Ankara, Tunalı Hilmi’de, içi binlerce objeyle dolu bir mekan. Gözünüz neye değse, yarım kalmış bir anlatı beliriyor önünüzde. Geçmiş, hiç bitmiyor zira. Ona temas eden her yeni insanla, başka bir anlam kazanarak devam ediyor. Korkut Erkan ve eşi Nur Hanım 25 yıl önce açmış Eski Zaman Sanat ve Kültür Merkezi’ni. Adı bu ama biz şirin bir ‘antikacı’ dükkanından bahsettiğimizi söyleyelim ki hayalinizde canlandırmanız kolay olsun. Fakat sıradan bir mekan değil burası. İki kişinin emeği neticesinde bu küçücük dükkandan; bir dernek, 20 yıldır devam eden bir müzayede ve onlarca kitap ve sergi doğmuş. Korkut Bey, hatırı sayılır bir koleksiyoncuyken kaderin cilvesiyle kendini tezgâhın diğer tarafında buluvermiş. Ve başkalarının ‘bitti’ diyebileceği yerden, yepyeni bir yola çıkmış. Bize sorarsanız iyi de yapmış. Buyrun kendisinden dinleyelim…
9 yaşında pul toplayarak başladım ve sonra hiç kopmadım. Babam da bir dönem pul toplamış. 3 – 5 parçadan oluşan bir koleksiyonu vardı; tabaka, fuar sigaraları… Bendeki merak aileden geliyor.
Ankaralı mısınız?
Priştine göçmeniyiz. Dedem memur olduğu için anladığım kadarıyla Balkan Savaşı’nda şehir düşerken ‘Siz kaçın!’ demişler. Nüfus müdürüymüş dedem. Can güvenliği yokmuş herhalde. Bursa üzerinden gelmişler ve gelir gelmez de, 1913’te, Ankara’nın kazalarına tayin edilmiş. Sonuçta buraya yerleşmişler. Annem ve babam öğretmen olduğu için ben Malatya’da doğdum ama orada sadece 3 yıl kalmışlar. Onun dışında hep Ankara civarında görev yaptılar. Gerçek Ankaralı olduk yani.
Dedeler Balkanlar’dan gelirken aile tarihine dair bir şeyler getirmiş mi beraberlerinde?
Hayır, çok az şey var geçmişe dair. Olan malzeme; madalya, nişan ve beratlar kardeşler arasında dağıldı. Fotoğraf kısmı zengindi çünkü babam savaş döneminde Harbiye’de yedek subaylık yapmış. Haydarpaşa Lisesi’ne ait epey fotoğraf vardı… Çok fazla bir şey intikal edememesinin sebepleri var tabii. En önemlisi maddi; imkanları olmadığı için bir şey alamıyorlar. Koleksiyonculuğun 3 ayağı var; aile, okul ve tüccar. Bu 3 ayak köreldiğinde koleksiyoncu değil toplayıcı, bilinçsizce her şeyi toplayan adam çıkıyor. Devlet 1970’ten sonra okullarda koleksiyonculuğu teşvik etmeyi bıraktı.
Eskiden nasıl bir katkısı vardı?
El işi dersi vardı okullarda. O derslerde üretmeye, koleksiyona teşvik ederlerdi. Bir gün öğretmen bize dedi ki; “Pul defteri yapın!” Nasıl yapılacağını tahtaya çizdi. Kartonlar aldık, pelür kağıttan şeritler hazırladık. 9 yaşındayız daha! Defteri yapıp götürdük. Herkese ‘Çok harika olmuş’ dedi. Sonra da “Bunlara pul koyun!” dedi.
“Pulu nereden bulacağız?”
“Babanız pul tüccarlarından satın alsın.”
Onlar da alındı.
Hangi yıllar?
1959. Sonra zarfların üzerindeki pulları yıkayabileceğimizi söyledi. Öyle başladı serüven. Bir gün babam “Ben de yapardım ama nereye koydum, bulamıyorum!” dedi. Yıllarca arandı o pullar. Sonra bulduk ama çok önemli şeyler olmadığını anladık. Pul koleksiyonunda farklı dinamikler vardır. 20 yıl toplarsınız, 5 yıl ara verirsiniz, o dönemdeki pulların bazıları çok değerli olur. Babamda tersi olmuş, hepsi değersiz dönemlere ait pullardı… Ortaokul ve lisede de elişi dersi vardı. Oyuncak yaptırmışlardı mesela. Bu teşvikler çocuğun ilgi alanlarını derinleştirmesine yarardı. Devlet teşvik ettikten sonra ailenin de desteklemesi lazım. Ben o yönden şanslı bir çocuktum. Üçüncüsü de tüccarın müşteriye koleksiyon bilinci vermesidir. Bizim kültürümüzde koleksiyon yapmakla toplamak birbirine karıştırılıyor. Koleksiyonda özellikli bir bütünlük aranır. Önüne çıkan, birbirinden bağımsız her şeyi alan kişilerse toplayıcı sınıfına giriyor.
Eskiden de toplayıcı var mıydı?
Toplayıcılık her zaman var. Çünkü koleksiyon yapmak da aynı matematik gibi bir bilim. Koleksiyoncular, geçmişin kültürünü geleceğe taşıyan kişilerdir. Eskiden toplayıcı daha çoktu çünkü koleksiyonun mantığını ortaya koyan insanlar yoktu. Tüccar önemli dedim, eğer zayıf bir tüccarsa, bu işi belli bir güç ve sevgiyle yapmıyorsa, elinde ne varsa müşterisine onu satmaya çalışır. Bu hafta Ankara kartı satar, ertesi hafta o yoktur ‘Sana Bursa vereyim’ der. Üçüncü hafta bir köstek satmaya kalkar. Koleksiyon yapacak kişiyi de olumsuz etkiler. Koleksiyonculuk ciddi iştir. Arşivlere ve müzelere giden yolun bekçileridir onlar. “Ölünce koleksiyonum ne olacak?” gibi sorular bencilce sorulmuş sorulardır. Koleksiyon bir öğrenme ve kültür işidir. Bireysel olarak düşünmemek lazım. Bu değerler, esas olarak toplumların zor dönemlerinde çok daha önemlidir. Toplumlar, büyük dönüm noktalarında sorunlarını anlamak ve çözmek için geçmişin birikimine başvururlar.
Okuldan sonra da pul koleksiyonuna devam ettiniz mi?
Evet, bizim lise ve üniversite yıllarımızda filateli ciddi bir yükseliş içindeydi.
Yükseliş sebebi neydi?
1950’li yıllarda Türkiye’de borsa yoktu ve büyük bir hazine gücü vardı. Yaklaşık 5 milyon altınla giriliyor 50’lere. Amerika, ‘Küçük Amerika’ yaratma hayaliyle ciddi yardımlar ve finans imkanları kullandırarak Türkiye’yi borçlandırıyor. Hızlı bir refah yükselişi oluyor. Borsa ve yüksek faiz olmadığı için hali vakti yerinde birçok insan pul satın alıyor. Pul almak, bir borsa işlemi gibi. Tabakalarla alınıyor… Ülkenin nüfusu 30 milyon. 1950 öncesi her posta serisi maksimum 100 bin adet basılırken 50’den sonra her pul serisi 1 milyon basılmaya başlanıyor. Ben çocukken, hatırlıyorum, Samanpazarı Postanesi’nde kuyruğa girer pul alır çıkardık. Kuyruğun sonundaki adam 5 liraya aldığımız pula, hemen oracıkta 7 buçuk lira teklif ederdi. 1959 – 60’a kadar böyle bir çılgın dönem yaşandı. 1957’de ciddi bir enflasyon artışı oldu. Dolar 3 misli devalüe edildi. Buna bağlı olarak posta ücretleri de yükseldi. Eldeki mevcut düşük değerli pullarla bir mektubu postaya vermek istediğinizde zarfın ön yüzü neredeyse tamamen pulla kaplanıyordu. Posta idaresi, 1960’tan sonra dedi ki; ‘1950 – 60 arası basılan hatıra pullar postada kullanılamaz!’ Bir anda bütün fiili değerini kaybetti pullar. Para etmediği için kamuoyu o büyük hevesini yitirdi. Devlet koleksiyonculuğu teşvik etmeye devam ettiği ve o vakte kadar oluşmuş bir kültür var olduğu için 1960’lı, 70’li yıllarda; 80’lere kadar pul koleksiyonculuğu yine de önemli bir yükseliş kaydetti. Toptan aldığınızda pullar, katalog değerlerinin yarısına satılabildi. Dükkanlardaysa katalog fiyatından satılıyordu.
1980’de ne oldu?
Borsa kuruldu! Borsa kurulunca pul tüccarları dedi ki; “Ben 100 tabaka pul alıyorum, kazancım yüzde 5 oluyor. Bunu yapacağıma borsaya para koyayım, her gün yüzde 5 kazanayım.” Tüccarlar yüklü sayıda pul alıp yeni yetişen insanlara pul servisi yapamaz oldu. Halbuki eskiden 100 tabaka pul alır, 30 yıl boyunca müşterisine “Pul yok!” demezdi. Dükkana gelip giden müşteri de etkilendi bu durumdan. Bir kısmı pulunu satıp borsaya yatırdı. Dolayısıyla ‘Borsa daha çok kazandırıyor! Pul para kazandırmıyor!’ imajı hakim oldu. Halbuki geçmişte aileler pul koleksiyonu yapar, çocukları evlenirken onunla çeyiz alırlardı. Adam daha başa doğru gidip kıymetli pullar aldıysa küçük bir daire bile alabilirdi… Yine o senelerde posta tarihi denen bir koleksiyon başlığı ortaya çıkmaya başladı. Pul tarifeleri ilgi görmeye başladı. Osmanlı döneminde bir posta ülke içinde kaç kuruşa gidiyordu? Ülke dışına kaç kuruşa gidiyordu? İnsanlar böyle soruların peşine düşmeye başladı. Belli bir bölgedeki postanelerde postadan geçen zarfları toplayan kişiler ortaya çıktı. Buna da posta tarihi denildi. Fakat tüccar bu noktada hasis davrandı. O kültürün insanı gibi davranmadı.
Nasıl yani?
Bilgiyi öğretmediler. Malzemeleri ucuz alalım, yüksek fiyata satalım derdine düştüler. Ben mesela posta tarihi yapıyordum. 100 tane çok güzel materyal topladım, ‘sergiye katılacağım’ dedim.
“Senin postadan geçen zarflarındaki damgalar net değil!” dediler.
“Ne olacak?”
“Çiçek gibi göbek damga olacak!”
Ondan sonra mis gibi göbek damgalar aldım ki bunlar ciddi paralar. Götürdüm; “Tamam işte alın!”
“Aa! Senin zarfın lekeli.”
Ne olacak?
“Pırıl pırıl olması lazım!”
Peki, pırıl pırılını aldım. Yine “Olmaz!”
“Niye olmaz?”
“Yazı yazan adam kargacık burgacık yazmış, koleksiyon değer taşıması için bir estetiği olması lazım!”
Onu da aldık!.. Bunlar yaşanmış olaylar.
Yılmıyorum! Onu daha hallettim. Damga güzel, zarf temiz, yazı kargacık burgacık değil. Ama dediler ki; “Pulu sağ köşe yerine sol köşeye yapıştırmışlar! Belki de uluslararası yarışmalara katılacaksın, bu kabul edilemez.” Oysa bütün bunları baştan beri biliyorlardı. En başta anlatmak yerine küçük kârların peşine düşüp böyle böyle yordular insanları ve vakit kaybettirdiler. Türkiye’deki koleksiyon dernekleri, ki bunların başında Filateli Federasyonları gelir, tarlayı zenginleştirmekle değil, tarla içerisinde çıkan; yılda 10 bin, 50 bin dolar para ödeyen, sergilere katılan ve yarışan 100 – 200 kişiyle ilgilendiler. Sadece bunlara servis yaptılar. Kamuyu bilgilendirmek, 30’lu, 40’lı, 50’li yıllarda olduğu gibi koleksiyon kültürünü okullara yaymak işlevine sırtlarını döndüler. Pulların desenleriyle, adetleriyle, tirajlarıyla, baskı türleriyle hiç ilgilenmediler. Bir sürü anlamsız grafik çalışmasıyla pullar çıktı. Bizim pullarımız dünyada beğenilirdi. En yoksul dönemlerde bile İsviçre’de, Londra’da pul bastırmışız. 1950’de haklı olarak Türkiye’deki matbaalarda bastırma gayreti olmuş. Bazıları çok iyi olmuş, bazıları vasat kalmış. 60’lı yıllarla 80’ler arası nispeten yine iyi. Ama 80’den sonra maalesef çamur gibi baskılar var. Grafik yok, çalışma yok. Resmi alıyor, 4 – 5 konuyu bir pula yapıştırıyor. Filateli dernekleri ilgilenmedi bunlarla. Dolayısıyla koleksiyon kültürü köreldi. Bir süre sonra “Eyvah! Hiç koleksiyoncu kalmadı!” derdine düştüler ancak o noktada zaten tarla kurumuştu. Çocuklar bilgisayarla uğraşmaya başlamıştı.
Filateli’nin bitişi ile efemera koleksiyonculuğunun başlangıcı arasında tarihsel bir devamlılık var mı?
Efemera koleksiyonculuğu 1600’lü yıllarda İngiltere’de başlıyor. Türkiye’de ise koleksiyon olarak ortaya çıkış tarihi 1986 – 87! Efemeranın kabul görmesinde etkili olmuş 3 isim var; birincisi Rahmetli Sabahattin Topşahin. Okuma yazması yoktu Sabahattin Bey’in. Hayat onu bir şekilde koleksiyon dünyasıyla temasa geçirmişti. İnanılmaz bir ufku ve cesareti vardı. Bir gün Kadıköy’de yürürken bir kilisenin önünde, yerde kitaplar görüyor. Çoğu Fransızca!
“Bunları satıyor musunuz?” diye soruyor.
“Evet” diyorlar.
“Ne kadar?”
“10 bin lira!”
10 bin lira da o zaman bir ev parasının 4’te biri.
“Tamam, alıyorum. Alın şu 500 lirayı, gerisini de biraz sonra getireceğim.” diyor. Kendisine güvenen koleksiyonculardan topladığı paralarla kiliseden çıkma bir kamyon kitap alıyor, ne aldığını bilmeden hem de. Kendisi anlattı bunu. Bir kütüphane aldığında herkese haber verirdi. Esnaf gelir, bakar. “Abi bunu çok ucuza veriyorsun!” diyenlere, “Al götür sen sat oğlum.” derdi. Sonra mezat yapmaya başladı.
O sıralarda mezat yapan başka kimse var mıydı?
Librarie de Pera vardı. O yüksek sosyeteye yönelik çalışıyordu, Sabahattin Bey ise her sınıftan koleksiyoncuya hitap ediyordu. Ben o sıralarda Kurtuluş Savaşı kartpostalları biriktiriyordum. Sabahattin Bey’in mezatlarında o döneme ilişkin kitapçıklar çıkıyordu. Orada hatıratları vesaire gördük. Böylelikle kartpostal koleksiyoncusuyken kitap da toplamaya başladım. Kitap, evrak, madalya vesaire gibi malzemenin arasındaki ilişkiyi koleksiyoncuya süreç içinde farkında olmadan gösterdi Sabahattin Bey. İyi koleksiyoncuyu hissederse onu desteklerdi. Kendisine, avlamak için bir malın fiyatını sorana “1000 lira!” derdi. İyi bir koleksiyoncu sorduğunda ise aynı parçaya 75 lira isteyebilirdi. Kadıköy’de bugün birçok koleksiyoncunun altında Sabahattin Bey’in imzası vardır. İmam Ali diye biri var Köln’de, hurda pazarlarını gezerken Osmanlı kartpostalları görüyor. “Bizim malımızı yerde süründürmem, atalarımın mirasına sahip çıkarım!” deyip ne kadar parası varsa hepsini o bölgedeki harita, gravür, fotoğraf gibi malzemeye yatırıyor. Yolu İstanbul’a düştüğünde görüştüğü hiçbir esnaf bu malzemeyi almıyor. Sabahattin Bey hikayeyi dinleyince hiç görmeden 200’e yakın bakır baskı gravürü alıyor. Böylelikle harita ve gravürler piyasaya düşüyor ve onları alan insanlar bu parçaları biriktirmeye başlıyor. Daha önce gravür satan kitabevleri vardı ama fiyatları çok yüksekti. Sıradan aydınların erişebileceği rakamlar değildi… 2000’li yılların başına kadar devam etti Sabahattin Bey. Ancak 90’ların sonlarına doğru mal getirenler onu zarara uğratmaya başladılar. Osmanlıca bilmiyor, her söylenene inanıyor… Bir çuval belgeyi, evrakı; “İçinde Talat Paşa’nın mektupları var. Çok önemli!” diyerek yüksek rakamlara satarlardı mesela. Bu şekilde çok fazla olmayan öz sermayesi törpülendi. Buna rağmen sevenlerinin desteğiyle yaşamının sonuna kadar ayakta kaldı. O arada Hattat Halim Özyazıcı koleksiyonun yarısını aldı.
Nereden aldığını biliyor musunuz?
“Çingen Salih” derler, bir adam vardı Kadıköy’de. Birgün yolda çöpe atılmış 17 televizyon kutusu hat buluyor. Çingen Salih ‘süflî’, kazandığını aynı gün yiyen, dükkanı olan ama içinde malı olmayan bir adam. O koleksiyonun ağır parçaları haricindeki kısmını, ki Hattat Halim’in her parçası ağırdır aslında, Sabahattin Bey alıyor. Çingen Salih o koleksiyondan sattığı Hilye vesairenin parasıyla iki daire satın aldı. Sabahattin Abi’ye de iyi bir rakama sattı. Fakat o tarihlerde İstanbul’da doğru dürüst hat toplayan yoktu ya da efemera dünyası onları tanımıyordu.
Bugün çok kıymetli olan hatların o yıllarda çok ucuza alıcı bulduğu söylenir. Sabahattin Bey kaça sattı biliyor musunuz?
Müzayede yapardı, Hattat Halim’in ticarethane levhaları 15 liraya falan satılırdı. Biraz daha büyük yazılar 100 liraya alıcı bulabilirdi. Resimli falan büyük boy yazılar belki 200 liraya satılabilirdi. İstanbul’un en önemli moda mağazasının tabelası mesela. Üstte güzel giysiler giymiş kadınlar, altta da aşağı yukarı divani dışındaki bütün yazı şekillerinin yer aldığı bir istif. En altta ketebesi…
Kimler alırdı bunları?
Bilen kişiler değil, genellikle “Sabahattin Abi satıyor, alalım!” diye hatır için alırdı insanlar. Nedret İşli’ler güzel tuğraları alırdı. Ben, efemera kökenli olduğum için ticarethane levhaları, kartvizitler vs alırdım. Gazanfer İbar biraz daha iri, kalın malzemelere ilgi gösterirdi. Yatırım olarak bakardı o. Sabahattin Abi lüks otellerde müzayede yapar, girişe bir sandalye atar üzerine otururdu. Kasketi yan takmış, gömleğin düğmeleri yarıya kadar açık, pantolonuna kemer yerine ip bağlamış. Öyle giyinirdi… Vefatından sonra o hatların yaklaşık 700 parçasını ailesi bana sattı.
O kadar satılmasına rağmen 700 parça kalmıştı öyle mi?
Evet! Bir mafya “Sabahattin Bey’in bize borcu vardı, bu malların hepsini bize vereceksiniz!” diye tehdit etmeye başlamış aileyi. Etrafında onu bütün sevenler korkudan kenara çekildiler. İki üç arkadaş “Abi biz yardım ederiz!” deyince bir gece saat 12’de, 3 arabaya doldurup Ankara’ya getirdik. Gravürler, hatlar, haritalar var. Aldım ancak kime satacağımı bilmiyorum…
Kimlere sattınız?
Ticarethane levhaları, tabelaları ilgili kişilere gitti. Bir arkadaş Ankara için yazdığı yazıları aldı mesela. Merkez Bankası’nın, Hilal-i Ahmer’in, şekercilerin, tatlıcıların tabelalarını Halim Bey yazmış. Bir kişi kartvizitleri aldı. Ankaragücü için yaptığı mühür eşimde.
Efemera koleksiyonculuğunu teşvik eden diğer isimler kimlerdi?
Bu sahada saymamız gereken ikinci isim Herman Boyacıoğlu’dur. Kendini bu işe vakfetmiş bir adamdı Herman Bey. Esnaf ve toplayıcıydı. Dükkanı yoktu, evden satış yapardı. Esas alanı fiskal koleksiyonuydu. Fiskal, damga pulu demek. Defterleri dizerdi Herman Bey, ‘Su pulları’ derdi. ‘Sosyal yardım pulları’ derdi. Yıllarını yazardı karşısına. Hilal-i Ahmer, Çocuk Esirgeme Kurumu gibi çok bulunan şeyleri değil, Hicaz Demiryolları’nın sosyal yardım pulu olarak basıldığını gösterirdi size mesela. Ya da İane-i Muhacirin pullarını koyar, ufuk geliştirirdi. Koltuğunun altında bir çanta, içinde 10 tane defter gezerdi. Satıyordu ama alan pek yoktu. Ben 3 – 4 kere aldım. O sıralarda yaptığım iş dolayısıyla çok varlıklıydım. Tek seferde 10 – 12 defterini aldığım olurdu. Niye aldığımı da bilmiyorum, çok cicili bicili gelirdi bize. 1890’lardan itibaren çikolata etiketlerini biriktirmişti mesela. Şimdi olsa çeşitliliği nedeniyle iyi para ederdi herhalde.
Nerelerden toplamıştı bunları?
Azınlık mensubu olduğu için yurtdışı bağlantıları var. Yurtdışında o sıralarda Osmanlı malzemeleri para etmiyordu. Her gidişinde bavullar dolusu alıyordu… Bu tür malzemeler çok ucuzdu ve bulunuyordu. Max Fruchtermann’ın iki çok önemli kartpostal serisi vardı, Padişahlar ve Fetih Savaşı. Osmanlıca basılmış, Harf Devrimi’yle birlikte satışları yasaklanınca depolarda kalmışlar. Bunları Herman satın almış. Anlatıyorlar, 1970’te; “Bir Anadol kamyonet Max Fruchtermann kartpostalım var. (Bugünkü parayla) Hepsini 1000 liraya al!” dermiş insanlara. Evine hiç gitmedim, arkadaşlardan dinledim, mesela “Beyoğlu ile ilgili malzeme topluyorum.” derseniz bir ayakkabı kutusu ya da başka bir şey çıkarır elindeki tasnif edilmiş malzemeyi gösterirmiş. Ona da hayat bir sefer güldü. Türk Ekonomi Bankası hisse senedi koleksiyonu yaptı. Herman Bey’i danışman olarak aldılar. Bir katalog hazırlanmasına katkıda bulundu. Sonunda bir bağırsak tümörüyle cedelleşti ve hayatını kaybetti.
Ne zaman vefat etti hatırlıyor musunuz?
2002 ya da 2003 olmalı. Sabahattin Bey ile peş peşe gittiler.
Siz nasıl girdiniz bu muhitin içine?
İş dolayısıyla haftanın iki günü İstanbul’a gidiyordum.
Ne iş yapıyordunuz?
Beyaz eşya tüccarıydım. 200 çalışanım vardı. Büyük çaplı bir iş yapıyorduk. İstanbul’da pazartesi işim varsa Pazar sabahı iner, Beyazıt Meydanı’na giderdim. Orada obje vesaire olurdu ancak Küçük Ziya ve Küçük Yaşar yere sergi açar, çok enteresan pul ve materyal olurdu. Bir süre sonra kartpostal da koymaya başladılar.
O tarihlerde ne topluyordunuz?
Posta tarihi ve aerofilateli topluyordum. 1983 – 84, artık daha geniş bakıyorum. Küçük Ziya’dan bir şeyler satın almaya başladım. Bir süre sonra kartpostal, etiket getirmeye başladı. Hoşumuza gidiyor, alıyoruz. Günlerden bir gün dediler ki “Paris’ten birisi iki bavul posta kartı getirecek. Kartların arkasında damgalar var. Bunları alalım, koleksiyonumuzu genişletelim.” Mert (Sandalcı) bakmış bana söyledi, ben kalanları gördüm. Bir baktım Ankara’nın 1880 – 90 yıllarındaki resimlerini içeren kartpostallar. Bir Ankaralı olarak tüylerim diken diken oldu. Priştine kartları da var. Arkalarında damga yok. Olsa da olmasa da sevdim, toplayacağım. Böylelikle İstanbul’da Mert Sandalcı ve Hakan Akçaoğlu, Ankara’da ben kartpostal merkezli olarak efemera koleksiyonculuğunu başlattık. Ama orada kalmadı tabii. Mert Sandalcı mesela Fruchtermann’ın faturasını buldu. “Aa!” dedik, “Demek fatura da girer bu işe.” Sonra dükkanının fotoğrafını buldu. O alınca biz de böyle şeyler almaya başladık. Bizden önce Gökhan Akçura, Burçak Evren, Turan Baytop efemera topluyordu. O zaman Salı Pazarı bir malzeme cennetiydi. İstanbul’da iki yerden malzeme çıkardı; biri Kurtuluş / Nişantaşı bölgesi, ikincisi Kadıköy. İstanbul’u malzeme olarak Kadıköy beslerdi. Halen de öyledir. Malzeme alıp satacaksan Kadıköy’de dükkan açacaksın. Perakende yapacaksan başka yerlere gideceksin. Benim istanbul’la ilgili tespitim budur.
Ankara’da durum neydi?
1988’de beyaz eşya işini tasfiye ettik. Koleksiyonumu da sattım o arada. Eşimin Tunalı Hilmi Caddesi’nde hediyelik eşya dükkanı vardı. Ankara’nın en popüler hediyelik eşya dükkanıydı orası. Ben de artık 88’de filateliden tamamen koparak efemera toplamaya başlamıştım.
Koleksiyonunuzu neden sattınız?
Rahatsızlandım, doktorlar “3 aylık ömrün kaldı!” dediler. O ruh hali içinde topladığım her şeyi satın aldığım insanlara götürdüm. Ama hiç biri almadı.
Ne vardı elinizde?
650 tane pul defteri vardı. 1 numaradan başlayarak bütün Avrupa ülkeleri ve Osmanlı pulları, 1 numaradan başlayarak bütün Cumhuriyet pulları. Damgalılarından 3’er, 5’er tane! Almanya, İngiltere, Fransa, 12’şerli falan, yine 1 numaradan başlayarak… Aklınıza ne gelirse! Türkiye’deki en büyük koleksiyondu. Bunun yanı sıra posta tarihi, aerofilateli vardı. Ve ayrıca 3 televizyon kutusu kartpostal vardı. Tasnif edilmemiş ve genellikle nadir şeylerdi. Anadolu kartpostallarının nadirleri şimdi 1000 lira civarında satılıyor, düşünün! Süre çok az olduğu için aerofilateliyi birine sattık. Ziya Abi bir takım damgasız pulları aldı. Yaşar dedi ki; “Çok uzun vade çek veririm.” “Yok!” dedik. Sonunda İstanbul’dan iki kişi “Biz alırız!” dedi.
“Nasıl alacaksınız?”
“Haftada 2 bin 500 Mark veririz.”
40 bin Mark’a sattım. 50 NC bir kamyonla geldiler ve ne var ne yoksa götürdüler. 650 defter vardı, şimdi bir tane boş defter yaklaşık 300 lira. Ben 650 dolu defter sattım. Bir kısmını ödediler, en son “Abi sana para ödeyemiyoruz. Kapalı Çarşı’da tefeci işleri karıştı. Para yerine 2 çuval pul verelim!” deyip zarfların üzerinden kesilmiş saçma sapan 2 çuval pul gönderdiler. Ben bu arada ameliyat oldum, tanı yanlış çıktı ama yaşadıklarım sonucunda neredeyse ölmediğime üzülür gibi oldum. Çok ciddi bir mali darboğaza girdik… 200 metrekarelik bir evde oturuyorduk. Her şeyi sattık diyoruz ama gardrobu açıyoruz bir kutu çıkıyor. Bir çekmeceye uzanıyoruz başka bir şey çıkıyor. Bir çanta dolusu pul buldum bir yerden. Ayakkabı kutusu, içinde ayakkabı var sanıyordum, bir açtım ki pul! İstanbul’a götürüp mezata koydum, Turan Abi aldı, o da yeni başlamış. Bir kısmı satıldı, bir kısmı satılmadı. Ben başka bir şeyler aldım. Oradan alıp Ankara’ya getirdiklerimi elden daha iyi fiyata sattım. O zaman aklıma mezattan malzeme alıp elden satma düşüncesi geldi.
O vakte kadar işin ticari boyutuyla ilgilenmiş miydiniz?
Hayır, hiç! Temel prensibim de şu; bir koleksiyoncu tüccar olmamalı! Tüccar koleksiyon yapabilir, o ayrı!
Neden?
Çünkü ticarete bulaşırsa yolundan sapar. Bir süre sonra kendi koleksiyonunu da dağıtır. Marks’ın dediği gibi bir para fetişizmi vardır. Bir süre sonra insan paraya değil, para insana hükmetmeye başlar. Bir gün eşim Nur elime bir anahtar verdi; “Al bu anahtarı!” dedi. Kendi dükkanının olduğu Aynalı Çarşı Pasajı’nda, alt katta benim için yer tutmuş. O zaman hava paraları çok yüksek. Buranın hava bedeli bugünkü rakamla 45 bin lira falandı. Tunalı Hilmi vızır vızır.
Sene kaç?
1993 ya da 94. Ameliyat sonrası, işsizim. Kardeşlerim işleri tasfiye etti, bana bir şey kalmadı. 100’e yakın kamyonumuz vardı. Vergi sıralamasında Ankara 54’üncüsüydük. İstanbul’da bir dükkana gittiğimde kolilerle malzeme alıyordum. Yataklı tren tercih ediyordum yolculuk için, dönüşte yol boyu aldıklarıma bakıyordum. O günler geride kaldı, yeniden başlamak lazım… Dükkanı açtık böylelikle.
Malzeme olarak ne koydunuz?
Bir şeyler kalmıştı. 500’e yakın kartpostal, 50’ye yakın gravür, hisse senetleri falan. Gidenlerin yanında hiçbir şey ama Ankara’da en fazla efemera yine bizdeydi.
İlk müşterileriniz kimlerdi?
Eşimin dükkanına bir kartpostal standı almıştık. Oraya orijinal Osmanlı kartpostalları koyduk. Onun dükkanı pasajın giriş katında çünkü, ben aşağıdayım. İlk müşterimiz Ahmet Necdet Sezer’in Dışişleri Baş Danışmanı Sermet Atacanlı oldu. Galata Köprüsü kartpostalı alarak başladı, sonra İstanbul’a genişletti. Yakın siyasi tarih ve Çanakkale Savaşı kartpostalları da topluyor şimdi. Sonra bir filatelist geldi. Muzaffer Keleş vardır, Konya tarihi toplar. DPT Üyesiydi. Bir gün geldi, bir şeylere baktı. Ben de önümdeki kartpostalları çözmeye çalışıyorum. “Nerelisiniz?” dedim. Konyalıymış. Eski Konya kartpostalları gösterdim, şaşırdı biraz. O güne kadar sadece kitap ve obje almış. Şu anda Türkiye’nin en bilinçli ve nitelikli Konya koleksiyoncusu. Konya posta tarihi de topladı. İnşaat Mühendisi Can Kılıç vardı, o Ankara koleksiyonu yaptı. Bu tarz 40’a yakın koleksiyoncu yetiştirdik. Ankara’daki koleksiyoncular, İstanbul’dakilerle göğüs göğüse gelecek, onları ezecek bir nitelik kazandı.
2000 yılında. İlk kataloğu görseniz gülersiniz. İncecik bir şey, 1200 parça malzeme vardı. Yaklaşık 900 parçanın fotoğrafını bastık. O vakte kadar fotoğraf basan yok, sadece yazı yazıyorlar kataloğa. “Bu kadar malzemeyle 3 tane mezat yaparsın! Niye hepsini tek mezata koyuyorsun? Bunların niye resmini basıyorsun? Hata yapıyorsun, batarsın!” dediler.
Nerede yaptınız ilk müzayedeyi ve kimler geldi, hatırlıyor musunuz?
Bir otelde yaptık, 1000 tane katalog bastık. Sabahattin Abi’ye gittim, “Bana 50 tane ver!” dedi.
Katalogları İstanbul’da da dağıttınız öyle mi?
Malzemeleri de götürdüm İstanbul’a. Hâlâ yaparım bunu. Müzayededen önce götürür, orada 15 gün teşhir ederim. Katalog bir ay önceden hazırlanır. Malzemeyi tekrar Ankara’ya getirir burada mezata koyarım. İlk müzayedede 1000 kataloğun 150 tanesini ancak gönderebildik çünkü portföyümüz yok. İnternet de yok, oradan da ulaşamıyorsunuz. Ne yapacağız derken rahmetli Sabahattin Abi girdi devreye, o bizi çok destekledi. Bende, her şeyimi kaybetmekten kaynaklanan kendime bir güvensizlik vardı. Eşim atak davranmasa burası olmazdı. Temkinliliğim 2008’lere kadar devam etti. Ondan sonra aynı Sabahattin Abi gibi gözü kara davranmaya başladık. Her hafta İstanbul’daki müzayedelere gitmeye başladım. Ancak, otelde kalamıyordum, imkanlar el vermiyor. Akşam biniyorum, sabah 6 buçukta İstanbul’dayım. 10 buçuk 11’e kadar sabahçı kahvelerinde bekliyorum. Sonra malzemelere bakıyorum. İşim 7 buçuk 8’de bitiyor ama gece 12’ye kadar otobüs yok. Dua ediyordum müzayede sonrası arkadaşlar oyalansınlar, kağıt oynasınlar da vakit geçsin diye… Ankara’dakiler malzemeyi katalogdaki başlangıç fiyatına göre fiyatlandırıyordu. Müzayede takip etmedikleri için kaça gittiğini bilemiyorlar. 15 liraya satarsa kâr etti sayıyor. Halbuki o malzeme müzayedede 200 liraya satılmış. Çok yorucu oldu ama gerçek piyasa değerlerini öyle öyle öğrendik.
Fiyatlandırmayı müzayededeki kapanış fiyatına göre mi yapıyordunuz?
Kapanış fiyatı eğer 2’den fazla koleksiyoncunun vurmasıyla oluştuysa o fiyat doğrudur. O fiyata satmasam da malın ederinin o olduğunu biliyorum. Dolayısıyla Ankara’da “Korkut her şeyi alıyor, çok para veriyor!” diye düşünürlerdi ama iyi bir fiyata mal alırdım. Sonra biz bir müzayede sistemi oluşturduk. Birçok müzayedeci sadece mutlak satılacak şeyi satışa sunmayı esas alır. Bizse o anda toplayan hiç kimse olmasa da birbiriyle ilintili her malzemeden örnekler sunuyoruz. Gerçek efemera koleksiyoncusuna hitap eden kataloglar hazırlıyoruz. Malzemenin yüzde 40’ını, 50’sini biz koyuyoruz. Gerisini esnaftan alıyoruz. Bütün malı siz koyarsanız başarısız olursunuz.
Neden?
Malzeme koyan diğer kişiler de müzayede başarılı olsun, malzeme satılsın diye sizin için çalışır çünkü. İkincisi, tek başınıza maddi olarak her şeyi alıp koyamazsınız. Bir ay 10 gün içerisinde satılan bütün malzemenin parasını ödüyoruz. Kendi paramızı 10 ayda aldığımız olur, 5 ayda aldığımız olur. 15 tane müzayede yaptık şimdiye kadar. Vıdı vıdı yapacak, ‘mezat niye gecikti?’ diye söylenecek kişilerden mal almıyoruz. Ya da 15 bin liralık mal mı koydu, 7 bin lira veriyoruz. “Bizim mezat uzun sürer kardeşim!” diyoruz. “Geri kalanını bekle!” Hazırladığımız kataloglarla yüzbinlerce parçanın künyesini oluşturmuş durumdayız. Atılmayan tek müzayede kataloğu bizimkiler. Herkes için olduğu kadar, esnaf için de başvuru kaynağı.
Periyodu ne müzayedelerin?
Yaklaşık bir buçuk yıl. Biraz farklı oluyor bizim müzayedeler. Bir gün saat 10’da başlıyor, ertesi sabah 2 buçuk, 3’te bitiyor.
Neden daha sık ve az malzemeyle müzayede yapmaktansa böyle bir tercih yapıyorsunuz?
İz bırakmak istiyoruz. Her müzayedemizde 10 bin tane malzemenin künyesini veriyoruz. Hem gerçek bir fiyatlama yapıyoruz, hem de malzeme hakkında bilgi veriyoruz. Bir malzeme aynı anda nasıl 3 – 4 koleksiyona birden girer? Bunun bilgisini veriyoruz. Bizim her müzayedemizden sonra 15 – 20 kişi koleksiyon yapmaya başlıyor.
Ekibinizde kaç kişi var?
Eşim ve ben, 2 kişi hazırlıyoruz. Ayrıca iki de gönüllü arkadaşımız var. Müzayedecilik çok zor bir iş. Kimseyi kırmayacaksınız. Dengeyi sürekli korumak zorundasınız. Kapris yapamazsınız, eleştiri yapamazsınız. Bir yerde özgürlüğünüzü askıya alıyorsunuz. Üç kişi kızıp yalan söyleyerek, “Bu adam müzayedede şike yapıyor. Alttan pey yayıyor.” dese, 300 kişiye yayılır. Piyasa dar, mutlaka irili ufaklı alan başkaları da vardır ama sistemli alan 2000 kişi civarındadır. Diyelim bir inşaatçı, koleksiyonculuk yapıyor. Adam dairesini satamıyor, daha ikinci gün, ‘Abi para!’ dersen kaybedersin.
Ankara İstanbul müzayedeleri ve katılımcıları arasında fark var mı?
İnternet üzerindekileri saymazsak Ankara’da bizim dışımızda müzayede yapan yok. Biz çok kapsamlı bir katalog hazırlıyoruz ve bunu 1500 civarında adrese gönderiyoruz. İstanbul, 100 – 200 tane müşteriye gönderiyor, geri kalanına ‘Bak internete, al!’ diyor. Adrese teslim müzayede yapıyorlar. Bizim hiçbir malımız adrese teslim değil. Yüzde 5 de satabiliriz, ama genellikle yüzde 70 – 80 civarında satılıyor.
Şehir dışından, yurt dışından katılımcılarınız da var mı?
Tabii, yaklaşık 35 kişi geliyor şehir dışından. Onları ağırlıyoruz ve konaklamalarını biz sağlıyoruz. Yabancı katılımcılarımız da var. Katalog gönderdiğimiz 20 adres var yurt dışında. Genellikle oradan pey veriyorlar.
Yabancı elçiliklerin ilgisi ne yönde?
Müşterimiz olan elçiler var, onlara bizzat telefon ediyoruz. Müzayede harici de gelip alıyorlar. Genelde harita ve gravür alıyorlar.
Bir de derneğiniz var değil mi?
Evet, Koleksiyoncular Derneği. 2002 yılında İstanbul Collection Club’un Ankara şubesi olarak kuruldu. Fakat biz Türkçe isim istedik, ayrıca ‘Şube merkeze tabiidir!’ düşüncesini kabul etmedik. İstanbul’dan iki, Ankara ve İzmir’den birer kişinin katıldığı bir üst karar mercii olsun dedik. Taleplerimiz kabul görmeyince yol ayrımına geldik. Etkinlik yapmaya başladığımızda resmi hüviyetimizin olmayışı sorun oldu. Biz de dernekleştik. Ancak Colection Club’daki arkadaşlarla daima gönül bağı içerisinde olduk. Şimdiye kadar 17 sergi açtık, 12 kitap yayınladık. Sergiler, üyelerin koleksiyonlarındaki malzemelerden açıldı. Koleksiyona başlarken insanları farklı başlıklara yönlendirdik ki alanları çakışmasın. Ankara toplamak isteyen birini sinema, tiyatro toplamaya yönlendirirken bir diğerini ulaşım tarihi toplamaya teşvik ettik. Dolayısıyla birbirine rakip olmayan güçlü koleksiyoncular çıktı ortaya.
Türkiye genelinde dikkate değer koleksiyona sahip üyeniz var mı?
Konya Tarihi, Malatya Tarihi, Osmanlı madalya ve nişanları, Kurtuluş Savaşı… Kurtuluş Savaşı, eşim Nur’un koleksiyonuyla beraber ele alındığında Türkiye’nin en büyük özel koleksiyonu. 3 bin parçadan oluşuyor. Can Kılıç, Cumhuriyet posta tarihi, Antalya ve Ankara koleksiyonu yapar. Eski devlet bakanı rahmetli Şerif Ercan’ın çok iyi bir Edirne koleksiyonu vardı. Cumhur Sönmez Türkiye’nin en büyük oyuncak koleksiyoncusudur. Koleksiyonunu ilk çağlardan başlatır, 80’lere kadar getirir. Sadece Anadolu topluyor. Kağıt, tahta, el yapımı, çocukların yaptığı oyuncaklar, plastik, mika… hepsini topluyor. Birçok koleksiyoncu gibi tek bir malzemeyle sınırlamadı kendini. Kadri Atabaş, şehrimizin en önemli mimarlarındandır. Ankara ve mimarlık tarihiyle ilgili koleksiyon yapar. Filateli koleksiyonu da vardır. Ankara, nümizmat koleksiyonu açısından Türkiye’nin en büyük merkeziydi. Fakat Karabüklü bir iş adamı çıktı ve koleksiyonculardan ellerindeki malzemeleri topluca aldı. Hemen hemen ileri düzey 30 kişi, birikimini ona satarak koleksiyon yapmaktan vazgeçti. Her sene yeni koleksiyoncuların çıkmasına sebep olan o birikim ve enerji dağılıp gitti. Birinci emisyon bir paraya 40 bin, 50 bin lira veren adamlar; gazoz kapağı, bardak toplamaya başladılar. Bunları küçümsemek için söylemiyorum ama ikisi aynı şey değil.
Ankara politikanın ve diplomasinin merkezi. Müşterileriniz arasında politikacı, bürokrat ve diplomatlar var mı?
Yeni politikacılar genellikle tespih, hat, ferman, berat, yazma topluyor. Onlarda eski politikacıların kültür düzeyi yok. Yeni koleksiyoncular nedense istikrarsızlar. Efemera koleksiyonculuğu entelektüel bilgi ve derinlik istiyor. Bu olmayınca devamlılık sağlanamıyor. Efemera, aslında orta sınıfların koleksiyonu. Yüksek gelire sahip kişilerin efemera dünyasına girip çıkmaları büyük dalgalanmalara yol açıyor. Piyasada fiyatlandırma o sınıfa göre şekilleniyor. Artık birisi bir başlığı toplamaya başladığında hemen çok fahiş ve flaş fiyatlandırmalar yapılıyor. O kişi koleksiyonunu tamamladığında fiyatlar öyle bir noktaya yükseliyor ki! Bir daha inmiyor ve o başlık orta sınıftan kopuyor. Esnaf arkadaşlar böyle davranarak kendi tarlalarını kurutuyorlar, öyle düşünüyorum ben. Bir koleksiyoncu geldiği zaman biz, önce ‘mali durumu ne?’ anlamaya çalışıyoruz. “Bütün Ankara kartlarını topla kardeşim!” dersen yapamaz. Kollamazsak yarı yolda kalır. Daha düşük bütçeli olana, illa bir şey toplayacaksa ‘Kibrit kutusu topla.’ diyoruz mesela. Çünkü o ağır koleksiyonlar yapamaz.
Ankara’da yaşıyorsunuz ama bize daha çok İstanbul’u anlattınız. Ankara’da nasıl bir ortam var?
Ankara’da, özellikle benim piyasadan yoğun alım yaptığım yıllarda bu anlamda anlatabileceğim pek satıcı yoktu. Bugün sahaflar arasında güç anlamında iki önemli isim var. Biri Sanat Kitabevi Ahmet Bey, diğeri de Orhun Sahaf Erdal Hoca. Rahmetli Etem Çalışkan çok önemli bir sahaf olmasına rağmen iş yerinin kapasitesi açısından son derece zayıftı.
Şahsi koleksiyonunuz var mı?
Eşimle beraber Kurtuluş Savaşı, Mustafa Necati, Sinop, Boyabat, Ankara Spor Tarihi ve Galatasaray Futbol Kulübü koleksiyonları yapıyoruz. Büyük boy Ankara fotoğrafları topluyorum. Kartpostalla başlayan kişi, genellikle başka bir şey toplamıyor. Albüme sığmıyor diye büyük boy fotoğraf almıyorlar mesela. Ben de fırsat bu fırsat deyip büyük boy fotoğraf toplamaya başladım. En son 8 bin liraya bir fotoğraf aldım ki bu, Türkiye’de tek bir fotoğraf için ödenen en yüksek rakam. Kurtuluş Savaşı önderlerinin 700 tane portre fotoğrafı var. Birinci Dünya Savaşı öncesi, savaş dönemi, Kurtuluş Savaşı ve kaldıysa sonrasına ait fotoğraflar olarak seri halinde topluyorum. Ayrıca 1000’e yakın Ankara efemerası var. Ankara ticareti ile ilgili dokümanlar topladım. İşyerimizde Ankara’nın en büyük yerli plak arşivine sahibiz. 1000’e yakın taş plak var. Toplam rakam 20 bin civarında. Plak koleksiyonculuğu yapan yoktu, plaklar çok ucuzdu. Bir gün ilgi göreceğine inandığım için durmadan aldım. O zaman 50 lira olan plaklar bugün 1500 – 2000 lira.
Son müzayedemizi hazırlıyoruz dediniz, neden son?
Müzayede kolay bir iş değil, hele bizim yaptığımız müzayedeler hiç kolay değil. Çok yorulduk. Artık biraz kendi koleksiyonlarımızla ilgili araştırma yapmak, kitap yazmak istiyoruz. Bir yıl içinde dükkanı da tasfiye edebiliriz. Yayınlarla hizmet edeceğiz artık koleksiyon dünyasına…









