cenazesini yıkayıp defninde bulunan adam. O zaman Beyazıt Camii’nde kayyım. Sonra Nurettin Cerrahi Tekkesi’ne insitap etmiş ve yıllar sonra o tekkenin şeyhi olma lütfuna ermiş. Çok zeki bir adamdı, hafızası çok kuvvetliydi. Tam bir İstanbul çocuğu. Karagümrük’te yetişmiş. Bitirimden de anlıyor, beyefendiden de.
O dönem esnafı arasında ilmi açıdan da öne çıkıyor herhalde!
Nizamettin Bey’den dinlediğim bir şeyi anlatayım size. Cemil Meriç bir akşam geliyor, Nizamettin Aktuç’a Muzaffer Efendi’yi soruyor. “Ne yapacaksın?” diyor Nizamettin Bey Amca. “Bizim kız fakülteye gidip gelirken yanına uğramaya başlamış. Merak ettim, kimdir? Gidip bir tanışayım dedim.” diyor. Yanında da yardımcısı var. Gidiyorlar, yarım saat kadar sonra tekrar geliyor. “Ne yaptın?” dile soruyor Nizamettin Bey. Cemil Meriç’in cevabı; “Âlim değil ama ârif adam!” İlminin ölçeği Cemil Meriç tabii. Ârifliği de tasavvuf ehli olmasından kaynaklanıyor. O günlerin esnafının bugün kemikleri sızlıyordur herhalde size mi kaldı bu meslek diye. Hacı Muzaffer Efendi rahmetlinin geleceği saat belliydi. Kapıdan girmeden tavla oynayanlar falan varsa tavlasını kapatır, dükkâna geçer. Sıcaktan gevşemiş oturuyorsa toparlanır, Hacı Bey şimdi gelir ayıp olmasın diye. Esnaf böyle saygılıydı ona karşı. O da hem abiydi, hem hocaydı, hem babaydı. Gideni boş çevirmez. Esnafın açığını kapatır…
Siz halanızın oğlundan söz ettiniz. Muzaffer Efendi’nin yeğenleri, damatları var. Aynı aileden üyeler de var çarşıda, öyle mi?
Dört, beş aileden müteşekkil burası. İki erkek, bir kız kardeşime ait 5 dükkân var. Oğlumla benim iki dükkânımız, etti 7. İki de hala oğlu; 9 tanesi bizim ailede. İbrahim Derbeder ve oğlunun 3, İbrahim Manav ve kardeşlerinin de 4 dükkânı var. Hacı Muzaffer Ozak’ın kendi dükkânı, yeğenleri Fatih ve Muzaffer, 3 de onlar. Gerisine de ve ‘diğerleri’ diyelim.
Şemsettin Yeşil’le de aynı dönemde çalıştınız mı?
Evet, çok kibar ve yakışıklı bir adamdı. Akşamları ders veriyordu camide. Sohbetini hanımlar takip ediyordu. Birgün babam beni namaza gönderdi, herhalde akşam namazıydı. Namazı kıldım, o kürsüye çıktı. Ağzından bal damlıyor hazretin. Çocuk yaşıma rağmen bitmesin diye dua ediyorum. Yatsıya kadar kimse kıpırdamadı… Sabahları avluya çıkar dolaşırım. Mis gibi bir yemek kokusu… Yanında çalışan hanımlar vardı, yemeğini onlar hazırlar, yedirirdi. Günlük gazetelerini okuyan bir hanım vardı. Gündüzleri müritleri ziyaretine gelirdi. İpek gömlek giyer, kravatı fular gibi bağlar. Hergün elinde farklı ve kıymetli bir baston. Aşağıdaki merdivenlerden dükkâna çıkması 10 dakika falan sürer. Her basamakta durur, etrafını izler…
Nizamettin Aktuç’un adını defaatle andınız. Onun hakkında ne söyleyebilirsiniz bize?
Mesleğinin profesörü. Paraya hiç önem vermez. Çok sevdiği bir dostu vardı, “Veli Efendi Dergahı’nın son Şeyhi” derdi Nizamettin Amca’ya. At yarışı oynamaya meraklıydı. Haftada iki gün dükkân kapalıydı. Yarış izlemeye gider, kazanmışsa ertesi gün dükkâna gelenler yaşadı. “İhtiyacın vardır oğlum, bulamazsın bu kitabı, al götür. Para istemez.” Ya da “Bunu senin için ayırmıştım” der, verip yollar. İkram gibi kitap dağıtan bir adamdı. Bir gün Muzaffer Ozak’ın yeğeni Burhan Tezergil’i Kurtuluş taraflarında bir eve çağırmışlar. Nizamettin Bey’de işin mütehassısı, ondan birlikte gitmeyi rica etmiş. “Gittik, evde bir şey yok” diye anlattı sonradan. Cepteki parayı da yola vermişler, kara kara düşünüyorlar. Dönüşte bir muhallebicinin önünden geçerken “Burhan içeri gir, şu iki tavuk göğsünü paket yaptır. Ama kasesiyle beraber versinler.” diyor Nizamettin Amca. “Abi cepte para mı kaldı? İçeri girip yiyelim” falan dese de ısrar ediyor. Tatlıları alıyorlar. Nizamettin Amca kaselerin içini köşedeki çöp kutusuna sıyırıyor. Bu şaşkın tabii. “Senin aklın ermez!” diye geçiştiriyor. Çarşıya gelince tabakları yıkatıp, “Kapalıçarşı’daki Halit’e götür, Nizamettin Abi yolladı de, kaç para verirse al gel!” diye gönderiyor. İki tane Selçuk kase. Tatlıcı da bilmiyor ki ne olduğunu. Ya eskiciden aldı, ya bir eski evden geldi. Nizamettin Amca geçerken görüyor o kaseleri… O kadar hakim meseleye…
Ekrem Karadeniz ve babası ile de çalıştınız değil mi?
Ekrem Amca’nın babası, çayı Türkiye’ye getiren ilk kişi. Tohumları bastonunun içine koyup getirmiş ama şimdi başkasının ismi geçiyor. Ağzı bozuk, biraz da kabadayı bir Karadenizliymiş. Çok sevilirdi ama burada. O da sahaf. Ekrem Bey Amca 1904 doğumlu. Hukuk tahsilinden sonra Tekel Genel Müdürlüğü’ne müfettiş olarak atanıyor. Bir iş seyahatinde geçirdiği trafik kazası sebebiyle gözlerini kaybediyor. 1944’ten itibaren de babasından kalan dükkânda kitapçılık yapmaya başlıyor. Abdülkadir Töre’den musiki dersleri almış. Musikiye aşinalığından dolayı musiki kitaplarına ağırlık veriyordu; ud, keman, kanun gibi sazlar da satıyordu. Ben de iki üç defa keman götürdüm. Bir iki teline dokunur, markasını söylerdi. Dükkâna döndüğümüzde babam içine bakardı ki evet, o marka. İnanamazdınız âmâ olduğuna. Ayrı bir ilim yuvasıydı orası. Geleni gideni başka, kılık kıyafet başka. Aristokratlar gelir…
1 numarada İhsan Manavoğlu, 2 numarada Nizamettin Aktuç, 3) Kötü İsmail, ondan sonra İsmail Açay 4) Babam ve ondan sonra Aslan Kaynardağ 5) Ali Ertem 6) Nadir Onan 7) Hacı Muzaffer Ozak 8) Şemsettin Yeşil. Fotoğrafçı Pertev Altınköprü köşede 9 numarada. 10 numarada Şakir Hoca, sonra oğlu Hüseyin Çörüş devam etti. Yanında, 11 numarada Ali Üşük var. Devamında 12) Ekrem Amca (Karadeniz) 13) Hattat Kazım (Mutlu) Amca ve sonra 14 numara çay ocağı, fakat adam çaycılıkla geçinemediği için orada Hacı Muzaffer Efendi’nin yeğeni Cemal Tezergil kitapçılık yapıyordu. 15 numarada önce Naki Bey vardı, sonra onun yerine Ali Üşük’ün damadı Halil Eser geçti. 16) Nurettin Eren 17) Mustafa Kâmran Ardakoç, Çığır Kitabevi 18) Yurttaş Mehmet diye bilinen Mehmet Ertezcanlı 19) Sadakat Kitabevi, Mustafa M. Türkmenoğlu ve sonra Türkmen Kitabevi Adnan Türkmenoğlu yani babamın dükkânı, 20) Acem İsmail (Dilmen); şimdi İbrahim Manav’ın olduğu yer. Onun yanında 21 numarada Necati Alpas’ın kayınpederi Raşit Efendi 22) Cemil Zorlu ve en sonda 23 numara Selahattin Bekir, Bekir Kitabevi… Selahattin Bekir kasap, Cemil Zorlu çorapçı, Pertev Bey fotoğrafçı, Nadir Abi Samsun’da plastik imalatı yapıyormuş… Şöyle bir eleseniz kitapla, kitapçılıkla alakası olan 8 – 10 kişi ya çıkar ya çıkmaz. Dükkânlar boş kalmasın diye caminin dibindeki esnafa “Kitapçılık yapar mısın?” demişler.
Ne zaman oluyor bu?
Yangın sonrası yapıldığında, 1950 – 51’de. Yazılanları okuyorum şimdi, aslıyla alakası yok. Ben içinde büyüdüm fakat kime anlatacaksın. Bizim çöpe attığımız şeyler antika oldu. Efemera diye bir şey yoktu eskiden. Paçavra, süprüntü denirdi.
Satılmaz mıydı?
Hayır, çöpe atılırdı. Hiç itibar edilmiyordu ki onlara. Berat, ferman falan görmez kimsenin gözü. Rütbe beratı, imam efendinin tayini kim ne yapsın.
Onları toplayan kimse yok muydu?
Yok, bir şey değil ki. Şimdi alanlar da görsel diye alıyor. Okuyabilen kaç kişi var? Sonradan birilerinin parası ancak süprüntüye yetti. Öbürü de çöpten buldu, satarsam 3 – 5 kazanırım dedi. İşin aslı bu! Koleksiyon değil onların topladığı. Oyalanıyorlar. Çok önemli bir mektup çıkar, imzası ya da konusu için, o değer. Ama hiç tanımadığın bir adam, mahallede berber ya da bakkalmış. Onun faturası kimi ilgilendirir? Şehir tarihi yazıyorsan onun içinde hakettiği yeri bulur ancak. Hurdacılar eskici oldu, eskiciler antikacı oldu, antika bitti zaten… Kitabın ismini telaffuz edemeyen adamlar piyasayı işgal etmiş durumda. Kapalıçarşı’daki lokantacının oğlu babası dükkânı kapattıktan sonra Karaköy’de kitapçı dükkânı açmış. Buna hiç bir itirazım yok ama sahaflık böyle ucuz bir iş değil. Biz edep edip ‘sahafız’ diyemiyorduk. Rahmetli Sami Albay, “Tabelanıza sahaf yazacaksınız!” dedi. “Burada sahaf olmayanlar da var!” dediğimde “Çarşı Sahaflar Çarşısı” cevabını vermişti. Şimdi herkes yazıyor. Tabelaların modelini bile Sami Albay vermişti o zaman.
Bahsettiğiniz bozulmadan önce Çarşı’da nasıl bir düzen vardı?
Hacı Muzaffer Efendi’nin dükkânında müzayede yapılırdı. Biz de yeni kanat çırpmaya başlamışız. Adam tanıyacağız, kitap ismi öğreneceğiz, davranışları göreceğiz. Kapının kenarına ilişip bakıyoruz. İçeri girmek edebe mugâyir… Nizamettin Aktuç yönetiyor müzayedeyi. Yaptığı hareket aynen şu; kitabın kapağını hızlıca açıyor; “Evliya Çelebi 5. Cilt” kapatıyor. Serlevahayı okumuyor. Biri ‘aldım’ diyor. Sonra diğerine geçiyor. Bir gün yine bir kitap aldı eline, açtı kapattı. “Eşekler, siz bu kitaptan anlamazsınız!” dedi, kenara ayırdı. Esnaftan bazıları homurdandı. Hacı Muzaffer Ozak “Bir bildiği vardır” dedi. Sonradan orada kimsenin o kitaptan anlamayacağına karar verdiler. Saygı vardı, bilgi vardı. Adam açıyor, göz ucuyla bakıp tanıyor kitabı. Hangi dilde olursa olsun. Belki Rusça, Bulgarca falan bilmiyor olabilir ama Latin Alfabesi’yle yazılı her kitaba aynı ölçüde vakıf. Yanına gider, “Bir şey öğrenebilir miyiz” diye dikkatlice dinlerdik. Şimdi burada kimden ne öğrenceğiz? Ya da kime ne öğreteceğiz? Talip yok ki. Talip olmadıktan sonra siz istediğiniz kadar elimde iyi mal var deyin…
Çarşı’da bir ihtisaslaşma da var o dönemde. Kim ne satardı?
Bir gün Necati Abi’nin dükkânına gittim. Dağınık! “Abi!” dedim “Sana yardım edeyim de rafları düzenleyelim, açılan yerlere de yeni kitaplar koy!” Güldü; “Oğlum! Buranın esnafı tesbih tanesi gibi birbirini tamamlar. Bir tanesi koparsa bütünlük bozulur. Bak Hulusi Efendi’nin oğluna!” Ekrem Amca’yı gösterdi: “O musikiyle ilgili kitaplar satar. Hacı’ya git, dini kitaplar satıyor. Yurttaş Mehmet’e git, kırtasiye, okul kitapları. Yeşil Hoca kendi kitaplarını, ben de döküntüleri satıyorum.” Döküntü dediği nadir bulunan ne kadar risale, ayrı basım varsa onlar… Raşit Efendi’nin bir kardeşi varmış, sonradan öğrendim, o da yedek parçacıymış. Eksik kitapları toplarmış. Elinde eksik kitabı olan onu bulur, kitabının eksiğini tamamlatırmış.
Mesleğin önemli pek çok ismini de tanıdınız burada. Bize haklarında bildiklerinizi anlatsanız. Geçtiğimiz aylarda rahmetli olan Nail Esmer arkadaşınızdı mesela. Ne anlatabilirsiniz bize Nail Bey’le ilgili?
Ben Nail’i tanıdığımda 30 – 35 yaşlarındaydı. Bir koli kitap getirdi. İstanbullu olmadığını hissediyorsunuz. Kitapların bazılarında Nail Esmer yazıyor. “Kim bu Nail Esmer? Bayağı iyi kitaplar topluyormuş.” dedim. “Benim.” dedi. İçeri çağırdım, sohbet ettik. “Mehmet Esmer’in oğluyum. Babam İzmir’de sahaf. Ben okuduklarımın bir kısmını elden çıkarıyorum.” dedi. Biraz konuştuk, buradaki bütün sahafları cebinden çıkarır. Bir Anadolu kitapçısının birikimi şu anda burada kimsede yok. Okumayı seven bir adamdı. Kaderi güzel olsa hayatı bambaşka olabilirdi. Sonra arkadaş olduk. Tanıdığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Ondan öğrendiğim çok şey oldu.
Yerine kimseyi yetiştirdi mi?
Oğlunu yetiştirmek istedi ama olmadı ne yazık ki. Nail’i babası yetiştirmemişti, kitaba olan merakıyla kendi kendini yetiştirmişti o. Baba terzilik ve lokantacılık yapmış, camide müezzin. Meslekten değil, esnaflığı sağlam bir adam. Nail öyle değil. Eline aldığı şeyin hakkını verirdi. Define arayıcısı gibiydi. Dini kitaplar konusunda bir numaraydı. Babası tasavvuf erbabıydı. O çevredeki adamlardan çok şey öğrenmişti.
Ekrem Karadeniz’den Muzaffer Ozak’a pek çok isim saydınız. Onlar adam yetiştirdi mi?
Ekrem Amca yetiştiremedi. Muzaffer Ozak’ın çırakı olmadı. Mürîdân gelirdi ona yardımcı olarak. Meslek olarak görmediler. İbrahim Abi’nin kız tezgahtarları vardı, evlenen gitti. Kendi kızı duruyor dükkânda ama onun üzerinde Necmettin Hilav’ın da çok emeği vardır. Ondan çok şey öğrendi. Asıl esnafın kalitelisi Ankara’daydı. Geçen haftalarda vefat etti; Etem Coşkun.
Tanır mıydınız?
Necmettin Abi’den (Hilav) icazetli. Yakından tanıma fırsatım olmadı ama 40 yıllık dostumu kaybetmiş kadar üzüldüm.
Sahaflık icazeti mi vermiş Necmettin Hilav?
‘Sen bundan sonra sahaflık yapabilirsin!’ diye bir yazı yazmış ona. Benim defterime de o mealde bir şeyler yazmıştı.
Raif Yelkenci nasıl biriydi?
Mesleğinin bir numarası, yıldız. Bir defa Yunus Emre uzmanı. Yazma eser mütehassısı. Fakat Sahaflar Çarşısı’na karşı bir tavrı vardı. Kırgın mıydı, bilmediğimiz bir şey mi vardı?..
Neden böyle düşünüyorsunuz?
Küçük yaştan beri dükkânın önüne çıkar, merdivenden gireni çıkanı izlerdim. Onun dükkânını da görüyorum. Yaşlı yaşlı hanımlar geliyor. Ellerinde bir paket. Bazen para verip alıyor, bazen de ellerine bir kart tutuşturup Kapalıçarşı’ya gönderiyor. Çok dikkatimi çekti. Çarşıda kimseye selam vermiyor. Bir tuvalete geliyor buraya. Sordum, “Kapalıçarşı’da Musevi bir turist rehberi var; Aslan, ona gönderiyor. O da birilerine satıp komisyonunu getiriyor.” dedi babam.
– Neden bize göndermiyor?
– Çarşıyı sevmez o…
Bir zaman geçti üzerinden, yine iki üç hanım geldi. Babam dükkânın önünde oturuyor. Yolladı beni, “Git onları bizim dükkâna davet et.”diye. Geldi hanımlar. Keçecizade Fuat Bey’in varisleriymiş. Açtılar ellerindeki paketi. O yazmaları aldık… Askere gitmeme yakındı. İbrahim Abi, “Turan, paran var mı?” dedi. “Var Abi, ne olacak?” “Raif Bey’in dükkânını alacağız. 50 bin liraya pazarlık ettim!” dedi.
Vefat etmiş miydi?
Hayır, sağlığında. O zaman 20 bin lira param var. Askerde harçlık lazım olacak. Ortak olamadım ama rafları boşaltmasına yardım ettim. Bir Kur’an-ı Kerim çıktı… Sanki dün yazılmış, buğday başağından yapılmış bir özel kutu içinde, kumaşa sarılmış saray ciltli bir Kur’an-ı Kerim. Sol taraftan açtık acaba hattat kim diye. Ketebe hanesi boş… İbrahim Abi “Muhtemelen Şeyh Hamdullah ama imza atmamış.” dedi. Yazdıklarının çoğuna atmamış zaten. O zaman Raif Bey’e saygı duydum. İstese Şeyh Hamdullah imzası attırırdı. Kimse de itiraz edemezdi.
Kime attıracak?
Kamil Akdik’in para karşılığı attığını söylerlerdi. İbrahim Hakkı Uzunçarşılı, “Piyasadaki Şeyh Hamdullah’ların çoğu Kamil Akdik ketebelidir.” demişti.
Sohbet ehli biri miydi Raif Bey?
Konuşmaz! Soracaksınız, söyleyecek. Danışacaksınız. Muhabbet yok. Dükkânına gelenlerle ilmi konular üzerine tartışır ama âmiyane tabirle geyik muhabbeti yok. Osman Reşar geldiğinde önce Raif Bey’e uğrar sonra İsmail Amca’ya gelirdi. Osman Reşar’ın Ayla isimli bir yeğeni vardı, diş tabibi. Kocası öldükten sonra kadıncağız depresyona girmiş. 10 – 15 sene önce, evdeki eşyalara saf alkol dökmüş, 40 – 50 tane de kedi var. Onları da odalara toplayıp kibriti çakmış. Kendisi de üst kattan apartman boşluğuna atlayıp intihar etmiş. Tereke Hâkimliği vasıtasıyla evi alan eskici bana haber verdi. Gittim, kitapların külleri duruyor. Bakıyorsun Melling ama kül. Ne görüyorsan hepsi kül olmuş. En son bir odaya girdim, kısmen kurtulanlar var. Oradan bir kutu çıktı, o zaman anladık Osman Reşar’a ait olduklarını. İyi bir parayla İbrahim Abi’ye devrettim o kitapları…
Mesleğin eskilerinden devam etsek, Muzaffer Efendi ne zaman başlamış sahaflığa?
Muzaffer Efendi, halamın ilk çocuğunun cenazesini yıkayıp defninde bulunan adam. O zaman Beyazıt Camii’nde kayyım. Sonra Nurettin Cerrahi Tekkesi’ne insitap etmiş ve yıllar sonra o tekkenin şeyhi olma lütfuna ermiş. Çok zeki bir adamdı, hafızası çok kuvvetliydi. Tam bir İstanbul çocuğu. Karagümrük’te yetişmiş. Bitirimden de anlıyor, beyefendiden de.
O dönem esnafı arasında ilmi açıdan da öne çıkıyor herhalde!
Nizamettin Bey’den dinlediğim bir şeyi anlatayım size. Cemil Meriç bir akşam geliyor, Nizamettin Aktuç’a Muzaffer Efendi’yi soruyor. “Ne yapacaksın?” diyor Nizamettin Bey Amca. “Bizim kız fakülteye gidip gelirken yanına uğramaya başlamış. Merak ettim, kimdir? Gidip bir tanışayım dedim.” diyor. Yanında da yardımcısı var. Gidiyorlar, yarım saat kadar sonra tekrar geliyor. “Ne yaptın?” dile soruyor Nizamettin Bey. Cemil Meriç’in cevabı; “Âlim değil ama ârif adam!” İlminin ölçeği Cemil Meriç tabii. Ârifliği de tasavvuf ehli olmasından kaynaklanıyor. O günlerin esnafının bugün kemikleri sızlıyordur herhalde size mi kaldı bu meslek diye. Hacı Muzaffer Efendi rahmetlinin geleceği saat belliydi. Kapıdan girmeden tavla oynayanlar falan varsa tavlasını kapatır, dükkâna geçer. Sıcaktan gevşemiş oturuyorsa toparlanır, Hacı Bey şimdi gelir ayıp olmasın diye. Esnaf böyle saygılıydı ona karşı. O da hem abiydi, hem hocaydı, hem babaydı. Gideni boş çevirmez. Esnafın açığını kapatır…
Siz halanızın oğlundan söz ettiniz. Muzaffer Efendi’nin yeğenleri, damatları var. Aynı aileden üyeler de var çarşıda, öyle mi?
Dört, beş aileden müteşekkil burası. İki erkek, bir kız kardeşime ait 5 dükkân var. Oğlumla benim iki dükkânımız, etti 7. İki de hala oğlu; 9 tanesi bizim ailede. İbrahim Derbeder ve oğlunun 3, İbrahim Manav ve kardeşlerinin de 4 dükkânı var. Hacı Muzaffer Ozak’ın kendi dükkânı, yeğenleri Fatih ve Muzaffer, 3 de onlar. Gerisine de ve ‘diğerleri’ diyelim.
Şemsettin Yeşil’le de aynı dönemde çalıştınız mı?
Evet, çok kibar ve yakışıklı bir adamdı. Akşamları ders veriyordu camide. Sohbetini hanımlar takip ediyordu. Birgün babam beni namaza gönderdi, herhalde akşam namazıydı. Namazı kıldım, o kürsüye çıktı. Ağzından bal damlıyor hazretin. Çocuk yaşıma rağmen bitmesin diye dua ediyorum. Yatsıya kadar kimse kıpırdamadı… Sabahları avluya çıkar dolaşırım. Mis gibi bir yemek kokusu… Yanında çalışan hanımlar vardı, yemeğini onlar hazırlar, yedirirdi. Günlük gazetelerini okuyan bir hanım vardı. Gündüzleri müritleri ziyaretine gelirdi. İpek gömlek giyer, kravatı fular gibi bağlar. Hergün elinde farklı ve kıymetli bir baston. Aşağıdaki merdivenlerden dükkâna çıkması 10 dakika falan sürer. Her basamakta durur, etrafını izler…
Nizamettin Aktuç’un adını defaatle andınız. Onun hakkında ne söyleyebilirsiniz bize?
Mesleğinin profesörü. Paraya hiç önem vermez. Çok sevdiği bir dostu vardı, “Veli Efendi Dergahı’nın son Şeyhi” derdi Nizamettin Amca’ya. At yarışı oynamaya meraklıydı. Haftada iki gün dükkân kapalıydı. Yarış izlemeye gider, kazanmışsa ertesi gün dükkâna gelenler yaşadı. “İhtiyacın vardır oğlum, bulamazsın bu kitabı, al götür. Para istemez.” Ya da “Bunu senin için ayırmıştım” der, verip yollar. İkram gibi kitap dağıtan bir adamdı. Bir gün Muzaffer Ozak’ın yeğeni Burhan Tezergil’i Kurtuluş taraflarında bir eve çağırmışlar. Nizamettin Bey’de işin mütehassısı, ondan birlikte gitmeyi rica etmiş. “Gittik, evde bir şey yok” diye anlattı sonradan. Cepteki parayı da yola vermişler, kara kara düşünüyorlar. Dönüşte bir muhallebicinin önünden geçerken “Burhan içeri gir, şu iki tavuk göğsünü paket yaptır. Ama kasesiyle beraber versinler.” diyor Nizamettin Amca. “Abi cepte para mı kaldı? İçeri girip yiyelim” falan dese de ısrar ediyor. Tatlıları alıyorlar. Nizamettin Amca kaselerin içini köşedeki çöp kutusuna sıyırıyor. Bu şaşkın tabii. “Senin aklın ermez!” diye geçiştiriyor. Çarşıya gelince tabakları yıkatıp, “Kapalıçarşı’daki Halit’e götür, Nizamettin Abi yolladı de, kaç para verirse al gel!” diye gönderiyor. İki tane Selçuk kase. Tatlıcı da bilmiyor ki ne olduğunu. Ya eskiciden aldı, ya bir eski evden geldi. Nizamettin Amca geçerken görüyor o kaseleri… O kadar hakim meseleye…
Ekrem Karadeniz ve babası ile de çalıştınız değil mi?
Ekrem Amca’nın babası, çayı Türkiye’ye getiren ilk kişi. Tohumları bastonunun içine koyup getirmiş ama şimdi başkasının ismi geçiyor. Ağzı bozuk, biraz da kabadayı bir Karadenizliymiş. Çok sevilirdi ama burada. O da sahaf. Ekrem Bey Amca 1904 doğumlu. Hukuk tahsilinden sonra Tekel Genel Müdürlüğü’ne müfettiş olarak atanıyor. Bir iş seyahatinde geçirdiği trafik kazası sebebiyle gözlerini kaybediyor. 1944’ten itibaren de babasından kalan dükkânda kitapçılık yapmaya başlıyor. Abdülkadir Töre’den musiki dersleri almış. Musikiye aşinalığından dolayı musiki kitaplarına ağırlık veriyordu; ud, keman, kanun gibi sazlar da satıyordu. Ben de iki üç defa keman götürdüm. Bir iki teline dokunur, markasını söylerdi. Dükkâna döndüğümüzde babam içine bakardı ki evet, o marka. İnanamazdınız âmâ olduğuna. Ayrı bir ilim yuvasıydı orası. Geleni gideni başka, kılık kıyafet başka. Aristokratlar gelir…
Herkesin kendine özel müşterisi var herhalde?
Tabii, özel müşteri. Yoldan geçen müşteriyle bir şey yapamazsınız ki. Gelecek kitap soracak, varsa alacak. Kendi dükkânımızdan söyleyeyim, üç dört tane raf vardı. Birine Atatürk kitapları için Cemal Kutay gelirdi. Bir başka raf için şarkı sözü yazan Suat Sayın gelirdi. Gene bir rafımız var, oraya Enver Behnan Şapolyo, Arif Nihat Asya için kitaplar konurdu. Günleri belliydi onların. Bir mason müşterimiz vardı mesela. Masonik bütün ürünler onun rafına konurdu. Onlar haricinde hatırladığım müdavimler; Cemalettin Server Revnakoğlu, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Farük Sümer, Reşat Ekrem Koçu, Ömer Sami Coşar, Süheyl Ünver… İbnül Emin Mahmut Kemal İnal Bey de büyükbabama gelirmiş…
Sahafların burada, çarşıda bir arada olması avantaj mı, dezavantaj mı?
Avantaj, hiç şüphesiz. Tek başına olsanız size kim gelecek? Almaya da gelmezler, satmaya da. Sonra burada esnaf çok olunca, bakmayın bugünlerde böyle de, o zaman bir dayanışma vardı. Paslaşılırdı. Müşteri gelir, sohbetler edilir, alışveriş biter. Çıkarken esnaf, “Bir de yandakine baksaydınız!” der. Ya da tanıştırmaz ama ondan alır getirir satar, parasını verir.
Neden tanıştırmaz?
Babamın bana söylediği bir şey vardı; nasihat mi diyeyim, vasiyet mi; “Oğlum, müşterini bir başkasıyla tanıştırma. Onlar iyi olur, sen kötü olursun!” Bunu çok yaşadım ticari hayatımda. Müşteriyi elde etmek için aynı kitabı 5 kuruş eksiğe veriyor ya da ‘Bu kitap bu kadar etmez!’ diyor, alıcının size olan güveni sarsılıyor. O yüzden, ‘Ben size yardımcı olayım ama siz görmeyin…’
Eskilerin meşâhir-i meçhûle dedikleri tanımadığımız meşhurlardan kimler var hatırladığınız?
Cinüçen Tanrıkorur’un ağabeyi Mecd-i Nevin Tanrıkorur vardı, Beyazıt’ta mücellid. Deli dolu, hezarfen bir adam. Hoş sohbet, sanatkar… Çarşı yakınlarında mücellidlik yapıyormuş. Evinin altına da küçük bir marangoz atölyesi kurmuş. Daha piyasada böyle şeyler yokken 8 köşe Selçuklu yıldızı desenli tahtalar keser, üzerine presle ayet-i kerimeler, kelâm-ı kibarlar basar, getirir esnafa dağıtırdı. Satarsın, bazen uğrayıp parasını bile almaz. Allah rahmet eylesin, çok hoş bir insandı. Üsküdar’da oturuyordu. İçinde yaşadığı kuşaktan kimse kalmadığı için Mecdi Bey’i tanıyan da kalmadı. Musiki ehliydi. Yangına kadar buradaymış. Sonra dükkânı olmamış ama babamın arkadaşı olması hasebiyle bu taraflara geldiğinde mutlaka uğrardı. Eskileri yâd ederlerdi. Babam iyi mücellid olduğunu söylüyordu. Hatta burada 2 – 3 katlı ahşap bir dükkânı varmış. Dönemin hatırı sayırı esnafındanmış.
Uzunçarşılı da gelip gider miydi çarşıya?
Raif Bey’in dükkânına geldiğini hatırlıyorum… Bundan 20 sene kadar önce, Bakırcı Gündağ Kayaoğlu gazeteye ilan vermiş, ‘Eski kitaplarınız alınır!’ diye. Kendisine kütüphane kurmak istiyordu. Bir adres almış; Boğaz’da, Emirgan’a doğru bir yerlerde. “Müsaitsen gel beraber gidelim.” dedi. Uzunçarşılı’nın evine gidecekmiş. Sorulur mu? Ne para, ne pul, ne dükkân kaldı aklımda tabii. Bir yalıya gittik. Gelini karşıladı bizi. İkinci kata çıktık. Kitap yok! “Geçenlerde sattık” dedi.
– Biz neden geldik o zaman?
“Bu odaya geldiniz!” dedi bir kapıyı açarak; Uzunçarşılı’nın arşivi. Ne kadar vesika toplamışsa hepsinin fotokopisi ya da fotoğrafları, bazılarının orijinalleri… Bir miktar kitap, bir miktar ayrı basım…
Aldınız mı?
Tabii tabii. Alışveriş bitti, çay ikram ettiler. Dayanamadım, sordum; “Hanımefendi, çok saygı duyduğum bir büyüğümüz olduğu için sorma gereği duydum. Neden satıyorsunuz?”, “Oğlum dual set istedi, onun parasını çıkarmak için satıyorum.” dedi.
O paraya mı verdi arşivi de?
Evet! Aldık getirdik. Şimdi yerde bir kağıt parçası buluyorlar, efemera deyip getiriyorlar. İlgilenmeyince de ya anlamadı, ya da bizi küçümsüyor diyorlar. Uzunçarşılı’nın evine gitmişsiniz, o havayı teneffüs etmişsiniz, çıta yükselmiş. İsteseniz de heyecan duymuyorsunuz…
O arşiv kime satıldı?
Kitapları diğer oğlu satmış. Bunları ben Aslan Bey’e sattım topluca. O da Nihal Atsız’ın oğlu Yağmur’a sattı. Münih Üniversitesi’nde hocalık yaptığı vakitler. Yurt dışına mı gitti, burada mı kaldı bilmiyorum ama dağılmadı. Bir kucak ona, bir kucak başkasına gitse alanın da işine yaramayacak, tarihi kıymeti de değerlendirilemeyecek.
Şu anda bulunduğumuz dükkân sizden önce Aslan Kaynardağ’a ait galiba. Aslan Bey de mesleğin mühim isimlerinden değil mi?
Evet, biz burayı Aslan Bey’den aldık ama ondan önce yine bizim, babamın bu dükkân. Bir sebeple Aslan Bey’e geçiyor, sonra ben devraldım ondan. Çok yakından tanıdım Aslan Kaynardağ’ı. Üniversitede felsefe okurken harçlığını çıkarmak için Hacı Muzaffer Ozak’ın 7 numaradaki dükkânının önünde kitap satarmış. Yazın da Hukuk Fakültesi öğrencisi kardeşi Korkut Kaynardağ ile beraber Silivri, Kumburgaz gibi sayfiye yerlerinde sergi açarlarmış. Abdülbaki Gölpınarlı’nın Kastamonu Lisesi’nden öğrencisi. Klasik esnaf değildi Aslan Abi. Veresiye alamazsınız, alışveriş yaptıktan sonra bir çayını içemezsiniz. O bana geldiğinde istediği kitap 10 liraysa “Siz 5 lira verin” derim ama ben ona gittiğimde “Üzerinde fiyat yazıyor” der. Bir müddet sonra yurt dışında Türkiye ile ilgili araştırma yapan akademilerle irtibatı geliştirmişti, iç piyasaya bakmaz oldu. Deposunu ben satın aldım. Aşağı yukarı yukarı 110 metrekarelik iki daire. Aradaki duvarı kaldırmış. Günlerce taşıdık. Ama ne kütüphaneler almış! Ben posasını gördüm. Tevfik Paşa’nın kütüphanesini almış belli ki, Almanya’da elçilik yaparken defterler tutmuş Paşa. Kütüphane satılınca defter de Aslan Abi’ye gelmiş. Devralınca bana geçti. Sonra Erkan Mumcu’nun Kültür Bakanlığı döneminde Milli Kütüphane’ye aldılar o defterleri. Daha neler vardı kimbilir. Aslan Abi mahremdi. Kimseyi ortak almazdı. Yanında çalışanlar depodan kitap getirirken yeşil brandadan yapılmış çuvallar kullanırdı.
Yakın tarihin mühim simaları resmi geçit yapıyor adeta. Ama sormasak olmaz, Reşat Ekrem Koçu hakkında ne söyleyebilirsiniz bize?
Akşamları bir sarhoş geliyor dükkâna. Koltuğunun altında iki İstanbul Ansiklopedisi cildi, bir tane Yeniçeriler ya da İstanbul Yosmaları. Satıp gidecek. Biraz eşeledik ki oğluymuş, daha doğrusu evlatlığı, Mehmet Koçu. Münasebeti ilerlettik. Arada borç veriyorum. Kitapları bırakıyor, satıp parasını veriyorum. Göztepe’de oturuyorlar. Yıl 1974 ya da 75. Bayağı daralmışlar herhalde ki “Depoyu satacağım, alır mısın?” dedi. Benim için önemli olan depo değil, Reşat Ekrem’in kitabını almak.
Kıymetli miydi eserleri?
Yeni yeni duyulmaya başlamıştı. Neşriyat sayısı fazla olmadığı için kitapları müracaat kitabı niteliğindeydi. Bir kısım, ahlaki durumlarından dolayı sevmez onu. Bazıları da palavrası bol anlattığı için tarihçi kabul etmez. Ama tarihi sevdiren adamdır. Gittim, Göztepe yeni yeni imara açılmış. Apartmanın bahçesinde büyük bir kömürlük var. Arabayı dayadık, kitapları kamyona yükledik. Baktım Reşat Ekrem geliyor. Kısa boylu, boyundan büyük bir fötr şapka takmış. Utandığından mı, kızdığından mı, üzüldüğünden mi… bana bir baktı, ciğerimi söktü. Sonra yukarı, eve çıktık. Reşat Ekrem’in annesinin çeyizlerini gösterdi Mehmet Koçu. Porselen takımlar, çini eşyalar. Misafir odasına geçtik, koltukların üzeri klasörlü zarflarla dolu. Körüklü zarfların içinde kupürler var. “Bunlar nedir?” dedim. “İstanbul Ansiklopedisi’nin maddeleri. Burada tamamı var! Paramız yok, bir türlü basamıyoruz.”dedi.
Tabii, özel müşteri. Yoldan geçen müşteriyle bir şey yapamazsınız ki. Gelecek kitap soracak, varsa alacak. Kendi dükkânımızdan söyleyeyim, üç dört tane raf vardı. Birine Atatürk kitapları için Cemal Kutay gelirdi. Bir başka raf için şarkı sözü yazan Suat Sayın gelirdi. Gene bir rafımız var, oraya Enver Behnan Şapolyo, Arif Nihat Asya için kitaplar konurdu. Günleri belliydi onların. Bir mason müşterimiz vardı mesela. Masonik bütün ürünler onun rafına konurdu. Onlar haricinde hatırladığım müdavimler; Cemalettin Server Revnakoğlu, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Farük Sümer, Reşat Ekrem Koçu, Ömer Sami Coşar, Süheyl Ünver… İbnül Emin Mahmut Kemal İnal Bey de büyükbabama gelirmiş…
Sahafların burada, çarşıda bir arada olması avantaj mı, dezavantaj mı?
Avantaj, hiç şüphesiz. Tek başına olsanız size kim gelecek? Almaya da gelmezler, satmaya da. Sonra burada esnaf çok olunca, bakmayın bugünlerde böyle de, o zaman bir dayanışma vardı. Paslaşılırdı. Müşteri gelir, sohbetler edilir, alışveriş biter. Çıkarken esnaf, “Bir de yandakine baksaydınız!” der. Ya da tanıştırmaz ama ondan alır getirir satar, parasını verir.
Neden tanıştırmaz?
Babamın bana söylediği bir şey vardı; nasihat mi diyeyim, vasiyet mi; “Oğlum, müşterini bir başkasıyla tanıştırma. Onlar iyi olur, sen kötü olursun!” Bunu çok yaşadım ticari hayatımda. Müşteriyi elde etmek için aynı kitabı 5 kuruş eksiğe veriyor ya da ‘Bu kitap bu kadar etmez!’ diyor, alıcının size olan güveni sarsılıyor. O yüzden, ‘Ben size yardımcı olayım ama siz görmeyin…’
Eskilerin meşâhir-i meçhûle dedikleri tanımadığımız meşhurlardan kimler var hatırladığınız?
Cinüçen Tanrıkorur’un ağabeyi Mecd-i Nevin Tanrıkorur vardı, Beyazıt’ta mücellid. Deli dolu, hezarfen bir adam. Hoş sohbet, sanatkar… Çarşı yakınlarında mücellidlik yapıyormuş. Evinin altına da küçük bir marangoz atölyesi kurmuş. Daha piyasada böyle şeyler yokken 8 köşe Selçuklu yıldızı desenli tahtalar keser, üzerine presle ayet-i kerimeler, kelâm-ı kibarlar basar, getirir esnafa dağıtırdı. Satarsın, bazen uğrayıp parasını bile almaz. Allah rahmet eylesin, çok hoş bir insandı. Üsküdar’da oturuyordu. İçinde yaşadığı kuşaktan kimse kalmadığı için Mecdi Bey’i tanıyan da kalmadı. Musiki ehliydi. Yangına kadar buradaymış. Sonra dükkânı olmamış ama babamın arkadaşı olması hasebiyle bu taraflara geldiğinde mutlaka uğrardı. Eskileri yâd ederlerdi. Babam iyi mücellid olduğunu söylüyordu. Hatta burada 2 – 3 katlı ahşap bir dükkânı varmış. Dönemin hatırı sayırı esnafındanmış.
Uzunçarşılı da gelip gider miydi çarşıya?
Raif Bey’in dükkânına geldiğini hatırlıyorum… Bundan 20 sene kadar önce, Bakırcı Gündağ Kayaoğlu gazeteye ilan vermiş, ‘Eski kitaplarınız alınır!’ diye. Kendisine kütüphane kurmak istiyordu. Bir adres almış; Boğaz’da, Emirgan’a doğru bir yerlerde. “Müsaitsen gel beraber gidelim.” dedi. Uzunçarşılı’nın evine gidecekmiş. Sorulur mu? Ne para, ne pul, ne dükkân kaldı aklımda tabii. Bir yalıya gittik. Gelini karşıladı bizi. İkinci kata çıktık. Kitap yok! “Geçenlerde sattık” dedi.
– Biz neden geldik o zaman?
“Bu odaya geldiniz!” dedi bir kapıyı açarak; Uzunçarşılı’nın arşivi. Ne kadar vesika toplamışsa hepsinin fotokopisi ya da fotoğrafları, bazılarının orijinalleri… Bir miktar kitap, bir miktar ayrı basım…
Aldınız mı?
Tabii tabii. Alışveriş bitti, çay ikram ettiler. Dayanamadım, sordum; “Hanımefendi, çok saygı duyduğum bir büyüğümüz olduğu için sorma gereği duydum. Neden satıyorsunuz?”, “Oğlum dual set istedi, onun parasını çıkarmak için satıyorum.” dedi.
O paraya mı verdi arşivi de?
Evet! Aldık getirdik. Şimdi yerde bir kağıt parçası buluyorlar, efemera deyip getiriyorlar. İlgilenmeyince de ya anlamadı, ya da bizi küçümsüyor diyorlar. Uzunçarşılı’nın evine gitmişsiniz, o havayı teneffüs etmişsiniz, çıta yükselmiş. İsteseniz de heyecan duymuyorsunuz…
O arşiv kime satıldı?
Kitapları diğer oğlu satmış. Bunları ben Aslan Bey’e sattım topluca. O da Nihal Atsız’ın oğlu Yağmur’a sattı. Münih Üniversitesi’nde hocalık yaptığı vakitler. Yurt dışına mı gitti, burada mı kaldı bilmiyorum ama dağılmadı. Bir kucak ona, bir kucak başkasına gitse alanın da işine yaramayacak, tarihi kıymeti de değerlendirilemeyecek.
Şu anda bulunduğumuz dükkân sizden önce Aslan Kaynardağ’a ait galiba. Aslan Bey de mesleğin mühim isimlerinden değil mi?
Evet, biz burayı Aslan Bey’den aldık ama ondan önce yine bizim, babamın bu dükkân. Bir sebeple Aslan Bey’e geçiyor, sonra ben devraldım ondan. Çok yakından tanıdım Aslan Kaynardağ’ı. Üniversitede felsefe okurken harçlığını çıkarmak için Hacı Muzaffer Ozak’ın 7 numaradaki dükkânının önünde kitap satarmış. Yazın da Hukuk Fakültesi öğrencisi kardeşi Korkut Kaynardağ ile beraber Silivri, Kumburgaz gibi sayfiye yerlerinde sergi açarlarmış. Abdülbaki Gölpınarlı’nın Kastamonu Lisesi’nden öğrencisi. Klasik esnaf değildi Aslan Abi. Veresiye alamazsınız, alışveriş yaptıktan sonra bir çayını içemezsiniz. O bana geldiğinde istediği kitap 10 liraysa “Siz 5 lira verin” derim ama ben ona gittiğimde “Üzerinde fiyat yazıyor” der. Bir müddet sonra yurt dışında Türkiye ile ilgili araştırma yapan akademilerle irtibatı geliştirmişti, iç piyasaya bakmaz oldu. Deposunu ben satın aldım. Aşağı yukarı yukarı 110 metrekarelik iki daire. Aradaki duvarı kaldırmış. Günlerce taşıdık. Ama ne kütüphaneler almış! Ben posasını gördüm. Tevfik Paşa’nın kütüphanesini almış belli ki, Almanya’da elçilik yaparken defterler tutmuş Paşa. Kütüphane satılınca defter de Aslan Abi’ye gelmiş. Devralınca bana geçti. Sonra Erkan Mumcu’nun Kültür Bakanlığı döneminde Milli Kütüphane’ye aldılar o defterleri. Daha neler vardı kimbilir. Aslan Abi mahremdi. Kimseyi ortak almazdı. Yanında çalışanlar depodan kitap getirirken yeşil brandadan yapılmış çuvallar kullanırdı.
Yakın tarihin mühim simaları resmi geçit yapıyor adeta. Ama sormasak olmaz, Reşat Ekrem Koçu hakkında ne söyleyebilirsiniz bize?
Akşamları bir sarhoş geliyor dükkâna. Koltuğunun altında iki İstanbul Ansiklopedisi cildi, bir tane Yeniçeriler ya da İstanbul Yosmaları. Satıp gidecek. Biraz eşeledik ki oğluymuş, daha doğrusu evlatlığı, Mehmet Koçu. Münasebeti ilerlettik. Arada borç veriyorum. Kitapları bırakıyor, satıp parasını veriyorum. Göztepe’de oturuyorlar. Yıl 1974 ya da 75. Bayağı daralmışlar herhalde ki “Depoyu satacağım, alır mısın?” dedi. Benim için önemli olan depo değil, Reşat Ekrem’in kitabını almak.
Kıymetli miydi eserleri?
Yeni yeni duyulmaya başlamıştı. Neşriyat sayısı fazla olmadığı için kitapları müracaat kitabı niteliğindeydi. Bir kısım, ahlaki durumlarından dolayı sevmez onu. Bazıları da palavrası bol anlattığı için tarihçi kabul etmez. Ama tarihi sevdiren adamdır. Gittim, Göztepe yeni yeni imara açılmış. Apartmanın bahçesinde büyük bir kömürlük var. Arabayı dayadık, kitapları kamyona yükledik. Baktım Reşat Ekrem geliyor. Kısa boylu, boyundan büyük bir fötr şapka takmış. Utandığından mı, kızdığından mı, üzüldüğünden mi… bana bir baktı, ciğerimi söktü. Sonra yukarı, eve çıktık. Reşat Ekrem’in annesinin çeyizlerini gösterdi Mehmet Koçu. Porselen takımlar, çini eşyalar. Misafir odasına geçtik, koltukların üzeri klasörlü zarflarla dolu. Körüklü zarfların içinde kupürler var. “Bunlar nedir?” dedim. “İstanbul Ansiklopedisi’nin maddeleri. Burada tamamı var! Paramız yok, bir türlü basamıyoruz.”dedi.
Siz neler aldınız?
Yayınlarını aldım. Uzun yıllar bir daha da basılmadı zaten o kitaplar.
Çarşının yaşayan en eski esnafı İbrahim Manav. Onunla tanışıklığınız ne kadar geriye gidiyor?
Çarşıdaki en kadim dostum. Kundağımı taşıyan adam. Yaşım kadar tanıyorum İbrahim Abi’yi. 12 – 13 yaşlarındayken Naki Bey’in yanına getiriyorlar İbrahim Abi’yi. Naki Bey, emekli albay. Birkaç Mayk Hammer kitabı yazmış, galiba teşkilatı mahsusanın adamıydı. Babam orada görüyor ve gelenin gidenin yanında harcanmasın diye kendi yanına alıyor. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmedi yıllarca. Abim, arkadaşım, zaman zaman ustam oldu. Çok şey öğrendim ondan. Kimseyi kırmamayı da ondan öğrendim. Kimseyi kırmaz, içinde bitirir. İnsanlar onu tanımadığı için yokluğunun farkında değil. Kendi neslinden kimse kalmadı. Yoksa… Eline bir kitap geçer onun işidir diye götürürsün. Hiç ikiletmez, gönlünüzü edecek rakamı verir. Ortak alınması icap eden bir parti varsa ortağınız olur. Son zamanlarda Pera’nın müzayedelerinde münadilik yaptı. İbrahim Abi meslek olarak hakettiği yerde değil. Avrupa’da, Amerika’da olsa en azından “Arkadaş 50 sene bu mesleğe hizmet ettin!” diye bir şilt verirler. Öğretme meraklısı… İsmail Açay da öyleydi. İsmail Abi’den de çok şey öğrendim. Musiki üzerine uzmandı. İbrahim Abi ne kadar cömertse İsmail Abi de o kadar eli sıkıydı. “Yere düşersen bir avuç toprak almadan kalkma!” derdi. Canını al, parasını alma, o kadar diyeyim. Ama Cuma günleri namazdan sonra sofra kurar dükkânda. Etrafında sohbet meclisi kurulur. O sofra herkese açıktır.
Pek çok isim saydınız ama içlerinde hiç kadın yok! Kitaba meraklı hiç mi kadın müşteriniz olmadı?
Oldu tabii bir kaç tane… Fevziye Abdullah Tansel, türkologdu. Ankara Dil Tarih Coğrafya’da hoca. İstanbul’a geldikçe uğrar, mutlaka bir iki gün buralarda vakit geçirir. Önce Necati Alpas’a gider. Orada onun için ayrılanlar arasından alacaklarını alır. Onun dışında şu gelirdi, yokluğu belli oluyor diyebileceğim Mübahat Kütükoğlu var. Seyrek de olsa uğrardı. Zeynep Kerman ve İnci Enginün gelirlerdi. Başka da hanım hatırlamıyorum.
Peki en kıdemli müşterilerinizi sorsam?
Celal Şengör var. 12 – 13 yaşlarında falandı ilk geldiğinde. Annesi İbrahim Abi’nin müşterisiydi. Tasavvuf kitapları alırdı. Mevlevi bir hanımefendiydi. Dükkânlarımız yanyana. Müşteri yokken kapıda oturuyorum. İçeriden gürültü geliyor. Yine tombiş gelmiş diyorum. Gürbüz bir oğlan. Bağıra bağıra konuşuyor. Yerinde duramıyor. Bir gün geldi Gökkuşağı Ansiklopedisi aldı. Kendi kendime dedim ki, bu çocuk kim böyle, kendisi seçti, annesi de hiç itiraz etmedi. Başka bir geldiğinde Cumhuriyet Ansiklopedisi aldı. O zamandan beri de geliyor. Celal’in yeri ayrı. Benden 5 yaş falan küçük. Hiç kesmedi ayağını. Asım Amca var, babası. O da gelirdi. Nuru Osmaniye’de Şengörler Halı mağazası vardı Asım Amca’nın. Gazozcu Asım, Topkapı’da gazoz fabrikası var. Sonra Fruko’nun Pepsi’nin sahibi oldu.
Büyükbabanızın döneminde başlayan bir yayıncılık faaliyetiniz de var. Nasıl başlamış ve bugüne nasıl geldi yayın faaliyetleriniz?
Büyükbabam Nedim Divanı’nı ilk basan kişi. Babam 1952’de Allah Yolu dergisini çıkarmaya başlıyor. Sofu adamdı, hayatta olsaydı belki pek çok konuda anlaşamazdık. İzahlı Büyük Dua Mecmuası’nı derlemişti. İlahi Mecmuası, Arapça gramer kitapları ve bazı Osmanlıca dini yayınların tıpkı basımını yaptı. Bu manada mürteciydi babam. Dergi elime geçti baktım, ben orada köşe yazarıymışım, benim adımla da yazılar yazmış. Askerden geldikten sonra bir müddet babamla çalıştıktan sonra ayrıldım. Kitap alıp satımı yapıyordum. Yayıncılıktan da kopmak istemedim fakat bunun için hem yerinizin müsait olması hem de bir ekibinizi olması gerekiyor. Yine de tek tük kitap neşrediyordum. Sahaflığın zayıflamaya başladığını hissedince yayıncılığa ağırlık verdik. Yayınladığımız kitapların sayısı 150’yi bulmuş olmalı.
Ne tür kitaplar yayınlıyorsunuz?
Edebiyat, tarih, tek tük ders kitabı. 15 – 16 tane de benim Osmanlıca’dan çevirdiğim kitap var. Abdülbaki Hoca’nın kitaplarının bir kısmını neşrettik. Onun dışında yeni bir şey gelirse de sıraya koyuyoruz.
Bize sahaf müşterisi profili çıkarmanızı rica etsek nasıl bir manzara çıkar karşımıza?
Kitap müşterilerini birkaç kategoride değerlendirmek lazım. Önce bibliyomanlar. Böyle birkaç müşterimiz vardı. Ya vefat ettiler ya da çok yaşlandıkları için gelmiyorlar artık. Birden fazla kitap alırlardı onlar. Hele bir İzzet Bey vardı, Allah rahmet eylesin, “Turan gözlerim görmüyor, okuyamıyorum ama şu koku bana yeter” diyordu. Mürekkep ve selüloz kokusuna müptela olmuştu. Sanat tarihi, tarih ve bazı edebiyat kitaplarından ikişer tane alıyordu. “Abi okuyamıyorsunuz, neden alıyorsunuz?” dediğimde de “Birini yeğenime alıyorum!” diyordu.
– Öbürü?
– Benden sonra ne yaparlarsa, belki bir yerlere hediye ederler!..
Birgün elinde boş su bidonlarıyla gelmiş. “Hayırdır abi?” dedim. Ataköy’de oturuyordu. Suları kesildi sandım. “Yok Turan’cım. Sirkeci’de çeşmeden doldurup trene biniyorum. Su parasıyla da kitap alıyorum” dedi. Şapkasını çıkarıp saçını gösterdi; “Bak saçımı annem traş etti, onun parasıyla da kitap aldım” Hakiki bir bibliyomandı o. Bir de bibliyofiller var; onlar hem kendilerini tatmin etme hem de başkalarını kıskandırma derdindeler. Tek nüsha, kıymetli kitaplar toplarlar. Hamdullah Suphi’nin yeğeni vardı, Baki Bey, Müteferrika toplamayı çok severdi. Bir sabah geldim, İbrahim Abi’nin kapısında bekliyor. İbrahim Abi geldi, “İbrahim, bu kitabı senden almıştım, içinde sinek pislikleri var!” dedi. “Abi kaç yıl oldu siz bu kitabı alalı” falan dedi ama öbürü ısrar ediyor; “Sen bunun temizini bulursun bana.” buldu İbrahim Abi, verdi… Enteresan bir hadise anlatayım size. Çok meşhur bir romancımızın yeğeniyle evli bir abimiz vardı. Bir zamanlar yayıncılık da yapmış. Arada gelir, ya kitaplarını satmak için evine davet eder ya da “Bir evde kitap var, gidip bakalım.” derdi. Her seferinde başka bir insanın kütüphanesinden çıkmış kitaplar satar, başka başka insanların evine götürürdü. Merak ettim, sordum birgün; “Abi sen bu insanları nereden tanıyorsun?” diye. Güldü, “Her gün en çok satan gazetelerden birer tane alırım. Oradaki cenaze ilanlarını keser adı geçen tanınmış mütevefanın cenazesine katılır yakınlarına taziyede bulunurum. Bu arada kendimi takdim eder ve dayının ismi veririm. Dayımı duyunca mutlaka yedisine ve kırkına da çağırırlar. İşte bu ziyaretlerimde ev sahibine, ‘Rahmetli, “Ölümümden sonra kitaplarımı sana versinler!” derdi. Acaba size de söyledi mi?’ diye sorarım. Boş döndüğüm pek nadirdir. Bazen hediye dahi ederler.” dedi.
En enteresan müşterileriniz kleptomanlar olmalı!
Böyle bir hikaye sebebiyle Kemal Elker’e yanlışlıkla bir tokat attım ve üzerinden yıllar geçmesine rağmen unutamadım. Yanındaki adam çalmış, ben hırsızları karıştırdım… Koca Ragıp Paşa Kütüphanesi’nin müdürü Abdurrahman Bey, emekli olunca kitaplarını Ali Manav ve Muhittin Eren’e satmıştı. Oradan bir parti kitap aldım. Aralarında saray ciltli bir Fitnat Hanım Divanı da var. Kemal Elker ve bir arkadaşı da o mezatta yanımızdaydı. Ertesi gün Pazar. Hem kitapları tasnif edeyim hem de divanı inceleyeyim diye çarşıya geldim ama divan yok. Bütün kitapları elden geçirdim, bulamadım. O arada Kemal Bey geldi. Ona sordum görmüş olabilir diye. Ters bir cevap verdi. Gençlik de var tabii, çok sinirlendim. Bir tokat aşkettim suratına… Benden büyük, babamdan da büyük adam. Çok üzüldü, birkaç kişiye anlattı falan. Mesele duyuldu, araya girmeye çalışanlar oldu ama dinlemiyorum kimseyi. Aradan zaman geçti, birgün Kemal Bey yazma bir Kur’an-ı Kerim getirip tezgaha bıraktı; “Bunu al, zararını karşılarsın!” İçime bir kurt düştü, bir yerde hata var ama ne? Sonra Hafız Osman’dan bir kıt’a getirdi; “Al, sana hediyem olsun!” Bir müddet sonra Cavit Baysu’nun terekesinden çıkan sahaflarla ilgili bir dosya getirdi… Konuşmuyoruz bu arada, bırakıp gidiyor. Her gelişinde ben tokat yemiş gibi oluyorum. Bir gün yine geldi, “Turan haklıymışsın, ama yanlış adama tokat attın.” dedi. Alış veriş yaptığımız gün yanında olan bey, bir akşam Kemal Elker’i yemeğe davet etmiş. Benim kitabı orada, masanın üzerinde görmüş. Çok üzüldüm tabii. Hırsız, camiaya aşina, herkesin tanıdığı biri. O olaydan sonra çarşıya ya bir defa geldi ya iki defa.
Kitap geri geldi mi?
Hayır, gelmedi. O da unutmamış! Ben unuturum da hırsız unutmaz çaldığını… O zat bir yere misafir gittiği zaman yanından ayrılmazlarmış, sonradan öğrendim tabii…. Üniversite’den bir hoca vardı yine, kleptomanmış. Bir gün Necati Abi geldi;
– Turan’cım, sakın hocayı kırma, olur mu?
– Abi niye kırayım ki durup dururken?
– Olsun, baba dostumuz, eski müşterimiz!
Hocanın bir iki ziyaretinde Necati Abi hep kapıdan izliyor. Bir şeyin farkında değilim. Sonradan dediler ki, “Rahatsızlığı var, kitap götürüyor, görmezden gel. Bir başka sefere aldığı kitabın fiyatına eklersin.” Yakında vefat etti, Allah rahmet eylesin… Herkesin çok iyi tanıdığı bir gazeteci, gelir ara sıra. Koltuğunun altında bir gazete, gazetenin arasında basit bir kitap. Beğendiği kitabın üzerine koyar. Giderken gazeteyi terse doğru katlar, alttaki kitap arada kalır, kendi kitabı açığa çıkar. Alır gider.
Farkettiğinizde tepki verebiliyor musunuz?
Allah rahmet eylesin bir Fevzi Amcamız vardı. Birgün onunla sohbet ediyoruz bir yandan da camdan dışarıyı izliyorum. Bir an durdum, “Bir dakika!” dedim. “Ne oldu?” dedi Fevzi Amca. “Kitabı götürüyorlar!” Çalıyor da diyemiyorum. “Otur!” dedi. “Ama kitap gidiyor!”, “Bak sana ne anlatacağım.” dedi. “Dedenin dükkânındaydım, böyle sohbet ediyoruz. Birini gördüm, kitabı çalıyor. ‘Mustafa Bey Amca, kitabınızı çalıyorlar!’dedim. ‘Otur! Parası olsaydı verirdi.’ dedi. Sen onun torunusun, görmezden gel!” Aldığımız terbiye böyle. Çalıyorsa görmezden gel, hatta onu zorda bırakma, hediye et!
Bir anı defterinden söz ettiniz. O defterin hikayesi nedir?
İbrahim Abi (Manav), bizden ayrıldıktan sonra 18 numaraya Mehmet Ertezcanlı’nın Yurttaş Kitabevi’ne geçti. Pırıl pırıl uzun bir cam tezgahları vardı. Kutu içinde bir şey var tezgahın altında. İçinde ne var diye sordum İbrahim Abi’ye, dikkatimi çekti. Dükkânın hatıra defteri varmış. Mehmet Bey kızar diye kimseye göstermiyor. Bir iki defa ucundan baktım. Askerden geldikten sonra bir gün Mehmet Bey’den müsaade istedim deftere bakmak için, rahmet olsun, kabul etti. O akşam eve götürdüm, uçuyorum, ayaklarım yerden kesildi. Ertesi gün erkenden geri götürdüm, fotokopi çektirmek istiyorum ama defter açıldığı zaman bozulacak… Yine de sordum, “Gerek yok, defter senin olsun.” dedi. Şaka yapıyor zannettim. “Bu işlere meraklısın, sende kalabilir.” dedi.
– Çocuklarınız ilerde isterse?”
“O meşe odunları bir şeyden anlamaz!” dedi. Hakikaten oğlu babası öldükten sonra dükkânı satıp gitti. Defter 1952’de açılmış, bana intikal ettiği 70’li yılların sonuna kadar ancak 20 – 25 sayfa dolmuş. “Mehmet Abi de amma tembelmiş!” dedim başlarda. Defter 10 defa dolardı, tembellik edip yazdırmamış diye düşünüyorum. Ama hala boş, dolmadı… İçine yazabilecek adam çok az. Yazması için uzattığımda eli titreyenleri gördüm. “Akşam evde müsveddesini yazayım, sonra deftere geçireyim” diyenler, “Ben bu imzalar arasında sırıtırım.” diyerek yazmayı kabul etmeyenler…
Kimler var?
Hasan Ali Yücel, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Reşat Nuri Güntekin, Yaşar Kemal, Hasan Ali Ediz, İ. Hakkı Baltacıoğlu… daha onlarca isim…
Yayınlarını aldım. Uzun yıllar bir daha da basılmadı zaten o kitaplar.
Çarşının yaşayan en eski esnafı İbrahim Manav. Onunla tanışıklığınız ne kadar geriye gidiyor?
Çarşıdaki en kadim dostum. Kundağımı taşıyan adam. Yaşım kadar tanıyorum İbrahim Abi’yi. 12 – 13 yaşlarındayken Naki Bey’in yanına getiriyorlar İbrahim Abi’yi. Naki Bey, emekli albay. Birkaç Mayk Hammer kitabı yazmış, galiba teşkilatı mahsusanın adamıydı. Babam orada görüyor ve gelenin gidenin yanında harcanmasın diye kendi yanına alıyor. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmedi yıllarca. Abim, arkadaşım, zaman zaman ustam oldu. Çok şey öğrendim ondan. Kimseyi kırmamayı da ondan öğrendim. Kimseyi kırmaz, içinde bitirir. İnsanlar onu tanımadığı için yokluğunun farkında değil. Kendi neslinden kimse kalmadı. Yoksa… Eline bir kitap geçer onun işidir diye götürürsün. Hiç ikiletmez, gönlünüzü edecek rakamı verir. Ortak alınması icap eden bir parti varsa ortağınız olur. Son zamanlarda Pera’nın müzayedelerinde münadilik yaptı. İbrahim Abi meslek olarak hakettiği yerde değil. Avrupa’da, Amerika’da olsa en azından “Arkadaş 50 sene bu mesleğe hizmet ettin!” diye bir şilt verirler. Öğretme meraklısı… İsmail Açay da öyleydi. İsmail Abi’den de çok şey öğrendim. Musiki üzerine uzmandı. İbrahim Abi ne kadar cömertse İsmail Abi de o kadar eli sıkıydı. “Yere düşersen bir avuç toprak almadan kalkma!” derdi. Canını al, parasını alma, o kadar diyeyim. Ama Cuma günleri namazdan sonra sofra kurar dükkânda. Etrafında sohbet meclisi kurulur. O sofra herkese açıktır.
Pek çok isim saydınız ama içlerinde hiç kadın yok! Kitaba meraklı hiç mi kadın müşteriniz olmadı?
Oldu tabii bir kaç tane… Fevziye Abdullah Tansel, türkologdu. Ankara Dil Tarih Coğrafya’da hoca. İstanbul’a geldikçe uğrar, mutlaka bir iki gün buralarda vakit geçirir. Önce Necati Alpas’a gider. Orada onun için ayrılanlar arasından alacaklarını alır. Onun dışında şu gelirdi, yokluğu belli oluyor diyebileceğim Mübahat Kütükoğlu var. Seyrek de olsa uğrardı. Zeynep Kerman ve İnci Enginün gelirlerdi. Başka da hanım hatırlamıyorum.
Peki en kıdemli müşterilerinizi sorsam?
Celal Şengör var. 12 – 13 yaşlarında falandı ilk geldiğinde. Annesi İbrahim Abi’nin müşterisiydi. Tasavvuf kitapları alırdı. Mevlevi bir hanımefendiydi. Dükkânlarımız yanyana. Müşteri yokken kapıda oturuyorum. İçeriden gürültü geliyor. Yine tombiş gelmiş diyorum. Gürbüz bir oğlan. Bağıra bağıra konuşuyor. Yerinde duramıyor. Bir gün geldi Gökkuşağı Ansiklopedisi aldı. Kendi kendime dedim ki, bu çocuk kim böyle, kendisi seçti, annesi de hiç itiraz etmedi. Başka bir geldiğinde Cumhuriyet Ansiklopedisi aldı. O zamandan beri de geliyor. Celal’in yeri ayrı. Benden 5 yaş falan küçük. Hiç kesmedi ayağını. Asım Amca var, babası. O da gelirdi. Nuru Osmaniye’de Şengörler Halı mağazası vardı Asım Amca’nın. Gazozcu Asım, Topkapı’da gazoz fabrikası var. Sonra Fruko’nun Pepsi’nin sahibi oldu.
Büyükbabanızın döneminde başlayan bir yayıncılık faaliyetiniz de var. Nasıl başlamış ve bugüne nasıl geldi yayın faaliyetleriniz?
Büyükbabam Nedim Divanı’nı ilk basan kişi. Babam 1952’de Allah Yolu dergisini çıkarmaya başlıyor. Sofu adamdı, hayatta olsaydı belki pek çok konuda anlaşamazdık. İzahlı Büyük Dua Mecmuası’nı derlemişti. İlahi Mecmuası, Arapça gramer kitapları ve bazı Osmanlıca dini yayınların tıpkı basımını yaptı. Bu manada mürteciydi babam. Dergi elime geçti baktım, ben orada köşe yazarıymışım, benim adımla da yazılar yazmış. Askerden geldikten sonra bir müddet babamla çalıştıktan sonra ayrıldım. Kitap alıp satımı yapıyordum. Yayıncılıktan da kopmak istemedim fakat bunun için hem yerinizin müsait olması hem de bir ekibinizi olması gerekiyor. Yine de tek tük kitap neşrediyordum. Sahaflığın zayıflamaya başladığını hissedince yayıncılığa ağırlık verdik. Yayınladığımız kitapların sayısı 150’yi bulmuş olmalı.
Ne tür kitaplar yayınlıyorsunuz?
Edebiyat, tarih, tek tük ders kitabı. 15 – 16 tane de benim Osmanlıca’dan çevirdiğim kitap var. Abdülbaki Hoca’nın kitaplarının bir kısmını neşrettik. Onun dışında yeni bir şey gelirse de sıraya koyuyoruz.
Bize sahaf müşterisi profili çıkarmanızı rica etsek nasıl bir manzara çıkar karşımıza?
Kitap müşterilerini birkaç kategoride değerlendirmek lazım. Önce bibliyomanlar. Böyle birkaç müşterimiz vardı. Ya vefat ettiler ya da çok yaşlandıkları için gelmiyorlar artık. Birden fazla kitap alırlardı onlar. Hele bir İzzet Bey vardı, Allah rahmet eylesin, “Turan gözlerim görmüyor, okuyamıyorum ama şu koku bana yeter” diyordu. Mürekkep ve selüloz kokusuna müptela olmuştu. Sanat tarihi, tarih ve bazı edebiyat kitaplarından ikişer tane alıyordu. “Abi okuyamıyorsunuz, neden alıyorsunuz?” dediğimde de “Birini yeğenime alıyorum!” diyordu.
– Öbürü?
– Benden sonra ne yaparlarsa, belki bir yerlere hediye ederler!..
Birgün elinde boş su bidonlarıyla gelmiş. “Hayırdır abi?” dedim. Ataköy’de oturuyordu. Suları kesildi sandım. “Yok Turan’cım. Sirkeci’de çeşmeden doldurup trene biniyorum. Su parasıyla da kitap alıyorum” dedi. Şapkasını çıkarıp saçını gösterdi; “Bak saçımı annem traş etti, onun parasıyla da kitap aldım” Hakiki bir bibliyomandı o. Bir de bibliyofiller var; onlar hem kendilerini tatmin etme hem de başkalarını kıskandırma derdindeler. Tek nüsha, kıymetli kitaplar toplarlar. Hamdullah Suphi’nin yeğeni vardı, Baki Bey, Müteferrika toplamayı çok severdi. Bir sabah geldim, İbrahim Abi’nin kapısında bekliyor. İbrahim Abi geldi, “İbrahim, bu kitabı senden almıştım, içinde sinek pislikleri var!” dedi. “Abi kaç yıl oldu siz bu kitabı alalı” falan dedi ama öbürü ısrar ediyor; “Sen bunun temizini bulursun bana.” buldu İbrahim Abi, verdi… Enteresan bir hadise anlatayım size. Çok meşhur bir romancımızın yeğeniyle evli bir abimiz vardı. Bir zamanlar yayıncılık da yapmış. Arada gelir, ya kitaplarını satmak için evine davet eder ya da “Bir evde kitap var, gidip bakalım.” derdi. Her seferinde başka bir insanın kütüphanesinden çıkmış kitaplar satar, başka başka insanların evine götürürdü. Merak ettim, sordum birgün; “Abi sen bu insanları nereden tanıyorsun?” diye. Güldü, “Her gün en çok satan gazetelerden birer tane alırım. Oradaki cenaze ilanlarını keser adı geçen tanınmış mütevefanın cenazesine katılır yakınlarına taziyede bulunurum. Bu arada kendimi takdim eder ve dayının ismi veririm. Dayımı duyunca mutlaka yedisine ve kırkına da çağırırlar. İşte bu ziyaretlerimde ev sahibine, ‘Rahmetli, “Ölümümden sonra kitaplarımı sana versinler!” derdi. Acaba size de söyledi mi?’ diye sorarım. Boş döndüğüm pek nadirdir. Bazen hediye dahi ederler.” dedi.
En enteresan müşterileriniz kleptomanlar olmalı!
Böyle bir hikaye sebebiyle Kemal Elker’e yanlışlıkla bir tokat attım ve üzerinden yıllar geçmesine rağmen unutamadım. Yanındaki adam çalmış, ben hırsızları karıştırdım… Koca Ragıp Paşa Kütüphanesi’nin müdürü Abdurrahman Bey, emekli olunca kitaplarını Ali Manav ve Muhittin Eren’e satmıştı. Oradan bir parti kitap aldım. Aralarında saray ciltli bir Fitnat Hanım Divanı da var. Kemal Elker ve bir arkadaşı da o mezatta yanımızdaydı. Ertesi gün Pazar. Hem kitapları tasnif edeyim hem de divanı inceleyeyim diye çarşıya geldim ama divan yok. Bütün kitapları elden geçirdim, bulamadım. O arada Kemal Bey geldi. Ona sordum görmüş olabilir diye. Ters bir cevap verdi. Gençlik de var tabii, çok sinirlendim. Bir tokat aşkettim suratına… Benden büyük, babamdan da büyük adam. Çok üzüldü, birkaç kişiye anlattı falan. Mesele duyuldu, araya girmeye çalışanlar oldu ama dinlemiyorum kimseyi. Aradan zaman geçti, birgün Kemal Bey yazma bir Kur’an-ı Kerim getirip tezgaha bıraktı; “Bunu al, zararını karşılarsın!” İçime bir kurt düştü, bir yerde hata var ama ne? Sonra Hafız Osman’dan bir kıt’a getirdi; “Al, sana hediyem olsun!” Bir müddet sonra Cavit Baysu’nun terekesinden çıkan sahaflarla ilgili bir dosya getirdi… Konuşmuyoruz bu arada, bırakıp gidiyor. Her gelişinde ben tokat yemiş gibi oluyorum. Bir gün yine geldi, “Turan haklıymışsın, ama yanlış adama tokat attın.” dedi. Alış veriş yaptığımız gün yanında olan bey, bir akşam Kemal Elker’i yemeğe davet etmiş. Benim kitabı orada, masanın üzerinde görmüş. Çok üzüldüm tabii. Hırsız, camiaya aşina, herkesin tanıdığı biri. O olaydan sonra çarşıya ya bir defa geldi ya iki defa.
Kitap geri geldi mi?
Hayır, gelmedi. O da unutmamış! Ben unuturum da hırsız unutmaz çaldığını… O zat bir yere misafir gittiği zaman yanından ayrılmazlarmış, sonradan öğrendim tabii…. Üniversite’den bir hoca vardı yine, kleptomanmış. Bir gün Necati Abi geldi;
– Turan’cım, sakın hocayı kırma, olur mu?
– Abi niye kırayım ki durup dururken?
– Olsun, baba dostumuz, eski müşterimiz!
Hocanın bir iki ziyaretinde Necati Abi hep kapıdan izliyor. Bir şeyin farkında değilim. Sonradan dediler ki, “Rahatsızlığı var, kitap götürüyor, görmezden gel. Bir başka sefere aldığı kitabın fiyatına eklersin.” Yakında vefat etti, Allah rahmet eylesin… Herkesin çok iyi tanıdığı bir gazeteci, gelir ara sıra. Koltuğunun altında bir gazete, gazetenin arasında basit bir kitap. Beğendiği kitabın üzerine koyar. Giderken gazeteyi terse doğru katlar, alttaki kitap arada kalır, kendi kitabı açığa çıkar. Alır gider.
Farkettiğinizde tepki verebiliyor musunuz?
Allah rahmet eylesin bir Fevzi Amcamız vardı. Birgün onunla sohbet ediyoruz bir yandan da camdan dışarıyı izliyorum. Bir an durdum, “Bir dakika!” dedim. “Ne oldu?” dedi Fevzi Amca. “Kitabı götürüyorlar!” Çalıyor da diyemiyorum. “Otur!” dedi. “Ama kitap gidiyor!”, “Bak sana ne anlatacağım.” dedi. “Dedenin dükkânındaydım, böyle sohbet ediyoruz. Birini gördüm, kitabı çalıyor. ‘Mustafa Bey Amca, kitabınızı çalıyorlar!’dedim. ‘Otur! Parası olsaydı verirdi.’ dedi. Sen onun torunusun, görmezden gel!” Aldığımız terbiye böyle. Çalıyorsa görmezden gel, hatta onu zorda bırakma, hediye et!
Bir anı defterinden söz ettiniz. O defterin hikayesi nedir?
İbrahim Abi (Manav), bizden ayrıldıktan sonra 18 numaraya Mehmet Ertezcanlı’nın Yurttaş Kitabevi’ne geçti. Pırıl pırıl uzun bir cam tezgahları vardı. Kutu içinde bir şey var tezgahın altında. İçinde ne var diye sordum İbrahim Abi’ye, dikkatimi çekti. Dükkânın hatıra defteri varmış. Mehmet Bey kızar diye kimseye göstermiyor. Bir iki defa ucundan baktım. Askerden geldikten sonra bir gün Mehmet Bey’den müsaade istedim deftere bakmak için, rahmet olsun, kabul etti. O akşam eve götürdüm, uçuyorum, ayaklarım yerden kesildi. Ertesi gün erkenden geri götürdüm, fotokopi çektirmek istiyorum ama defter açıldığı zaman bozulacak… Yine de sordum, “Gerek yok, defter senin olsun.” dedi. Şaka yapıyor zannettim. “Bu işlere meraklısın, sende kalabilir.” dedi.
– Çocuklarınız ilerde isterse?”
“O meşe odunları bir şeyden anlamaz!” dedi. Hakikaten oğlu babası öldükten sonra dükkânı satıp gitti. Defter 1952’de açılmış, bana intikal ettiği 70’li yılların sonuna kadar ancak 20 – 25 sayfa dolmuş. “Mehmet Abi de amma tembelmiş!” dedim başlarda. Defter 10 defa dolardı, tembellik edip yazdırmamış diye düşünüyorum. Ama hala boş, dolmadı… İçine yazabilecek adam çok az. Yazması için uzattığımda eli titreyenleri gördüm. “Akşam evde müsveddesini yazayım, sonra deftere geçireyim” diyenler, “Ben bu imzalar arasında sırıtırım.” diyerek yazmayı kabul etmeyenler…
Kimler var?
Hasan Ali Yücel, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Reşat Nuri Güntekin, Yaşar Kemal, Hasan Ali Ediz, İ. Hakkı Baltacıoğlu… daha onlarca isim…










