Haluk Oral, Boğaziçi Üniversitesi’nden emekli bir matematik profesörü. Başlıca çalışma konuları; kodlar teorisi, şifreleme ve kombinatorik. Ancak Hoca’yı tanıyanların sadece bir kısmı bu ihtisasını biliyor. Matematik sahasındaki çalışmalarının detaylarındansa, meslektaşları ve öğrencileri dışında pek kimsenin haberi yok… Bizim için Haluk Oral, Türkiye’nin en büyük imza koleksiyoneri. Tarihçi olmasa da Çanakkale Savaşı’nı ve cephe gerisini en iyi bilen isimler arasında. Edebiyatçı değil ama Nâzım Hikmet ve Orhan Veli denildi mi gözler Hoca’ya dönüyor… Oral’a mesleğinin yanında yeni ihtisas sahaları kazandıran çalışmalarının ilk tohumları, çocukluk yıllarında okuma merakıyla ekilmiş. Uzunca bir süre filizlenmeyi beklemiş o tohumlar. Yüksek Lisans sonrası Kanada’da kendisine hediye edilen imzalı Nazım Hikmet kitabı, toprağına can suyu olmuş adeta. 1990’ların başında Türkiye’ye dönen Haluk Oral, gelirken koleksiyon yapmak gibi bir niyeti olmadığını söylese de, kısa süre içinde piyasadaki imzalı kitap ve evrakı toplamış. Sonrasını evinde, bir diğer merakı olan tavla başında bulduğumuz Haluk Oral’dan dinliyoruz…
Doğru, öyleydi. Bir alışta 400 tane imzalı kitap alıyordum.
O kadar malzeme çıkıyordu yani?
Tabii, çok çıkıyordu. İlhami Güreşin’e imzalanmış kitapları almıştım mesela. Ercüment Behzad Lav’a imzalı kitapları yine toplu almıştım. İçinde Edip Cansever’ler, Cemal Süreya’lar vardı. Sabahattin Eyüboğlu’na imzalı kitapları eşi hediye etmişti. Onlar arasında yok yok zaten. Türkiye Cumhuriyeti tarihi gibi adam.
Saydığınız isimler kendilerine imzalı kitaplar dışında imza toplamış mı?
Hayır, hiçbiri imzalı kitap koleksiyoneri değil. Kıymeti de orada. Sanırım benden evvel imzalı kitap koleksiyonu yapan kimse yoktu.
Dünyada imzalı kitap toplama kültürü ne kadar geriye gidiyor?
Roma İmparatorluğu zamanında yaşamış Yaşlı Plinius, tarihte bilinen ilk imza koleksiyoncusu sanırım. Kitap değil, imza toplamış. O zaman bildiğimiz anlamda kitap da yok zaten. Pompei’de, Vezüv Yanardağı patlayıp şehir küller altında kalınca ölüyor bu adam. Koleksiyonunun en değerli imzası Julius Caesar’ınkiymiş diye anlatılır. Yurt dışında imza koleksiyonu kitapları var. Sadece imzalı kitap değil, genel olarak imza. Aslında benimki de imza koleksiyonu ama ağırlık kitaplarda.
Kitapla sınırlamadınız mı?
Hayır! Peçete de var, kartvizit de, kartpostal da…
Batı’da yüzyıllardır devam eden imza koleksiyonu kültürünün bize sirayet etmemesini, ya da bu kadar gecikmesini nasıl yorumluyorsunuz?
Hiçbir fikrim yok. Aslında olmuş olması lazımdı ama hiç kimse toplamamış. Kimse gidip sahaflara imzalı kitap sormamış. Ben sorduğumda da müstehzi gülüşlerle karşılaşıyordum.
Kanada’da size hediye edilen imzalı bir Nâzım Hikmet kitabıyla başladığınızı biliyoruz. Türkiye’de ne zamandır imza topluyorsunuz?
1990’da Türkiye’ye döndüm ve döndüğüm aylarda başladım.
“Koleksiyon yapayım” kararıyla mı gelmiştiniz?
Hayır ama ben farkına varmadan koleksiyona dönüştü.
Sadece Türkiye ile mi sınırlı koleksiyonunuz?
Rahatlıkla “Evet, Türkiye’yle sınırlı,” diyebilirim. Birkaç tane yabancı imzam var. Kitaplarını sevdiğim yazarların imzaları… Atlanta’da bir sahafta Steinbeck’in imzalı Gazap Üzümleri’ni gördüm. Steinbeck’i severim. Alabilirim diye düşündüm. Sene 1989, sanırım 4 bin dolar istediler. “Vay canına!” dedim tabii.
Aldınız mı?
Hayır tabii ki. Hiçbir zaman tek bir kitaba o kadar para verecek durumda olmadım. Yurt dışında pazar çok büyük. Türkiye’ye döndüğümde hiç kimse, hiçbir imzalı kitap için öyle rakamlar istemedi benden. İmzalı kitap sorduğumda “Abi, imzalı imzasız fark etmez, diğeriyle aynı fiyata,” diyorlardı. Öyle olunca, “Bütün imzalı kitapları bana ayır” diyebiliyordum rahatlıkla. Bir gidiyordum, 50 tane birikmiş. Sahaflardaki imzalı kitaplar birkaç ay içinde bitti. Hepsini aldım.
Yok, özellikle peşine düşmediğim insanlar var ama “Kesinlikle olmasın!” dediğim kimse yok.
Bulamadığınız imza var mı?
Hâlâ bir Ömer Seyfettin imzası bulamadım. Hayatı boyunca kitabı çıktığından da emin değilim. Öldüğünde 36 yaşındaydı. Ona ait evrak da bulamadım, hiç imzası yok bende.
Türkiye’de, imzalı kitap koleksiyonu sizden sonra gündeme geliyor. Sahaya başka isimler ne zaman girdi? Rakiplerinizin ortaya çıkışı dikkatinizi çekti mi?
Ben girdikten 10 yıl sonra falan yeni isimler ortaya çıkmaya başladı diyebilirim. O tarihlere kadar ben piyasayı toplamıştım. İmza toplayan herkesi tanımıyorum ama şimdi ciddi koleksiyon yaptığını bildiğim 8-10 kişi var. Bir kitap alacaklarında imzanın gerçekliği ve kıymeti konusunda fikrime başvuruyorlar, ben de söylüyorum.
Bu kişilerin koleksiyonları sizinkiyle rekabet edecek seviyede mi?
Karşılaştırmak o kadar zor ki! Kimden kime imzalı? O çok önemli. Ayrıca kitabın kondisyonuna bakmak lazım. Bir kitabın tam karşılığı olacak ikinci bir kitap yok. İmzalı kitap olması yeterli değil. Orhan Veli’nin kendisi gibi Garip şairi olan Melih Cevdet’e imzaladığı bir kitap başkadır, yine Orhan Veli’nin ismini hiç duymadığımız birine imzaladığı kitap başkadır. Ya da uzun bir ithaf yazdığı kitapla, “Sevgilerle” yazıp verdiği kitabın kıymeti bir değil.
İmzalı kitap koleksiyonu, şimdiden sonra girilebilecek bir saha mı?
Tabii, imza her zaman girilmesi gereken bir koleksiyon bence. Çünkü bir imza ile birlikte, imzasını aldığınız insanın hayatının birkaç saniyesini alıyorsunuz, onu imzalarken bir vakit harcıyor çünkü. El yazısına bakıyorsunuz; yazının yazılışından keyifli miydi, sinirli miydi gibi sorulara cevap verebiliyorsunuz. Aynı adamın 20 tane imzalı kitabını gördüğünüzde çok farklı sonuçlara ulaşabiliyorsunuz. Başka insanlara başka türlü yazılar yazılıyor, imzalar atılıyor. O zamanlar hem ben bilmiyordum, hem de kimse toplamıyordu. Ben o yüzden her şeyi topladım ama insanlar özelleşebilir. Mesela Servet-i Fünun edebiyatı mensuplarının kitaplarını toplar. Birinci Yeni’yi, İkinci Yeni’yi toplar, roman toplar. Çok değişik koleksiyonlar yapmak mümkün. İmza koleksiyonu yaparken ister istemez okumaya da başlıyorsunuz. İmzalarını topladığınız insanların hayatıyla ilgili kimsenin fark etmediği bir sürü ayrıntıyı görüyorsunuz. Çok keyifli… Ben birinin imzasını aldığımda onun hayatıyla ilgili ayrıntılarla da ilgilenmeye başlıyorum.
Kütüphanenize giren herkes için geçerli mi bu merak?
Hemen hemen herkes için geçerli. Hepsi için aynı kuvvette değil elbette. Şiir Hikâyeleri ve Bir İmzanın Peşinden kitaplarım ve tarih dergilerinde yazdığım yazılar hep bu merak neticesinde yazıldı. Yazarken de çok şey öğreniyorum ve bunları paylaşma ihtiyacı duyuyorum.
“Bulduğum tüm imzaları alarak başladım” dediniz. Sonradan imza ve isim konusunda bir sınırlamaya gittiniz mi?
Hayır, geniş çerçevemi muhafaza ettim. “Şunların dışındakini almayacağım” demiyorum ama fazla imza almıyorum artık. Beni heyecanlandıran imza pek çıkmıyor. Biraz aykırı olması lazım. Mesela geçenlerde Kemal Tahir’in İsmet İnönü’ye imzaladığı bir kitap aldım. Kemal Tahir resmî ideolojiye karşı bir adamdır, Köy Enstitüleri’ne karşıdır, vesaire. Ama İnönü’ye kitap imzalamış. Onu alıyorum, bir hikâyesi var.
Sadece edebiyat mı alıyorsunuz peki?
Yok, sadece edebiyat değil. Kitabın konusu önemli değil, imzalı olması yeterli, ama Çanakkale kitabında kullandıklarım gibi belgeler de alıyorum. Çanakkale’yle ilgili imzalı belgelerle dolu bir dosya almıştım. Kitabın nüvesini o belgeler oluşturdu.
Kimden almıştınız o ilk dosyayı?
Bahtiyar İstekli’den.
Ne zaman?
Sene 2000. Oradaki imzalardan ve belgelerden Çanakkale kitabı çıktı.
Öncesinde Çanakkale ilgi alanınıza girmiyor muydu?
Girmez olur mu? Çanakkale 1976’dan beri ilgi alanımda. Çanakkale savaş alanlarını ilk defa o yıl ziyaret ettim.
Turistik maksatlı bir ziyaret miydi?
Çok da turistik değil. Babam astsubaydı. Bir arkadaşı da Gelibolu’da görevliydi. Onlara kalmaya gittim. Ağustos ayı. Conkbayırı Zaferi’nin yıldönümünde muharebe alanına gittik. Büyük anıt dışında bugünkü anıtların hiçbiri yok. Sadece yabancıların yaptıkları var. Çok etkilendim o ziyaretten. O ara da tam Şevket Süreyya Aydemir’in Enver Paşa’sını okuyordum. Çanakkale Savaşı’nı uzun uzun anlatır orada. Döndükten sonra Çanakkale Savaşı ile ilgili kitaplar okumaya başladım. İngilizce öğrendikten sonra yabancı kaynakları da okumaya başladım. Bahtiyar’dan bu dosyayı aldığımda Çanakkale’yi bayağı öğrenmiştim.
Tarih merakınız var mıydı, yoksa özellikle ve sadece Çanakkale’yle mi ilgilendiniz?
Öteden beri yakın tarih merakım var. Tanzimat’tan günümüze bizim tarihimizle ilgiliyim. Çünkü ben, Türkiye’de bugün yaşanılan iyi kötü hiçbir hadisenin geçmişe bakmadan anlaşılamayacağını düşünüyorum. Çok geriye de gidemiyorum, bir mesleğim var. Hiç olmazsa Tanzimat’tan itibaren biraz öğreneyim diye okumaya başlamıştım. Kendi kitaplığımı kurma imkânım yoktu ama kütüphanede ne buluyorsam okuyordum. 1990’da Türkiye’ye döndüm ve üniversitede hoca oldum. Eskiye, bir öğrenciye göre iyi para kazanmaya başladım. O tarihten sonra kazancımın büyük bir kısmını kitaplara ayırdım.
Sahaf ziyaretleri ne zaman başladı?
Altı yıl yurtdışında kaldım. Gitmeden önce de sahafları dolaşıyordum ama daha kısıtlıydı o dolaşmalar. Ekonomik durumunuz belirleyici oluyor. O zamanlar ancak bir tane, iki tane kitap alabiliyordum.
Koleksiyon kastıyla mı alıyordunuz?
Yok, o zamanlar koleksiyon yapmak, kütüphane kurmak söz konusu bile değil. Annemlerin evinde oturuyorum. Küçücük bir evleri var, zor sığıyoruz. Bir de kitap almak falan söz konusu değil. Burada şimdi bütün duvarlar kitap. Orada 50-60 tane kitabım vardı herhalde.
O tarihlerde sahaflar nerelerdeydi? Kimlere giderdiniz?
Benim bildiğim sahaflar sadece Beyazıt’taydı. Ben de zaten İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde okuyordum. Okuldan çıkınca mutlaka sahafları dolaşıyordum. 1990’dan sonra bütün sahaflara gittim. Çoğu imzalı kitap topladığımı bilir, bana ayırırdı. Artık öyle değil, çünkü tok bir alıcı oldum. Adam bana, “İmzalı kitap var!” diyor. “Kimin?” Bir isim söylüyor; “Bende 40 tane var” diyorum. Şevki kırılıyor haliyle. O yüzden artık çok fazla alışveriş olmuyor.
90’larda ilgilendiğiniz alanlarla ilgili en fazla malzemeyi kimlerde buluyordunuz?
Benim en çok alışveriş yaptığım sahaflar Bahtiyar İstekli, Nedret İşli, Halil Bingöl… Sanırım bunlardı. Bazı sahaflar bazen güzel malzeme bulup haber verdiler, alışveriş yaptım ama bu saydığım isimlerle ilişkimiz arkadaşlığa döndü. En çok alışverişi de onlardan yaptım.
Mutlaka. Geçmişin etkilerinin bilinçaltında da olsa devam ettiğini düşünüyorum. Birtakım hastalıklar genetik olarak geçebiliyorsa başka hasletler de geçiyor olmalı. İspatım var mı, yok! Ama aksini de kimse ispat edemez.
Siz kimlerin izlerini taşıyorsunuz sizce?
Bilmiyorum, babam koleksiyon yapmadı. Zaten öyle bir imkânı da yoktu ama kitap okumaya çok meraklıydı. Bizim evde kitap okumak herkesin çok sevdiği bir şeydi. Babam çok mütedeyyin bir insandı, buna rağmen politik görüşle, vesaireyle ilgili bir kısıtlama yoktu evde. Sanırım bu ortam kitap sevgimi besledi. Onun köklerini babam sayesinde atmış olabilirim. Dedem köyden hiç çıkmadı. İlkokulu bitirip bitirmediğine emin değilim. Babaannemler okuma yazma bilmezlerdi. Ama sülalemizin lakabı “Kadıoğlu”. Sorduğumda, “Eskiden dedelerimizden biri kadıymış,” demişlerdi. Demek ki okumuş birtakım insanlar varmış, sonra bağlantı kopmuş.
Piyasaya girdiğiniz tarihten itibaren Türkiye’de sahafiye malzemenin fiyatı çok arttı. Amerika ve Kanada için durum ne? Mukayese yapacak kadar tecrübeniz oldu mu?
Çok takip etmedim ama o tarihlerde de önemli Amerikalı yazarların imzaları bir değere sahipti. Türkiye’de Faruk Nafiz Çamlıbel, Behçet Necatigil gibi şairlerin imzaları için istenen rakamlara inanamıyordum. “Bu kadar mı ucuz?” dediğimi hatırlıyorum. İçimden diyordum tabii. Adam koyuyordu önüme, “50 tane imzalı kitap var, hepsine 1000 lira ver!” Aralarında bir sürü önemli isim de var. “Eyvallah” diyordum tabii. “Hayır, bak, bunun değeri senin söylediğin rakam değil. 5000 lira iste!” diyecek halim yok.
Bugün istenen rakamlar, dünya standartları açısından nasıl?
Yine çok düşük. Marifet iltifata tâbî. Müşterisi, meraklısı olmadıktan sonra fiyat bulmuyor.
Önemli bir imza koleksiyonerisiniz ama aynı zamanda araştırmacı ve yazar sıfatlarınız da var. Hangisi daha ön planda?
Sıfatlara çok önem vermiyorum. Beni tanıyanlar için uğraşılarımın bir kısmı diğerlerine göre daha ön planda olabilir ama ben hepsiyle zevkle uğraşıyorum.
Matematik profesörüsünüz ve emekli oluncaya kadar üniversitede ders vermeye devam ettiniz. Size yeni uzmanlık alanları açan bu meraklarınızın mesleğinizin önüne geçtiği oldu mu?
Asla! Asla! Yine dünyaya gelsem, yine matematik okurum. Tam tersi, belki matematikte daha fazla araştırma yapardım. Bu konuları da bırakmazdım tabii. Boğaziçi Üniversitesi’nden emekli oldum ama her sene iki hafta Nesin Vakfı’nın Şirince’deki matematik köyünde ders vermeye devam ediyorum. Matematikten kopmadım, böyle bir şey söz konusu olamaz. Matematikçi olmak biraz da araştırmaya devam etmek, yayın yapmak demek. Artık o alanda yeterince araştırma yapamadığım için emekli oldum. Şimdi çalıştığım konularda araştırma yapmayı da seviyorum.
Matematik eğitiminin kazandırdığı analitik düşünce araştırmacı kişiliğinizi tetiklemiş olabilir mi?
Muhakkak. Matematik makalesi yazarken ispatlamak istediğiniz problemle ilgili hiçbir soru bırakmamanız gerekir. O kâğıdı okuyan herkes, elinizdeki bilgiyi, ne yapmak istediğinizi, hangi yöntemle yaptığınızı ve ispatınızın doğruluğunu görmeli. Aynı şartlar her alanda geçerli. Ben, matematikten gelen bir alışkanlıkla, boşluk bırakmamayı öğrendim. Herkes boşluk bırakmamak gerektiğini biliyor ama boşluk bırakmamak beceri gerektiriyor. Bugüne kadar aldığım en onurlandırıcı iltifat, yüksek lisans ve doktorada hocam olan Ali Ülger’in “Matematik makalesi gibi yazmışsın!” cümlesidir. Makalelerimi ve kitaplarımı okuduktan sonra birkaç sefer tekrarladı aynı iltifatı. O da bir matematikçi. Bir başkası söylese “Matematik makalesi gibi yazmışsın!” sözünden “Ne sıkıcı olmuş!” anlamı çıkarabilirsiniz. Ama Türkiye’nin en önemli matematikçilerinden Ali Ülger’in kastı o değil. Bir edebiyat eleştirmeninin, “Güzel yazmışsın!” demesi de hoşuma gidiyor ama Ali Ülger’in sözü, babamın “Aferin oğlum! Çok iyi yapmışsın!” demesine benziyor.
Saha dışı ilk yayınınızın konusu neydi?
Sanırım Çanakkale’ydi.
Tarih?
2000’li yılların başında olmalı. Collection diye bir dergi çıkmaya başlamıştı. Orada, koleksiyonumdaki Avustralyalı bir teğmene ait mataradan hareketle bir yazı yazmıştım. Nerede öldü? Matara elime nasıl geçti?
Belgeleri toplamaya başladığınızda yayına dönüştürme planınız var mıydı?
Kesinlikle yoktu.
Yeniköy taraflarında Zeki Alasya’nın bir balık restoranı vardı. Semih Poroy beni orada Doğan Hızlan ve İhsan Yılmaz’la tanıştırdı.
Yine tarih soracağım?
1999-2000 civarı. İhsan’la Doğan Bey, Ercüment Behzad Lav’ın bütün eserlerini yayına hazırlıyorlardı o sıralar. Ben de Ercüment Behzad’a imzalı bütün kitapları Bahtiyar’dan (İstekli) yeni almıştım. Konuşurken onlardan bahsettim. Ercüment Behzad, benim imza koleksiyonum, onlarla ilgili ayrıntılar falan derken Hürriyet Gösteri dergisine bir yazı yazmamı teklif ettiler. Kabul ettim. Sonra, “Daha yazar mısın?” dediler. “Memnuniyetle!” dedim. Bir baktım köşe yapmışlar, fotoğrafımı da koymuşlar. Büyük keyif aldım tabii, itiraf ediyorum. Bir İmzanın Peşinden’di köşenin adı. Çünkü hep bir imzadan yola çıkarak yazıyordum. Halit Ziya Uşaklıgil’in Ruşen Eşref Ünaydın’a yazdığı bir mektup… Niye yazıldı? Halit Ziya kim? Ruşen Eşref kim? Aralarındaki ilişki ne? Bu gibi soruların cevabını bir araya getirdiğinizde zaten enteresan bir metin çıkıyordu ortaya. Halide Edip Adıvar’ın mektupları vardı. Niye yazdı? Kime yazdı? O kim, bu kim? Mektubunda niye Cemal Paşa’dan bahsediyor? Şam’a gitmiş, orada kız mektepleri açılmış… Her bir yazıyı yazarken bir sürü şey öğreniyordum. Her ay bir konu yazıyordum. İki seneye yakın devam etti. Dünya Yayınları kurulmuştu o sıralarda. Feridun Andaç Hürriyet Gösteri’deki yazıları takip ediyormuş, “Bunları bir kitap haline getirelim!” dedi. 2003’te ilk kitap çıktı ve arkası da geldi.
Çanakkale Savaşı, Türkiye Cumhuriyeti tarihi açısından kurucu öneme sahip. Bu kadar önemli bir konuda, hem de üzerinden 100 yıl geçtikten sonra, piyasada, sizin gibi saha dışından birinin kitap yapmasına yetecek kadar belge ve evrak olmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Çanakkale için “Kurtuluş Savaşı’nın önsözüdür” derler ki ben de böyle olduğunu düşünüyorum. Benim kitabım 2007’de çıktı, ondan sonra da o sahada çok güzel kitaplar yayımlandı. Ama o yıllarda çok fazla yayın yoktu. Yurt dışında bizdekinden çok çok daha fazla yayın vardı. İngilizlerin, Avusturalyalıların, Yeni Zelandalıların yazdıkları. Kendi açılarından bakıldığında mükemmel çalışmalar bunlar. Bizimkilerin yoktu.
Sebebi ne bunun?
Zaferlerin ayrıntılarını bilmekle çok ilgilenmiyoruz biz. Çanakkale Zaferi’ni kazandık mı? Kazandık!..
Yetiyor mu?
Bana yetmiyor… Bana kaybettiğimiz savaşları unutmak da yetmiyor. Kaybettiğimiz savaşları konuşmayı hiç sevmiyoruz. Balkan Savaşları, Ruslarla yapılan savaşlar… Ruslarla Osmanlılar yanlış hatırlamıyorsam 17 savaş yapmış. Bunların sadece 2 tanesini kazanmışız. Hangi 15 savaşı kaybettik? Kaç tanesini okuduk? Balkan Savaşları’nı niye kaybettik? Koskoca Osmanlı İmparatorluğu! Bulgaristan gibi minicik bir devlete nasıl yenildi? Avrupalılar “Yenseniz bile sınır değişikliğini kabul etmeyeceğiz!” diyor. Çünkü herkes Osmanlı’nın kazanacağını sanıyor. Ama kaybediyoruz… Niye? Kardeşim, bir merak et, incele… Bu soruları soran mutlaka var ama bakalım televizyonlara. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra çekilmiş izci çocukların fotoğrafı, Çanakkale’ye gidip geri dönmeyen şehit çocuklar diye gösteriliyor hâlâ. Yüz bin kere herkes, “Bu fotoğraf Çanakkale dönemi değil! Çocukların üzerindeki de üniforma değil!” dese de bir şey değişmiyor. “57. Alay’ın hepsi şehit olmadı. Sancağını da Avustralyalılar kendi müzelerine götürmedi. Altına da ‘Bu şerefli Türk sancağını selamlamadan geçmeyin!’ yazmadılar,” diyoruz ama bu anlatılmaya devam ediyor. Zaferse ayrıntıların önemi yok, kazandık zaten! Yenilgiyse, hatırlamak bile istemiyoruz. Bizim kadar tarihiyle övünüp bizim kadar tarihiyle küskün bir millet yok.
Bu tavrın sebebi küskünlük mü?
Gayet tabii. Tarihle hesaplaşamıyoruz ki! Bizim için tarih, politik inancın bir parçası. Abdülhamid hakkında ne düşündüğünü söylediğinde sağcı mısın, solcu musun, hemen belli oluyor. Halbuki sağcılıktan, solculuktan tamamıyla bağımsız olmalı. Bir solcu “Abdülhamid çok iyi bir padişahtı!” diyebilmeli, sağcı da Abdülhamid’i eleştirebilmeli. Ben tarihçi miyim? Değilim. Onun için bu konularda ne yazarım, ne çizerim. Birazcık Çanakkale’yi öğrendim diye yazıyorum. Bunlar benim gözlemlerim. Böyle olmamalı. Bir tarih kitabını okumaya başladığımda daha üçüncü dördüncü satırda yazarın politik görüşünü anlamamalıyım. Bütün tarihçiler böyledir demiyorum ama topluma sunan insanlara baktığımızda çoğunluğunda manzara bu.
Sizi Çanakkale konusunda yayın yapmaya sevk eden bu panorama mıydı?
Hayır, öbür kitapları niye yazdıysam onu da aynı sebeple yazdım. Elimde yayımlanmamış belge var ve ilginç. Anlattığım insanlar da öyle düşündü. Önce birkaç makale yazdım. Dergilerde, gazetelerde yayımlandı. Sonra İş Bankası’ndan teklif geldi, “Bunlar gibi birkaç makale daha yazarsanız hepsini kitap haline getirelim” dediler. Benim kitabım Çanakkale Savaşları’nı anlatmıyor. Adı Çanakkale Savaşı’ndan Belgesel Öyküler. Kurmaca değil tabii. Mesela bir mektup buluyorum, oradan hareketle mektubun yazıldığı gün Çanakkale’de ne oldu, yazan adama ne oldu, adamın önemi neydi gibi şeyler anlatıyorum.
Sizinle aynı dönemde Çanakkale evrakı toplayan var mıydı?
Pek yoktu diye hatırlıyorum. Bir iki kişi belki. Uğural Vanthoft alıyordu. Onun ilginç bir koleksiyonu vardı. Sonra o koleksiyonu Çanakkale Alan Başkanlığı’na devretti. Bütün dünyada Çanakkale hakkında basılan bütün kitapları toplamıştı. Aralarında Ermenice de vardı, Japonca da, Çince de… Kütüphanesini gördüğümde inanamadım. Onda da biraz evrak vardı ama evrakı daha çok ben topluyordum.
Akademiden, tarihçilerden rakibiniz var mıydı?
Akademik insanların her zaman çok parası olmuyor. Almak isteyip maddi olarak güç yetirememiş insanlar olduğuna eminim. İmzalı kitaplar için de aynı şey söz konusu. Ahmet Hamdi Tanpınar imzalı bir kitabı Türk edebiyatıyla ilgilenen bütün akademisyenler ister. Ona bütçesi yeter mi? O kadar parayı ayırabilir mi?
İlgili herkes, efemeranın öneminin çok geç fark edildiğinde hemfikir. Piyasanın hareketsizliğinde bunun da payı olabilir mi?
Osmanlı arşivlerinde çalışan çok sayıda akademisyen var, onlar belgenin önemini hep bildiler. Ben bu malzemeyi önce koleksiyonum haline getirdim, sonra yayın yaptım. Onlar kamu arşivlerinden çalıştılar. Sahaflarda çok fazla vakit geçirmedikleri için bu malzemeden haberdar olmamış olabilirler.
O yıllarda tarihi evrakın fiyatları nasıldı?
Çanakkale ile ilgili evrakın çoğuna oldukça fazla para verdim ama o gün verdiğim paranın değerini bugün saptamak çok kolay değil. Toplayabildiğime göre çok çok erişilmez değildi tabii. Biraz da tercih meselesi. Tatile çıkmak yerine bunlara ayırıyordum bütçemi.
Alan dışı biri olarak Çanakkale çalışmanız sahadan insanlar tarafından nasıl karşılandı?
Bana yansıyan tepkiler çoğunlukla olumluydu.
Çalıştığınız sahalarla ilgili çokça Osmanlıca evrakla karşılaşıyor olmalısınız. Osmanlıcayı ne zaman öğrendiniz?
Üniversite öğrenciliğim sırasında Osmanlı paraları koleksiyonu yapmaya çalışıyordum. O zaman sınırlı olarak öğrendim. İmza koleksiyonuna başlayınca daha da ilerlettim.
Çanakkale, imzalı kitaplar ve imzalar, Nâzım Hikmet, Orhan Veli… Araştırma başlığı olarak başka neler var?
Sadece Nâzım ve Orhan Veli değil aslında, bütün edebiyatçılar. Mesela Cahit Sıtkı Tarancı üzerine yayın yapacak kadar malzemem ve bilgim yok ama Cahit Sıtkı’nın mektupları, imzalı kitapları, arkadaşlarıyla arasındaki yazışmalardan öğrendiğim çok bilinmeyen ayrıntılar var. Bir kitaba dönüşecek kadar çok değil fakat makale olabilir. Çoğu edebiyatçı için böyle, özellikle şairler. Türk edebiyatında önemli şair diyebileceğimiz hemen herkesle ilgili en az bir makale yazabilecek kadar malzeme var elimde. Şiiri severim, bazen, duruma göre bir iki dize söylerim de.
Çok eski, ilkokul yıllarından beri var. Sevdiğim şairler bazen değişti ama aynı kalanlar da oldu. Nâzım Hikmet’in adını duyduğumda sanırım lise 2’ye gidiyordum, 17 yaşındaydım. Erzurum’un bir kazasındayız. Ne okulun kütüphanesinde kitapları var, ne edebiyat kitabında adı geçiyor. Kitaplarının hepsi zaten yasak. Yaşı müsait olanlar adını duymuştu ama ben çocuktum. Yahya Kemal o zamanlar girdi hayatıma ve hiç çıkmadı. Ama Ahmed Arif, Nâzım Hikmet sonradan tanıdığım şairler. Onları tanır tanımaz açlık hissine benzer bir duyguyla kendime çok daha yakın hissettim. O yüzden onların üstünde daha fazla durdum.
Şiir Hikayeleri’nde başka şairleri de yazdınız ama Orhan Veli ve Nazım Hikmet için müstakil kitaplar yaptınız. Bu iki ismi sizin için özel kılan sebepler ne?
Bir kere elime geçen malzeme daha fazlaydı.
Özellikle aradınız mı, yoksa tesadüfen mi temin ettiniz o malzemeyi?
Aslında özellikle aradım. Orhan Veli klasik anlamdaki şiiri yolundan çıkaran adam. Ama kendisi yoldan çıkmışlığı sonuna kadar sürdürmemiş. Garip şiiri diye bir şiir başlıyor, Garip’in birinci baskısı 1941’de yapılıyor. Orhan Veli’nin ömrünün son yıllarında yazdığı şiirleri Garip şiiri denilecek şiirler değil, bambaşka, şahane şiirler. Orhan Veli’yi birkaç şiiriyle tanıyan insanlara o şiirleri okusanız ona ait olduğuna inanmayabilirler. Düzyazılarını okuduğunuzda sanat hakkındaki bilgisinin derinliğine hayran kalıyorsunuz. Basit görünüşlü şiirler yazıyor ama şiir hakkında çok araştırma yapmış. Aruzu çok iyi biliyor. Yahya Kemal de konuşmalarında belirtmiştir bunu. Çevirileri var. Garip akımını kabul etmeyenler de çevirilerinin güzelliğini kabul ediyor. Orhan Veli’yi çıkarırsak Türk şiiri çok büyük bir kayba uğrar… Nâzım Hikmet de, yaşadığı dönemde çok büyük bir sarsıntı yaratmış bir adam. Kitaplarından da anlayabiliriz bunu. Kitapları sattı, bazılarının ikinci baskısı engellendi. Bazıları hemen yasaklandı. Şiirlerini bir plağa okudu, plak yasaklanmadı ama ikinci defa basılmasına engel olundu… Edebiyatçı değilim, tarihçi de değilim fakat bu konuları çalışmaktan çok keyif alıyorum. O keyif de hayatımı güzelleştiriyor.
Temel motivasyonunuz ne?
Bu keyif işte, daha ne olsun! Temel amaç mutlu olmaya çalışmak, ama herkes farklı bir yerde bulabilir mutluluğu. Ben bunlarda buluyorum. Evimin bu hali beni mutlu ediyor. Bir yere gidip bir hafta kaldığımda evimi özlüyorum. Bütün dünyada, kendimi en mutlu hissettiğim yer burası.
Biraz dışına çekilip baksanız, kütüphaneniz, koleksiyonunuz sizin hakkınızda ne söyler?
Çok düzenli bir adam değilim, bir kere onu söyler. Bir yerden düzeltmeye başlıyorum, öbür taraftan bozuluyor. Belki biraz maymun iştahlı olduğumu da gösterebilir. Bir sürü alakasız şey bir arada. Kitaplara hayatımda gereğinden fazla yer verdiğimi de gösterebilir. İçerideki odalar da kitap dolu. Yatağın bazasının altı, ayakkabılık, sandık, mutfak balkonu… Bu kadarı da fazla!
Olumlu bir şey söylemez mi?
Mutlu biri olduğumu söyleyebilir, o da bana yeter. Bir insan kendini evinde mutlu hissediyorsa bence başarılıdır. Laf aramızda, kendimi mutlu hissettiğim için ben en azından evim konusunda çok başarılı olduğumu düşünüyorum. Bir hafta on gün hiç evden çıkmayabilirim ve bu beni hiç rahatsız etmez. Canım sıkılmaz.
Şimdiye kadar gördükleriniz arasında sizi en çok etkileyen kütüphaneler kimlere aitti?
Aziz Nesin‘in ve Orhan Pamuk‘un kütüphanesi. İkisi de kütüphane olsun diye yapılmış kütüphaneler değil. Orhan Pamuk, her yazdığı kitap için aldığı, okuduğu, faydalandığı kitapları ayrı bir yere koymuş. Bence mükemmel bir şey bu! Kaynakçasını görüyorsunuz duvarlarında. Aziz Nesin de kendi kitaplarını, diğer dillerdeki baskılarını, kendisine hediye edilen kitapları, hepsini korumuş. Her şeyle ilgilenmiş, kütüphanesinin zenginliğinden anlıyorsunuz bunu. Aziz Nesin olmak da, Orhan Pamuk olmak da o kadar kolay değil. Kütüphanelerine baktığınızda saygı duyuyorsunuz.
Masanızda yeni bir çalışma var mı?
Şefik Bey’i çalışıyorum, Miralay Şefik Aker. Çanakkale kitabında biraz anlatmıştım. Çanakkale’nin en önemli komutanlarından biri. 27. Alay komutanı Yarbay Şefik. Daha sonra Kurtuluş Savaşı’nda 57. Tümen Komutanı Albay Şefik oluyor. Kurtuluş Savaşı’nda, Trablusgarp’ta, Yunan Harbi’nde, Çanakkale’de bulunmuş. Kurtuluş Savaşı ve Çanakkale Savaşı anılarını yayımlamış. Hayatıyla ilgili biyografik bir kitap yok henüz. Elimde Çanakkale’yle ilgili belgeler vardı, Çanakkale kitabını çoğunlukla onlardan faydalanarak yazdım. Şimdi Kurtuluş Savaşı’yla ilgili belgeler de var. Hepsini kullanarak bir biyografi denemesi yazacağım. Kendimi bu konuda yetkin kabul etmiyorum ama en azından bundan sonra Şefik Bey’i çalışacak insanlara toparlanmış bilgi sunacağım.
Koleksiyonlarınız genişlemeye devam ediyor mu?
Evrak almak için uğraşmıyorum artık. Elimde ömrümün sonuna kadar araştırma yapmaya yetecek miktarda orijinal belge var. Bundan sonra çıkacak malzemeyi onları iyi değerlendirecek insanlar alır inşallah.
62 yaşındayım, bundan sonra yeni bir şey çıkmaz benden. İnsan bir yaşa kadar öğrenir. Bir yaştan sonra da öğrendiklerinin muhasebesini yapar. Tabii ki yeni şeyler öğreniyorum ama şimdiden sonra “Haydi Kafkas Cephesi’ni araştırayım!” demem. Bu ihtirasa girer. İstekli olmak güzel bir şey de, ihtiras o kadar iyi değil.
Sırasını bekleyen başka çalışma var mı?
İmzalı kitaplardan hareketle bir imza kitabı yapmak istiyorum. Hem bu işin meraklılarına, hem edebiyat meraklılarına, hem de sahaflara, bir adamın attığı farklı imzaları göstermeye yönelik bir çalışma. Allah ne kadar ömür verdi bilmiyorum. Ama elim ayağım tuttukça yazmaya devam edeceğim. Mutlaka bir konu çıkar. Bir sürü belge var. Belki hakkında kitap yazacağım kimse olmayabilir ama bir sürü makale yazabilirim.
Kütüphanenizle ilgili geleceğe yönelik bir planınız var mı?
Ben teşebbüs etmeyeceğim ama dışarıdan doğru dürüst bir teklif gelirse düşünebilirim. İnsanların “Hocam, sen öldükten sonra ne olacak bunlara? Haydi bize bağışla!” şeklindeki yaklaşımlarını hoş karşılamıyorum. Hediye ettiğim şeyler oldu ama bağışlamaya inanmıyorum. Ticari amaçla almamış olmam ticari bir karşılıkları olmadığı anlamına gelmez. Bedava dağıtacağım anlamına hiç gelmez. İnsan bağışlanan şeylerin kıymetini bilmez. Onun için sahaflara gitmesini tercih ederim. Böylelikle yine kıymetini bilen insanların eline geçer. Alan da bir fedakârlık yaparak alacağı için kıymetini bilir. Kütüphanem dağılmasın gibi bir derdim yok. Çok bencilce geliyor bu düşünce. Neticede ölüp gideceğiz, üzerine üç dört satır yazılmış bir mezar taşımız olacak, o kadar! Ben hayatın geçiciliğinin o kadar farkındayım ki… “Âvazeyi bu âleme Davud gibi sal, Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş…”











