Close Menu
Ayşe AdlıAyşe Adlı

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    • Yeşilçam’dan Portreler
    • Geçmiş Zaman Olur Ki…
    • Türkiye Kurulurken…
    • Hoş Sada!
    • Tüm Kategoriler
      • Şehir ve Mekan
      • Dünya’dan
      • GeziYorum
      • Kitabiyat
      • Nadir Söyleşiler
      • O Şehr-i İstanbul Ki…
      • Portreler
      • Sinema Yazıları
      • Sanat Penceresi
      • Tarih Yazıları
      • MetaFizik
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    Nadir Söyleşiler - kitap bulmak için çöp bile karıştırdım!

    kitap bulmak için çöp bile karıştırdım!

    Mayıs 10, 2020
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email
    Sahaf camiasında, Türk Tiyatro Tarihi yazması yönünde bir beklenti olduğunu fark etmek şaşırtıcıydı bizim açımızdan. Zira herkes gibi biz de sadece oyuncu ve yönetmen kimliğiyle tanıyorduk Hamdi Alkan’ı. Sonra 90’larda sahaf çıraklığı yaptığını öğrendik. Ve tabii tiyatro tarihi konusunda iyi bir arşivi olduğunu da. Fakat bu kadarla sınırlı değilmiş Alkan hakkında bilmediklerimiz. 1980’lerin ortalarında önce Beyazıt’ta, ardından Ortaköy’de tezgâh açtığını, o tarihlerden beri, kendi tabiriyle ‘ayakçılığa’ hiç ara vermediğini, tesbihten Osmanlı kartpostallarına, tiyatrodan teneke oyuncaklara pek çok alanda hatırı sayılır koleksiyonlar yaptığını ve hatta günün birinde bir sahaf dükkânı açma hayali kurduğunu öğrenmek için sohbet etmemiz gerekiyormuş. Buyrun siz de katılın sohbetimize…
     Üniversite için Antakya’dan İstanbul’a geldikten kısa bir süre sonra yolunuz sahaflara düşmeye başlamış. Daha gerilerde kitapla nasıl bir ilişki var?

    Ailenin en küçüğüyüm. Ağabeylerim benden 10 yaş kadar büyük. Ben ilkokul 3. veya 4. sınıftayken, ağabeylerimin kütüphaneci gibi, evdeki kapaklı ahşap bir dolapta duran kitapları sırayla ve büyük bir ciddiyetle okumam için verdiklerini hatırlıyorum. Bilinçaltıma yerleşmiş bir resim bu, o manzarayı hiç unutmadım. Toplasanız belki 30 – 40 kitap vardı ama bana bir alışkanlık kazandırmaya yetti.

    Ne tür kitaplar vardı?

    Bir tanesinin adını hiç unutmadım, Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak! Herhalde babamındı. Babam adliyede mübaşirdi. Ailem Arap kökenli, babam da bütün notlarını Arapça tutardı. Soldan sağa doğru yazarken onu hayranlıkla izlediğimi hatırlıyorum. Bütün bunlar zaman içinde üst üste eklendi. Bende hem görsel, hem de duygusal anlamda bir bağ yarattı herhalde. Bir süre sonra Mustafa ağabeyim bir sistem kurdu. Kırık bir aynanın karşısına büyüteç yerleştiriyor, ikisinin arasına da kesilmiş film parçalarını yerleştirerek bize izletiyordu. Bir çeşit slayt makinası diyelim biz buna. Cüneyt Arkın’ın, Kartal Tibet’in filmlerinden kareler izliyorduk.

    Nereden buluyordu o filmleri?

    Gündüz Sineması vardı bizim orada. Makinistler filmlerin eskiyen kısımlarını makasla keser, yapıştırırlardı. Boşa çıkan kısımları da sokağa atarlardı. Oralardan topluyordu. Bir süre sonra ben de onunla toplamaya başladım. Beni çok heyecanlandırırdı o gösterimler. Bütün bu anılar bu keyfi oluşturdu diyebilirim. İlkokulda ciddi bir Jules Verne tutkusu başladı. Denizler Altında 20 Bin Fersah, Kaptan Nemo, 2 Yıl Okul Tatili, Robensonlar Mektebi, Kaptan Grant’in Çocukları, Ay’a Seyahat… Ne bulduysam alıp okudum. Kumbaram vardı, kitap almak için oradan para çalmaya başladım.

    Kendi paranızı mı çalıyorsunuz?

    Evet. O sizin bankanız ya! ‘Bu paraya dokunulmayacak, yarın öbür gün ayakkabı alınacak bununla’ diye düşünüyorsunuz mesela. Kitap almak istediğinde planın dışına çıkıyorsun… Annem okul okumadı. Babam ilkokul mezunu, adliyede çok yoğun çalışıyordu. Onların pek bir şeyden haberi olmuyordu. Hiç unutmuyorum, Koçak Kitabevi’ne gidip alt kata iniyordum. Jules Verne bulursam onu tabii ama bulamazsam başka kitapları almaya başladım.

    Tek başına mı gidiyorsunuz?

    Tabii, tek başına.

    Kaç yaşındasınız?

    Herhalde ilkokul 5, ortaokul 1, o yaşlar. Ağabeylerim çalışmak için İstanbul’a gelmişlerdi. Onlara mektup yazıyordum. Çok net olarak tek istediğim şeyin kitap olduğunu hatırlıyorum. 2 Yıl Okul Tatili’nin ciltli, şömizli baskısını getirdiklerinde dünyanın en mutlu insanı olmuştum. Hâlâ duruyor olmalı, arasam bulurum. Bazı şeyleri saklamayı başardım. 

    Antakya’da sahaf var mıydı?

    Yoktu, yeni kitap alıyorduk, kitapçılar vardı. Sahafları İstanbul’da tanıdım.

    İstanbul’a ne zaman geldiniz?

    1984 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi’ni kazandım. Elektrik Mühendisliği bölümüne 49. sıradan girmiştim. Memur çocuğusun, çok sınırlı bir harçlığın var. Ağabeyimde kalıyordum. Ev kirası yoktu ama harçlığımı kazanmam gerekiyor. Çocukluğumdan beri, çalışmaya alışığım. Okulda rahmetli Coşkun Büktel’le tanıştım. İyi bir tiyatro yazarıydı. Aynı zamanda Beyazıt’ta ilk sergi açanlardandı. Onunla tanışmam beni sahaflara ve sahaflık dünyasına itti. 

    Tiyatroyla ilgileniyor muydunuz o yıllarda?

    Tabii, kitap ve tiyatro tutkum aynı tarihlerde başladı ve paralel ilerledi diyebilirim. İlkokul, ortaokul, lise boyunca hep tiyatro ve müsamere kollarında görev aldım. Coşkun’la tanışınca daha bilinçli ilgilenmeye başladım. Tiyatroyu çok severdi. Tezgâh açan bir sahaftı, dükkanı yoktu. Eşiyle birlikte Çınaraltı’nda tezgah açıyordu. 

    Hangi yıllardan bahsediyoruz?

    1984 – 85. Çok ilgimi çekti ve başka işlerde çalışarak kazandığım paralarla kitap alarak al sat yapmaya başladım. Ben de tezgah açtım.

    Satıcı olarak mı girdiniz piyasaya?

    Başka türlü olmuyor, alabilmek için elinizdekini satmanız gerekiyor. 

    Nerelerden alıyordunuz sattığınız malzemeyi?

    Hurdacılardan almayı öğrenmiştik. Eskiden hurdacılar çok büyük bir kaynaktı. Artık onlar da öğrendi işi. Kitap bulmak için çöp bile karıştırdım. İnsanlar atıyordu evlerindeki kitapları. Ucuz kitap bulup cüzi kârlarla satıyorduk. Kendimizce basit, dürüst bir ticaret yapıyorduk. Belediyenin kovalaması da işin cabası tabii. 2 kere aldılar benim kitaplarımı. İşin işgaliyesini vesaire bilmiyorduk biz. Öğrenciyiz, sırtımızda taşıdığımız kitapları satıyoruz. Yeşil bir çantam vardı, ona kitap doldurup sabah 4’te çıkıyordum evden. Taksim’den Beyazıt’a yürüyerek geliyordum. Erken çıkıyordum çünkü saat 6’da yerler kapılıyordu. 

    Yaz, kış sürekli açılıyor muydu sergiler?

    Yağmurlu havalarda gidemiyorduk tabii ama güneşli havaların hepsinde diyebilirim. Yaz – kış fark etmiyor. Özellikle Cumartesi ve Pazar günleri. Böyle böyle, hem alarak hem satarak bir tiyatro kitaplığı oluşturmaya başladım. 

    Sadece tiyatro mu topluyordunuz?

    Başlarda sadece tiyatro topluyordum. 

    Kariyer planınız neydi o yıllarda? Tiyatrocu olmaya karar vermiş miydiniz?

    Yıldız Teknik’te öğrenciyim, üniversitenin tiyatrosunda oynuyorum ama amatörüm. Hedefim elektrik mühendisi olmak. Yavaş yavaş işin içine girdikçe, okudukça, oyunları seyrettikçe, amatör de olsa oyun sahneledikçe “Bu sıraları boşuna işgal etmeyeyim” demeye başladım. Lisede kimse yol göstermedi. ‘Yeteneklisin!’ diyorlardı ama bu işin okulu var diyen olmadı. Öğrendikçe hedefim değişti. Son sınıfta konservatuar sınavlarına girmeye başladım. Olmadı bir türlü. Hep ilk aşamaları kazanıyordum, ikinci aşamada bir şekilde eleniyordum. “Elektrik mühendisliğindesin, yazık günah. Emeklerini çöpe atma!” diyordu hocalar. “Ben razıyım!” desem de olmadı. Böylelikle üniversite maceram 12 yıl sürdü.

    Bu süre boyunca ne yaptınız?

    10 yılı full tiyatro. Okula tiyatro için gidiyordum artık. 3. Sınıftan itibaren dersleri bırakmıştım. Okuldan atılma da yoktu. 

    Bu arada tezgâh açmaya devam ediyor musunuz?

    Tabii. Beyazıt tezgâhı yavaş yavaş Ortaköy Pazarı’na dönüştü. Ortaköy Pazarı’nın kurucularındanım ben. 3 yıl Beyazıt’a devam ettikten sonra 1987’de Ortaköy’e gitmeye başladım. Artık Beyazıt’ın sadece müşterisiydim. 

    Sadece tiyatro toplamaya devam mı?

    O yıllarda yavaş yavaş gelişmeye başlamıştı. Babamın bana bıraktığı Hatay Devleti ile ilgili birtakım dökümanlar vardı. O konuyu genişlettim. Kartpostal ve eski fotoğraf merakı oluştu. Bunlara paralel olarak efemerayı fark ettim. Küçük küçük alıyordum. İşin ilginç tarafı, geçmişe ait her şeyi çok seviyordum ve hoşuma giden her şeyi aldım. 

    Tiyatro, Hatay gibi başlıca koleksiyon başlıklarınızla ilgili çok malzeme buluyor muydunuz?

    Çıkıyordu. Aradığınız zaman bulabiliyordunuz. Hatay devletinin bayrağını bulmuştum mesela. Çok çıkmayan bir parçadır. Bir arkadaşımdan Nazım Hikmet’in imzalı iki fotoğrafını almıştım. Hiçbir yerde olmayan bir şiiri vardı birinin arkasında. 

    Tezgâhtan kazandığınız parayla alıyorsunuz bunları değil mi?

    Evet, fiyatlar çok düşüktü ama yine de bütçeyi ayarlamak için epey uğraşıyorsun. Hafta sonları tezgâh açıyorsun. Sermayeni ayırıyorsun. Kârının ne kadarını kendine ayırabileceğini hesaplıyorsun falan. Satmak için değil, sevdiğim için alıyordum bunları. ‘Para etsin, değerlensin de satayım!’ gibi bir hesabım yoktu. Tezgâha koyduklarım ayrı, kendime ayırdıklarım ayrıydı. Hatay, Bandırma, tiyatro derken imzalı kitap almaya başladım.

    Kimlerin imzalarını topluyordunuz?

    Tanıştığım yazarlardan ismime imzalı kitaplar alıyordum ben. Kitap fuarlarında imza günlerine gidiyordum… Televizyona iş yapıp para kazanmaya başlayınca daha büyük bütçeler ayırmaya başladım. O yıllardan sonra ciddi şeyler aldım. 

    Efemera olarak ne topladınız?

    İlk efemera toplayanlardanım. İlgimi çeken her şeyi aldığım için şu an işin içinden çıkamıyorum. Evimin alt katını koleksiyonlarıma ayırdım. Aşağı iniyorum, bakıp tekrar yukarı çıkıyorum. Kontrolden çıktı, alt katta onlar yaşıyor. 

    Tiyatro konusunda rakibiniz var mıydı?

    Hayır, tiyatro hâlâ çok toplanan bir başlık değil. Müzayedelerde karşılaştığım birkaç isim vardı, Gökhan Akçura topluyordu mesela. Burçak Evren topluyordu. Başkaları daha çok görsel malzemeye ilgi duyarken ben yazılı döküman alıyordum. Reji defterleri, tekstler, baskısı çok bilinmeyen oyunlar… Konya’da, Amasya’da, Afyon’da basılmış oyunlar. 1935’le 45 arası, özellikle Halkevleri’nin etkin olduğu yıllarda tiyatro çok ilgi görmüş. Çok yayın yapılmış. Hasan Ali Yücel döneminde oyunlar tercüme edilmiş. Maarif Vekaleti’nin o dönemde bastığı kitaplarının hemen hepsi var bende. Bir takıntı haline geliyor bir süre sonra. Biraz da ilgiliyseniz çevrilen, sahnelenen oyunları gördükçe ilginiz daha da artıyor. 

    Osmanlıca biliyor musunuz?

    Birkaç sefer öğrenmeyi denedim, her seferinde tam öğrenecekken ara verdim. Aslında çok rahat öğrenirim ama tembellik yapıyorum. 

    Osmanlıca malzeme topladınız mı?

    Toplamaz olur muyum! Evde şu anda 20 – 25 bin transkript bekleyen evrak var. 

    Sahaflardan mı danışmanlık alıyorsunuz o evrakı alırken?

    Hayır, tamamen sezgisel. Yazıya bakıyorum, dokunuyorum. Bir dönem toptan da çok şey aldım. Bizde meşhurdur; “Kutuya ne istiyorsun?” diye sorar, ne varsa alırsınız. Hele de esnafın bakmadığı bir kutuya denk gelirseniz onun hazzı bambaşkadır. Bakılmış kutu tat vermez, içinden güzelleri seçilmiştir. Ama bakmamışsa sürpriz çıkabilir. 

    Alan olarak da çerçevesi çok geniş o halde koleksiyonunuzun!

    Aynen öyle! Neler çıkıyor içinden. İlaç reçetelerinden piyango biletlerine, aşk mektuplarından hatıra defterlerine her şey… En çok da fatura çıkıyor tabii. Makbuzlar, tapular, noter belgeleri… Bir noktadan sonra mükerrer de çok şey geçiyor elinize. Öyle durumlarda hediye ediyorum, çok seviniyor insanlar. O evrakı hayata karıştırmayı seviyorum, turşusunu kuracak değilim. Her belgenin bir anlamı olduğunu da iddia edemem. Gönül isterdi ki tarihi evrak geçmişten bugüne eksiksiz aktarılmış olsun ama öyle olamadı maalesef. SEKA’ya neler gitti hepimiz biliyoruz. Alfabe değişikliğiyle birlikte ciddi bir kesinti olduğunu da herkes söylüyor. Koleksiyonerlerin topladığı malzeme burada anlam kazanıyor işte. O boşluklar, kesintiler özel koleksiyonlarda toplanan belgelerle doluyor. Ben de o boşluğu kapatan küçük adacıklardan biriyim. Geçmişimizdeki boşluk; bizlerdeki fotoğraflarla, belgelerle, basılmış ya da yazılmış ama hiç basılmamış kitaplarla dolacak. Bu işin sonu yok! Malzeme çıktıkça çıkıyor… Üniversite yıllarımda atletik bir insandım. Aslıhan Paşajı’nda Muhsin Kitabevi vardı. Sahibi Münir Bey’di. Şimdi yok orası. “Elimde Shaeskpeare’in birinci baskı kitabı var!” dedi. Birinci baskı! 1500’lü yıllardan bahsediyoruz. Elim ayağım titredi. “Sana veririm ama bir şartla!” dedi. Hiç unutmuyorum, herhalde 70 – 80 çuval kitap taşıdım dükkandan kamyona. Tepeden tırnağa simsiyah oldum. Kitabı herkese taşıtamazsın. Hassas davranman gerekir, bunu biliyor adam. O yüzden bana taşıtıyor. İş bitince verdi kitabı, 1800’lerde basılmış! Büyük bir hayal kırıklığıydı tabii. 

    Türkçe dışındaki dillerden kitap alıyor musunuz?

    Eğer değer verdiğim bir kitapsa alıyorum. Dili bilmesem de göre göre bir aşinalık oluşuyor. O yıllarda herkesin dilinde bir Miss Pardoe vardı. The Beauties Of Bosphorus. ‘Bir sahafın ulaşabileceği en kıymetli kitap herhalde’ diye düşünüyorum. Çok da nadir çıkıyordu ama şimdi hemen her müzayedede bir tane oluyor. Bir ara bende 5 farklı edisyonu vardı… Televizyona yeni yeni başlamışım. Yıl 1994, 95 falan. Bankada biraz param birikmiş. 2 milyar lira o zamanın parasıyla. Tam karşılığı 11 bin dolar. Bütün varım yoğum o. 2 yıl yaşarım, o yıllara göre çok iyi para. Bir gün Saint Antuan kilisesine gittim. Artık hayatta değil sanıyorum, Atenasia diye bir hanım vardı. Kilisede hizmetli olarak çalışıyordu. 35 – 40 yıl bir Levanten aileye hizmet etmiş. Kimseleri olmadığı için ailenin ölümünden sonra mal varlıkları ona kalmış. O hanım, “Hamdi Bey, bende bir kitap var, ilgilenir misiniz?” dedi. Bir çıkardı, kitap Costume of The Turkey, 1714 baskısı. Kimyam bozuldu, cildi sonradan yapılmış ama o da yüz yıllık. İçini bir açtım, gravürler dönemin renklendirmesi. Charsles Ferriol’un kitabı. 

    Ne kadar istedi?

    2 milyar! Hiç de pazarlık yapmadı. O evden kimlerin neler aldığını ben biliyorum. Pera Müzesi’nden sergilenen Zonaro tablolarından bir tanesi oradan çıktı. 2 tane Melling çıktı… Gece uyuyamadım. Dönüyorum, dolaşıyorum olmuyor. Bütün paramı verip aldım o kitabı. Uzun yıllar bende durdu, sonra benden daha iyi bir koleksiyon görünce devrettim. Bir sahada benimkinden daha iyi bir koleksiyon gördüğüm zaman o konudan vazgeçiyorum. Çünkü ne paran, ne ömrün yeter. İmkanı yok, kafayı yersin. 

    Nasıl bir maksatla topluyorsunuz? Yola çıkarken niyetiniz neydi?

    O kitap bir sanat eseri, değerini bir kenara koyun sanatsal açıdan ona sahip olmak bile çok tatminkâr bir durum.

    Peki ‘Ne yapacağım ben bunu?’ diye sormuyor musunuz kendinize?

    Zarar etmeyeceğimi ve bir daha kolay kolay çıkmayacağını biliyorum, ki nitekim 1994’ten sonra bir daha görmedim o kitabı. 

    Bir yatırım yöntemi olarak da bakıyorsunuz yani koleksiyonunuza?

    Yüzde yüz! Ama önceliğim o değil. Aşık oldum o kitaba. Hiç bakmadıysam 300 kere baktım. Gösterdiğim insanların hepsi o heyecanı yaşadı. Elle renklendirilmişti ve muhteşem detaylar vardı. Vezirin kemerindeki işlemelerdeki simleri görüyordunuz. Renksizinden gördüm ama renklisinin epey sonra Şefik Atabey koleksiyonu müzayedesinde çok büyük bir rakama satıldığını öğrendim. Cildi de orijinalmiş tabii onun. 

    Ne kadara satıldığını hatırlıyor musunuz?

    Hiç unutmuyorum, alanı bile araştırdım. Kuveyt ya da Dubai’den birileri 100 bin Pound vermiş.

    Siz kaça satmıştınız?

    Ben de aldığımdan daha iyi bir rakama sattım. Herhalde 25 bin dolar’dı. Ama cildi orijinal değildi benimkinin. Piyasada dolaşırken çok fazla malzeme görüyorsunuz. Kitap birçok şeye tanıklık ediyor. Çağlara, savaşlara, büyük aşklara… Elime 1750 baskı bir kitap geçtiğinde biliyorum ki 1789’da Fransız İhtilali olmuş, dünyada her şey değişmiş. O kitabın bütün o değişimlere tanıklık etmesi ve sizin ona dokunabiliyor olmanız büyük bir heyecan veriyor. O yüzden oldum olası 1800 öncesi kitaplara karşı zaafım var. Gördüğüm an elim cebime gider. 

    Kütüphanenizdeki en erken tarihli kitap ya da yazma ne?

    1530, Muhammed. Latince Hazreti Muhammed’in hayatı. Ceylan derisi üzerine yazılmış.

    Nereden aldınız?

    Ben Türkiye’den aldım ama muhtemelen Fransa’dan gelmişti. 

    İstanbul’da ilk sahaf dükkanından içeri girişiniz hangi yıllara rastlar, kimlerin dükkanlarına gidiyordunuz?

    Sahaflar Çarşısı’na gidiyordum. Hâlâ devam eden Gözen kitabevi vardır, Sinan Gözen. O eski kitap da satardı. Birkaç kişi daha vardı ama şimdi hepsi tesbihçiye döndü. Hayalet Sahaf Vahan Usta’dan çok alışveriş yapardım. Harbiye’de tek ayaklı Mustafa Bey vardı. Beşiktaş dolmuşlarının kalktığı yerde, köşedeydi dükkanı. Ondan güzel kitaplar aldığım oldu. Aslıhan’a çok giderdim. Muhsin Kitabevi, Münir Bey ve diğerleri vardı. Ergun Hiçyılmaz’la orada tanıştım. Müşteri olarak gittim, sohbet ettik. Gazetede çalışıyordu, dükkânda duracak birine ihtiyacı varmış. “Kitap da seviyorsun, burada çalışmak ister misin?” dedi. “Neden olmasın!” deyip başladım. 

    Öğrencisiniz değil mi?

    Tabii, öğrenciyim. Orada bir yıldan fazla bir süre çalıştım. Beraber kitap fuarlarına katıldık. İnsanların kitap alması beni çok mutlu ediyordu. Soruyorlar, ilgileniyorlar, ilgilendikleri kitapların onlar için bambaşka anlamları oluyor. 

    Yıl kaç?

    1990 olması lazım. 

    Aslıhan ‘Kitapçılar Çarşısı’ hüviyeti kazanmış mıydı o yıllarda?

    Yok, yeni yeni bir hareketlenme başlamıştı. Özay vardı, biz vardık, Simurg vardı. Bir beyefendi daha hatırlıyorum. 

    O yıllardan aklınızda kalan sahaf müşterileri kimlerdi?

    Benim en iyi müşterim Mehmet Güleryüz’dü. Çok iyi bir koleksiyonu vardır. Ben vesile oldum onun bu işlere bulaşmasına. Ortaköy’de sergi açtığım yıllar, bir yerden güzel kitaplar bulmuşum. 2 tane Corneille vardı aralarında. O kitapları aldı benden. Sonra biraz sohbet ettik, “Böyle şeyler bulursan Sıraselviler’de resim kursu veriyorum, oraya getir.” dedi. Şansımı deneyeyim deyip bir şeyler götürdüm, yine aldı. Sonra müzayedelere girmeye başladı ve Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili yabancı dillerde çok önemli kitaplar aldı. Müthiş kitaplar vardır onda, büyük paralar ödedi. Bir Truva kitabı almıştı. Truva hazinelerini bulan Heinrich Schliemann’ın Osman Hamdi Bey’e imzaladığı nüsha… Bir dönem Uğur Derman Bey’e Türk Petrol Vakfı’na çok kitap verdim. Ayakçılık yapıyordum. 

    Nasıl tanışıyordunuz bu isimlerle?

    Ortaköy’e tezgâha geliyorlardı. Oraya çok değerli insanlar geliyordu. İş adamları, fabrikatörler, koleksiyonerler… Şimdi öyle bir vasfı kalmadı. 

    Meydan’da mı açıyordunuz tezgahlarınızı?

    Kamber’in çay bahçesinin hemen önüne açıyorduk. Çok nitelikli malzeme götürüyorduk. Şimdi gümüşçü, çıfıtçı çarşısına döndü. İyi ki de yapmışım o işleri. O kitapları bulmuşum, taşımışım. Bütün bunların sonunda bel fıtığı oldum ve fıtık ameliyatı geçirdim. Yine de ‘iyi ki’ diyorum çünkü artık o kitapları bulma imkanım yok. 

    Çok kitap geçti mi elinizden?

    Hem de ne çok. Hani sorarlar ya çok okuyan mı, çok gezen mi bilir? diye. İkisi de bilir ama çok gezenin bakışıyla çok okuyanın bakışı farklıdır. Ben çok gezenlerdendim. Latince bilmem ama önüme 10 tane Latince kitap koyun, içinden hangisi Türkiye tarihi deyin hemen çıkarır gösteririm. Görsel hafıza sonucu oluyor bu. Çekirdekten yetişerek, el yordamıyla, usta çırak ilişkisiyle, bu işin ayakçılığını yaparak, karda çamurda tokadını yiyerek, zabıtasından kaçarak, güzel eserleri kovalayarak, param olduğunda gözümü kırpmadan bütün paramı verip kitap alarak mesafe kat etmeye çalıştım. Sanat camiasında efemera ve kitaba benim kadar para yatıran olmamıştır herhalde. Resim alanlar var ama efemera toplayan bilmiyorum. Ya da mesela eski afiş, teneke oyuncak, çakı, jilet, eski fotoğraf, imzalı kitap, kalem… Milli piyango biletleri, para keseleri bile var bende. Ne yok bilmiyorum… Ben bitmişim yani. İyi ki de topladım. Paylaştım da bu koleksiyonlarımı. Mesela Hatay’la ilgili tez hazırlayan birileri bana ulaştığında elimdekileri verdim. Ya da erken dönem Türk tiyatrosuyla ilgili bir şey soran olduğunda malzemenin orijinalini verdim hem de… 

    Hangi tarihlere kadar ayakçılık yaptınız?

    Ben hâlâ bir şey bulduğumda koltuğumun altına koyar müzayedeye götürürüm. Ayakçılığım bitmedi. Bu işlerden koparsam yaşayamam. Mutlaka arada bir Beyazıt’ı dolaşacağım… 

    Koleksiyon başlıklarınızı sınırlıyor musunuz yoksa o çerçevede ne bulsanız alıyor musunuz?

    1950’den, 60’tan daha yenileri almıyorum genellikle. Bir tek tiyatro ve sanat kitaplarında günceli takip ediyorum. 

    En ciddi bütçe ayırdığınız konular neler?

    En başta kitap tabii ve resim. Tiyatroyla, folklör tarihi ile ilgili kitapları toplamaya devam ediyorum. İmzalı kitaptan vazgeçmedim. Çok ciddi bir İstanbul, Anadolu ve Dünya kartpostalları koleksiyonum var. Dünya kartpostallarında çok iddialıyım. 9 bine yakın kartpostalım var. Bunların bin 500 kadarı Türkiye ve İstanbul’la, kalanı dünyayla ilgili. Bir de dünyanın en büyük kartvizit koleksiyonu zannediyorum ki benim. Herhalde Osmanlı’yla ilgili en zengin kartvizit koleksiyonudur. 

    Kartpostalda bir dönem sınırlamanız var mı?

    1880 – 1940 arası. 

    Malzemeyi İstanbul piyasasından mı topluyorsunuz?

    Her yerden alıyorum, yurtdışına gittiğimde oralarda da mutlaka bakıyorum. 

    Resim koleksiyonunuz kimleri kapsıyor?

    Mehmet Güleryüz’le tanışmak önemli bir dönüm noktası oldu. O dönem sanat galerilerini, fuarları ziyaret ediyordum. Şimdi hayatta olmayan ressamları tanımak kısmet oldu. Burhan Uygur’la, Adnan Varınca’yla, Adnan Çoker’le, Ergin İnan’la tanıştım. Bunlar önemli ressamlardı. Sadece Türkiye’yi değil dünya resmini de takip ediyorum. Özellikle çağdaş sanata merakım var. Bu sahalarda ciddi koleksiyonlar yapan arkadaşlarım var. Onları göre göre kendi çapımda 3 – 5 aldım. Sevdiğim resimleri almaya çalışıyorum. Resim piyasası kontrolden çıkmış durumda. Para da, ömür de yetmez. 

    Koleksiyonlarınızın tamamı genişlemeye devam ediyor mu?

    Kesinlikle! Bir dönem Atatürk imzalı belgeler vardı elimde, onları daha zengin bir koleksiyonu olan bir arkadaşıma devrettim ama hâlâ var bir şeyler. Bunun haricinde tüm konular gelişmeye devam ediyor. Bir de Hatay koleksiyonu vardı. Hatay Ticaret Odası şehir müzesi için aldı onları. Elimde sadece aileme ait belgeler kaldı. Müze açıldığında onları da bağışlayacağım. Daha öncekileri bir ücret karşılığında vermiştim. 35 yılda topladığınız bir koleksiyonun bedeli olamaz. Emek, mücadele, zaman, para… Bu işler, ticari kaygıdan öte kültürel kaygılarla yapılıyor. Asla kâr amacı gütmüyorum ama karşılıksız bağışlamaya da inanmıyorum. 

    Özellikle tiyatroyla ilgili bir kitap bekleniyor sizden. Koleksiyonlarınız esere dönüşecek mi?

    Yapacağım! Hepsinin bir zamanı var. Çok bilinmeyen Türk oyunları diye bir çalışmam var, onu yapacağım. Coşkun Büktel’in yayınlanmamış birkaç eseri var, onları yayınlayacağım. Bir zamanlar kitapları yayınlanmış ama bir kenarda unutulmuş yazarları tekrar gündeme getirme kaygım var. Mınakyan’ın reji defterlerini satın almışım. Mınakyan, Osmanlı döneminde önemli bir Ermeni tiyatro adamı. Onları çevirip gün ışığına çıkarma planlarım var. Vasfi Rıza’nın terekesini karıştırıyorum. Ara sıra sosyal medya hesabımdan paylaşımlar yapıp tansiyonu ölçüyorum. İnsanların teveccühü çok fazla. Demek ki doğru bir şey yapıyorum, diyorum. Hepsinin notları var, kendime zaman koydum. Bu yaz bir şey yapacağım. 

    Eksperlik yaptığınıza dair de bir bilgiye rastladım…

    Doğrudur, yapıyorum. Kitap müzayedeleri yapılacağı zaman özellikle yabancı kitaplarla ilgili fikrimi soruyorlar. Tesbih konusunda da arkadaşlarıma yardımcı oluyorum. Efemerayla ilgili de sorular geliyor. Zaten toplasanız bu işle ilgilenen 10 – 15 kişiyiz. Atatürk’ün imzalı eserleri söz konusu olduğunda bildiğim kadarıyla fikir veriyorum. Bu işte ‘biliyorum’ demek çok sıkıntılı. Her zaman tokat yeme ihtimaliniz var ama gördükçe gördükçe bir fikir oluşuyor. En azından “Almadan önce bir de falancaya göster!” diyebiliyorsunuz. 

    Birden fazla alanda önemli işler yapıyorsunuz. Koleksiyonlarınız mesainizin ne kadarını alıyor?

    Çalışmaya başladığımda soluksuz yoğunlaşırım işime. Montaja gitmeden önce 2 saatim varsa hemen kütüphaneme inerim. Kurcalarım, karıştırırım, müzayede kataloglarına bakarım. Özellikle piyasayı takip etmeye çalışıyorum. Beslenemem başka türlü. Hayat damarlarımdan biri bu! Bazen kafam atıyor, küçük bir sahaf dükkânı açayım, arkadaşlarımla sohbet edeyim dediğim oluyor.

    Birgün sizi sahaf olarak görme ihtimalimiz var mı?

    Olmaz değil, neden olmasın! Çok seviyorum, elimde değil. Er ya da geç sahaflık tekrar gündeme gelecek.
    Related Posts

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Add A Comment
    Leave A Reply Cancel Reply

    Çok Okunanlar
    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum
    Nisan 21, 2025
    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!
    Nisan 21, 2025
    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!
    Nisan 21, 2025
    biz çalıkuşu nesliyiz!
    Nisan 21, 2025
    anadolu kitabı koruyamamıştır
    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram Pinterest
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    © 2025 Ayşe Adli

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.