Close Menu
Ayşe AdlıAyşe Adlı

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    • Yeşilçam’dan Portreler
    • Geçmiş Zaman Olur Ki…
    • Türkiye Kurulurken…
    • Hoş Sada!
    • Tüm Kategoriler
      • Şehir ve Mekan
      • Dünya’dan
      • GeziYorum
      • Kitabiyat
      • Nadir Söyleşiler
      • O Şehr-i İstanbul Ki…
      • Portreler
      • Sinema Yazıları
      • Sanat Penceresi
      • Tarih Yazıları
      • MetaFizik
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    Nadir Söyleşiler - herkesin ‘hocam’ diyeceği biri olmak istedim!

    herkesin ‘hocam’ diyeceği biri olmak istedim!

    Haziran 6, 2023
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

     

    Osmanlı dönemi aydın biyografilerinde sıkça geçen bir ifadedir otodidakt. Düzenli bir eğitim almamış, kendi kendini yetiştirmiş kişiler için kullanılır. Modern eğitim yaygınlaştıkça otodidakt kişi sayısı hızla düşüyor. Uzun zamandır insanları tanımaya okudukları okullardan, ders aldıkları hocalardan başlıyoruz. Çok nadir de olsa istisnalar olabileceğini hesaba katmak gerekiyor elbette. Selahattin Özpalabıyıklar bu sıra dışı isimler arasında ilk akla gelmesi gereken portre. Sehalattin Bey, bugünün dünyasında imkansız gibi görünen bir yol izleyerek ezberimizi bozuyor. Ortaokulla noktalanan düzenli eğitimi sonrasında takip ettiği kendi kendini yetiştirme sistemi, onu Türkiye’nin en önemli yayınevlerinde editörlüğe, İngiliz dilinin en önemli isimlerini tercüme edecek seviyede dil hakimiyetine taşıyor. Çevirmen, editör ve yazar Selahattin Özpalabıyıklar’ın serüveni pek çoğumuza ilham olacak nitelikte. Buyrun kendisine kulak verelim…
    Muhataplarımızı, genellikle, yetiştikleri çevreden hareketle tanımaya başlıyoruz. Ancak siz kendi kendini inşa etmiş birisiniz. Hikayeniz nasıl başladı?
    Çocukken öğrendiğim bir fıkra vardı. Bir adam, kuş satılan bir dükkâna giriyor ve papağanlardan birinin fiyatını soruyor. “Beş bin lira!” diyor satıcı. Büyük para! Müşteri “Neden?” diye soruyor haliyle. Cevap: “İngilizce biliyor.” Adam bir başkasına yöneliyor; o daha pahalı: “İngilizce, Fransızca biliyor.” Üçüncü üç dil biliyor ve başka yetenekleri var. Bu esnada köşede sessiz sedasız duran bir papağan dikkatini çekiyor. Onun fiyatını soruyor: “Yirmi beş bin lira!” Hayret ediyor adam: “Nasıl yani! Onun marifeti ne?” “Vallahi bilmiyorum.” diyor satıcı. “Hiçbir marifetini görmedim ama diğer papağanlar ona ‘Hocam’ diyor.” Tuhaf bir şekilde, ben de galiba hayatta kendime böyle bir hedef koymuştum. Herkesin ‘Hocam’ diyeceği biri olmak istedim. İşin ilginci galiba ben o papağan oldum. Çünkü kazandığım halde gitmediğim için okumadığım İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde çevirmen olarak sohbete gittim. Editörlük atölyeleri vesilesiyle insanlar ‘Hocam’ diyor. Bir sürü “öğrencim” oldu. Bir tür fahri hocalığım var. 

    Peki, ne zaman karar verdiniz buna, hatırlıyor musunuz?

    Yıllar önce, galiba Bilgilik Webster’da çalışıyordum. Masamda otururken bir anda hatırladım. İlkokul beşinci sınıfta olmalıyım, kendime bir hedef koymuştum. Hedef koyar gibi bir bilinçle değil ama, bir hayal gibi. “İlerde masada çalışacağım. Kâğıt kalemle meşgul olacağım.” Daktilo gelmemiş aklıma. Bilgisayar zaten daha dünyada yok! Bu ânı hatırladığımda oturduğum sandalye tekerlekliydi, dönerliydi. Çocuk aklımla, büro sandalyesi kavramını bilmediğim için sandalyemi tahmin edememişim. O gün anladım ki ben hedefime erişmişim ama bundan haberim yok. Galiba olay biraz da bu. İnsan farkında olmadan hayatta kendine hedefler koyuyor. O hedefe vardığının farkına da sonradan varıyor. Özellikle benden gençlerle sohbet ederken üstünde durduğum bir şey var: Baudelaire, “Gerçek yolcu, yalnızca gitmek için gidendir,” diyor ya, onu unutmayıp yolda olmanın keyfini çıkarmak lazım. 

    Nasıl bir yoldan vardınız hedefinize?

    Okumayı öğrendiğimden beri okuyorum ben. Bulabildiğim her şeyi okudum! Laf olsun diye söylemiyorum, hakikaten öyle. Fakir bir aileydik. Ek gelir olsun diye evde kesekâğıdı yapıyoruz. Hesapta ben de yardım ediyorum ama gazeteden yapıyoruz ya, kapatılmış kesekâğıtlarını açıp okuyordum. Sonunda babam, “Sen kesekâğıdı yapma, gazeteleri önceden oku,” dedi.

    “Okuma!” değil, önceden oku…

    Hayır, kesinlikle “Okuma!” değil. Okumak konusunda hiç engellenmedim. İşin en hoş yanı o. Benim kuşağımın çocukları Tommiks, Teksas gibi çizgi romanları ders kitabı arasında okumuştur, gizli gizli. Ben gizli okumadım, çünkü engellenmedim. Belki güveniyorlardı, belki de okumamı engelleyemeyeceklerini fark etmişlerdi. Çalışkan bir öğrenci değildim ama okumayı, özellikle de ders harici okumayı seven bir öğrenciydim. Yanlış hatırlamıyorsam okula gitmeden önce okumayı öğrenmiştim. Şansıma ilkokuldaki öğretmenlerim bu açıdan iyi çıktılar. 1962-67 arası ilkokuldaydım. Çubuklu’da oturuyorduk. Galiba üç öğretmenim oldu. Beşinci sınıf öğretmenim Özcan Bey’di. O yıl, Milliyet gazetesinin İlkokullar Arası Bilgi Kültür Yarışması başladı. Her okulu temsilen beşinci sınıflardan bir öğrenci katılıyordu. Bizde iki aday çıktı. Öğretmenler belirliyor tabii adayları. Diğer aday, çalışkan, tipik “inek” bir çocuktu. Özcan Bey beni göndermek istiyordu. Benim seçilmem için öğretmenler kurulunda kavga ettiğini sonradan anlattı. Çalışkan olduğu için diğer çocuk gitsin istemişler. Özcan Bey de “O çocuk sadece çalışkan, ama Selahattin’de başka bir şey var!” diyerek benim için kavga eden ilk kişi olmuş.

    Başkaları da mı var?

    Tabii! Profesör Oya Köymen, Temel Britannica’nın yayın koordinatörüydü. Ben ansiklopediye önce dışarıdan madde çevirdim, yazdım. Sonradan kadroya girdim. Ansiklopedinin bitmesine yakın Oya Hanım beni odasına çağırdı, gittim. “Her mesleğin alaylısı olur ama çevirmenin alaylısı olmaz diye düşünüyordum. Sen beni yalancı çıkardın,” dedi. O zaman öğrendim ki kadroya gireceğim zaman benim için yayın kurulunda kavga etmiş. Doktoralı, çifte lisanslı adaylar var, ben ortaokul mezunu bir elemanım. “Ne işi var bunun?” diyorlarmış. Özcan Bey gibi Oya Hanım da, “Öyle demeyin, Selahattin onlardan daha çok işimize yarıyor,” diyormuş. Ondan yıllar sonra bir kez de Enis Batur’un benim için kavga etmesi gerekmiş.

    Onun karşısında kimler var?

    Yapı Kredi Yayınları’nın yönetim kademesi. Enis de sonradan söyledi benim için kurulda kavga ettiğini. Onlar da arkadaşlarımdı, beni sevdiklerinden, yapamayacağımdan endişe ettiklerinden istemiyorlar editör olmamı diye düşünüyordum, Enis’e de söyledim bunu. Doğru zamanda, doğru insanlara denk gelmişim galiba. Belki ben de o işler için doğru insandım. Enis, insanları iyi tanıyor ve işleri doğru kişilere delege ediyordu. A’dan Z’ye İlhan Berk kitabım Enis’in ısmarlamasıdır örneğin. İlhan Berk okuyorum, seviyorum ama o güne kadar üzerine yazabileceğimi düşünemezdim. Enis kitabı hazırlama işini bana verdi, iyi ki de vermiş. Başkalarına iş delege ederken de doğru insanları seçtiğini gördüm. O noktada yanılmıyor. Kurulda haklı bir kavga vermiş yani. 

    Biraz geriye dönelim, Özcan Bey sizi o yarışmaya gönderebildi mi?

    Evet, gönderdi. İstanbul’da 74’üncü oldum galiba. Sonradan Milliyet’in arşivi dijitale açıldığında yarışmaya katılan diğer isimlere baktım, öyle hoş bir tablo çıktı ki ortaya. “Adam olacak çocuk” gibi bir şey adeta…

    Kimler var?

    İzmir Amerikan Koleji’nden Roza Hakmen, yine İzmir’den başka bir okuldan Tülay Güngen. Tülay Hanım şu anda Yapı Kredi Yayınları’nın Genel Müdürü. Bizden birkaç sene sonra Sevan Nişanyan ve Bülent Somay var. Bunlar benim rastladıklarım. Yazar, edebiyatçı, çevirmen olanları biliyorum. Farklı alanlarda başka insanlar da var besbelli. Ortaya bir profil çıkmış. 1960’lı yıllarda bütün Türkiye’de ilkokul beşinci sınıfta olan çocukların profili. Fırsat eşitsizliğini de hesaba katmak lazım. Sonuçta ben “mahalle mektebi” denilebilecek bir okuldan geliyorum ama Roza İzmir Amerikan’dan. Çubuklu İlkokulu’nda öğrenci olan ben, kolejli çocuklarla yarışabilmişim. Özcan Bey yarışma öncesi beni bir tür kampa aldıydı. Ama stratejik bir hata yapmış: Genel kültür soracaklarını düşünerek deli gibi gazete okuttu bana, babam Hürriyet gazetesi alırdı, evde zaten onu okuyordum her gün, ama yarışmada tamamen müfredat soruları vardı. 

    Elinizdeki kaynaklar merakınızı tatmine yetiyor muydu?

    Bütün şartları zorluyordum. Okulla evin arası, çocuk adımlarıyla en fazla yirmi dakika mesafeydi. Ben bir buçuk saatte yürüyordum o yolu.

    O arada ne yapıyorsunuz?

    Çubuklu Deresi’nin üstü açıktı henüz. Çubuklu’nun içinden geçer, kuru bir deredir. Baharda belki biraz su olur, o kadar. Dere yatağını ıslah ederken zemine taş döşemişler. O derenin içinden yürüyor, takvim yaprağından gazete parçalarına kadar bulduğum bütün kâğıt parçalarını okuyordum. Bilmediğim dilde bir şey bulduğumda bile harfleri tanıyorsam bakıyordum. Evdekiler alışmıştı, beklemiyorlardı beni.

    Ya kitap?

    Komşulardan kesekâğıdı yapmak için eski dergi ve gazete topluyorduk. Gazeteyle beraber kitap da geliyordu bazen. Muhtarımızın üç kızı vardı, Hale, Jale, Lale. Hale ve Jale liseyi bitirmişlerdi. Onlardan Nihat Sami Banarlı’nın üç cilt Metinlerle Türk ve Batı Edebiyatı kitabı geldiğini hatırlıyorum. Lise ders kitabıydı bunlar. Daha ilkokuldayken lise edebiyat kitabı okuyordum. Yunus Emre’yle ilk defa orada karşılaştım.

    Okuduklarınızı anlıyor muydunuz?

    Anlıyordum hakikaten. Bir sürü sözcüğü bilmiyorum elbette ama edebiyat zevkim, şiirden zevk alma ve anlamaya doğru yönelme sürecim o yıllarda başladı.

    Bu durum sizi yalnızlaştırmadı mı? Yaşıtlarınızla ilişki kurabiliyor muydunuz?

    Çok yalnızlaştım elbette. Sokağa çıkıp oynadığım da oluyordu ama genellikle akşam çıkıyordum. Teks çizgi romanının kahramanı Tex Willer’in Kızılderili ismiyle Gece Kartalı diyorlardı arkadaşlarım bana, çünkü oynamaya daha çok gece çıkıyordum. O vakte kadar evde kitap okuyordum. Benim zekâmın bir özelliği var, çalışmadan öğreniyorum. O yüzden pek ders çalıştığımı bilmem. 

    Evinizde kütüphane var mıydı?

    Vardı, galiba yine ilkokuldayken babam eski bir ceviz dolabı bana kitaplık yapmıştı. Elinden öyle işler gelirdi. Annem de babam da İzmitlidir. Gebze’de babamın Münevver halasının oğlu Mahmut Abi vardı, üniversite okumuştu. Dönemin devrimci gençlerinden. Büyük ihtimal 47’lilerden. Ondan bazı kitaplar gelmişti. Dosttan Dosta Deyişler kitapçığını hatırlıyorum. Bir polis aramasında el konuldu ama sonradan sahaf eşinmelerimin birinde aynısını buldum. Aziz Nesin’in kitapları o zaman Tekin Yayınevi’nden çıkıyordu. Onları falan alıp doldurdum o kitaplığın içini. Beykoz’da, Orhan Veli’nin evinin olduğu sokağın köşesinde bir bakkal vardı. Kitap da kiralıyordu. O dönem çok yaygındı bu iş. Oradan kitap kiraladığımı hatırlıyorum. 

    Özellikle okumayı tercih ettiğiniz bir tür var mıydı?

    Edebiyat! Nasıl oldu bilmiyorum ama edebiyatla devam etmek istediğime emindim. Nihat Sami Banarlı’nın kitapları beni edebiyata yönlendirmiş besbelli. Demek ki bir şey bulmuşum. Necatigil “İçimde olmayan şiiri hiçbir yerde bulamadım” diyor ya, ben de galiba içimdeki edebiyatı o kitaplarda bulmuşum. 

    Sola ilginiz de vardı değil mi o yıllarda?

    Evet, 1960’lı yılların sonları ve sol okumalar da yapıyordum. Yıllar sonra Türkiye İşçi Partisi ilçe yöneticiliği yaptım. Daha eski kuşaktan partili ve sağlam donanımlı bir abi “İnsanlar sosyalizme üç türlü gelir,” demişti bana, “Bir grup hakikaten ideolojik olarak, donanarak gelir. Diğer bir grup vicdanıyla gelir. Üçüncü grup ise kültür sanat yoluyla gelir. Sen kültür sanat yoluyla gelenlerdensin.” İdeolojik donanımım sıfırdı, zaman içinde öğrendim. 

    Ne zamandan itibaren kendinize ‘bilinçli okur’ diyebiliyorsunuz?

    Çok çeşitli ve düzensiz okudum. Sanıyorum askerlik sonrası artık seçmeye başlamıştım. Çok kitap biriktirmiş, istiflemiş olmanın altında da bu var. İlgi alanlarım çeşitli. Bir iki alan seçip onlarda olabildiği kadar derinleştim. Yüzeyde çok geniş bir alana yayılıyorum. Yemekte biraz oradan biraz oradan çöplenirsin ya, ben de bilgi alanlarına öyle davranıyorum. Kitap editörlüğünde ve ansiklopedi işinde çöp bilgi yok, yıllar içinde bunu gördüm. Günü geliyor, bir işinize yarıyor. Bünyeme en uygun işleri bulmuş ve bu işlerde işime yarayacağını biliyormuş gibi belirsiz bir okuma yapmışım. Aynı önseziyle kitap toplamışım. 

    Dil zevkinin oluşması, okuduklarınızdan belli bir edebi lezzet alma ihtiyacı için de askerlik sonrasını mı beklemek gerekiyor?

    Hayır, o sanırım daha çocukken başlamıştı. En çok şiir sevdim, neden bilmiyorum. Başlarda Yunus Emre çok çarpmıştı beni. Yunus, halk edebiyatıyla divan edebiyatının kesişim kümesi gibidir. Şiir zevkim onunla oluşmaya başladı sanırım. Daha sonra modern şiiri öğrenmeye başladım. Edebiyat Yayınevi küçük boy, kalınca bir antoloji basmıştı. Başlangıcından Bugüne Türk Şiiri. “Bugün” dediği 1950’ler. Hâlâ saklarım. Orada müthiş bir tarih ve gelenek gördüm. Divan şairleri, halk şairleri, hatta destanlar var. Şeyh Galip’i de, Galip Paşa’yı da, Leskofçalı Galip’i de almışlar. O kitap Türkçe şiirin bütününe bakmamı sağladı. 

    Bir dönem seçtiniz mi?

    Seçtim tabii. İkinci Yeni gibi yeni yönlenmeler olduğunda çok fazla havasına giremiyordum. Çocuğum, kelime haznem belli. Her şeye rağmen eskiler daha güzel geliyordu bana. Divan şiirindeki ses yakalıyordu galiba beni. Bir edası vardır ya, o eda belki ezberi de kolaylaştırıyor. Uyaklı, vezinli. Sonra yavaş yavaş yenilere de yöneldim. 

    O yıllarda şiir ya da düzyazı yazmaya başlamış mıydınız?

    Aziz Nesin “Her üç Türk’ten dördü şairdir,” der ya, bayılırım o sözüne. Türkiye’de insanlar genellikle şiirle başlar, sonra düzyazıya geçerler. Ben tuhaf bir şekilde şiirle başlamadım. Ortaokul yıllarında şiir yazmayı denediğimi hatırlıyorum. Bir 19 Mayıs kahramanlık şiiri denemesiydi. İyi ki saklamamışım, kötü bir şiirdi. Sonra şiir de düzyazı da yazmadım, büyük bir ihtimalle yetersiz gördüm kendimi.

    İngilizceye, İngiliz edebiyatının önemli kalemlerini çevirecek kadar hâkimsiniz. Sizi bu seviyeye taşıyacak dil merakınız nasıl ortaya çıktı?

    Yine Nihat Sami Banarlı diyeceğim. Bütün tohumlar onunla ekilmiş sanki. Çünkü Shakespeare’i de ilk defa orada gördüm. Yazma divanlardan Yunus okuyabilmek için Osmanlıca, Shakespeare’in sonelerini çevirebilmek için İngilizce öğrendim. İkisini de Nihat Sami Banarlı’da görmüştüm. Ortaokulda İngilizcede iyi olduğumu hatırlıyorum. 10 üzerinden 9 alıyordum. Yazım çirkindi, hoca “Yazını düzelt, 10 vereceğim,” diyordu. Hiç 10 alamadım.

    Hedeflerinizi gerçekleştirebildiniz mi?

    Bırakın yazma Yunus divanı görmeyi, henüz herhangi bir yazma metin değmedi elime. Ortaokul İngilizcesinin üzerine sonradan devam ettim. FONO’nun mektupla İngilizce öğretim kurslarını tamamladım. Shakespeare’in bir tanecik sonesini çevirebildim, o da yıllarca sürdü ve geçenlerde bitti. İngilizcede de aynı Türkçedeki gibi sistemsiz bir şekilde bulduğum her şeyi okudum. Mahir İz anılarında anlatır, Osman Reşer “Siz Şarklılarda bazı şeyler var ki nasıl olup da bildiğinize şaşıyorum. Bazı şeyler de var ki nasıl olup da bilmediğinize şaşıyorum,” demiş bir gün. Mahir Hoca da “İşte buna metodsuz Şark usulü derler,” diye cevap vermiş. Bunu okuduğum zaman, “Beni tarif ediyor,” dedim. İngilizcenin A’sında henüz bilmediklerim vardır ama Z’sinde de bildiklerim vardır. Tam Osman Reşer’in şaşırdığı olay.

    İngilizceyle ciddiyetle ilgilenmeye ne zaman başladınız?

    Ortaokulda son senede beklemeye kaldım. Son sınıfı geçemezseniz beklemeye kalıyor, bir yıl boyunca okula gitmiyordunuz. Yıl sonunda sınavlara giriyordunuz. O sene FONO’ya kaydolup İngilizce öğrenmeye başladım.

    Bir hayaliniz var mıydı? Ne işinize yarayacak bu öğrendikleriniz?

    Bir hayalim yoktu sanki. Hatırlamıyorum. Ortaokuldan sonra okula devam edemedim, çünkü çalışmam gerekiyordu. Çevreden beni bilen insanlar da “Okusun bu çocuk, ziyan olmasın,” diyordu. Ama maddi olarak karşılayamayacağız. “En azından akşam lisesine gitsin” diye konuşuldu evde. Bu arada Çubuklu’da Petrol Ofisi’nin tamirhanesinde çıraklık yapıyorum. Makineyle ilgili bir okul bulursam en azından tamirci olurum diye düşündüler. Haydarpaşa Lisesi’nin akşam okulu vardı. Bütün bölümler dolmuştu, sadece ahşap doğramacılık kısmında yer vardı. Kayıt yaptırdım fakat bir hata yapmışız ve akşam yerine gündüz kısmını seçmişiz. Devam edemedim. Ağlaya ağlaya iptal ettim.

    Peki, hayatınızın seyrinin hayalinizdekinden farklı olacağını kabul etmiş miydiniz?

    Evet, artık kabul etmiştim. 17 yaşında bir dekor atölyesine çırak olarak girdim. Cam ve kristal mutfak eşyalarındaki dekorları yapıyorduk. Yeni hedefim orada ortaya çıktı. Cumartesileri yarım gün çalışıyoruz. Haftalığımı götürüp anneme veriyorum. Annem bana harçlık veriyor. Ev yakın, yemeği evden götürüyorum, dolayısıyla masrafım yok. O parayı alır almaz Üsküdar’da, Doğancılar Yokuşu’ndaki Gençlik Kitabevi’ne gidip Aziz Nesin kitapları alıyorum. Bir yandan da gözüm Cağaloğlu’nda. Basın-yayın piyasası orada çünkü. Gazeteci olmak istiyorum. Masa başı, kâğıt- kalem işi hayali beni oraya yönlendirmiş demek ki. O atölyede çalışırken kendime bir söz verdiğimi hatırlıyorum: “Açlıktan ölme raddelerine gelmedikçe dekorculuk yapmayacağım.”

    Ne zaman verdiniz bu sözü?

    19 yaşında falan olmalıyım. Beş yıl kadar o işte çalıştım, sonra askere gittim. Döndükten sonra Türkiye İşçi Partisi’nin Beykoz İlçe Başkanlığı’na gittim. Siyaset konusunda ufak ufak bilgilenmeye başlamıştım ama ne nedir bilmiyorum. İdeolojik hiçbir donanımım yok. Askerde Kurtuluşçu bir astsubay Kurtuluş dergilerini vermişti. Oradan bir şeyler okuyup öğrenmiştim. Yumuşak, barışçı bir kişiliğim olduğu için galiba, işin silahlı kısmını hiç düşünmedim. O yüzden TİP’i seçtim. Altı ay ya da bir yıllık aday üyelik vardı. O arada eğitimlere katılıyorsunuz. Olabildiğince aktif olmanız bekleniyor. O sürede onlar da adayı araştırıyorlar besbelli. 1978 yılında ilçe kongresi yapıldı. Beni Yönetim Kurulu’na seçtiler. Bir süre eğitim sekreterliği ve yayın sekreterliği yaptım. İdeolojik gerekçelerle bir süre sonra partiden istifa ettim. 

    Kendime askerlik sonrası ‘Bilinçli okur’ diyebilirim demiştiniz. O dönemde ne okuyordunuz artık?

    Beklendiği kadar yoğun olmasa da Marksist klasikleri okumaya çalışıyorum. Onun dışında yine ağırlık edebiyatta, şiirde. Nâzım okuyorum, Can Yücel okuyorum, Metin Eloğlu okuyorum. Bunlarda beni çeken öncelikle kullandıkları dil oldu. Metin Eloğlu ve Can Yücel bazı bakımlardan birbirlerine benzerler. İkisi de İstanbul Türkçesini ve argosunu çok iyi bilir ve çok iyi kullanır. Dil konusundaki ufkumu genişlettiklerini söyleyebilirim. Dilin sadece edebi ve günlük dilden ibaret olmadığını, argonun da şiir dili olabileceğini gördüm. Divan şiirindeki tevriye gibi söz sanatları ilgimi çekiyordu. Ufak ufak şiir yazmaya da başlamıştım o yıllarda. Çokça Necatigil okuyordum. Necatigil etkili, hatta Necatigil yazmış zannettirecek kadar etkilenmiş şiirlerdi bunlar. 

    Mesleki anlamda ilk kırılma ne zaman yaşandı? Yola ne zaman girdiniz?

    1982 sonrası olsa gerek. Gazetede bir ilan gördüm. “İstanbul içinde günlük bir akşam gazetesi için muhabir adayları aranıyor!” 12 Eylül’den önce sarı basın kartı alabilmek için ortaokul mezunu olmak yetiyordu. Ortaokul mezunu bir gazeteci Kenan Evren’e netameli bir soru sorunca lise mezunu olma şartı getirmişlerdi. Basın kartı alma şansım yok ama gazeteci olmak istiyorum. Telefon ettim, Yasemin Tuğ, yazı işleri müdürüydü. Nefes almadan anlatıyorum kendimi. Laf bitti, mecburen durdum. “Eğitim durumunuzu öğrenebilir miyim?” dedi. “Ben de bu soruyu geç sordurmak için nefes almadan konuştum. Ben ortaokul mezunuyum. Hukuki olarak istihdam edemeyecekseniz hiçbir itirazım yok, ama sadece basın kartı alamayacağım için işe almayacaksanız, ben basın kartı istemiyorum, bu işi istiyorum,” dedim ve ilk blöfümü yaptım: “Siz beni deneyin, ben sizi deneyeyim.” Güldü Yasemin Hanım, “Gelin görüşelim,” dedi.

    Telefonda kendinize dair ne söylediniz? Onları ikna edecek ne yapmıştınız o vakte kadar?

    İyi bir okur olduğumu söyledim, bir de Demirtaş Ceyhun’un çıkardığı Edebiyat Cephesi’nde bir iki tane kitap tanıtımı yazmıştım, onların kupürlerini götürdüm. Patron Abdülaziz Bekkine’nin oğlu Mahmut Bekkine’ymiş, sonradan öğrendim tabii. Müslüman, temiz, sapı samanı birbirine karıştırmayan bir adamdı. Demirtaş Ceyhun’un çıkardığı solcu bir edebiyat dergisinde çıkmış yazıları götürdüm ben. “Anladığım alanlar değil ama çok güzel, bravo!” dedi. Muhabir olarak başladım. Pazar günleri hariç altı gün çıkan bir akşam gazetesi hazırlıyoruz. Mahmut Bey İngiltere’de okumuş. Aslında Yes diye bir İngilizce gazete çıkarıyormuş. Sonra Türkçeye çevirmiş ve adını Evet koymuş. Sıfırdan, genç bir ekip kurmuşlardı. Karagümrük’te, Vefa Stadı’nın karşısındaydı yerimiz. Haberler geliyor, fakat çok kötü, yeniden yazmak lazım. Mahmut Bey beni büroda tutmaya başladı. Muhabirlerden gelen haberleri yeniden yazıyordum. Bir süre sonra okurlardan şiir köşesi talebi gelmeye başladı. Şiir köşesi hazırladım. Bulmaca da hazırlıyordum. Muhabir kadro yetersiz kaldığı için haberler gecikmeye başlayınca gazete ertesi sabaha sarkmaya başladı. Mahmut Bey bir noktadan sonra kapatmak zorunda kaldı.

    Ne kadar çalıştınız Evet’te?

    Kurulup kapanması bir yıl içinde oldu sanırım. 

    Sonra ne var?

    Arada cezaevi dönemleri var. 1980’de, 12 Eylül’den önce ‘Parti, programının dışına çıkıyor’ diyerek istifa etmiştik ama 12 Eylül’den sonra TİP’e açılan dava, 12 Eylül öncesine dairdi. Dolayısıyla biz de yargılandık. 1982 içinde on ay tutukluyduk. Dava Yargıtay’a gidince 1986’ya kadar kararı bekledik. Neticede beş yıl hüküm giydik. 1986’da kalan on dört ayı yattım. Çeviri yapmaya da o ara, cezaevinde başladım. 

    Mükemmeliyetçi bir insansınız. Kendinizi, çeviri yapacak kadar dile hâkim olduğunuza nasıl ikna ettiniz?

    İlk çevirim Longfellow’un üç dörtlükten oluşan “The Arrow and the Song” yani “Ok ve Şarkı” diye bir şiiriydi. Çok basit bir dili vardı. Hâlâ bitmiş değil o şiir. O kadar sade bir İngilizcesi var ki o uyakları ve ses dengesini yakalamaya çalışarak o sadelikte çevirmek neredeyse imkânsız. O yüzden hâlâ duruyor. Sonra bulduğum her şeyi çevirmeye başladım. Blake, Emily Dickinson gibi zor insanların metinleriyle uğraşmaya başladım, niye bilmiyorum. Mükemmeliyetçiliğime değecek metinler ve insanlar olsun diye düşündüm belki de. Farkında olmadan o zor metinleri, hedefleri aradım galiba. Başka türlü mükemmeliyetçiliğini göremezsin, tadını çıkaramazsın zaten. 

    Bu çevirileri bir yerlere gönderdiniz mi?

    Enver Ercan’la tanışmıştım. Varlık dergisinin yayın yönetmeniydi o sıralarda. İşsiz bir dönemimde iki günde bir Varlık’ın Cağaloğlu’ndaki yerine gidiyordum. İlk çevirilerimi Varlık’ta yayımladı Enver. Arkadaşlarım okuduklarında beğeniyorlardı. Kimseden eleştiri aldığımı hatırlamıyorum. İlk ciddi telif yazım ise 1978’de sağır-dilsiz pandomimci bir işçiyle yaptığım bir söyleşi. Yürüyüş dergisinde Selahattin Özpalabıyık imzasıyla yayımlanmıştı. Bazı insanlar bilinen birinin takma ismi herhalde diye düşünmüşler. Bir üslup arayışım o yıllarda da vardı. O metinden hâlâ memnunum. Göndermeler kitabımın ilk yazısı. Varlık’a yazı ve çeviri gönderiyordum fakat orası benim için değerlendirme kriteri değildi demek ki. Uzun zaman kendimden emin olamadım.

    Ne zaman ikna oldunuz?

    O sırada Yazko Çeviri çıkıyordu ama oraya göndermeye hiç cesaret edemedim. Dergide Ahmet Cemal var, Tahsin Yücel var, onların çeviri yaptığı bir yere nasıl gönderirim diye düşündüm. Sonradan Metis Çeviri çıkarken, 1800’lerin sonlarında yaşamış Amerikalı şair Oliver Wendell Holmes’un “Odalı Notilus” diye kalıplı kafiyeli bir şiirini çevirdim. Nasıl cesaret ettiysem gönderdim. Aradılar, galiba Müge Gürsoy Sökmen’le konuştum. “Çevirinizi Yayın Kurulu’nda değerlendirdik ve çok sevdik. Bir iki yerde takıldık. Gelin onları görüşelim, basacağız,” dedi. Tereddüt ettikleri ifadeler benim de çevirirken karar veremediğim şeylerdi. 

    Yıl kaç?

    1992. O zaman artık kendimi çevirmen saydım.

    Editör, çevirmen ve yazar vasıflarınızın ilki çevirmenlik o halde?

    Evet, önce çevirmen oldum. Sonra editör ve yazar. Yazar sayılmam da, Cemal Süreya’nın toplu yazıları için yazdığım metinle olmalı herhalde. Alpay Kabacalı ve Kaan Özkan, Cemal Süreya’nın bütün yazılarını derlemişlerdi. Şapkam Dolu Çiçekle’deki yazıların tarzındaki şiir ağırlıklı yazıları ayıkladım. Kitabı hazırladım. Enis, “Buna bir sunuş yaz,” dedi. Teknik denebilecek bir metin yazdım. Beğenmedi, “Edebi bir sunuş yaz,” dedi. Yeni metni götürdüğümde baktı ve “Tamam, sen yazar olmuşsun!” dedi. O günden beri ben de kendimi yazar kabul ediyorum. 

    Evet sonrası para kazanmak için ne iş yaptınız?

    Yine ilanla Bilgilik Webster ansiklopedisine başvurdum. Peşinden Temel Britannica’da çalıştım. 

    40 yıldır piyasanın içindesiniz ve içerden konuşma yetkisine de sahipsiniz artık. Bu kapıların size açılması o günlerde de bugünkü kadar mucizevi miydi?

    Bugün olsa açılmayabilirdi… Hep diplomadan çok liyakate önem veren ve o liyakati görebilen insanlara denk gelmişim. Bugün o şansım olmayabilirdi. 1990’da Temel Britannica’dayken dışarıdan lise bitirmeye karar verdim. Lise Yapı Kredi’deyken bitti. Aynı sırada üniversite sınavına da girdim. İki yıl üst üste İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı’nı kazandım ama gitmedim. Kendimi kendime ve herkese ispat ettiğimi düşündüğüm için. Diploma almaya da gerek görmedim. Ansiklopedilerde de Yapı Kredi’de de kimse bana diploma sormadı. Yapı Kredi’den sonra Doğan Kitap’ta çalışırken ilk kez diploma istendi. Sınavlara girdiğim Çiftehavuzlar 50. Yıl Tahran Lisesi’nden diplomamı almamıştım. O zaman gidip aldım. 

    Ansiklopedilerde kimlerle mesai yaptınız?

    Temel Britannica’nın Yayın Koordinatörü Oya Köymen’di. Vedat Günyol dil ve yazım danışmanımızdı. Sabri Koz, Nuri Akbayar, Işıtan Gündüz gibi başka bir sürü isim vardı. Behice Hanım’ın (Boran) oğlu Dursun Hatko düzeltmendi. 
     

    Ansiklopedide çalışmak ne kattı size?

    İmkânım olsa ve ansiklopediler devam ediyor olsa, okuyan, yazan, çeviren, edite eden herkesin bir ansiklopedi eğitiminden geçmesini isterim. 

    Neden?

    Bir metnin kendinden ibaret olmadığını görüyorsunuz. Etrafı var! “Bilgiye nasıl ulaşılır”ı görüyorsunuz ayrıca. Samuel Johnson Oxford English Dictionary öncesi İngilizcenin ilk büyük sözlüğünü hazırlayan kişi. Onun bir sözü var, “Ya bir şeyi bilirsiniz ya da onun hakkındaki bilgiyi nerede bulacağınızı bilirsiniz,” diyor. Ansiklopedi eğitimi, insana bilgiye ulaşma kaynaklarını öğretiyor. 

    Temel Britannica’da ne kadar çalıştınız?

    Başından sonuna kadar oradaydım. Önce dışarıdan madde yazdım. Sonra bir şekilde kadroya geçtim. Ansiklopedi 1991’de tamamlandı. Sonra bir işsizlik dönemi. O sayede Borges’ten şiirler çevirip Altın ve Gölge adıyla bir kitap hazırladım. İrfan Sancı’yı tanıyan bir arkadaşımla Sel Yayıncılık’a götürdük. Yanlış hatırlamıyorsam 800 lira gibi bir para aldım o kitap için. Sağda solda çıkmış parça parça çeviriler ve bir iki yazı dışında yayımlanmış işim yok, böyle biri için hiç yoktan iyiydi. 

    Kariyerinize çevirmen olarak devam etmek istediğiniz için mi Yapı Kredi’ye çeviri teklifiyle gittiniz?

    İşsizdim, Altın ve Gölge dışında Anna Kavan’ın Asylum Piece adında bir kitabından iki öykü çevirmiştim o dönemde. O öykülerin fotokopisini, kitabı ve Altın ve Gölge’yi alarak Yapı Kredi’ye gittim. Ve orada ikinci blöfümü Enis’e yaptım. Kitap çevirmeyi önermek için gitmiştim. Yayınevi’nin Genel Müdür Yardımcısı Şahin Beygu’yu tanıyordum. Şahin meşguldü, beklemeye başladım. O esnada salona Enis Batur girdi. Bir anda karşılaşınca bir blöf çektim. Nasılsa her gün bir sürü insanla tanışıyor, beni de bir yerlerden tanıdığını düşünür diyerek “N’aber Enis?” dedim. Tahmin ettiğim gibi oldu. Selamıma cevap verdi ve neden orada olduğumu sordu. “Anna Kavan önermeye geldim,” der demez heyecanlandı: “Ice mı, Ice mı?” Ben aslında Asylum Piece’i önerecektim. Ama Ice’ı çevirmem için anlaştık. Romanın çevirisini (Buz) teslim ettiğim gün part-time düzeltmenlik teklifi aldım Enis’ten. Vaktiyle Seha Meray’ın çevirip hazırladığı Lozan belgeleri 29 Ekim 1993’te Cumhuriyet’in 70’inci yılına armağan olarak yayımlanacaktı. Ertesi gün işe başladım, rahmetli şair Cenk Koyuncu’yla beraber. Bir süre sonra full-time’a geçtik. O iş bittikten sonra da editör olarak devam ettim.

    Editörlük, sınırları çok net olmayan, yeniden tanımlanmaya ve şekillendirilmeye müsait bir meslek. Ve siz alaylısınız. Bu meslekte ustalarınız oldu mu? İşi kimden öğrendiniz?

    Galiba, ya da benim bildiğim, usta-çırak ilişkisi “Yürük at yemini kendi artırır” esasına dayalıdır. Usta bir şey öğretmez aslında. Daha doğrusu kimse kimseye bir şey öğretemez, haddi değildir. Sadece öğrenmenin yordamını öğretebilir. “Talebe” sözcüğünün önemi de burada. Öğrencinin talep etmesi lazım. Ustası öğretmez ama çırak ustasından öğrenir. “Alan bir kıldan aldı,” atasözüne bayılırım ben. Öğrenmek isteyen bir kıldan bile öğrenebilir, o kadar basit. Dolayısıyla usta-çırak değil, neredeyse sadece çıraktır esas olan. Ben de galiba o anlamda kendime ustalar bulmuşum. Çoğunun bundan haberi yok. “Şiir nedir?”i, “Şiire nasıl bakılır?”ı büyük ölçüde Necatigil’den öğrendim örneğin. 

    Bir hoca-öğrenci ilişkiniz oldu mu?

    Hayır, uzaktan. Benim için mektupla öğrenim hâlâ devam ediyor galiba. Metinlerden, insanların işlerinden öğreniyorum. Bir de tabii yan yana çalıştığım insanlar var. Birlikte çalışırken Enis Batur’dan bir sürü şey öğrendim. “Kitap nasıl hazırlanır?” sorusunun cevabını ondan aldım mesela. Biraz bocalamış olacağım ki Enis bana, “Kitabı baştan sona kat eden bir omurgan olacak. Bütünlüğü o sağlayacak,” dedi. Ben de oradan hareket ettim hep. Yapıyı ayakta tutan bir omurga vardır, o omurga sizsinizdir hatta. Geri kalan dallanmalar da hep omurgaya bağlanır. Bunu görmeye çok ihtiyacım varmış, çünkü bende bütünlük yoktur. Bütünlük yakalayamam. İnsanlar ağaca bakıp ormanı görürler ya genelde, bende tam tersidir. Ormana bakarken ağaçları görürüm. Hatta ağaçların ayrıntılarını, dalları, budakları, yaprakları, damarları görürüm. Ayrıntılara gittiğinizde bütünü kaçırıyorsunuz, bu bir zaaf. Bütünlük kuramamanın zaaf olduğunu fark ettiğimde, parçaları ortaya koyup bütünlemeyi okura bırakmanın kuvvet olabileceğine karar verdim. Oradan hareketle bir formüle ulaştım: “Doğru kullanırsanız zaafınız kuvvetiniz olabilir.” Saklayamıyorsan göster, iyice göz önüne çıkar. 

    Bugün hâlâ iyi bir okur olduğunuzu söyleyebilir misiniz?

    Meslek gereği kendi yazdığın metinde bile hata aramaya ve işin kötüsü bulmaya başlıyorsun. Yazan, çizen, yayımlayan, yayımlatan herkes muhakkak yaşamıştır: Birinin kitabını elinize aldığınızda, açtığınız ilk sayfada “tashih” çıkar, düzeltilmesi gereken bir hata yani. Profesyonel okumanın getirdiği bir görme biçimi bu. Profesyonel okumanın olumlu tarafları da var elbette. Örneğin vakit kazandırıyor: İlk kez elinize aldığınız bir kitabın bile, biraz karıştırdıktan sonra, tuhaf, neredeyse mistik bir önseziyle, işinize yarayıp yaramayacağını anlayabiliyorsunuz. Bir yeti kazandırıyor profesyonel okuma size, eleme kolaylığı sağlıyor. Ama edebiyat zevkini öldürüyor maalesef. Yine de çok da karamsar olmamak lazım. Eskisine oranla daha az olsa da zamanla yeniden amatör okuma yapabiliyorsunuz. 

    Bunca yılın sonunda size kimler kaldı, kimleri okuyorsunuz?

    Ataç’ın söylediği bir şey var; malum, gençleri destekleyen biri kendisi, buna rağmen “Gençler alınmasın, ben şiir okumak istediğimde yine eskilere dönüyorum,” der. Ben de galiba dönüp dönüp yine eskileri okuyorum. Benim eskilerim de şiir deyince Necatigil, Cansever, Turgut Uyar falan oluyor. Bende itidal yoktur. Uçlar arasında gider gelirim. Bir uçta diyelim Necatigil varsa öbür uçta divan şiiri ya da son derece avangard metinler, yazarlar olabilir. Birbiriyle çok alakasız gibi görünse de bir yerlerde birleşiyorlar diye düşünüyorum. O yüzden de hem divan şiirinden ve hem Necatigil’den hâlâ zevk alabilmeye şaşmıyorum. Necatigil’den hiç vazgeçmeyeceğim. Nâzım’dan da elbette. 

    Ya yeniler, genç kalemler?

    Gençlerde bir şey var, birbirlerine ve bir noktadan sonra da kendilerine çok benziyorlar. 1960’lara, o yıllarda yazan genç kalemlere baktığımızda hepsinin bir dili olduğunu görüyoruz, birbirlerine benzemiyorlar. Günümüzde çok az rastlıyorum kendisi gibi olana. O yüzden pek fazla okuyamıyorum. Aradan sıyrılanlar oluyor tabii. Yeni şiirden epey koptum, çok takip edemiyorum. Ara ara baktığımda da özel bir ses göremiyorum. Elbette kaçırdığım vardır. Öyküde daha çok var gibi. Öykü yazan da daha çok sanki. Karamsar olmamak lazım. “Enerjinin sakınımı yasası” vardır ya, ben de oradan hareketle “değerin sakınımı yasası” var diyorum. Değer kaybolmuyor, belki sahibi görmüyor ama kaybolmuyor. Yıllar sonra da olsa bir yerden çıkıyor. 

    Peki ya kütüphaneniz? Kütüphanenizde koleksiyon kabul edilebilecek başlıklar var mı?

    Benim bir “sözlük manyaklığı”m var. Türk Dil Kurumu sözlüğünün 1948’deki ilk baskısı da, 60’lardaki edisyonu da, 80 sonrası baskıları da var kütüphanemde. Şemseddin Sami’nin Kamus-ı Türki’sinin ilk baskısı, Sir James Redhouse’ın İngilizce-Türkçe sözlüğünün farklı edisyonları… Çeviriye ilk başladığımda, iyi bir İngilizce-Türkçe sözlük ve denetlemek için de bir Türkçe-İngilizce sözlük yeter diye düşünüyordum. Pek çok insandan duydum bunu, herkes bu yanılgıyla başlıyormuş işe. Sonra baktım, alan sözlükleri gerekiyor. Argo gerekiyor, dillerarası sözlükler gerekiyor. Derken etimoloji söz konusu oluyor ve Türkçe ve diğer dillerin etimoloji sözlüklerini alıyorsunuz. Kelimeler zamanla yeni anlamlar kazandığı için eski edisyonlar gerekebiliyor. İngilizce-Türkçe sözlükte tam kavrayamadığınız bir açıklama için size Fransızca-Türkçe sözlük yardımcı olabiliyor. Tembellik yüzünden başka dil öğrenmeye girişmedim ama, sözlük okurken diğer dillerle de ilişki kurabiliyorsunuz. Öğrenemeseniz de tanıyorsunuz. Sözlük okumak roman okumak kadar keyiflidir. Ben bayılırım.

    Tembel derken kendinize haksızlık ediyor olabilir misiniz?

    Bunu zaman zaman ben de soruyorum kendime. En az yaptığım iş yazı yazmak, ama bakıyorum, dünya kadar yazı birikmiş. İki kitap çıktı, bir o kadar malzeme var. Demek ki tembel değilmişim aslında. Belki de kendimden beklentim olması gerekenden daha yüksek…

     

    Related Posts

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Add A Comment
    Leave A Reply Cancel Reply

    Çok Okunanlar
    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum
    Nisan 21, 2025
    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!
    Nisan 21, 2025
    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!
    Nisan 21, 2025
    biz çalıkuşu nesliyiz!
    Nisan 21, 2025
    anadolu kitabı koruyamamıştır
    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram Pinterest
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    © 2026 Ayşe Adli

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.