Close Menu
Ayşe AdlıAyşe Adlı

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    • Yeşilçam’dan Portreler
    • Geçmiş Zaman Olur Ki…
    • Türkiye Kurulurken…
    • Hoş Sada!
    • Tüm Kategoriler
      • Şehir ve Mekan
      • Dünya’dan
      • GeziYorum
      • Kitabiyat
      • Nadir Söyleşiler
      • O Şehr-i İstanbul Ki…
      • Portreler
      • Sinema Yazıları
      • Sanat Penceresi
      • Tarih Yazıları
      • MetaFizik
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    Nadir Söyleşiler - koleksiyon hastalık değil, iyi bir tedavi yöntemi…

    koleksiyon hastalık değil, iyi bir tedavi yöntemi…

    Nisan 21, 2021
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

     

    Herkes; zaman içinde gündelik hayatın sıradanlığını aşmak için, imkanı ve ilgisi doğrultusunda bir yol bulur kendine. Ahmet Yamaç’ın bugün mütevazı bir müze boyutlarına ulaşan koleksiyonları da böyle bir meşgale arayışı sonucunda doğmuş. İşler yoluna girmiş, hayat sükunete ermişken gönül eğlemek kastıyla rotasını sahaflara doğru kıran Yamaç, ‘tesadüfler neticesinde’ önemli bir birikimin sahibi olmuş. Anadolu’nun farklı şehirlerindeki sahaflardan, antikacılardan, bit pazarlarından toplanan çeşitli başlıklardaki malzeme, 30 yıldır can yoldaşlığı ediyor Ahmet Bey’e. Kendisine sorarsanız berber malzemelerinden kuş kafeslerine, kitap ayracından Süheyl Ünver evrakına uzanan birbirinden farklı ve renkli koleksiyonlarla yolları ayırma vakti gelmiş, gözü de gönlü de doymuş artık. Ancak genişçe bir depoda, yan yana – üst üste sıralanmış irili ufaklı 10 binlerce eşyanın ne zaman, nereden alındığını, hangi tarih aralıklarında ne maksatla kullanıldığını büyük bir zevkle anlatışını dinlerken bu beyandan şüphe etmemek elde değil. Buyurun, siz de kulak verin sohbetimize, bakalım bize hak verecek misiniz…  

    Toplama, biriktirme hevesi kimden miras size?

    Hiç kimseden! Ne ailemde, ne çevremde, ne komşumda… Kimsede biriktirme hevesi yoktu. Hem alaylı, hem mektepli bir otelciyim ben. Babam da otelciydi. Bütün hayatım İstanbul’da geçti. Kendimi oyalayacak bir şeyler ararken bu işlerin içine dalmışım, o zamanlar farkında bile değildim tabii. Sonradan öğrendiğime göre ağabeyimin de böyle bir merakı varmış ama saklı…

    Nasıl gizlenebiliyor böyle bir ilgi?

    40 seneden fazladır İngiltere’de yaşıyor. Toplamaya orada başlamış, haberimiz olmadı. Daha çok sesle ilgili makinalara meraklı o. Ben toplamaya başladım. Çatalca’da bir bahçemiz vardı, aldıklarımı oraya koyuyorum. Ağabeyim Türkiye’ye geldiğinde davet ettim. Görünce şaşırdı tabii, sonra itiraf etti, “Ben de topluyorum” diye. 

    Nasıl başladınız koleksiyon yapmaya?

    Koleksiyon denemez benim yaptığım şeye. Koleksiyon daha başka bir şey, ben topluyorum… Biraz tesadüfle girdim bu işlere. Aslında benim hayatım tesadüflerle inşa edildi. Biraz vurdumduymaz, mütevekkil bir insanım. Aile kalabalık, ev Bakırköy’de. Gidip gelmek de zor olacak diye Beyoğlu’nda Tarhan Koleji’ne yatılı gönderdiler beni. Ağabeyim de ilkokuldan itibaren önce Galatasaray’da sonra Robert Kolej’de okudu. 

    Oğullarının eğitimi konusunda bu kadar titizlenen babanızın eğitimi neydi?

    Babam İzzet Yamaç bizim eğitimimize çok dikkat etmiş ama kendisi cahil. Okuma yazmayı kendi kendine öğrenmiş. Yazısını onun dışında bir tek ben okuyabilirdim. Ama ithalat, ihracat, turizm… hepsini yapmış. 

    Kendisi mi başlamış bu işlere?

    Tabii. Öncesinde memlekette çobanlık yapıyor. 4 erkek kardeşler, hepsi çoban. Sonra İstanbul’a geliyor. Bir müddet sonra da otelcilik yapmaya başlıyor. Ben de kolejden sonra lise dengi bir otelcilik okuluna gittim. O zaman bu işlerin üniversitesi yok. Lise bile sadece iki tane. 1971 – 74 arası Sendika’nın açtığı İstanbul Otelcilik Okulu’na devam ettim. Okul bitti, evlendim, çoluk çocuk oldu. İşler yoluna girdi. Otelde boş zamanlarım olmaya başladı. Canım sıkılıyor… 

    Kaç yaşlarındasınız?

    90’ların başları, 40’lı yaşlar. Ne yapsam diye düşünürken okulda kıl testereyle oymacılık yaptığımızı hatırladım. Elimden geliyor o işler. Cağaloğlu’nda, okul malzemeleri satan Bakış kırtasiye vardı. Oyma modellerini oradan alırdık. Gittim, “6 ay önce biri geldi bütün modelleri aldı, bir daha da basmadık.” dediler. Bütün hayallerim suya düştü. Belki sahaflardan bulabilirim dedim. Otel Sirkeci’de, ev o zamanlar Sultanahmet’te. Mıntıkamız Eminönü, Sirkeci, Beyazıt. Oraları iyi biliyorum. 

    Daha önce gider gelir miydiniz sahaflara?

    Yerini bilirdim de ancak bir kitap falan arayacaksın ki gidesin. İlkokulun 4. sınıfında Kemalettin Tuğcu’nun Köprüalltı Çocukları’yla roman okumaya başlamıştım aslında. Sonra Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Şevket Süreyya Aydemir… Oradan Steinback’e geçtim. Köy hayatını anlatan romanları severdim. Sahaflara aşinalığım vardı yani. Ama modelleri orada da bulamadım. Yalnız oyma modelleri ararken Osmanlıca, Arapça yazılmış levhalar gördüm. Bazıları kıl testeresiyle oyulmuş ahşap işlerdi. Hoşuma gitti, onlardan yapmaya karar verdim ve hat kitabı toplamaya başladım. 

    O yıllarda kimlerden alışveriş yapıyordunuz?

    Kadıköy’de 2 tane Lütfü var, Bahtiyar var. Hemen o senelerde kitap müzayedelerine katılmaya başladım. Hattan sonra tezhip, minyatür falan da girdi devreye. Bu konularda yazılmış kitap azdı ve kıymetlilerdi. Sonra geleneksel el sanatlarına kaydım. 1000 taneye yakın kitap topladım. 

    Önemli koleksiyon başlıklarınızdan bir tanesi Süheyl Ünver! Süheyl Bey nasıl girdi ilgi alanınıza?

    Hat kitaplarında mutlaka Süheyl Hoca’nın bir yazısı oluyordu. Elimdeki kitap sayısı arttıkça Hoca’yla daha sık karşılaşmaya başladım. Kim bu Süheyl Ünver? diye bir baktım ki derya! Şu anda bibliyografyasında 2000 tane basılmış eser var. Hâlâ yeni şeyler ekleniyor. Bende bibliyografyalarda olmayan 15 – 20 eseri var. 

    Ne zaman başladınız Süheyl Ünver toplamaya?

    20 seneyi geçti. Şu anda dergiler ve gazetelerde yayınlanan yazılarını toplamaya çalışıyorum. Diğer basılı eserlerinin yüzde 90’ını topladım diyebilirim. El yazısı notlarını, kendi çektiği fotoğrafları buldum sahaflardan. Süheyl Hoca’yla ilgili ve onun yazdığı bin 500 kadar kitap ve makaleye ulaştım. Bir ara bir liste çıkardım, bibliyografyasında gazete yazıları en az 10 sayfa tutuyor. Gözüm korktu, gazete toplamayı bıraktım. 2 sene kadar önce yeniden başladım. Yazılarının basıldığı gazetelerin orijinallerini arıyorum. Hat, tezhip, minyatür, geleneksel sanatlar, tıp tarihi ve daha pek çok konuda binlerce sayfa yazı yazmış. Uzun uzun değil ama. Yarım sayfa, bir sayfa. “Ben buraya not ediyorum, siz çalışın!” demiş adeta. Çok tenkit edenler var onu böyle kısa yazıp geçtiği için. Meyve veren ağaç taşlanır derler, bilirsiniz. O dönümlerce meyve vermiş. Böyle ileri geri konuşanları çok görmemek lazım belki de… Süheyl Ünver’i tanımış insanlarla sohbet ettim. Her seferinde hayranlığım daha da arttı. Öyle başladım ve hâlâ devam ediyorum.

    Zengin bir berber malzemeleri koleksiyonunuz var. Geleneksel sanatlardan berber malzemelerine nasıl geçiş yaptınız?

    Hat sanatını toplarken pazarlardan divit, hokka, kalemtraş gibi hat gereçlerini de ufak ufak alıyordum. Salı Pazarı o zaman Stad’ın orada, derenin kenarındaydı. Orada tezgah açan bir delikanlıdan ara sıra alışveriş yapıyordum. Birgün “100 tane ustura var bende!” dedi. 
    “Ne yapacağım ben usturayı?” 
    Kalemtraş gibi kesici ya, ilgilenebileceğimi düşünmüş. “Getir bir göreyim!” dedim. 1999 depremi sonrası. Evi yıkılmış, Sapanca taraflarında bir prefabrikte yaşıyor. “Ben getiremem abi, sen gelip baksan.” dedi. Adresi aldım, gittim. İki poşet kırık, paslı ustura. 
    “Kaç para?” 
    “100 lira!” dedi. 50 tane çıksa tanesi 2 liraya gelir. Aldım, getirdim. Seçtim, ayıkladım. Onlarla oynamaya başladım. Deneme yanılma yöntemiyle çok şey öğrendim. Polisajla paslarını giderdim. Ahşaba geçtiğimde gomalak yapmayı da yine böyle deneyerek kendi kendime öğrendim. 

    O usturaları alırken aklınızda koleksiyon yapmak var mıydı?

    Yok!

    Neden almıştınız peki?

    Oyalanmak için! Kalemtraş yaptırabilir miyim acaba diye düşünmüştüm. Hakikaten de sonra işime yaramayan kırık dökük parçalar o işe gitti ama ustura toplamaya devam ettim. Ustura jileti, jilet makası, makas tarağı getirdi… Bir de baktım ki bu iş berber malzemesine dönüyor. Kolonyaya, esansa hatta efemeraya da girdim. 

    Geleceğe yönelik bir proje, fikir var mıydı aklınızda?

    Bu işten para kazanayım, ünlü olayım gibi bir düşüncem hiç olmadı. Müze kurmak falan da öyle kolay kolay hayal edilecek şeyler değil. Bir kere bir sürü prosedürü var. Ayrıca devlete böyle yaklaştığın zaman sana ya enayi ya da çok zengin gözüyle bakıyorlar. Nasıl olursa yolmanın bir yolunu bulmaya çalışıyorlar. Sadece devlet değil, bizim insanımız böyle ne yazık ki… Beni veya benim gibileri kollayan çok az esnaf vardır. Ne topladığımı bilir, önce bana gösterirler ve uygun bir fiyat söylerler. Bazısı da var; bir kırık jilet bulmuştur onunla beni kazıklamaya çalışır. “Abi bu çok enteresan, hiç bulunmaz bir şey. Bak kırık bir de…” Kırığı bile değere dönüştürmeye çalışıyor… Çok isyan ettiğim zamanlar oluyor. 

    Esnaf ne topladığınızı biliyor mu?

    Bilirler. Ellerine bir malzeme geçtiğinde ya haber verirler ya da bir kenara saklar denk geldiğimizde gösterirler. Bir kısmı böyle tabii…

    Yüksek meblağlar ödeyerek aldığınız şeyler de oluyor mu, yoksa makul fiyatlı malzemeler mi arıyorsunuz?

    Malzemenin niteliğine göre limit yükselttiğim oluyor tabii. Bugüne kadar alamadığıma üzüldüğüm tek bir parça oldu. 

    Nedir o?

    Üzerinde Osmanlıca Perükârlar (Berberler) Cemiyeti yazan bir sancak. Osmanlıca bilmemenin zararı, işte orada çıktı karşıma. Sancak, 10 sene kadar önce bir müzayedede satışa koyuldu. Katalogda detayını yazmamışlar, ben de anlamadım. Katalogda beni ilgilendirenleri işaretlemişim ama onu işaretlememişim. Müzayedeye katılmışım, alabildiklerimi almışım, alamadıklarım kalmış… Ertesi hafta Feriköy pazarına gittim. Beykozlu Ömer vardır, mekanikçi. Mekanik eşya bulunur onda, çok iyi anlar. Osmanlıca biliyormuş. Karşılaştık. Katalog yanındaymış, o sayfayı açtı. “Bunu niye almadın?” dedi. Ne bileyim, okuyamadım. Açıklaması da yok… 

    Berber malzemesi toplayan başka kimse var mı? Rakiplerinizden birine mi gitti?

    Çok yok sanıyorum. Ustura vesaire toplayan var ama bütün berber malzemelerini toplayan kimseye rastlamadım. Aradan biraz zaman geçti, bir gün Kaptan’ın dükkanına (Denizler Kitabevi) gittim. Benim sancak duvarda asılı! Müzayedeye 500 lira gibi rakamla çıkmıştı. Yine yüksekti ama alabileceğim bir seviyedeydi. Satıldı mı, yükseldi mi? bilmiyorum. Kaptan’a fiyat sordum, “5 bin dolar!” dedi. Dizlerimin bağı çözüldü tabii. Bugün çok para, o gün de çok paraydı. 

    Değer miydi?

    Benim için değer tabii, bir daha yok… Bir tek onu alamadığıma hayıflanırım. Bir altın ustura olsa mesela, birini alamadım mı, bir daha gelir! Ama sancak bir daha gelmez. Benim bayrağım olurdu. 
     

     

    Böylesine zengin bir koleksiyonu yayına dönüştürme gibi bir planınız var mı?

    Berber malzemelerini Haluk Perk‘le birlikte kitap yaptık. Kitaptaki antik malzeme onun, gerisi benim. 2017’de Zeytinburnu Belediyesi tarafından basıldı. Müze hayalim, ama olmayacak bir hayal… Hiç olmazsa kitap yaptık. 

    Koleksiyon genişlemeye devam ediyor mu?

    Bugün çıkan jileti bile alıyorum. O da yarın önemli olacak. Bulabildiklerimi koleksiyona ekliyorum ancak hepsini bulmama da almama da imkân yok. 5 bin liraya yeni ustura var, nasıl alayım! Antikası, hele Türkiye’de, aman aman… Üstünde bir tane Arapça harf veya rakam oldu mu ‘Osmanlı’ deyip yüksek fiyat istiyorlar. Halbuki Osmanlı’yla hiç alakası yok. Firmalar ürettikleri ürünleri hangi coğrafyaya satacaklarsa oranın lisanını kullanmışlar. Ocakların üstünde de Arapça yazılar var. Adam bütün dünyaya satabilmek için yeri geliyor 5 lisanda yazı yazıyor eşyanın üstüne. 

    Koleksiyonlarınızın kaydı var mı? Kaç parçaya ulaştıklarını biliyor musunuz?

    Tam olmasa da yaklaşık bir şeyler söyleyebilirim. Bin beş yüzün biraz üstünde ustura, altı bin kadar jilet var. Enteresan usturalar var mesela. Mustafa Kemal usturası, Reşat Usturası, Shaekspeare usturası… Reklam olsun diye kemikten, boynuzdan, fildişinden, ağaç ve gümüşten yapılan bazı usturalara ünlülerin isimlerini vermişler. Benim koleksiyonumda çeşit de fazladır. Mesela berberle ilgili bulabildiğim her şeyi aldım. Efemeradan berber koltuğuna her şeyi… Berberler sıhhiye hizmeti de vermiş. Diş çekmişler, ufak operasyonlar yapmışlar, kellik, uyuz, çıban, yara tedavisi, hacamat gibi ayaküstü yapılabilecek ilk müdahaleleri yapmışlar. Bu tür malzemeler de var koleksiyonda. 

    Diğer başlıklar ne zaman ve nasıl girdi gündeminize?

    Hepsi tesadüf. Hat makasından berber malzemesine geçtim. Onlar sünnet ve hamamı getirdi. Hamama girince havlular, bornozlar, takunyalar gözüme görünmeye başladı. Mekaniğe karşı hep bir merakım vardır. Görünüşleri hoşuma gitti, bir iki tane gaz ocağı, lüks, pürmüz aldım. Ama orada kalmıyor, doymuyorsun! Akıp gidiyor… Bir tek kafesler tesadüf sayılmaz. Hayvanları çok seviyorum. Çatalca’da bir dönem bin kadar hayvanım vardı. Saka, florya, ispinoz gibi ötücü kuşlar da besledim. Sonra hepsi birden öldü. Bir daha da kuş almadım. Onlardan kalma 10 tane kadar kafes vardı. Kendi kendime “Zaten biriktiyorsun, niye kuş kafesi de almayasın!” dedim. 

    Koleksiyonunuzdaki kafeslerin tamamı Türk işçiliği mi?

    Hayır, Uzakdoğu var. Fas, Cezayir gibi kuzey Afrika ülkelerinde yapılan modeller var. Hepsini Türkiye’den aldım. Dışardan hiçbir şey almadım, getirtmedim de. Getirenlerden aldım. 

    En geniş koleksiyonunuz hangisi?

    Çeşit olarak berber ama gaz ocağı, lüks, pürmüz de çok geniş. Bunların hepsi birbirine yakın hizmetler görmüş. Çok büyük kısmını kullanılmış olarak aldım. Aldığımda görseniz simsiyah bir metal yığını derdiniz. Hepsini temizliyorum, polisaj yapıyorum. Ahşapları vernikliyorum. Temizlenip bakımı yapıldıktan sonra dahil oluyor koleksiyona. Raflara, markalarına göre, alfabetik sırayla diziyorum. Başka türlü işin içinden çıkamıyorsunuz… İlk yıllarda üretilenlerin kalitesi çok iyi çünkü maden ucuz. Fiyatlar yükseldikçe kullanılan maden türü de, kalitesi de düşmüş. Gövdeler, depolar pas tutmasın diye sarı pirinçten üretiliyormuş önce. Sonra demire, çeliğe doğru evrilmiş. Alüminyum bile var son zamanlarda.

    Bu koleksiyonlar sizin için ne anlam ifade ediyor. Hayatınızda nasıl bir yere koyuyorsunuz?

    Benim hastalığım, hobim bu. Hastalık dediğime bakmayın, esasında iyi bir tedavi yöntemi koleksiyon yapmak. Bana, “Bütün paranı bunlara mı veriyorsun? Deli misin sen?” diyorlar. “Evet, deliyim!” diyorum. Hiç umursamıyorum, kim ne derse desin. Bir de “Senden sonra ne olacak?” diye soruyorlar. Benden sonra tufan, bana ne! 

    Hakikaten sizden sonrası tufan mı? Gelecekte ne olacağıyla ilgilenmiyor musunuz?

    Bundan 15 sene kadar önce, daha geleneksel sanatlarla ilgili kitap toplarken genç bir sahaf sordu bu soruyu bana; “Abi senden sonra ne olacak bunlara?” 
    -Ben onu düşünmüyorum ki. Şu anda benim düşündüğüm şey bulup alabilmek, bunlara sahip olabilmek, biriktirebilmek… dedim. Sonra aynı soruyu ben ona sordum, “Ne olacak bunlar?” “Sen bilirsin abi!” dedi. “Şu ana kadar düşünmedim ama ya bir üniversiteye ya da kütüphaneye hibe ederim herhalde.” dedim. “Sakın öyle bir şey yapma!” dedi. Bağışlanan koleksiyonların başına gelenlerle ilgili öyle örnekler anlattı ki, vazgeçtim. İki seçenek kaldı geriye; ya bildiğim bir sahafa devredeceğim ya da müzayede yapıp kendim satacağım. İkisi de işime gelmiyor.

    Neden?

    Hepsi satılmayacak, posası kalacak geriye! Kalanları ne yapacağım? Ya hiç bozmayacağım, ya da hepsi gidecek. Birisi gelip bütün malzemeyi alacak ve ben Süheyl Ünver’i unutacağım, bir daha da almayacağım…

    Peki psikolojik olarak hazır mısınız unutmaya?

    Şu anda hazırım, hiç uzatmam. Birçok konuda doyuma ulaştım. Yaş engeli var, çukura doğru gidiyoruz. Tenkit çok; karımdan oğullarımdan, arkadaşlarımdan… Beni bir tek bu işlerle ilgilenenler destekliyor. Ailemden kimse gelmiyor bile. Karım 8 senede 2 defa geldi buraya. O da depomu görmek isteyen arkadaşlarının zoruyla… 10 sene öncesine kadar gece 2’ye, 3’e kadar çalışır, aldığım malzemeleri temizleyip rafa koyulacak hale getirirdim. Şimdi hafta da bir iki gün gelebiliyorum. Hem sıkılıyorum, hem yoruluyorum. Artık doydum, tatmin oldum. Ama içimdeki kurt da hiç durmuyor. Her hafta pazarlara gidiyorum. Eskiden ayda bir Ankara, ayda bir Bursa yapıyordum. Antikacı bir arkadaşım malzeme almaya Anadolu’ya çıktığında onunla gidiyordum. En erken geri geldiğimiz 4 – 5 gün. 15 güne kadar sürüyordu. 

    Geleneksel el sanatları kitaplarınız duruyor mu?

    1000’i bulmuştu kitap sayısı. Biraz yersizlikten, biraz parasızlıktan sattım hepsini. Bir daha o konuya dönmedim. 

    Diğer koleksiyon başlıklarınıza dair kitap da alıyorsunuz. Aldığınız kitapları okuyor musunuz?

    Hayır, ilgilendiğim konulara bakıyorum sadece. Mimari, tarih beni ilgilendirmez. Berber, hamam, sünnet, hayvanlar, bitkiler gibi başlıklar olursa bakıyorum. Zaten eve gelene kadar yolda okuyorum onları. Götürüp rafa koyuyorsun, bitiyor. O kadar… 

    Koleksiyonunuzdaki başlıkların tamamı genişlemeye devam ediyor mu?

    Ediyor ama eskisi kadar değil. Malzeme çıkmıyor, çıkanlar pahalı… 

    Aralarına yeni başlıklar ekleniyor mu?

    Hayır, olmaz da bundan sonra. Azaltmaya bakıyorum. Komple alan olursa satmayacağım koleksiyon yok. Berberi isteyen çıkarsa sünnet ve hamamı da ben eklerim yanına. Burayı komple veririm, arkama da bakmam. Ne Atatürk’ü alırım, ne Reşat’ı. Çünkü parça kalırsa kopamam, yine başlarım! Bir 30 sene daha veremem bu işlere. O kadar aklımı yemedim… Her yeni koleksiyon yeni bir külfet. Bu işlerin ucu bucağı yok. Bu iş parasız olmuyor. 40 senede kazandığım ve babamdan kalanlarla yapıldı bunlar.

    Ne kadarlık bir yatırım var bu koleksiyonlarda?

    Bunları almasaydım birkaç tanesi Bağdat Caddesi’nde olmak üzere en az 3 – 4 daire alırdım. Ben kayıt tutan biri değilim, neyi kaça aldım, bugün ne ediyor hesap etmem. Öyle bakarsak işin içinden çıkamayız, satmak istersek satamayız da…

    Siz nasıl paha biçeceksiniz peki? Önerilen rakamlar sizi tatmin eder mi?

    Pek edeceğini zannetmiyorum ama eğer alacak şahıs benim gibi seven biriyse onunla anlaşabileceğimi düşünüyorum. Gelecek diyecek ki, “Bu kitap kaç lira?”, “5 lira!”, “100 tane kitap var, 500 lira eder!” diye düşünecek. Böyle hesap olur mu? Gelsem sen bana öyle satar mısın? Esnafın da para kazanması lazım, bunun farkındayım ama benim malzememi vurmayacak! Karşımdaki insanın liyakatine, heyecanına ikna olursam fiyat beni çok rahatsız etmez ama bu işin bir maliyeti var. Harcadığım para, emek ve sene var. Satarken ne emek, ne para, ne de harcadığın seneler hesaba katılıyor. 5 liraya alınıyor, 7 liraya satılıyor. Ahmet bunu 20 sene önce 5 liraya almış. O para 20 senede şu kadar olmuş, şu kadar da emek vermiş. 50 kere gitmiş… Yol paralarını toplasak bana bir sermaye olur. Kimse ona bakmıyor… Onları katarsan zaten kimseye satamazsın… Bunların bir kısmını hesaba katacaksın, bir kısmını katmayacaksın, başka yolu yok! 

    Bu işlere girdiğinize pişman olduğunuz oldu mu?

    Hayır, hiç pişmanlığım yok. Çok zevk aldım. Ben bu işlerin sohbet kısmını daha çok seviyorum. İlgilenen, meraklı, kıymet bilen insanlarla bir araya gelip paylaşmanın verdiği zevkin tarifi yok.

     

    Related Posts

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Add A Comment
    Leave A Reply Cancel Reply

    Çok Okunanlar
    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum
    Nisan 21, 2025
    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!
    Nisan 21, 2025
    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!
    Nisan 21, 2025
    biz çalıkuşu nesliyiz!
    Nisan 21, 2025
    anadolu kitabı koruyamamıştır
    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram Pinterest
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    © 2026 Ayşe Adli

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.