Henüz konserde dinleme imkânınız olmadı diyelim. Ve hatta 14 albümünden hiçbiri girmedi evinize. Yine de bir yerlerden aşina gelecektir nağmeleri. Televizyonda ya da şehrin en işlek caddesindeki bir müzik marketinde çalınmıştır kulağınıza. En hareketlisinde bile bu topraklara has bir hüzün ve illaki yüzünüzü ışıtacak umut… Göksel Baktagir’den söz ediyoruz. Hayal Gibi, Okyanustaki Sesler, Doğu Rüzgârı, Sezgiyle Seslenişler albümlerinin sahibi; Aşk Masalı, Yalnız Sen, Hüzün, Garip, Masum Aşk, Hatıra Defteri gibi her biri dinleyenlerin gönlünde bir şeylere karşılık gelen 400 eserin bestekârından…
Genç yaşına rağmen kendine has tavrı olması; çizgisini, üslubunu dinleyicilerine ve sanat camiasına kabullendirmesi başarısının tescili bir mânâda. Ne popüler kolaycılığa kaçtı, ne klasik formları birebir taklit etme muhafazakârlığını seçti. Zor olandı Baktagir’in tercihi. Ayakları geleneğe basacak ancak bugünün dilini konuşacaktı. İlk albümünün üzerinden geçen zaman, giderek yükselen çizgisi ve kamuoyundaki şöhreti, maksadının gerçekleştiğinin ispatı.
Geçen günlerde son albümü Kalb-i Coşku’yu piyasaya sürdü Göksel Baktagir. Müziğine aşina olanlar bilecektir, daha çok tematik eserler besteliyor sanatçı. Ruhunda karşılık bulmuş hisler, notalar aracılığıyla açığa çıkıyor. Sürpriz yok, Kalb-i Coşku da bir duygusal seyahatname niteliği taşıyor. Bu defa Arap ülkelerini ziyaret ettikçe gönlünde biriken tortu dile gelmiş. Nağmeler daha kıvrak, ritim sazlar daha fazla yer bulmuş kendine. Fakat yine de o bildik, tanıdık sıcaklık ele veriyor kendini.
Musikiyi bir okyanusa benzetiyor Göksel Hoca. İlk albümlerinden beri o okyanusu daha iyi tanımaya, oradan ses vermeye çalışıyor. Hemen bütün eserlerinde bestekârına atıf yapan bir nağme karakteri var. Bir sanatçı için eserinden tanınmak büyük başarı. Bu yönde yorumlardan memnun olduğunu gizlemiyor, ancak bu oturmuşluğun arayışının bittiği anlamına gelmesini, öyle yorumlanmasını da istemiyor. Baktagir’e sorarsanız sınırsız enginliğin henüz başında. Klasik formlar kadar Flamenko, Newage, caz ve oryantal müzikle alışverişini sürdürerek mesafe alıyor. Nihai hedefi, bütün hücreleriyle o ummanın parçası olmak.
Müziğin içine doğmuş şanslı insanlardan Göksel Baktagir. Müzikle profesyonel seviyede ilgilenen babası Muzaffer Bey sayesinde küçük yaşlardan itibaren akordeon, bağlama, keman derken kanun girmiş hayatına. Hemen her odasında Türk müziği enstrümanları olan bir evde, başucunda kâğıt kalemle uyuyor. Böylelikle ilham geldiğinde hazırlıksız yakalanmayacak. Zifirî karanlık, teksir kâğıdında şiire dönüşüyor. Gecenin meyvesi, ertesi gün bestelenerek şarkıya dönüşüyor. Kelimelerle ilişkisi o zamanlardan beri çok iyi. Kendi bestelerine yazdığı güfteler, eser ve albüm isimleri açık ediyor kaleminin kuvvetini. “Şair değilim, bunu iddia etmek haddim olmaz.” diyor yine de. “Ben samimiyete inanıyorum. Bestelerin içindeki sözü bulup çıkarmaya çalışıyorum. Mesela, ‘Yakıyor bağrımdaki ateş’le başlayan çalışmayı enstrümantal olarak bestelemiştim. Sonra ‘Bunun mutlaka sözü olmalı!’ dedim. Eser bittikten sonra fark ettim bestenin de, güftenin de ulaşılamayan sevgiliyi arar gibi bir his taşıdığını.”
Hayalim ressam olmaktı
Ailesinin teşvikiyle güzel sanatlarla iç içe geçiyor çocukluğu. İleride ressam olmayı hayal edecek kadar da iyi resim yapıyor o yıllarda. Sonra müzik ağır basıyor ve resim bir çocukluk anısı olarak ilkokul yıllarında kalıyor. Gerçi zaman zaman yokladığı oluyormuş yine! Zorladığı zamanlarda bir şeyler çıkmıyor mu? “Beste çıkıyor.” diyor gülerek. “Renkleri bestelerle, seslerle vermeye çalışıyorum.”
Müzik sahasının temel meselelerinden biri, bugüne hitap eden bir dilin henüz inşa edilememişolması. Geleneğin taklidi ile geçmişten kopuk, popüler tavırlar arasında savruluyoruz. Göksel Baktagir; Necdet Yaşar’ın Tamburi Cemil ve Mesut Cemil Beylerden tevarüs ettiği geleneğe mensup. Konservatuar sonrası içine girdiği bu meşk halkası sayesinde geçmişle bağı daha da sağlamlaşmış. Fakat yeni seslere, sentezlere hiç kapatmamış kendini. Müzikal tercihini popüler tınıları, farklı müzik tarzlarını, enstrümanların ses çeşitliliğini klasik formlarla harmanlamaktan yana kullanıyor. Bir albümünden Newage tatlar alırken ötekinde daha arabesk formlarla karşılaşabiliyorsunuz söz gelimi. Sanatta muhafazakârlığı ‘müzeci mantık’ tabir ediyor Baktagir. ‘Klasik Türk Müziği imzasıyla yapılan işlerde popüler formlar kullanılması müziğe zarar veriyor’ kaygısını pek de geçerli bulmuyor: “Tavır dediğiniz müzikal karakter, zaman içinde değişir, değişmesi de gerekir. Köklerimi taklit etmek değil, onların üzerinde bugünün frekansıyla durabilmek istiyorum.”
Her bitki kendi kökünden beslenir. Ve bir sanatkârın geçmişi inkârı da aynı şekilde anlamsız olur elbette. Ancak sanat camiası ‘geçmişe sadakat, tekâmüle mâni midir?’ gibi ciddi bir soruya muhatap ona göre. Göksel Bey, kendi cevabını bulmuş, tercihini çok zaman önce yapmış. “Eskiler de yerlerinde saymamış. Değişme, gelişme her anlamda ve alanda gerekli. Bir şartla; yaptığınız işin, ortaya koyduğunuz eserin içi dolu olacak. İçerikten bir şeyler kaybettiğiniz an, tüm iddianızı yitirirsiniz.” Geçmişte de bu düşünceye taraftar olanlar var. Zamanın her türlü formunda eserler veren Hammamizâde İsmail Dede Efendi mesela…
Gerçekçi bir yaklaşımdan; her devrin kendine göre bir rengi, dili olduğundan hareket ediyor Baktagir. Aynı zamanda bir medeniyet için büyük bir ihtiyaç, günün gereklerine cevap üretebilmek. “Beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz ama o renkler içerisinde günün ritmini yakalamak durumundasınız. Ayaklarım mazinin mirasına basıyor ama bugünün seslerini arıyorum ben.” diyor. Önemli ölçüde başarıya ulaşmış bir arayış onunki. Sadık dinleyicileri artık nerede duysa; nağmelerinin kıvraklığından, orkestrasyonundan, müzik kompozisyonlarından tanıyor Baktagir bestelerini. Kolay kazanılan bir seviye değil bu. Ardında bir yığın emek ve kaygı barındırıyor.
Genç müzisyenlerin yakından takip ettiği birkaç sanatkârdan da biri o. İcracılığı ve besteleri üniversitelerde ödev konusu yapılıyor. Enstrüman eğitimi alan öğrenciler, sanatsal yapıları ve teknik donanımı itibarıyla zengin pek çok eserini egzersiz maksadıyla çalışıyor. Özellikle bazı bestelerinde sazın, sazendenin kabiliyetini, sınırlarını zorluyor âdeta. İniş ve çıkışlar, sesler arası geçişler, aniden düşen, yükselen zaman değerleri… İster istemez merak ediyor insan, özellikle mi böyle komplike müzik cümleleri kuruyor, yoksa eserin akışı mı gerektiriyor bu ritmi? “Özellikle yapıyorum, evet.” Kastı, enstrüman çalmayı öğrenen heveskârların gösterdiği saygıyı fazlasıyla hak ettiğini ortaya koyuyor: “Müzik piyasasında genellikle ticari kaygılarla hareket edilir. Sanatkâr bir tarzı uygulamak üzere yönlendirilir. Oysa ben belki birçok firmanın kabul etmeyeceği eserlere, tarzlara yer verdim albümlerimde. Kendi içinde egzersiz mahiyetinde çalışmalardı bazıları. Sazendeye bir kapı aralasın, metot göstersin istedim. Zorlayıcı olsun diye kullandım.” Duygudan taviz vermeden böyle kompozisyonlar oluşturmak bestekârlık kabiliyetiyle izah edilmeli herhâlde: “Maksat sırf zorlamaksa herkes bunun gibi egzersizler yazabilir. Önemli olan, insanlara kapı aralamasını istediğiniz şeyin aynı zamanda onları cezbedebilmesidir. Tekniğin içinde duygu varsa bunu gerçekleştirebilirsiniz.”
Sohbet ilerledikçe anlaşılıyor ki işinin hemen her aşamasında misyon insanı gibi davranıyor Göksel Baktagir. Eserin bestesi ve icrasından sonra sunumu da hassas hesaplamalar gerektiriyor. Dinleyiciyi aşina olduğu seslerle yakalıyor ve kulakları ağır ağır klasik formlara hazırlıyor. Günün köprüsünden geçmişe taşıyor âdeta: “Konserlerde, enerjiyi doğru kullanabilmek için her şeyi hesap etmek zorundasınız. Misal; derinlikli, ayrıcalıklı makamlarımızdan biri saba. Fakat bugün gençlere o makamın derinliğini hemen hissettirebilmeniz mümkün olmuyor. Öyle bir yol kullanacaksınız ki hem o kültürle tanışsın hem lezzet alsın. Enerji doruk noktaya ulaştığında verdiğiniz müzikal mesaj, daha kolay ulaşıyor yerine.” Kendine yakın bulduğu sesleri takip eden dinleyici, zirveye yavaş yavaştaşınıyor. “Ben gönüllerini kolay alacak ezgileri işleyerek o duygusal bağı oluşturmaya çalışıyorum. İstediğim derinliği yakaladığımda ise mesajımı veriyorum. Saba orada giriyor devreye.”
Hocalarımızın rüyası gerçekleşti
Sayısı 400’ü bulan bestelerinin 50 kadarı şarkı. Ancak sözlü eserleri saz eserlerinin gölgesinde kalmış görünüyor. Bir sonraki albümünü şarkılara ayıracak olsa da şikâyetçi değil bu durumdan. Devasa bir repertuara ulaşmış Türk müziği geleneğinde belki de ilk kez bu kadar öne çıkıyor saz eserleri. Asırlardır şarkılara zemin hazırlamak için icra edilirken artık enstrümantal müzik albümleri yapılıyor. Konser repertuarları ona göre şekilleniyor. Genç müzisyenler eskiye kıyasla daha çok teveccüh ediyor saz musikisine. Daha ilk albümünü çıkardığı yıllarda hocalarının “Tamburi Cemil Bey’den sonra saz müziğinde çığır açtın!” iltifatına mazhar oluyor Baktagir. Bir asır önce kopma noktasına gelen gelenek, Tamburi Cemil Bey devrinde kum saatinin boğum noktası gibi bir darlığa giriyor. İsimlerini sıkça andığımız Tamburi Necdet Yaşar ve Neyzen Niyazi Sayın can suyunun müjdecisi oluyor âdeta. Ve yetiştirdikleri öğrenciler yeni bir hayat ümidi bahşediyor Klasik Türk Müziğine. 1950’lere gelindiğinde saz eseri icrası bir yana sözlü eserler bile niteliğinden çok şey yitirmiş durumda. 90’larda konser salonlarını dolduracak kadar enstrümantal müzik dinleyicisi bulmak hayal bile edilemiyor, ama oluyor. “Hocalarımızın rüyasını gerçekleştirmek bize nasip oldu. Niyazi Sayın, Necdet Yaşar gibi büyük ustaların Münir Nurettin Selçuk’un şan konserleri arasında tadımlık birkaç dakikalık icralarından enstrümantal müzik konserlerine geldik.”
İyimser bir tabiata sahip Göksel Baktagir. Gelecekten beklentisi de bugüne dair değerlendirmeleri gibi umut içeriyor. Türk müziği adına iyi şeyler oluyor, olmaya da devam edecek. Yeter ki iyi niyet, gayret ve samimiyet korunsun.








