Turgay Erol, nam-ı diğer Kaptan’ın misafiriyiz bu kez. Vitrinde sergilenen malzemeye ilgisi olsun olmasın, yolu İstiklal Caddesi’ne düşen hemen herkes Denizler Kitabevi’nin önünde bir süre oyalanmıştır. Sergilenen / satılan prestij kitaplar, nadir eserler, objeler; mimarisi ve iç dekorasyonuyla hayli davetkâr bir mekan Denizler Kitabevi. Turgay Bey 1993’te kurduğu işletmeye ısrarla ‘sahaf’ demiyor. Bir ‘meraklısına’ dükkan burası. Turgay Erol’un ilk gençlik hayallerinde olduğu gibi deniz tutkunlarına hizmet vermek için kurulsa da ilgi ve faaliyet alanı zaman içinde genişlemiş. Mottoları çok net, “Bizde olmayabilir ama nerede olduğunu bilir, sizi yönlendiririz!” Bu iki cümle Kaptan’ın meseleye ve mesleğine bakış açısı hakkında da önemli bir ipucu veriyor. 40 yıllık ilgi, 30 yıllık mesai neticesinde malzemenin geçici, bilginin kalıcı olduğunu idrak etmiş Turgay Bey. Koleksiyona ve koleksiyonculuğa da derinlemesine bilgiye erişmenin yolu olarak bakıyor. Zira “İnsan mı kitap biriktiriyor, kitap mı insan biriktiriyor belli değil… Biz bir süre bekçilik yapıyoruz o kadar.”
Bu işlere bir anda başlamıyorsunuz. Parçaları bir araya getirmek, bu işlerden zevk almak için bir öğrenim dönemi geçirmek gerekiyor. Ben bu pazara eski para koleksiyonu yapmak için girdim.
Kaç yaşlarındaydınız?
Lise 1’deydim o zaman. Nümizmatik Derneği’ne üye olmak istemiştim, ama askeri öğrenciydim ve derneklere üye olmamız yasaktı. Kendi kendime öğreneyim derken baktım ki bütün paralar birbirinin aynı. Tarih farkı gibi ufak detaylar değerlerini değiştiriyor. Anladım ki önemli olan malzemenin kendisi değil o nüansları fark etmenizi sağlayacak bilgi. Bilgiye erişmenin de tek yolu var; kitaplar. Bunu anlayınca bütün para koleksiyonumu sattım ve denizcilikle ilgili kitaplar almaya başladım.
Yine lise yıllarında mı oldu bu?
Tabii, lise 3’e geldiğimde bu kararı vermiştim. Fakat param arttı! Türkiye’de denizcilikle ilgili yayınların yeterli olmadığını hayretler içerisinde görmüş oldum…
Nümizmatik koleksiyoncusuyken nerelerden para alıyordunuz?
14 yaşındaydım… Son 6 padişah toplanabiliyordu. Kadıköy’de ve Beyazıt’ta Çınaraltı’nda bulunabiliyordu. Ankara’da Samanpazarı’nda çok para oluyordu. Para katalogları vardır, onları takip ederek topluyorduk.
Çevrenizde koleksiyon yapan, sizi bu işlere teşvik eden kimse var mıydı?
Bir büyüğüm eski bir para hediye etmişti. Para koleksiyonuna öyle başladım. Yatılı okuldaydım, zaman geçsin diye hobi olarak devam ettim. Herkes bir vesileyle bu işlere giriyor. Önemli olan nokta şu ki, ne toplarsanız toplayın; isterseniz mobilya, ister pul, topladığınız şeyin ne olduğunu öğrenmek için doküman ve kaynak yani kitap gerekir. Detaya inmek istediğiniz her konuda bir yazılı kaynağa ihtiyaç duyarsınız. Bende de öyle oldu. Denizciliğe merak salınca o sahadan çekilmiş oldum.
Denizciliğe merakınız okuldan dolayı mı?
Evet, Deniz Lisesi’ndeydim. Oradan bir filizlenme oldu.
Tarihe ilginiz var mıydı öncesinde?
Hayır, yoktu. Zaten koleksiyonun yapılış sebebi budur. Topladığınız emtiadan daha önemlisi, onu toplarken edindiğiniz bilgidir. Koleksiyonunuz eğitir sizi. Asıl kıymetli olan, malzemenin sizde bıraktığı tortudur. Şu anda koleksiyon yapmıyorum ama hangi koleksiyonun nerede olduğunu biliyorum. Sahip olduğum en kıymetli şey, elimden geçenler sayesinde öğrendiklerim diyebilirim. Malzeme elimden çıktı ama birikimi bende kaldı. Kârlı olan da o. Türkiye’de maalesef koleksiyonculuk daha çok yatırım mantığıyla yapılıyor. Koleksiyoncular nedretin ve kondisyonun malzemeye neden ve nasıl değer kattığını bilmiyor. Koleksiyonunda bir kitap varsa sırf başlığı aynı diye diğer alternatiflerle ilgilenmiyor. Halbuki o başlık, kitap kendi içinde farklı değerlere ayrılır. Bunun da sebepleri vardır.
Değeri artıran bu unsurlar nedir?
İmzalı mı? Cildi nasıl? Kimin kütüphanesinden çıkmış, kimler okumuş? İçinde fazladan bir gravür var mı? Kondisyon her şeyiyle çok, çok önemli. Bu unsurlar bir kitabın piyasa fiyatını bazen 10 katına, 15 katına kadar artırabilir. Bu gibi bir özelliği olmayan bir kitabı alıp tutmayı da anlamsız buluyorum.
İçindeki bilgi?
O kitap zaten kütüphanelerde var. İhtiyaç duyduğunuzda gidip faydalanabilirsiniz. Elinizde tutmak için bir sebebinizin olmalı. Sahip olma arzunuzu başka bir şeyle beslemeniz lazım. Yoksa sadece yatırımcı olursunuz. İlerde satar, biraz para kazanırsınız…
Sahafiye kitap almaya ne zaman başladınız?
Lise yıllarında! Para koleksiyonumu sattıktan sonra sahafiye kitap almaya başladım.
Nerelerden, kimlerden alışveriş yapıyordunuz?
Kemal Özdemir vardı Moda’da. Ferda Albay vardı, Sami Önal vardı. İlerleyen yıllarda Cumhur Kuş, Lütfi Bayer ve Bahtiyar İstekli’nin küçük dükkanlarına gidip gelmeye başladım. Yanlarında da Murat Çulcu vardı. Bir de tabii Sakallı Lütfü. Onun yanına girmek zor oluyordu, genelde fırça atıyordu herkese. Yine de 50 sayı Ceride-i Bahriye almıştım, onu hatırlıyorum. Yıllarca onlarla haşır neşir olduk.
Osmanlıca öğrenmiş miydiniz o yıllarda?
Sadece kapak okuyabiliyordum ama bu malzemeyle vakit geçirince zaman içinde öğreniyorsunuz.
Yine de alıyordunuz Osmanlıca eserleri değil mi?
Tabii, mutlaka. Hatta bir dönem piyasada ‘Kimse almazsa Kaptan alır!’ gibi bir kanaat oluşmuştu.
Hangi yıllarda gidip gelmeye başlamıştınız sahaflara?
1986, 87… 19 yaşındaydım, 1988’di galiba, bir Ferheng-i Şûrî (İbrahim Müteferrika’nın bastığı 17. kitap) bulup almıştım. Çok sevinmiştim o zaman.
Müteferrika alacak kadar bütçeniz var mıydı?
Hayır, kitap ucuzdu. Benim için de ucuza bulmuş olmak önemliydi. Onu aldım, sattım. Sonra başka şeyler de bulma imkânım oldu. Zaman içerisinde bu kitapları bulmak o kadar zorlaştı ki, o yıllarda karşımıza çıkan şeyleri şimdi mumla arıyoruz. O yüzden bu işte her nesil giderek daha az şanslı oluyor. Kısmet oldu, ben daha erken, 80’li yıllarda başlamış oldum. Bu bir avantajdı. O günkü ser-sahhaflarla, İbrahim Manav’la, Sami Bey’le, İsmail Bey’le tanışma şansım oldu. Şimdilerde bu işe başlamak isteyenler ikinci el kitabı sahafiye zannediyor. Herhangi bir konu üzerinde ihtisaslaşmıyorlar. Başka türlü nasıl söylenir bilemiyorum, alanla satan arasında cahilane gelişiyor olay…
Kaptanlığı, mesleğinizi bırakıp sahaflığa geçişiniz nasıl oldu?
Deniz Harp Okulu’nu bitirip deniz subayı oldum. Ama Denizler Kitabevi’ni açmak için Donanma’dan ayrıldım.
Kaç yıl çalıştıktan sonra ayrıldınız?
2 sene subaylık yaptım, teğmenken ayrıldım. 5 sene de sivil gemilerde kaptanlık yaptım. Hepsinin hedefi Denizler Kitabevi‘ydi. Lise 3’te karar vermiştim denizcilik kitapları satan bir kitabevi açmaya.
Hep bu kadar kararlı mısınız? Kafanıza koyduğunuzu yapar mısınız?
Hiçbir alanda böyle değilim ama bu işi yapmasaydım ne iş yapardım bilmiyorum…
Ne zaman açtınız Denizler Kitabevi’ni?
1993’te. Şirketi kurdum, 5 ay sonra bir arkadaşıma bırakıp tekrar denize çıktım. 2 sene sonra döndüm. Öyle on – off gitti bir süre.
İlk dükkân neredeydi?
O da Beyoğlu’nda, bir arka sokakta, Olivio Geçidi’ndeydi. Oradan buraya geldik.
Sahaflar bu işe kendi kütüphanelerini satarak başlar denir. Sizde nasıl oldu?
Ben hiç satmadım. Tanıdığım birkaç esnaf vardı. Mesela Rahmetli Hilmi Hoca’ya (Merttürkmen) gittim, “Dükkan açıyorum, bana kitap ver!” dedim. Bir duvarı gösterdi, “Bunların hepsini al, satınca ödersin.” dedi. Birkaç koleksiyoner arkadaşım vardı, onlardan aldım. Ama mesele zaten satmak değildi. Ben burayı kitap almak için açmıştım. İlk 5 – 6 sene satışla hiç ilgilenmedim, sadece alıyordum.
Kimsenin yanında çıraklık yapmamışsınız. Tecrübe kazanmak ne kadar zaman gerektirdi?
Çıraklık yapmadım ama 14 – 15 yaşından beri sahaflara gidip geliyordum. 1987’de Ramada Otel’de bir Bizans Kütüphanesi satılmıştı. Sinan Gözen ve İbrahim Manav birlikte bir müzayede yapmışlardı. Ben orada kitapları paketleyen çocuktum.
Nasıl bağlantı kurmuştunuz onlarla?
Bu işlerin içinde olunca herkesin dükkanına girip çıkıyorsunuz. Önce müşteri, sonra dost oluyorsunuz. Bizim meslekte aslında müşteri diye bir şey yoktur. Birinci gün müşteri olan ikinci gün dost olur, yıllar geçer bu şekilde. Benim için öyle oldu…
Sahafları ve sahaf müşterilerini tanıyordunuz bu dükkânı açtığınızda, bir kitleye ulaşmanız zor olmamıştır o halde?
Ben burayı sahaf olarak açmadım aslında. Hâlâ tabelamda sahaf yazmaz. Biz bir konuda ihtisaslaşmış bir kitabevi olmak istiyorduk. Yayıncılık da yaptık, yapıyoruz da. İlk zamanlar hedef, denizcilikle ilgili daha önce yayınlanmamış kitapları yayınlamaktı. O zamanki sloganımız, “Bizde olmayabilir ama nerede olduğunu bilir, sizi yönlendiririz!”di. İlk müşterilerimiz de sahafiye toplayan insanlar değildi.
Kimlerdi?
Deniz sevenlerdi.
Peki kitapları nereden temin ediyordunuz?
Türkiye’de çok fazla kitap yoktu. Yabancı dilde yayınlar da satıyorduk. Sadece kitap da değil; gravür var, harita, dürbün vesaire gibi ufak tefek objeler var. Burası bir ‘meraklısına” dükkân olarak açıldı. Hâlâ da Denizler Kitabevi sadece bir kitabevi değil, ‘meraklısına’ yönelik şeyler satan bir yer. O yüzden hiçbir zaman ‘sahaf’ demedim. Ama bugüne kadar birçok kitap müzayedesi yaptık. Hâlâ da devam ediyoruz. Herhalde 250 tane Müteferrika geçmiştir elimizden. 6 tane tam takım Atlas-ı Cedid sattım mesela. Bunun gibi güzel, nadide parçalar geldi geçti elimizden.
Benim için çok tetikleyici olan bir olayı anlatayım. Bir gün Sadun Boro geldi. 1970’de, Dünya seyahatinden sonra yayınladığı Pupa Yelken diye meşhur bir kitabı var. Onu vitrine koymuştuk, altında da ‘Satış Dışıdır!’ yazıyordu.
-Niye satış dışı? diye sordu.
-Bulamıyoruz!
Bir fabrika adı söyledi, “Oraya git, çuvallarla Pupa Yelken var. Her sattığında bana bir rakı gönderirsin.” dedi. Bodrum’da yaşıyordu. Kitapları sattıkça oradaki bakkala telefon ediyordum. “Sadun Kaptan’a 12 tane rakı gönder!” Parasını gönderiyordum. Sadun Boro’nun diğer kitaplarını da yayınladık. Ayrıca fotokopi de yapıyorduk.
Fotokopi mi satıyordunuz?
Tabii, Muhittin Önay’ın 1960’larda yayınlanmış Yelken Kursları diye bir kitabı vardı mesela. Piyasada yoktu, fotokopi yapıp satıyorduk. İnternet de yok, o bilgiye ihtiyaç duyan insanlar alıyordu. Sonradan kendimiz muadilini bastık o kitabın. İkinci bir Gemici Bağları kitabı basılmamıştır hâlâ. Biz 10 – 12 baskı yaptık. 90’lı yıllar dediğimiz çok eski değil, dün değil evvelsi gün. Ama denizciliğe meraklı insanların, denizcilik öğrencilerinin aradıkları kitapları bulma ihtimalleri yoktu. Balıkçılık dediğinizde bir tek Karekin Deveciyan’ın bir kitabı vardı, o da bulunursa… Bir de Ali Pasinler’in Olta Balıkçılığı ile ilgili kitapları vardı. Her şey bebeklik aşamasındaydı. Dalgıçlık modası çıkmıştı o sıralar. O yıllarda dalgıç olmaya çalışanlar yaşları biraz ilerleyince yelkenci oldu.
Kitap olmaması büyük sorun tabii ama sahafların, kitapçıların çok müşterisi de yoktur. Bu iki yönlü sorunu göze alıp bir ihtisas kitapçısı açmışsınız…
Evet, o zamanlar insanlar bana “Don Kişot’luk yapıyorsun!” diyordu. Bunu göze aldım çünkü hedefim önce satış değildi. Siz bir şeyleri sunduğunuzda ona meraklı olan insanlar kendiliğinden ortaya çıkar zaten. Denemeden ‘yok!’ demek hatalı. Bir şey sunulmamış ki müşterisi var mı yok mu belli olsun. Denizcilik gibi bir konunun meraklısının olmaması da mümkün değil. Arkeoloji konusunda ihtisaslaşmış kitabevleri, yayınevleri var. Bunlar hep ihtiyaçtan çıktı.
Türkiye piyasası bu kanaatinizi ne kadar zamanda doğruladı?
6 – 7 sene içinde. 2000’li yıllara geldiğimizde kendi ürettiğimiz kitaplar da vardı artık ve Türkiye’nin birçok yerinden insan bizden kitap talep ediyordu. İşin sahafiye kısmıyla ilgilenmeye başlayanlar da oldu. Birkaç kişiye ön ayak olduk, konularını denizcilikten seçtiler, onlara malzeme temin ettik. Aralarında daha sonra kitap yazanlar çıktı. Güzel bir yolculuk yaptık hep beraber.
‘Öncelikli maksadım satmak değil, almaktı’ dediniz. O maksadınıza ulaştınız mı?
Evet, ulaştım. Enteresan malzemeler geçti elimden. Mesela Breslau, Midilli gemisi 1918’te battı. 1996 ya da 97’de Aslıhan Pasajı’ndan 150 liraya bir kitap almıştım. Kitabın ismi Breslau, Almanya’daki aynı isimli şehrin kitabı. İçinde Midilli Gemisi’nin damgası ve bir exlibris var. Exlibris’te bir kitabın üzerine oturmuş kitap okuyan bir tayfa resmedilmiş. Hoş bir parçaydı…
En zengin kaynak neresi sizin için? Malzemeyi nerelerden temin ediyorsunuz?
Şu anda en büyük kaynağımız 90’lı yıllarda toplayan insanlar. Topladıkları malzemeyi satmaya başladılar. Eğer aristokrat bir aile değilseniz, koleksiyonu devredecek ilgili bir yakınınız yoksa ne yapacaksınız? Eninde sonunda satacaksınız. Elimizde 400 senelik, 500 senelik kitaplar oluyor. “Benim” diyorsunuz ama öyle değil. Bugüne kadar kimbilir kaç sahipleri oldu. İnsan mı kitap biriktiriyor, kitap mı insan biriktiriyor belli değil… Biz bir süre bekçilik yapıyoruz o kadar. O sürenin sonunda başka bir bekçiye pas ediyoruz… Bir gün Allah rahmet eylesin Sami Önal Bey telefon etti;
“Bir kitap var, sen ilgilenirsin herhalde!” dedi. Deniz Harp Okulu 1773’te kurulmuş. Kurulduğunda 1 hoca, 11 öğrenci var. Cezayirli Hasan Hoca. Bir kitap yazıyor öğrencilere okumak için, Sefine-tül Fiker Medşun bin Durer. Sami Bey’in kastettiği kitap oymuş. Aldım tabii. Sonra ne doktorlar, mühendisler istedi ama satamadım, satmadım yani.
Duruyor mu hâlâ?
Hayır, Deniz Harp Okulu’na hediye ettim, orada camekanda duruyor. Böyle malzemeler bulduktan sonra artık herhangi bir şey sizi kolay kolay heyecanlandırmıyor. Ya Piri Reis’in geri kalan parçasını bulacaksınız. Ya da Barbaros Hayreddin Paşa’nın “Sevgili Turgay Kaptan’a!” imzası çıkacak… Hayal kurmak lazım. Ama unutulmayan bazı küçük sürprizler de oluyor. Yıllar önce bir email aldım mesela; “Elimde haritalar var, Türkiye’ye tatile geleceğim, almak ister misiniz?” diye soruyor. “İlgileniriz!” dedim. Geldi ve adamın elindeki harita İbrahim Müteferrika’nın 1723’te bastığı Karadeniz Haritası çıktı.
Nerede ikamet ediyordu bu adam?
Güney Afrika’da yaşayan, oralı bir adam.
Nereden almış, harita buraya gelmeden önce nereleri dolaşmış öğrenebildiniz mi?
Hong Kong’da bir müzayededen almıştı galiba.
Baştan beri hep ihtisas kitaplığı olarak mı hizmet verdi Denizler Kitabevi?
Öyle açtık ama şimdi ihtisas kitaplığı değil. O bizim bir departmanımız oldu sadece. Her tür kitap bulunuyor. Daha çok Pera Mezat üzerinden online satış yapıyoruz. Çoğu eserimiz orada satılıyor. Her türlü selülozu alıyoruz ve satıyoruz ama gravür harita ve nadir kitap her zaman önceliğimiz.
İlk yıllarda efemera da satıyor muydunuz?
Evet, o zamanlar efemeranın ismi bilinmiyordu. Neyin efemera olduğuna karar vermek gerekiyordu. Onlar yeni yeni oturmaya başladı. O zamanlar mesela duvarları dolduracak malzeme yoktu. Mecburen efemera asıyorduk. Diploma, yazışma, berat gibi şeyleri çerçeve yapıp satıyorduk.
Müşterisi var mıydı?
Tabii, çünkü biz koleksiyonere değil, meraklısına satıyorduk. Görsel olarak, duvarına asmak için alıyordu insanlar.
Gravür, harita gibi kıymetli parçaların Türkiye’deki değerini dünya piyasasıyla karşılaştırdığımızda burada fiyatlar nasıl?
Türkiye çok daha ucuz. Yabancı esnaf bile buradan alışveriş yapıyor. Yabancı müşterimiz çok değil ama var.
Müzayedelerinize katılım nasıl?
40 binin üzerinde kayıtlı müşterimiz var. Eskiden kataloglar yapılırdı, yurtdışındaki adreslere gönderilirdi. Şimdi de tabii var ama herkes alacağını aldı. Chicago Üniversitesi salname koleksiyonu yapıyordu. Şimdi mikro filmini bütün dünyaya kendisi satıyor. Library of Congress’e gitseniz buradaki kütüphanelerde olmayan malzemeleri bir arada bulabilirsiniz.
Doyuma ulaşan bu kitlenin boşluğunu dolduracak yeni müşteriler girdi mi piyasaya?
Aslında internet sayesinde Türkiye’de kitap piyasası çok büyüdü. 2007’de 400 milyon dolar olan kitap piyasası bugün 5 milyar doları aşmış durumda. Bunun en önemli faktörü internet satışları. Yayıncılar ve kitapçılar internetten çok korkuyordu fakat tam tersi oldu. Çok fazla yeni müşteri kazandık. Geçen ay Türkiye’de 61 milyon bandrol alınmış. Kitaba bu oranda bir yönelme olduğunda aradan koleksiyoncular da çıkıyor. Gençler başladı, en önemlisi de o zaten. Fakat problem şu; Türkiye’de, hatta belki de dünyada, kadınlar bu işe girmiyor. Biz yüzde 50 için çalışıyoruz. Yıllardır kitap toplayan kadın müşterilerim var ama okumak için alıyorlar. Aldığı kıymetli kitabın kapağının bir köşesi kırıldığında uykuları kaçan bir kadın yok.
Günümüzde o seviyede tutkulu erkek koleksiyoner var mı?
Olmaz olur mu? Koleksiyoncu diye bahsettiğim onlar zaten. Evinde 10 bin kitabı olan insanlardan bahsetmiyorum. Belki 50 kitabı var ama başka bir duyguyla yaklaşıyor onlara.
Eski ustalar çıraklarına “Alamadığına değil, göremediğine yan!” dermiş. Sizin, müşteri olarak piyasaya girdiğiniz günlerden bu günlere, kendi sahanızla ilgili göremediğinize yandığınız bir şeyler oldu mu?
Oldu ama atlattım. Artık öyle bir merakım yok. Piri Reis Haritası’nın orijinalini gören azdır ama fotokopisi, dijital baskısı falan bir şekilde bilinir. Ben de orijinalini görmedim. 1988’de, öğrenciyken Topkapı Sarayı’na gitmiştim, bir sergi için Amerika’ya göndermişler, göremedim. Zaman içinde törpüleniyorsunuz. İhtiyaç hissetmiyorsunuz.
Bugün bir koleksiyonum yok dediniz, geçmişte neler toplamıştınız?
Denizcilikle ilgili ne kadar kitap varsa yüzde 90’ını topladığıma inanıyorum. Tuhfetü’l Kibar’dan ona benzer pek çok esere hepsi elimdeydi, ama onu da atlattım.
Sahafın satmayacağı şey yoktur tezini doğruluyorsunuz…
O kadar da değil, birkaç tane var.
Ne var mesela?
O bende kalsın. Arasıra açıyorum, kahve içiyorum, kapatıyorum. Bu zevki yaşamak için birkaç parça yetiyor. Yaklaşık 110 parça Osmanlı atlas koleksiyonum var, o ayrı ama. Vazgeçilmez görmüyorum, günün birinde satarım.
Kitap da yayınlıyorsunuz. Yayıncılığa geçişiniz ne zaman ve nasıl oldu?
Aynı yıllarda! Kitabevini kurar kurmaz yayıncılığa başladık. Çok fazla moralimiz bozuldu. Yatırımlar yaptık, karşılıksız kaldı ama sonuçtan memnunum, 200’den fazla kitap yayınladık şimdiye kadar. Bir kitabımız Sedat Simavi ödülü aldı.
Hangisi?
İstanbul Haritaları kitabı. Büyük kurumların, bankaların bastığı nitelikte prestij kitapları, biz kitabevi olarak bastık. Denizcilikle ilgili yayınlar yaptık. Ara Güler’in, Sadun Boro’nun kitaplarını bastık. En son tekneler için güney sahillerine yönelik bir rehber kitap yayınladık.
Yayınladığınız kitaplar denizcilik alanıyla sınırlı değil. Kriteriniz ne?
Sevmemiz lazım…
2007’den beri. Şimdi tamamıyla online’a dönmüş durumdayız. 3 senedir kataloglu müzayede yapılmaması gerektiğini düşünüyorum.
Neden?
Çünkü katalog ve otel masrafları hiçbir zaman kitap piyasasına dönmüyor. Halbuki o masraftan kurtulursanız eserler çok daha ucuza satılabilir. Kataloglu bir müzayede için minimum 100 bin lira harcamanız gerekir. 100 bin lirayı çıkarmanız için 300 – 400 bin liralık satış yapmanız lazım. Bu yükü müşteriye yansıtmaya değer mi?
Bir sahaf olarak nihai hedefiniz nedir?
Bizde emeklilik olmadığına göre sahafların nihai hedefi işi başında ölmektir herhalde. Çok güzel bir hayatım olduğunu söyleyebilirim. Buraya gelen giden insanlar hiçbir zaman kartvizitiyle girip çıkmaz. Müşterilerimin çoğunun ne işle uğraştığını çok sonradan öğrendim. Aynı zevki tadan, aynı duygularda buluşan insanlarla bir arada oluyorsunuz. Bankacı olsam ne olacaktı mesela? Gençlere kendilerini geliştirmeleri kaydıyla, bu yola sapmalarını tavsiye ederim. Sahaflık ve antikacılık gibi meslekler yüz yıllardır devam ediyor. Böyle de devam eder ama şekil değiştirir. Herkes günün birinde çocukluğunu toplar, bu yüzden bu meslek ölmez. Ama Türkiye’de eksik birkaç şey var, onların halledilmesi lazım.
Ne mesela?
Avrupa’da, dünyada ne yapıyorlar diye bir karşılaştırmak lazım. Türkiye’de biz maalesef kendimizi kendimizle karşılaştırıyoruz. ‘İyiyiz, kötüyüz’ diyoruz. Kitapçılık terimleri sözlüğümüz yok mesela. Sahaflar bir kitabı tahlil ederken hangi kelimeleri kullanacak? Standart yok! Daha terminolojisi olmayan bir branştan söz ediyoruz. Standart oluşturmak için birlik gerekir. Bizde böyle bir kültür olmadığından iş üretilemiyor. Bir şeyler başlıyor ve bitiyor. Bu sebeple bir yer tuttum. Zaman içinde devreye sokacağım.
Yeni bir oluşum mu?
Evet, bir kitap kulübü kurmak istiyorum. 20 yıllık hayalim bu. Üye olmayanın giremeyeceği, üye sayısının 300’le sınırlı olacağı bir oluşum. Sadece kitap sohbeti yapılacak içerde. Böyle yerlerin olması gerekir. Bütün dünyada böyledir.
10 yıl kadar önce ani bir kararla Denizler Kitabevi’ni kapatıp yerine kuruyemişçi açtınız. O kararın sebebi neydi?
Malum, bizim dükkân Hollanda Konsolosluğu’na bitişik. Konsolosluğun önünde bir güvenlik kulübesi vardı. Duyduğumuz kadarıyla, diğer taraftaki dükkân rüşvet vererek kulübeyi bizim kapımızın önüne gönderdi. Konsolosluk itiraz etti, biz itiraz ettik ama bir şey değişmedi. Ben de kitapları koliledim ve 17 Aralık 2007’de dükkânı kapattım. 17 Aralık 2008’de ‘Fare dağa küsmüş, dağın haberi olmamış’ deyip tekrar açtım.
Maksat hasıl oldu mu?
Geri açtığımda kulübe kalkmamıştı ama kalkacağını biliyordum. Mesaj vermek için verilmiş bir karardı. Bir sene sonra açmak üzere kapatmıştım zaten. Öyle de yaptım…










