Close Menu
Ayşe AdlıAyşe Adlı

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    • Yeşilçam’dan Portreler
    • Geçmiş Zaman Olur Ki…
    • Türkiye Kurulurken…
    • Hoş Sada!
    • Tüm Kategoriler
      • Şehir ve Mekan
      • Dünya’dan
      • GeziYorum
      • Kitabiyat
      • Nadir Söyleşiler
      • O Şehr-i İstanbul Ki…
      • Portreler
      • Sinema Yazıları
      • Sanat Penceresi
      • Tarih Yazıları
      • MetaFizik
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    Nadir Söyleşiler - kütüphanemde kontrollü bir delilik var!

    kütüphanemde kontrollü bir delilik var!

    Yaşadıkları mekanlar, insanlar hakkında kelimelerden daha çok şey anlatır. Bir insanı tanımaya evinden başladığınızda, portreyi doğru fonda inşa etme şansı elde edersiniz. Boşlukları doldurmak için de kelimeler imdadınıza yetişir… Gelin, söyleşiye geçmeden önce bir salon hayal edelim. Antika mobilyalar; masaların, sehpaların üzerinde dünyanın dört bir tarafından toplanmış objeler, duvarlarda Picasso, Bedri Rahmi, Nuri İyem, Erol Akyavaş ve daha onlarca ünlü yerli yabancı ressamın tabloları ve kitaplar, kitaplar, kitaplar… Pelin Batu, annesinin ve babasının kurduğu hayatı, bu fonda, onların bıraktığı yerden sürdürüyor. Ve gariptir; kurgulayanlar artık aramızda olmasa da hikaye hiç kesintiye uğramamış gibi hissediyoruz. Kendi ifadesiyle annesinin ve babasının hayatına devam ediyor Pelin Hanım. Masadaki küllük bile annesi Nevra Batu’nun bıraktığı gibi duruyor. Devraldığı miras önemli ve ilgi çekici elbette. Fakat bu kadarla sınırlı değil elbette. Pelin Batu, farklı alanlarda pek çok eser vermiş bir tarihçi, şair, yazar, oyuncu, araştırmacı. Geçtiğimiz günlerde yeni bir filmi vizyona girdi. Üç yeni kitabı bir arada yayına hazırlıyor. Kamuoyunun yakından tanıdığı Pelin Batu’yu büyük bir hikayenin parçası olarak başka bir yönden tanıtmak istedik size. İyi okumalar…
    Haziran 6, 2023
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

     

    Size geçmeden önce bize babanız İnal Batu’yu anlatabilir misiniz?
    Babam, Bulgaristan’dan göçmüş bir aileye mensup. 1890’ların sonunda büyük bir göç furyası olmuş. Dedemin babası Emin Bey, Bulgaristan’ın Deli Orman bölgesinden Çanakkale Eceabat’a taşınmış. Çok mütevazı bir aile. Dedem Selahattin Batu Eceabat’ta doğmuş. Çok çalışkan ve başarılı bir öğrenciymiş. Veterinerlik eğitimi almış. 1927 yılında Atatürk’ün parlak öğrencilere verdiği bir bursla Berlin’e gitmiş. Zooloji ve Zootekni doktorasını orada tamamlamış. Veterinerlik okumuş olsa da en büyük tutkusu şiir ve edebiyat. Şiir kitapları var. Aralarında Ahmet Adnan Saygun’un da olduğu çok iyi müzisyenlerle yakın arkadaş. Onların operalarına librettolar yazmış. Tiyatro oyunları kaleme almış. Güzel Helena isimli oyunu Almanya’dan ödül almış. Kerem ile Aslı adında bir operası var. Babam bana “Şiir beni atlamış, sana geçmiş.” derdi. Eskiden, entelektüellerin buluşup ilgilendikleri konuları konuştukları bir salon geleneği varmış. Dedemin evinde de öyle toplantılar oluyormuş. Evlerinin arkasına küçük bir matbaa kurmuşlar, haftalık dergi çıkarmışlar. Ressamlar, yazarlar, çizerler gelip gidiyormuş evlerine. Babam böyle bir evde büyümüş.

    O ev nerede? İstanbul’da mı?

    Evet İstanbul’da, Moda ve Kızıltoprak’ta. Dedem bir süre CHP Milletvekilliği yapmış. O dönemde babam Robert Kolej’de öğrenci. Ankara’ya gidemeyeceği için Moda’da anneannesinin evinde kalmış. Anneannesi çılgın bir kadın. Evleri kırık dökük bir konak. En üst katta babamın büyük dayısı Besim Darkot yaşıyor. Besim Dayı, Türkiye’nin ilk ordinaryüs profesörlerinden, coğrafyacı. İnanılmaz bir kütüphanesi vardı. Orta kat, mahallenin bütün sakat, kör, topal, kuyruksuz kedileriyle dolu. Anneannesi elli kadar kediye bakıyormuş. Hergün bir tencere ciğer pişiyormuş evde. Alt katta da babam, kuzeni Ayşegül ve anneanneleri yaşıyor. Anneanne aynı zamanda Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde kemençe çalıyor. Babam diplomat olmaya karar veriyor ve kolejin son senesinde Mülkiye’ye gitmek için Ankara’ya taşınıyor. 

    Dedeniz hayatta mı o tarihlerde?

    Evet, dedem 1973’te vefat ediyor. Ben hiç tanımadım, çok isterdim tanımayı. Babam “Sen dedenin kopyasısın!” derdi. Çok üretken bir adammış. Yirmiye yakın kitabını tespit ettim. Çeviriler yapmış, şiir kitapları, oyunlar, seyahatnameler yazmış. Enis Batur seyahatnamelerle ilgili bir kitabında dedemin İspanya Büyüsü, İsviçre Günlüğü kitaplarından övgüyle bahsediyor. 

    Babanız hiç babasının yolundan gitmeyi düşünmemiş mi?

    İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında Almanya’dan Türkiye’ye pek çok Musevi aile geliyor. Babam Moda’da yaşarken bu ailelerden bazılarıyla tanışmış. Onlardan İngilizce dersi almış. Hikayelerini dinleyince çok etkilenmiş. Ondan sonra diplomat olmaya karar verdiğini anlatmıştı bana. Ama çok iyi bir şiir okuyucusuydu. Çok kitap okurdu. Haftada üç kitap bitirirdi. Kafamda babama dair bir resim var, elinden kitap düşmeyen bir insan! Her hafta beraber sahaflara giderdik. İşimiz bittikten sonra öğlen rakısı içerdik birlikte. O hafta içinde yazdığım şiirleri okurdum babama. Şiirlerimi çok soyut bulduğu için “Bir tek içeyim sonra oku!” derdi. Aldığımız kitapları değerlendirirdik. Okuduğumdan çok kitap aldığım için eleştirirdi beni. 
     
    İnal Batu Kıbrıs büyükelçisi olduğu yıllarda Rauf Denktaş ile
    Öyle mi peki?

    Böyle bir şey var, evet. Bir konu üzerinde çalışırken o konuda işime yarayacağını düşündüğüm kaynaklara sahip olmayı seviyorum. Şu anda şiirsel ağaç metinleri yazıyorum. Bütün dikkatim ve merakım botanik ve ağaçlar hakkında yazılmış kitaplara yoğunlaşmış durumda. Aldığım kitabı kapaktan kapağa okumuyorum ama işime yarayacak kısımları seçiyorum. Hâlâ tamamlayamadığım bir romanım var, on altıncı yüzyılda geçen bir bölüm yazmam gerekiyor. O döneme dair ne bulduysam aldım. Seyahatnameler topladım. Böyle takıntılarım var. İstanbul ve Şile’deki kitapların toplamı otuz bini buldu bu sayede. Bir yerde dur demem, eldekileri ayıklamam gerekiyor… 

    Babanızın sahaflarda özel olarak aradığı bir şeyler var mıydı?

    Anı okumayı çok severdi. Günce, anı, biyografi, hayat hikayeleri… Sevdiği isimlere dair yazılmış kitap bulursa alırdı. Türkçe şiir severdi. Ben o dönemler sadece İngilizce yazıyordum. Yazdıklarımdan zevk almıyordu. “İnsan kendi dilinde şiirden haz alır.” diyordu. Cemal Süreya babamın Mülkiye’den sınıf arkadaşı. Birlikte İngilizceden, Fransızcadan çok şiir çevirmişler. Ben Ece Ayhan ve Oktay Rıfat’çıydım. Babamsa Attila İlhan ve Cemal Süreya’yı tercih ederdi. Nazım’ı da çok severdi. Ayrıca divan şiiri severdi. Baki onun şairiydi. Karşılık Fuzuli konuşurduk. Ezbere okurdu şiirlerini. Çok özenirdim ona. Ben kendi şiirimi bile ezbere bilmem. 

    Anılarını yazdı mı?

    Hayatımdaki en büyük suçluluk duygularından bir tanesidir. Ölmeden önce, son bir iki sene anılarını yazıyordu. Nehir söyleşi gibi oluyordu ama o metinden hiçbirimiz memnun kalmadık. Kısa kısa anlatmıştı. Halbuki o kadar renkli anıları vardı ki. ‘Monşer’ denilen diplomatlar, hayatları insanlara ne kadar renkli gibi gelse de, genellikle tekdüze yaşarlar. Bürokrasinin içinde kaybolurlar ve insanların ilgisini çekecek anıları yoktur. Ama babamın şansına nereye gitse orada bir olay olmuş. Çek Cumhuriyeti’ne büyükelçi oluyor. Orada devrim oluyor ve Havel geliyor. Pakistan’a geliyor, darbe oluyor ve Ziya ül Hak geliyor. Kıbrıs’a gidiyor, askeri harekat başlıyor. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilk büyükelçisi oluyor. İrlanda’ya gidiyor, İRA dönemi. Bombalar patlıyor… Acayip şeyler. Bütün bu anıları çok kısa anlatmış. Beni tatmin etmedi o metin. İyi bir editörün o kitabı tarihi olaylarla beslemesi gerekiyor. Anılarının yayınlanmasını çok istiyordu. Bu yüzden suçluluk duyuyorum. Kesinlikle yapacağım bunu ve önsözü de ben yazacağım. 

    Anneniz de Balkan kökenli bir aileye mensup galiba?

    Evet, annem Türkiye’de doğmuştu ama çok koyu bir Arnavut’tu. Ailesi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Naziler Arnavutluk’u işgal edince Türkiye’ye geliyor. Anneannemin anılarını çok dinledim. Bir aralar Troçkist’tim. Troçki’nin anılarını okuyor, onun dünya görüşünü anlatıyordum çevremdekilere. O zaman anneannem bana, “Sen o günleri yaşamadın! Stalin döneminde gördük biz onların kim olduklarını.” derdi. Çok büyük yokluk ve zorluk içinde yaşamışlar. Anneannem Debreliydi. Dedem Ohrili bir Makedon Arnavut’u. Dedem çok erken vefat etmiş ve anneannem 40’lı yaşların başında dört çocukla kalmış. Zor ve hüzünlü bir hayatı olmuş. Çok ağır bir aksanla konuşurdu. Kendi aralarında Arnavutça konuşuyorlarmış ama çocuklarına öğretmemişler. Çünkü anneannem Türkiye’de hep yabancı, göçmen muamelesi görmüş. Sanırım bunun acısıyla çocukları asimile olsun istemiş. 
     
    Nevra Batu çocukları Pelin ve Arda ile
    Nerede yaşamışlar?

    Ankara’dalar. Annem kolejden sonra dışişlerine girmiş ve babamla orada tanışmışlar. Babam’la evlendikten sonra Dublin’e yerleşiyorlar. Babamın ikinci ya da üçüncü post’u. 1970’lerin başları. Beş yıllarını İngiltere ve İrlanda’da geçiriyorlar. Annem orada Güzel Sanatlar Fakültesi’nde resim heykel eğitimi alıyor. Hayatı boyunca da hep resim ve heykel yaptı. Gittiğimiz her yerde bir resim odası oldu. Ben de boyalarla oynayarak büyüdüm. Resim yapmayı çok severdim, hâlâ da severim. Üniversite çağına gelince resim okumak istedim. Annem her klasik anne gibi, “Hobi olarak devam et ama para kazanabileceğin bir alanda eğitim al.” dedi. Sözünü dinledim ve New York Üniversite’sinde seçmeli ders olarak resim aldım. 

    Bu kadar renkli bir anne baba ve dünyanın muhtelif yerlerinde geçmiş bir çocukluk… Tahmin ettiğimiz kadar renkli miydi çocukluk yıllarınız?

    Gerçekten çok renkli bir çocukluktu. İlk beş yılımı Kıbrıs’ta geçirdim. Eskiden adı Villa Fortuna olan ve Türkler aldıktan sonra Villa Fırtına’ya çevrilen denize sıfır bir rezidansta yaşadık. Kardeşimle denize girip çıktıktan sonra çamlıklardan çam fıstığı topladığımızı hatırlıyorum. Tavuklar, horozlar, hindiler, köpeklerle birlikte, doğanın içinde bir çocukluk geçirdim. Sonra Pakistan’a gittik ve ilkokula orada başladım. Pakistan’ı hâlâ çok severim. İslamabad’taydık. Neredeyse her hafta sonu Everest’in de olduğu sıradağların eteklerindeki Nathia Gali’ye gidiyorduk. Benim için unutulmazdı. O yıllardan beri dağ manzaralarını çok severim. Daracık, tehlikeli yollardan döne döne çıkıyorduk dağa. İki buçuk yılımız Pakistan’da geçti. Nehirlerden akan topraklı sulardan altın buluyorduk. O buz gibi sular, bakir doğa, sapsarı hardal tarlaları, kara gömdüğümüz yemekleri çalan maymunlar… Pakistan deyince herkes politik şeyler hatırlar, benimse aklıma gelenler bunlar. 
     
    Hangi yıllar?

    1985 başından 87 sonlarına kadar. Ankara’ya dönünce eğitimimiz kesintiye uğramasın diye Pakistan okuluna devam ettik. Annem ve babam sürekli sistem değiştirmemizi istemiyorlardı. Pakistan 1947’ye kadar İngiliz sömürgesi olduğu için İngiliz eğitimi veriliyordu. Eğitim dili İngilizceydi ama bütün arkadaşlarımız Pakistanlı olduğu için kendi aramızda Urduca konuşuyorduk. Ortaokulun sonuna kadar Urdu dili konuşmaya devam ettim. Hâlâ konuşabiliyorum. 

    O yıllar boyunca Ankara’da mı kaldınız?

    Babam Prag’a atanmıştı. Prag, o sıralar Çekoslovakya sınırları içindeydi. Komünist dönem devam ediyordu ve sadece ilkokul eğitimi veren bir Amerikan okulu vardı. Babamı çok özlediğimiz için bütün tatillerimizi Prag’da geçiriyorduk ama okulumuz Ankara’daydı. 

    İlgi alanlarınız ne zaman belirginleşmeye başladı?

    Beş yaşında, Kıbrıs’ta piyano çalmaya başladım. Gittiğimiz her yerde devam ettim piyano eğitimine. Ankara’ya dönünce konservatuar sınavına girmiştim. İkinci olduğum için çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Çalışkan bir öğrenciydim. Annem, sürekli ders çalıştığım için kızardı. “Sokağa çık, biraz oyun oyna.” diye uyarırdı. Tam bir ‘inektim’. Okuduğum kitaplardan notlar tutardım. Sürekli faaliyet halindeydim. Babam Birleşmiş Milletler’de çalışmak için New York’a tayin edilince oraya gittik. Müzik eğitimime orada da devam ettim. 

    Piyano çalmayı siz mi istemiştiniz?

    Hayır, o annemin kararıydı. Eğitim konusunda her şeyi annem yönlendiriyordu. Çünkü babamın vakti yoktu. Babam, işkolik bir adamdı. Sabah erken saatlerde işe gider. Haftanın en az dört, beş günü bir yere yemeğe veya kokteyle davetlidir. Annem de çoğunlukla onunla giderdi. Biz akşamları kardeşimle ve dadıyla evde kalırdık. Davetler evde oluyorsa, özellikle Kıbrıs ve Pakistan’da üst kat merdiveninden davetlileri izler, eğlenirdik. Aşağı iner, dans ederdik. 

    Sinema nasıl girdi hayatınıza?

    New York Üniversitesi’ne girdiğimde edebiyat ve felsefenin yanında tiyatro eğitimine de başladım. Yaz tatillerinde de oyunculuk bölümde sinema dersleri alıyordum. 

    Bir kariyer planınız var mıydı? Neye yatırım yapıyordunuz?

    Annem sanatın her alanıyla ilgiliydi. Ankara’da yaşarken haftada bir klasik müzik konserine götürürdü bizi. Ve sürekli tiyatroya gidiyorduk. Ankara’daki en yakın arkadaşı tiyatro ve sinema oyuncusu Işık Yenersu’ydu. İlham kaynaklarımdan bir tanesiydi Işık. Onu sahnede ilk izlediğimde yedi ya da sekiz yaşlarımdaydım. Büyülenmiştim. Sahnede sesiyle, görüntüsüyle, hareketleriyle bambaşka bir insana dönüşmesi beni çok etkilemişti. Tiyatroya merak salıp oyunlar yazmaya ve oynamaya başladım. Işık o kadar hoş bir kadındı ki, beni bir yetişkinmişim gibi izler, eleştirirdi. Müzik, resim, tiyatro çocukluğumdan itibaren hayatımda hep oldu. Sanatla ilgili bir şey yapacağım belliydi. Ama bana çocuk yaşlarımda “Ne olacaksın?” diye soranlara çok başka bir cevap veriyordum.

    O zamanlar planınız neydi?

    Babam olmak! Babam belki marangoz, belki de manav. Hiç önemli değil. Ben babam olacaktım çünkü babama aşıktım. Bu kadar çok kitap okumam da babamdan belki. Elinden kitap düşmezdi çünkü. 

    Görev yaptığı yıllarda da okumaya vakit bulabiliyor muydu?

    Sürekli okuyordu. Annem dört beş yaşlarındayken kardeşim ve benimle röportaj yapmış, ses kaydı almış. “Babanızın işi ne?” diye soruyor; “Babam kitap okur! Bize bakmaz, elinden kitabı düşürmez.” diyorum. Ben de hep onun gibi olmak istedim ve kitabı elinden düşürmeyen bir çocuk oldum. Pakistan’da bana küçük, ahşap bir sallanan sandalye almışlardı. Sütlü çay içerek Sherlock Holmes okurdum. 

    Ne zamandan beri “elinden kitap düşmeyen çocuk”sunuz?

    Okumayı öğrendiğimden beri. Beş yaşındayken bir ameliyat geçirdim ve bacağıma çivi takıldı. Bir yıl yatakta kaldım. Belki de o bir yılda bu kadar sevdim kitap okumayı. Okuduğum ilk kitabı hatırlıyorum, babamın kitaplığından almıştım. The Summer of Katya, Trevanian’ın bir kitabıydı. Bir hayalet öyküsü, çok ürkütücüydü. Herhalde korktuğumu farkettiler ki beni kendi yaşımın kitaplarına yönlendirdiler. Onun üzerine Sherlock Holmes’lerin müptelası oldum. Sekiz yaşımdayken bacağımın kontrolü için annemle birlikte İngiltere’ye gittik. İlk sahaf aşkım orada başlamış olabilir. O seyahatte sahaflardan Sir Arthur Canon Doyle’un eski, lacivert ciltli toplu hikayelerini almıştım. Hâlâ duruyor kitaplığımda. Sonra Roald Dahl’a takıldım. Hâlâ çok severim, dünyadaki en iyi kısa hikâye yazarı olabilir. On üç, on dört yaşlarında da klasikleri keşfettim. 

    Ailenizde ya da okulunuzda sizi kitaplar konusunda yönlendiren kimse oldu mu?

    Hayır, öyle kimse yoktu. Evde çok büyük bir kütüphane vardı ve istediğimi okuyordum. 

    Sık sık ev ve ülke değiştiriyordunuz. O kitaplar gittiğiniz her yere sizinle geliyor muydu?

    Evet, her yere geliyordu. Sürekli kutu dolduruyor ya da boşaltıyorduk. Bir alışkanlık olarak devam ediyorum buna. Geçtiğimiz yıl bir sene Amerika’da kaldık ve o süre içinde yirmi yedi koli kitap aldım. Eşim hiç memnun değildi tabii bu durumdan. Tek tutkum kitap almak. Ne yapacağım bilmiyorum. Yakında Zizek gibi mutfak dolaplarına bile kitap koyabilirim. 

    Şahsi kitaplığınız ne zaman kurulmaya başladı?

    8 yaşından itibaren aldığım tüm kitaplar, gittiğimiz her yere benimle geldi. Annem çok teşvik ediyordu beni. Bir antika tutkunuydu. Her hafta sonu, bulunduğumuz şehrin antika pazarlarına giderdi. Çoğu zaman ben de ona eşlik ediyordum. O antika bakarken ben kitapları karıştırıyordum. Bazen tek bir parçayla, bazen kocaman bir kutuyla geri dönüyordu. Ben yanında yoksam heyecanla arayıp “Pelin sana neler buldum!” diyerek ilgileneceğimi düşündüğü kitapları anlatıyordu. Bazen de hiç sormadan alıyordu; Ermenice Sözlük, Rumca bilmem ne kitabı! Ermenice bilmiyorum. Üniversitede Rumca dersi almıştım ama unuttum gitti. Anlamıyorum çoğunu. Beğenmiş almış. 

    Kaç dilde kitap var kitaplığınızda?

    Türkçe, İngilizce, Fransızca, Urduca, Osmanlı Türkçesi ve dedemden kalma Almanca kitaplar. Dedem Goethe’yi, Schiller’i ilk Türkçeye çevirenler arasında. Çok fazla tercümesi var. Daha az okumaya başladığım için pek Fransızca kitap almıyorum son yıllarda. İtalyanca severim ama en sevdiğim yazarlardan biri olan Calvino’ları İtalyanca yerine İngilizceden okumayı tercih ediyorum. 

    Hangi yaşlarda bu dilleri okuyup yazabiliyordunuz?

    İlkokuldan itibaren. Diplomat çocuklarına has bir durum bu. İster istemez ülkeden ülkeye geçince yeni bir dil öğrenmeniz gerekiyor. Yoksa arkadaşsız kalıyorsunuz. Okullarda ikinci bir yabancı dil zorunlu oluyor, hep Fransızcadan devam ettik. 
     

    Peki bu kadar hareketli bir hayat yaşarken kültürel aidiyet konusunda bir bocalama yaşadınız mı?

    Her zaman! Geçen sene, bir yıl Amerika’da yaşayıp Türkiye’ye dönünce ilk defa babamı anladığımı hissettim. “İnsanın memleketi gibisi yok!” derdi her zaman. Ben de cevaben “Ben dünya vatandaşıyım. Her yerde kendimi çok rahat hissediyorum. Her yerde mutlu olabilirim.” diyordum. Evet, İstanbul’da bir adresim olsun ama senenin yarısı dünyanın başka bir yerinde yaşayayım gibi bir hayalim vardı. Şimdi ise İstanbul’da yaşayayım, arada sırada gezip tozayım istiyorum. Köklerim, evim burada olsun istiyorum. 

    Çocukken sürekli adres değiştirmekten mutluydunuz o halde!

    Hayır, çocukken ülke değiştirirken çok üzülüyorduk. Her seferinde “Bizi burada bırakın.” diye ağlıyorduk. New York’a gittiğimde ilk bir yıl sürekli ağladım, Ankara’yı aradım. On üç yaşımdaydım ve en yakın arkadaşlarımı geride bırakmıştım. Sekiz yıl bir Pakistan okulunda İslami eğitim aldıktan sonra orada Katolik Kız okuluna gittim. Rahibelerin hocalık yaptığı bir yerdi. Orada da din dersi zorunluydu. Sonradan çok sevdim ama uyum sağlamanın bir çocuk için ne kadar zor olduğunu tahmin edersiniz. Yapayalnız hissediyordum kendimi. Fakat sonra bu hareketi sevdim ve kendimi dünya vatandaşı ilan ettim. Şimdi durum farklı. Bu hem yaşla hem de annemi ve babamı kaybetmiş olmakla ilgili sanıyorum. Burası onların şehri. Onların hatıraları ve mezarlarıyla aynı yerdeyim. Ayrıca kardeşim, arkadaşlarım, sevdiğim ağaçlar, sokaklar burada. Kendi bahçemde olmak beni mutlu ediyor.  

    Peki okuma serüveniniz nasıl devam etti? Hep edebiyat mı okudunuz?

    Klasiklerden sonra, lisenin ilk yıllarında şiiri keşfettim ve o zaman şiir yazmaya başladım. Ciddi bir disiplinle şiir okumaya başladım.

    Kimleri okuyordunuz?

    Anglo Sakson edebiyatını farkettim önce. İlk okuduğum şairlerden biri Lord Byron’dı. Romantik dönem İngiliz şairleri. Sonra Fransızları keşfettim ve dünyam değişti. Rimbaud’ya aşık oldum. Benim için milat gibiydi. Klasik İngiliz şairlerinin imgeleri, mitolojiye referansları, İngilizceleri, karanlık tarafları çok hoşuma gidiyordu ama Rimbaud’yu okudum ve şiir böyle de olabiliyormuş dedim. Şiirim, yazı üslubum değişti. Romantik İngilizlerden sonra T. S. Eliot’ı keşfettim. O da beni darmaduman etti. Referansları, entelektüel göndermeleri, neredeyse düz yazıyla karışık metinleri keşfettikten sonra da şiirim şekil değiştirdi. Sonra da benim için şiir olmazsa olmaz oldu. Üniversiteye başladığımda şiir dinletilerinde şiir okumaya başladım. Bugünkü kimliğimi New York Üniversitesi’nin yarattığını söyleyebilirim.

    Hangi alanda eğitim aldınız?

    Edebiyat ve felsefe okudum. Ve tiyatro dersleri aldım. 1995’te girdim üniversiteye. 97 sonuna kadar iki yıl devam ettim ve sonra Boğaziçi Üniversitesi’ne geçiş yaptım.

    Burada neden edebiyata devam etmediniz?

    Edebiyatla çok yakın bir ilişki kurduğum için okuduğum eserlerin yazıldığı dönemleri merak ediyordum. On dokuzuncu yüzyıl İngiliz şiiri okuyorsam o dönemlerde neler yaşandığını bilmek istiyordum. Şairlerin, yazarların hayatlarını okuyordum ama hiçbir zaman bir disiplin olarak tarih eğitimi almayı düşünmedim. Genellikle her yaz, tatilimizi geçirmek üzere Türkiye’ye geliyorduk. Son gelişimizde babam dedi ki, “Tipik diplomat çocukları olarak Türkiye’yle hiçbir bağınız kalmadı. Burada arkadaşınız yok. Böyle devam ederse döndüğünüzde çok mutsuz olacaksınız. Hiç olmazsa bir dönem Türkiye’de okuyun. Beğenmezseniz geri dönersiniz.” Geliş o geliş.

    Neden üniversitede tarih eğitimi almayı tercih ettiniz?

    Annem ve babamın diplomat arkadaşlarının çocuklarıyla temas kurduk. Onlardan bazıları Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’ndeydi. Babası önemli büyükelçilerden biri olan Selçuk Esembel Bölüm Başkanı’ydı. Bölümün en önemli hocalarından Selim Deringil diplomat çocuğuydu. Edhem Eldem yine aynı bölümdeydi ve onun da babası dışişlerindeydi. Onlar “Tarih, iyi bir bölümdür!” dedikleri için kaydımı oraya yaptırdım. Bir dönem sonra felsefeye geçmek istedim. Çünkü hayalim felsefe eğitimi almaktı ama YÖK yasalarına göre bölüm değiştirmek için yeniden sınava girmem gerekiyordu. Ben de tezimde tarih ve felsefeyi birleştirdim. On Dokuzuncu Yüzyıl Alman Felsefesinin Osmanlı Düşünürleri Üzerine Etkisi’ni çalıştım. Mezun olduktan sonra Mastır ve doktorayı asıl aşkım olan edebiyatta yaptım. 

    Şimdiye kadar saydığınız, eğitimini aldığınız alanların hemen hepsinde eser de verdiniz değil mi?

    Evet. Felsefe, tarih, edebiyat, oyunculuk… Sadece müzikle ilgili bir şey yapmadım. Piyano bir hobiye dönüştü benim için. Şarkı söyledim ama. Katolik okulunda kilise korosundaydım. Orada şan eğitimi aldım. Hâlâ şarkı söylemeyi çok severim. 

    Hep Batı edebiyatı konuştuk. Türk edebiyatından kimler var hayatınızda?

    Dönem dönem şairler ve yazarlar değişiyor. Bir ara Tanpınar okuyordum. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden sonra Tanpınar’dan vazgeçemedim. Sonra Refik Halit Karay’ı keşfettim. Eserlerinin Osmanlıca ya da Latin alfabesiyle ilk baskılarını topladım. Sonra Ahmet Rasim’e kapıldım. Salah Birsel’i çok severim, diline hayranım. Kadın yazarları daha geç keşfettim. Suat Derviş’ten, Safiye Erol’dan çok etkilendim. Tomris Uyar’la yüz yüze de tanışmıştım. Kişilik olarak da beğeniyorum onu. 

    Benim yazarım diyebileceğiniz isimler kimler?

    Önce kesinlikle Borges! Ve tabii ki Calvino. Rilke, Roland Barthes. Barthes’in bakışı, her şeyi didiklemesi, sorgulaması, dünyayı okuma tarzı çok hoşuma gidiyor. Bence İngiliz dilini en güzel kullanan yazarlardan bir tanesi F. Scott Fitzgerald çok zengin bir imge dünyası ve semantiğe sahip. Lise ve üniversite yıllarında Anais Nin de beni çok etkilemişti. Son yıllarda kadın meselesine kafayı çok taktığım için Simon de Beauvoir. Her ne kadar Simon de Beauvoir ve Sartre ilişkisiyle çok meşgul olsam da Sartre benim yazarım diyemedim hiçbir zaman. Sartre’ı seviyorum, egzistansiyalizmle ilgili okumalar yapıyorum ama nedense kitapları beni çok içine almadı. Camus’yü tercih ederim. Marquez’in bütün kitapları değil ama Yüzyıllık Yalnızlık beni çok etkilemişti. Cortazar’ı da çok severim. Latin’lerin hayata bakışını seviyorum. Carlos Ruis Zafon adında İspanyol bir yazar var. Geçen sene onun bir kitabını İngilizce çevirisinden okudum. O kadar zevk aldım ki oğlum Rafael’i uyuttuktan sonra telefonun ışığın okuyarak üç günde bitirdim. Türkçeye ‘Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı’ ismiyle çevrildi sanırım. Diğer kitaplarını da aldım ve bekletiyorum. 

    Bir yazarın bütün kitaplarını peş peşe mi okursunuz yoksa konu bazlı mı ilerlersiniz?

    Genellikle konu bazlı okurum. Üzerinde çalıştığım konularla ilgili kitaplar okurum genellikle. Ama bir yazar keşfettiğimde bütün kitaplarını alırım. Çünkü diğer yazdıklarını da okumak isterim. Birkaç kitabı bir arada, karışık okuyorum. Şu sıralar Simone de Beauvoir’ın hikayelerden mürekkep bir kitabını ve Oğlak Yayınları’ndan çıkan botanikle ilgili bir kitabı birlikte okuyorum. Sanders’in şiirlerinin eski bir baskını karıştırıyorum. Birinden 20 sayfa, diğerinden 10 sayfa, darmaduman bir okuma tarzım var. Eskiden başladığım kitabı bitirmezsem huzursuz oluyordum. Şimdi, oğlum doğduktan sonra öyle olmuyor, ne kadar okursam kâr sayıyorum ama yine çok kitap almaya devam ediyorum. 

    Araştırmacı, yazar, tarihçi, oyuncu, şair… bu sıfatlardan hangisi daha öncelikli sizin için?

    Şair! Her zaman en önemlisi şiir oldu benim için. Oyunculuk çok eğlenceli ama sosyal bir iş. İstediğiniz kadar iyi bir oyuncu olun, senaryoyu hatmedin, sonucu sizin performansınız belirlemez. İyi bir görüntü yönetmeniniz, ışıkçınız, yönetmeniniz, iyi oyuncu partnerleriniz yoksa siz de o potada erirsiniz. Şiir, kendimi yazarken en mutlu hissettiğim, çocuklaştığım alan. Yazarken bir dünya inşa etmeyi, didiklemeyi çok seviyorum.

    Nasıl yazıyorsunuz?

    Genellikle günlüğüme yazıyorum. Sonra defteri kapatıp demlenmeye bırakıyorum. Genellikle beş yılda bir günlüklerdeki şiirleri toplayıp bilgisayara atıyorum. İkinci bir demlenme başlıyor. Sonra temizleme aşamasına geçiyorum. Çıkarma, ekleme… Okurken kafamda bir konsept oluşuyor. Rüzgarlar kitabında öyle oldu. Baktım ki rüzgarla ilgili çok imge kullanmışım. Şiirleri o yöne yontmaya başladım. Son bir sene boyunca bütün hayatım Amerika’da, parklarda geçtiği için ağaç imgesi içeren çok şiir birikti. Şimdi ağaç kitabını hazırlıyorum. Her halde otuz kırk kadar ağaç olacak. Henüz sadece iki tanesini yazabildim. Kim bilir ne zaman bitecek. Yazmaya çalıştığım üç kitap var şu anda. Her birine yavaş yavaş mürekkep damlatıyorum.

    Neler yazıyorsunuz?

    İlki bir roman. Bir kısmı 1950’lerin Moda’sında geçiyor. O kısım bitti. Ama on altıncı yüzyılda geçen bir dönem var ki orada tarihi detaylara daldım ve çıkamadım. Okurun kendini o dönemde hissetmesini istiyorum. İkincisi Ağaçlar Kitabı. Ve son olarak Kanada’da yaşayan Yunan bir şairle birlikte hazırladığımız bir ortak proje var. Tabii babamın anıları ilk sırada… 

    Yazarken konular arasında geçiş yapmak zor olmuyor mu? Zihniniz nasıl çalışıyor?

    Bir konu üzerinde çalışırken yazmazsam zihnim infilak edecekmiş gibi hissediyorum ve masa başına geçip resmen kusuyorum içimdekileri. Biriken her şeyi yazdıktan sonra bırakıyorum. O rahatlamayı yaşayınca başka konuya geçmek zor olmuyor. Kendimi bildim bileli konular, zihnimde klasörler halinde dizilidir. Birinden diğerine geçmek kurtarıcı da oluyor. Bir konuda tıkandığımda diğerini çalışarak nefes alıyorum. 

    Yayınlanmış kaç kitap oldu?

    İlk kitabım Cam, sonra sırasıyla Rüzgarlar Kitabı, Divan, Labirentin, Her Şey Bir Hikayeyle Başladı, Yahudilik tarihiyle ilgili ortak bir çalışma var. Türkiye’de kadın haklarına dair bir kitap yazdım. Hayatın Seyrini Değiştiren Kadınlar, Süt Vampiri Emil ve Resim Defteri. Bu kadar herhalde. 

    Ne zamandan beri bu ciddiyetle yazıyorsunuz?

    Yine liseden itibaren diyebilirim. Lisede çok iyi bir eğitim aldık. Sürekli makale yazdırıyorlardı. Boğaziçi’nde aldığımdan bile daha iyi bir eğitimdi belki o. Sürekli bir konu hakkında araştırma yaptığım için epey makale yazdım. Üniversitede edebiyat dergilerinde çalıştım, dergi çıkardım. Türkiye’ye geldikten sonra dergilerden teklifler gelmeye başladı. İlk makalemi Kitap-lık’ta yazmıştım. Sonra şiirler yayınlanmaya başladı. 

    Hangi dilde daha rahat ifade ediyorsunuz kendinizi?

    Çok yakın bir tarihe kadar hiç Türkçe şiir yazmadım. Şimdi İngilizce bile yazsam kendim Türkçeye çeviriyorum. Makale yazarken hâlâ İngilizce daha kolay geliyor. Okuduğum kaynaklar İngilizce olduğu için onları Türkçeye çevirmek zor oluyor. Bir konu araştırırken İngilizce binlerce kaynağa ulaşabiliyorsunuz. 

    İyi bir sahaf müşterisi olduğunuzu ve dünyanın muhtelif yerlerinde sahaflara gittiğinizi biliyoruz. Ne zamandır sahaf müşterisisiniz?

    İlk kez Pakistan’da babamla gittim sahafa. Bu alışkanlığı ondan edindim. Yeni kitapçılara da giderdik ama ben daha çok sahaf seviyordum. Orada sürprizle karşılaşma ihtimalini seviyorum. Eskiden beri sahaf dükkanlarındaki sohbetleri de çok severim. 

    Koleksiyon yapıyor musunuz? Özellikle aradığınız bir şey var mı?

    Sahaflarda bir şey aramaktan ziyade bulmayı, keşfetmeyi seviyorum. Sevdiğim yazarların bütün kitaplarını toplamaya çalışıyorum. Birinci baskı bulursam alırım ama illa aramam, koleksiyoner değilim. Şiir bölümüne bakarım, seversem hiç ismini duymadığım şairlerin kitaplarını da alırım. Tarih kitaplarına bakıyorum ve özellikle tematik konularda yazılmış kitapları alıyorum. Orta Çağ merak ettiğim bir dönem, o döneme dair yazılmış kitaplar alıyorum. Sanat tarihi kitaplarına bakıyorum. Sözlük almayı ve okumayı seviyorum. 

    Kitaplığınızın nasıl bir düzeni var?

    Ülke ve konu bazlı bir düzen var. Bir bölüm Alman edebiyatı, bir bölüm Fransız edebiyatı. İngiliz ve Amerikan şiirleri bir arada. Osmanlıcalar bir arada. Modern romanlar bir arada. Böyle bir disiplinle diziyorum. Otuz bine yakın kitabın başka türlü içinden çıkamazdım herhalde. 

    Son olarak dışardan bir göz olarak baktığınızda kütüphaneniz sizin için ne söyler?

    Yunan mitolojisi önce kaos vardı der herhalde. Ama kaosa şekil vermek için kendi içinde bir düzen kurmaya çalıştım. O düzen bir rahatlama getirdi. Önce bütün ülkeler bir aradayken zamanla mesela Alman edebiyatı kitaplarının sayısı arttıkça onlar bir bölüm oluşturdu. Felsefeciler kendi içlerinde bir kategori oluşturdular. Karışıklık ve kaos içinde bir düzen kurmaya çalıştım. Kütüphanemde kontrollü bir delilik var.

     

     

     

    Related Posts

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Add A Comment
    Leave A Reply Cancel Reply

    Çok Okunanlar
    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum
    Nisan 21, 2025
    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!
    Nisan 21, 2025
    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!
    Nisan 21, 2025
    biz çalıkuşu nesliyiz!
    Nisan 21, 2025
    anadolu kitabı koruyamamıştır
    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram Pinterest
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    © 2026 Ayşe Adli

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.