Çok renkli bir kariyeriniz var. Arkeoloji eğitimi almışsınız. Sonra turist rehberliği, çevirmenlik, gazetecilik, yazarlık, belgesel yönetmenliği… Sizi bu tecrübeye nasıl bir geçmiş hazırladı?
Her insan ayrı bir varlık. Sanırım hem kendi meraklarımız, arayışımız, elbette hem de içinde büyüdüğümüz aile, bize sunulan imkânlar ve çocukluğumuz çok önemli. Boğaziçi’nde büyüdüm. Evimiz Baltalimanı’ndaydı, Emirgan’da. Babam kumaş tüccarıydı, Altınyıldız’la ortak çalışıyordu. Kendini var etmiş, babası erken yaşta vefat edince hem okumuş hem çalışmış. Sonra kendi işini kurmuş. Okumaya ve tarihe meraklı olduğunu, geride kalan kitaplardan ve fotoğraflarından anlıyorum. Evimiz bahçe içindeydi. Kapı çalınca tepede çıngırak öter; ciğercisi gelir, beyincisi gelir. Annem tabak uzatır, biz koşarız. Çiçekler, balık havuzu… Çocukluğumdan çok imgeler var zihnimde. Renkli bir çocukluktu. Bayramlar, hacılar, hocalar, babaanne, anneanne, kalabalık sofralarda akraba ve dönem İstanbulu’nun neredeyse her karakterinin olduğu eğlenceli muhabbetler. Boğaz gezileri, gazinolar… Babam önümüze imkanları seren biriymiş, onu anlıyorum artık. Son döneminde eski bir arabası vardı, onu değiştirmeyi hiç düşünmedi mesela. Gereksiz israfa girilmez ama çocukların eğitimi için tüm imkanlar seferber edilir.
Nasıl okullara gönderildiniz?
Başlangıç, Özel Dost İlkokulu. O zamanlar farkında değildim ama yıllıklarımıza bakınca çok güzel bir ilkokulmuş. Şişli’de, troleybüs yolu üzerinde, şimdi Osmanoğlu Kliniği olan yer. Sevgi dolu bir ortam. Çok kültürlü; dostluğun, iyi vatandaş olmanın altının çizildiği bir okul. Babam iyi yetişmemizi istiyordu. Sonra da hep önümüzü açtı zaten. İlkokuldan sonra Şişli Terakki’ye geçtim. Ortaokul ve liseyi orada okudum. Okulun karşısında Akademi Kitabevi vardı ve orası benim cennetimdi. İlkokuldan beri kendimi resimle ifade ediyordum çünkü. Lise çağında evin en büyük odasını bana verdiler. Babam şövale, yağlı boya takımları falan aldı, halen dururlar. Dışarısı genelde yasaktı zaten, ergenlik çağında dışarı gitmeyelim diye spor ve sanata yönlendiriyorlardı bizi. Evde el işi, örgü, tığ, resim, yani yaratıcı ve beni mutlu edecek ne varsa onları yaparak geçti zamanım.
Üniversitede neden resim okumadınız?
“Akademiye torpille girilir!” diye bir kanaat vardı. O yüzden herhalde, hiç denemedim. Denememek de ilginç. Lisede her hafta bir yağlıboya bitiriyordum oysa. İlkokuldan itibaren başlamış, hayali ressam olmak olan bir çocuk. Kurslara da gitmiştim sonra, ama akademiye başvurmadım bile. 4 kardeşiz; 2 ablam, bir erkek kardeşim var. Babam liseden sonra hepimize en güvenli ülke olduğu için sanırım, İsviçre seçeneği sundu. 1970’ler, ülke çok çalkantılı bir süreçten geçiyor. Bizi o ortamdan korumak istedi sanırım. İlk ablamı bir leydi okuluna yolladı. 16 yaşındaydı ve kalmak istemedi. Ağlaya ağlaya geri döndü. Onun yerine ikinci ablam gitti. O çok sevdi ve liseyi bitirince mimarlık okumak üzere İsviçre’ye yerleşti. Lozan’da bir ev tutuldu. İkinci sınıfta evlenmek için Türkiye’ye dönünce ev kaldı. Tam benim liseyi bitirdiğim döneme denk gelmişti. 16 yaşındaydım, sıra bendeydi. Cazip bir seçenekti, leydi de olmayacaktım! Lozan’a gittim. Bir yıl öncesinde diyabet teşhisi konmuştu. Belki orada çaresi vardır diye tatilde ablamın yanına yollamışlardı beni. 1980 – 82 arası Fransızca eğitimi aldım. Bu arada sadece resim yapıyorum. Lozan Akademisi’ne çalışmalarımı sundum. Kabul edildim, son aşamada dil sınavına girecektim ki babam geri dönmemi istedi. ‘Hayır!’ desem kalırdım ama ısrar etmedim. Zor zamanlardı, döviz çıkışı sınırlıydı, istediğimiz zaman gidip gelemiyorduk da.
İlgi alanlarınız şekillenmeye başlamış mıydı o yıllarda?
Bugün ilgi duyduğum alanlara merakım çok erken başlamış aslında. Lise yıllarından beri kültür ve sanata ilgi duyuyordum. Kendi dünyasında, okuyarak, sanatla zamanını geçiren; kültürel ve sosyal olan her şeye meraklı, oldukça asosyal bir çocuktum. Sanat kitaplarını takip ediyordum. Sanki 10’lu yaşlardan itibaren benim en önemli başlığım olmuş sanat. Kültür de onun alt başlığı tabii. Psikoloji, sosyoloji, tarih, edebiyat… Sosyal alanlar hep ilgimi çekti.
Peki arkeoloji eğitimi?
O biraz tesadüfen oldu. Türkiye’ye döndüğümde hangi alanda eğitim almak istediğimden emin değildim. Küçüğüm sonuçta. Eniştem “Neden arkeoloji okumuyorsun? Çok güzel bir alan!” dedi. Okul dil puanıyla öğrenci alıyor, benim Fransızcam çok iyi. “Olur” deyip başvurdum. Arkeolog olmak gibi bir hayalim yoktu, ama tarih ve kültür olunca sorun yoktu. Öğrencilik süresince kazılara da gittim. Ve oralarda gördüm ki ben aslında sosyal alana meraklıyım. Müzede çalıştım, Efes Artemis tapınağı dünyanın 7 harikasından biri; orada staj yaptım. Bana bir çukurda görev vermişlerdi. Katman çizimleri yapıyordum. Fakat çok sıkıcı geliyordu. Arkeologların bu günde yaşamadıklarını hissediyordum. Üstelik katmanları değil de orada kimler yaşamış? Neler yapmış? onları merak ediyordum. Son iki yıl; kendimi tatmin etmek için Nurhan Atasoy’dan, Semavi Eyice, Muhibbe Darga, Ufuk Esin gibi değerli hocalardan ek dersler aldım.
Kariyer planınız var mıydı? Okul bitince ne olacak?
Müzede çalışmayı hayal etmiştim ama dünyadan haberim yoktu, orası anlamlı gelmedi. Sanata yatkınlığımla mutlu olurum diye restorasyon laboratuvarında çalıştım, olmadı o da. Soğuktu, malzeme yoktu, Hayallerim gerçeklerden önde gidiyordu, ayrıldım. Üniversiteyi yeni bitirmiştim sanırım, Fest Turizm’in Fransa’yla ilişkileri yürütecek birini aradığını öğrendim. Başvurdum. Rehber olmak istiyordum ama babamın izin vermeyeceğini düşünüyordum. O sıralar rahatsızdı babam. Ve beklenmedik bir şekilde kendisi “Sen niye rehber olmuyorsun?” dedi. TÜRSAB’ın açtığı ilk rehberlik eğitim kursuna katıldım. O yaz babamı kaybettik… 1989’da sertifika aldım. 1993 yılına kadar rehberlik yaptım.
Çevirmenlik rehberlikten sonra mı gündeme geldi?
Hayır, rehberlik yaparken kışları boş olduğum için kitap çevirilerine başladım. Boş durmayı sevmem. Çevirdiğim kitaplardan biri, Ben Jane Tarzan’ı Arıyor’du. Çok komik bir kitaptı, gülerek çevirmiştim. Gazeteci bir kadın, anılarını roman üslubunda yazmış. Babaannemin tabiriyle oradan gazeteciliğe ‘haves’ ettim ve Panorama dergisinde çevirmen olarak başladım. Dergi için ek hazırlıyordum. Sonra gerisi geldi. İlk röportajımı Aziz Nesin’le yaptım. İlk yazım Magnaura Sarayı üzerineydi, unutmam. 2000 yılına kadar sürdü gazetecilik.
İlk kitabınız Melek Annem ve Ben. Kitap yazmak nasıl gündeminize girdi?
O kitabın kahramanı, Abud Yalısı karakterlerinden Mehmet Abud’la ben 15 yaşındayken tanışmıştım. Bir uzaktan akrabası bizi yalıya götürmüştü. Yıl 1979. Bebek’ten kayıkla gidip yalının rıhtımına çıktığımızı hatırlıyorum. Mehmet Abi’yle ara ara görüşmeye devam ettik, yemeklere çıktık… Yanlış hatırlamıyorsam 1997 yılıydı. Tarih Vakfı sözlü tarih çalışmalarına yeni başlamıştı. Orhan Silier’e Mehmet Abud’la görüşmelerini teklif etmekti başta düşüncem. Sonra kendim yapmaya karar verdim. Zaten bana anlatıyordu.
Kitap yapma niyetiyle mi başladınız yoksa sadece kayda mı alıyordunuz?
Kitap yapma niyetiyle başladım. Mehmet Abi’nin de çok hoşuna gitti bu fikir. Yalıdan Nişantaşı’na taşınmışlardı. Gazeteciydim o dönemde. Haftada bir, cumartesi günleri gitmeye başladım. 2000 yılında gazeteciliği bırakınca eve kapandım ve Melek Annem ve Ben’i tamamladım. Elimde belgeler vardı, onlardan kurgu yaptım. O zamanlar böyle aile hikayeleri yazılmıyordu.
Sadece anılardan ve size verilen belgelerden mi yararlandınız?
Hayır, benim araştırmam gereken çok şey vardı. “Mazhar Osman’a tedavi olmuştum.” diyordu mesela Mehmet Abi.
-Ne zaman?
-10 yıl önce!
Tarihleri kesinleştirmek, Mazhar Osman’ın o zaman nerede, ne yaptığını bulup teyit etmek, bahsettiği karakterleri ve o dönemleri okumak, araştırmak yazar olarak tabii ki benim görevimdi.
Yazarlık kariyeriniz o kitapla başladı. Böyle bir hedefiniz var mıydı?
Hafif ürkerek deniyordum. Kim başlangıçlardan ürkmez ki! Aslında herkes hikayeyi duysun diye yazmıştım ben o kitabı. İnsanlara, hiç farketmeden önünden geçip gittikleri yalıların içinde neler yaşandığını anlatmak… Bambaşka hayatlar, koca bir zaman dilimi ve biz farkında değiliz. Bu, beni çarpıyordu. Asil, varlıklı bir aile. Dönemin karakterleri, ünlüleri. Suriye Pasajı’nda bir daire, Abud ailesinin kışlık evi ve daha neler neler… Tüm bunlar unutulsun istemedim.
Ve sonra nehir söyleşiler…
Ben Tempo’da çalışırken Mürşit Balabanlılar İş Bankası Kültür Yayınları’nın başına geçmişti. Nehir Söyleşiler onun projesiydi. Bana geldiğinde İlber Ortaylı ve Oktay Sinanoğlu ile görüşebileceğimi söyledim. Oktay Bey’le başladık hemen.
Bir röportaj yapmıştım. O zaman çok ilgimi çekmişti. Melek Annem ve Ben ve Oktay Sinanoğlu Kitabı arka arkaya çıktı. Oktay Sinanoğlu kitabıyla birlikte biyografi yazarı olarak ünlendim. Korsanı çok basıldı o kitabın. Sonraki nehir söyleşilere örnek gösterildi.
Muhibbe Darga kitabı size nasıl geldi?
Muhibbe Hanım okuldan hocamdı. Başta az ilişki vardı tabii, hoca öğrenci ama sonra çok sevdik birbirimizi. Kitabı aslında başka birisi yapmıştı ama gelen eserden memnun kalınmamış. Bana teklif ettiler. Hoca ilk giden kişiye konuşmak istememiş, sıkılmış. Bütün ilişkilerde olduğu gibi bu da güven meselesi. Sürecin sonunda güven sağlanırsa size kendilerini açıyor insanlar. Bana hep açtılar. Muhibbe Hanım anlattı sonra; “Sen girdin kapıdan, etrafına bakmaya başladın!” Evi resim doluydu. “Aa! Bu şunun resmi değil mi? falan dedin. Ben seni hemen anladım.” dedi. İnsan sarrafı dedikleri cinsten hocalar bu insanlar. Bazı kişilere yönelik de “O yaramaz!” falan diyordu. İşin ilginci haklı da çıkıyorlar. O zamanlar gücü yerindeydi. Çok güzel yemekler yapıyordu. Söyleşiyi bitirdikten sonra birlikte Dağıstan yemekleri yiyorduk.
Görüşmeye başladığımızda 81 yaşındaydı. Çok sık görüşüyorduk, 2002’de yayınlandı kitap. Daha onu yeni tamamlamıştım ya da sürüyordu ki bir gün eve geldiğimde telesekreterde bir mesaj buldum. İnalcık Hoca aramış.
Hayır! “Ben Halil İnalcık! Kitaplarınızı okudum. Ben de şunları şunları yaptım.” falan diyor. Hoca’yı aradım, biraz kem küm ettim. Çok yoğundum, biraz da tanımamaktan kaynaklanıyordu tereddüdüm. “İstediğiniz tarzda yazın, istediğiniz yayın evine verin! Sizinle çalışmak istiyorum.” diyordu. Başka tarihçiler tanıyorum, kitaplarını okuyorum ama hocayı hiç duymamıştım. Mürşit’e bahsettim bu görüşmeden. “Delirdin mi sen! Halil İnalcık’la nasıl böyle konuşursun. Çabuk tekrar ara!” dedi. Onun üzerine bir daha aradım ve buluşmaya karar verdik.
Ne zaman olmuştu bu görüşme?
2002 sonları. 2003 yılının soğuk bir Şubat ya da Mart günü geldi, Sıraselviler’de bir otelin lobisinde buluştuk.
Hoca kaç yaşlarındaydı?
86 olmalı. Ruhu şad olsun, 90 yaşında kalelere çıkarak Osmanlı toponomi araştırmaları yapıyordu, çok dinçti. Biz 2003 yazında Dragos’taki evinde başladık. Bursa’da, Ankara’da devam ettik. Kitabı çok önemsediği için ona göre bir planlama yapmıştık. İstanbul’dayken haftada en az 2 kere gidiyordum. Ankara, Bursa ve İstanbul’da defalarca görüştük. 50 mikro kaset doldurdum. Oradaki öğrencilerinin düzenlediği bir sempozyumu izlemek için Amerika’ya gittim. Öğrencileriyle görüştüm… Kitap 2005 Ekim’de yayınlandı.
Hoca iyi bir arşivci miydi?
Hiç şüphesiz. İlk günden itibaren karşıma kendi arşiviyle oturdu. Çıktığı yolculukların biletleri bile duruyordu. O gün ne konuşacaksak belgelerini hazırlıyordu önceden. ‘Köprülü’ye yazdığım ödev’ diye koyuyordu önüme. Hayatı, yaptığı işi, belgeleri çok önemseyen bir insandı. Şimdi farklı bir biyografisini yazıyorum. Bu yeni kitabı bekliyordu, ama zaman alan bir çalışma; yazmaya karar verdiğimde çok sevindi, başka pek çok belgenin de kopyalarını verdi. Gerçek bir tarihçi nasıl olur İnalcık Hoca’da gördüm ben. Aramızdaki güven bir anda oluşmadı tabii. Yavaş yavaş gelişti ve 3 – 4 yıl sonra yakın dostu, sırdaşı, arkadaşı oldum. Diyabet sorunu oluştu. Yardım istedi, gittim, 3 gün Ankara’da kaldım. Beslenme düzenini kontrol ettik, bir sistem oturtmaya çalıştık. Hemşiresi gibi açar sorardı bazen, şunu yesem mi diye. Çok espritüel bir insandı da. Tarihi elbette çok seviyordu ama arkeologların tarihte yaşamasından farklı bir yaklaşımı vardı. Yemekte karides varsa “Fatih karidesi çok severdi” diye başlayıp o döneme götürecek şekilde anlatıyordu ama aynı zamanda ânı da yaşıyordu. Hem çok ciddi hem de çok eğlenceliydi. Benim için eşsiz, unutulmaz bir süreçti. Hoca’nın doğum günü belli değildi. Kendine bir doğum günü icad etmişti, 26 Mayıs! İkinci görüşmemizdi sanırım. “Annem hep söylerdi, doğduğumda Haydarpaşa bombalanıyormuş.” dedi. Dönüşte hemen gidip baktım ki Haydarpaşa 6 Eylül’de bombalanmış. Hoca’ya söyledim bunu. Olay oldu. Ömrünün sonuna kadar “Siz benim doğum günümü buldunuz.” dedi. Kendi hayatıyla ilgilenmemiş hiçbir şekilde. Ondan sonra senede 2 sefer doğum günü kutlamaya başladık… “Benim talihim var!” derdi hep. “Benim talihim var, sen çıktın karşıma. Benim talihim var sağlığım ablam gibi değil. Benim talihim var şu üniversiteye girdim…” Çok mütevazıydı.
Anlatımlarında açık mıydı yoksa bir otosansür uyguluyor muydu?
Çok açıktı. İstemediği şeyleri söylüyordu, ama ben söylemek istemediğini de belirterek yazdım onları kitaba. Oktay Bey bazı şeyleri anlatmamış mesela. Sonradan öğrendim bunu. Tabii ki bunlar bir kişinin karakterini anlamak için önemli ama herkesin hayatında yok saymak isteyeceği şeyler olacaktır. Saygı duymak lazım. Muhibbe Hanım eski eşinin adını hiç söylemedi mesela. Oğlumun babası dedi görüşmeler boyunca. Benim de öyle yazmamı istedi…
Emanet Gölge yaptığınız diğer çalışmalardan ayrı bir yerde duruyor. Daha önce yayınlanmamış fotoğraflar kullandınız ve o fotoğraflara denemeler yazdınız…
Yeni Zelandalı bir Anzak askerine ait o kitapta kullandığım fotoğraflar. Mehmet Abud’la her hafta görüştüğümü söylemiştim. Her gittiğimde “Al bu senin!” diyerek bir şeyler veriyordu. Bir tane de albüm vardı verdikleri arasında. “Doğum günü hediyesi olarak bana bir fotoğraf makinesi geldi. Cepheden getirdiler. İçinden bu filmler çıktı.” Verdiği bilgi bundan ibaret. Muhtemelen Sakallı Nureddin Paşa vermiş makineyi. Çünkü Abud ailesinin yakın dostu. Ben Çanakkale diye kurguladım ama fotoğrafların Sina ve Filistin cephesinde çekilmiş olması ihtimali de var. Kitapta da belirttim bunu. Çanakkale faciasını yaşamış biri o kadar rahat fotoğraflar çektirmeye imkân bulabilir miydi, emin değilim. Makine 1915 tarihli. 1930 yılında, 15 yaşındayken hediye edilmiş Mehmet abiye. Çok güzel fotoğraf çekerdi, kendisi de kullanmış o makineyi. 2007 yılında o albümü gündeme aldım. Önce Çanakkale’yi çalışmam gerekiyordu. O zamana kadar zamanım olmamıştı. 7 ay çalıştım. Eve kapandım, her yer günlük. Allah yolundaki meczuplar gibi yaşadım. Masa kurulu, bir yandan yazıyorum, bir yandan okuyorum.
Nerelerden toplamıştınız kaynaklarınızı?
Sahaflarda dolaştım, çıkmış kitapları topladım. Avustralya ve Yeni Zelanda arşivlerine, bizim arşivlere girdim. Çanakkale’ye gittim… Bulduğum bilgiler benim karakterime uyuyor mu diye mukayeseler yaptım. Karaktere bir isim verdim. Farklı bir süreçti. Roman yazanlar karakterle yaşadım derler ya. Öbür kitaplar da öyleydi tabii ama biyografiler daha zenaat işi. Burada farklıydı, gerçekten karakterle yaşadım.
Emanet Gölge tek örnek olarak kaldı değil mi? Edebi becerinizi ve hayal gücünüzü sergilediğiniz ikinci bir çalışma yapmadınız…
Farklı yerlerde yayınlanan yazılarım var aslında. Diğer çalışmalarımda da bu tarzın izi vardır. Bu tarzda yaz diye destekleyenler de var. Defterlerim dolu, onları dökersem…
Çocukken hikaye dinlemeye, okumaya meraklı mıydınız?
Tabii. Mesela Babaannem Sultan Reşad’ı, Cuma selamlığını filan anlatırdı. Beykozluydu. Sonra Fatih’te, Emirgan’da yaşadı. Anneannem de Atatürk’le karşılıklı evlerde oturmuş, kız kardeşiyle arkadaş. Çocuklukları, nasıl evlenmişler, nerelerde oturmuşlar, her ikisine de sorar, gördüklerini, yaşadıklarını anlattırırdım. Bayılırdım dinlemeye. Kültür, tarihtir zaten. Onların anlattıklarını kaydetmedim ama şimdi annemle çok yapıyorum, defterler doluyor.
Arşivci misiniz? Toplar, biriktirir misiniz?
Aile arşivini çocukluktan itibaren topluyorum. Başka konularda da bayağı uzun zamandır topluyorum. Bilgisayar da dolu, ev de. Yazıp yazmayacağımı bilmediğim dosyalarım var. ‘Merak’ diye kaydetmişim. Merak ettiğim çok şey var, onları sınırlamaya çalışıyorum. Belli bir tasnif içinde tutmazsanız bir işe de yaramaz. Ailenin eskicisiyim. Erkek kardeşim de öyle. Babamın servis masası, babaannemin koltuğu da dahil her şey duruyor. Hikayesiz bir yaşamın anlamı yok. Evimdeki her şeyin bir hikayesi var. Bazen o hikayeleri değiştiriyorum, yeni hikayeler yazıyorum. Yeni karakterler ekleniyor… Bugünün sıkıcı dünyasına ilaç gibi geliyor. Edebiyata da hikaye ve şiir okuyarak başlamıştım. Okuduklarınız üslubunuzu etkiliyor. Neyi, nasıl anlatacaksınız? Hangi unsuru öne çıkarıp neyi ima etmekle yetineceksiniz… İlk kitabım Melek Annem ve Ben eşcinsel bir oğulla annesinin hikayesiydi. Eşcinselliğinin altını çizmedim, yakışıksız zaten. Sadece okuyanlar düşünsün istedim. 1930’lar. Belkıs Hanım günde 5 vakit namaz kılıyor. Varlıklı bir aile ama yokluk çektikleri zamanlar da olmuş. Yine de düzenli olarak Eyüp Sultan’da yaşayan 100 yaşındaki ihtiyaç sahibi bir efendiye yiyecek götürmüş, ziyaret etmiş. Hiç ara vermeden hem de! Parasızken de yapmış bunu. İstanbul’un en saygıdeğer, dindar ailelerinden birine mensup. Ama eşcinsel oğluna da sarılmış, sahip çıkmış…
Bu kadar işten sonra belgesel de yapmış olmanıza şaşırmamak gerekiyor herhalde…
İlk olarak belgesel yapma sebebim İstanbul’a duyduğum sevgi ve yaratıcı yanımı sergilemekti. Yıl 2006. Kültür Başkenti projesinden ayrılmışım. İstanbul’la ilgili yazmak yerine bir şeyler yapmak gerekiyor diye düşünüyordum. Ve İstanbullu diye bir proje hazırlayıp CNN Türk’e gittim. Aslı Öymen projeyi beğendi ama onun yerine arkeoloji programı yapmamı önerdi. Taştaki Sır öyle doğdu. Senaryosunu yazdım. Her aşamasında bulundum, montaja nezaret ettim. Sonra TRT 2 İstanbullu belgeselini kabul etti. 2010’da o bitti. Yenikapı, istanbulmonamour gibi belgeseller yaptım. Belgeseller sayesinde ustaca olmasa da montaj yapmayı öğrendim. Yeni şeyler öğrenmeyi seviyorum. Kısa videolar çekip onları montajlıyorum ve yaptığım her işte kendimi biraz daha keşfediyorum. Tutkulu bir insanım ben. Bir başkasının belki kısa sürede bıkabileceği şeyleri zevkle sürdürüyorum. Bu, ekmek mayası üretmek de olabilir, bir kitap okumak da. Aslında kendine yolculuk hepsi. Hepsi hayatımızı zenginleştiriyor. Montaj yaparken zamanı kaybediyorsun mesela. Zaman sahiden bizim uydurduğumuz bir şey.
Belgesellerde de Halil Hoca’yla birlikte çalıştınız değil mi?
Aydos Kalesi belgeselinde yönetmenlik yaptım. İnalcık Hoca danışmanımdı. İstanbullu belgeseli serisinde de Hoca danışmanlık yaptı. Rotayı oluşturup senaryoyu yazıyordum. Sonra hocayı arayıp anlatıyordum. Haliç’e gideceksek; “Emine, biliyor musun; Fatih fethetttiğinde Haliç’te 350 çeşit balık çıkıyordu. Ticari hayatı canlı tutmak için Rum ve Ermeni balıkçıları vergiden muaf tuttu.” gibi başkasından duyamayacağım şeyler söylüyordu. Taştaki Sır belgeselini o da, Muhibbe Hanım da yakından takip ediyordu. Her bölümden sonra Muhibbe Hanım ve İnalcık Hoca ararlardı. Öğrenmeye çok açık olduğumu görüyorlardı. Dersime iyi çalışıyordum. Bilgi alabileceğim tüm kaynaklara bakıyordum. Sahaflara da çok gidiyordum tabii.
İlk sahaf ziyaretinizi ne zaman ve nereye yapmıştınız hatırlıyor musunuz?
Sahaflar Çarşısı, Beyazıt. 1983… Sevdiğim bir sahaf vardı ama gençlik zihni, kaydedememiş. Sahaflar benim için çok tehlikeli yerler. Orada bütün bir gün kalabilirim. Bütün paramı harcayabilirim. Benim gibi ilgi alanı çok çeşitli bir insanı orada bulunan her şey cezbedebiliyor. Karagöz’ünden Akbaba’sına, eğitim tarihinden edebiyata her şeyi alabilirim. Çalıştığım konularla ilgili de çok malzeme alıyorum. Ne zaman bir araştırmaya soyunsam ilginçtir, istediklerim hep önüme çıkar. “Aradığın da seni arar” derler ya. Çok eskiden beri böyledir bu. Belki bir enerji yayıyoruz. Karşılıklı çekim var her zaman. Mesela, 4 yıl önce Taksim Sahaflar Festivali’nde karşıma bir tereke çıktı. Daha doğrusu kardeşim birkaç dosya satın almış, görünce delirdim. Hemen fırladım ve ben de aynı sahaftan bayağı dosya topladım. Bir edebiyat hocasının 1960’larda, 70’lerde verdiği ödevler. İnanılmaz güzel hazırlanmış resimler, çizimler, eser analizleri… İlaveten hocanın koca bir dosyasını da aldım. Hocanın adı Ahmet Miskioğlu. Hayatını araştırdım. Bir zamanlar okuru olduğum Türk Dili Dergisi’ni çıkaran, pek çok değerli çalışması olan inanılmaz bir kıymet çıktı. Bu rastlaşma nedeniyle şimdi onun da hayatını yazmam gerektiğine inanıyorum…
Koleksiyona yönelik ilk baskı ya da imzalı kitap gibi bir merakınız var mı?
Yok, hiç öyle imzalı kitaba meraklı değilim, ama eski kitap, yayın, dergileri seviyorum. Eski olan hemen her şey güzel, anlamlı, merak uyandırıcı. Sanat da var eskilerde, bilgi de yaratıcılık da. Kendime hâkim olamayacağımı bildiğim için sahafların semtine uğramak istemiyorum çok fazla. Ama uğruyorum tabii ki. Hayat var orada, hem de çok güzel bir hayat! Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı lafından hiç hoşlanmıyorum. Sanırım 50’lerde, yıkıma merak duyulan süreçte çıkmış, biraz araştırınca bu kanıya vardım. Eskiye rağbet var, çünkü oralara nur sürekli yağar yani… Vazgeçebilmek de önemli tabii. Bu eve taşındığımda 50 koli kitap vardı. Bir kısmını verdim. ‘Onlarla yaşayayım’ diyeceğim şeyleri tuttum sadece.
Nelerle yaşamak istiyorsunuz?
Seçtiğim yazarlardan edebiyat ve tarih kitaplarım, İstanbul kitaplarım, arkeoloji, din, sanat, mutfak, yemek, İnalcık ve Muhibbe Hocamın yazdığı kitaplar, Osmanlı tarihi, eski dergiler… Henüz hepsini okuyamasam da bir gün okuduğumda beni mutlu edecek tüm sahaf malzemelerim…
Şu sıralar gündeminizde hangi konular var?
İkinci üniversite olarak Kültürel Miras ve Turizm bölümünde okuyorum. Kültürel, yaratıcı ve kamuya ulaşma yanı güçlü projeler üretiyorum. Danışmanlık yapıyorum. İşler arasına bir de o eklendi. Neredeyse yirmi yıl öncesinden hayal ettiğim hiçbir projenin halen hayata geçirilememiş olmasından üzüntü duyuyorum. Belki de en çok bu alanda yapacağım işler beni mutlu edecek. Zihnim yaratıcı projelere çok açık. Devam eden kitap projelerim var; İnalcık Hoca’nın biyografisi, bir semt ve bir ailenin yaşamı masada. Basıma hazır bekleyen bir kitap var; Beyoğlu’ndaki bir binanın hikayesi. Fotoğraf editörlüğünü de yaptım, inşallah 2021 başında yayınlanacak. Osmanlı ve yabancı arşivler tarandı, bulunan bilgi ve belgeler metinlere yedirildi. Çok emek verdik. Türkiye, Beyoğlu ve İstanbul’un sosyal ve kültürel tarihi açısından önemli bir iş… Ayrıca İstanbul’la ilgili defterime yazdığım tüm yazıları bir araya getireceğim bir kitap projesi var kafamda. Ve de uzun zamandır bekleyen, benim için özel bir anlamı olan O Uzun Masada; bizim ailemizi de içeren bir çalışma. İstanbul’da, bir masasının etrafında cereyan eden unutulmasını istemediğim 10 yıllık bir zaman dilimini anlatacağım. Bu işler bittikten sonra da, elbette ömrüm yeterse, sadece resim yapacağım. Çünkü o benim ilk aşkım…










