Close Menu
Ayşe AdlıAyşe Adlı

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    • Yeşilçam’dan Portreler
    • Geçmiş Zaman Olur Ki…
    • Türkiye Kurulurken…
    • Hoş Sada!
    • Tüm Kategoriler
      • Şehir ve Mekan
      • Dünya’dan
      • GeziYorum
      • Kitabiyat
      • Nadir Söyleşiler
      • O Şehr-i İstanbul Ki…
      • Portreler
      • Sinema Yazıları
      • Sanat Penceresi
      • Tarih Yazıları
      • MetaFizik
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    Nadir Söyleşiler - malzemeye araştırmacı gibi bakıyorum

    malzemeye araştırmacı gibi bakıyorum

    Nisan 21, 2021
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

     

    Şu günlerde 4’üncü kitabı üzerinde çalışan koleksiyoner Murat Kargılı’nın hikayesi, bir soruyla başlıyor. Tüm koleksiyonerlerin ortak noktası olan merak ve tutku, onda bir umre ziyareti sonrası kendini gösteriyor. Kutsal şehirleri ziyaret eden hemen herkesin aklından geçen, ‘tarihinden ve ruhundan koparılmış bu şehirler 100 yıl önce nasıldı?’ sorusu, isminin önüne ‘araştırmacı’ vasfı eklenmesiyle sonuçlanacak bir yola sevkediyor Murat Beyi. İstanbul’un tarihi mekanlarından Kanaat Lokantası’nın işletmecisi de olan Murat Kargılı, kısa süren bir acemilik süreci sonrasında, araştırmacı titizliği ve dikkatiyle sahada kayda değer bir yer ediniyor. Mekke, Medine, Kudüs, Hac gibi konularda akla ilk gelen isim olan Kargılı, ikinci kitabı henüz piyasaya çıkmışken yenisi için kolları çoktan sıvamış bile… 

     

     

    Şimdiye dek okuduğumuz ve dinlediğimiz örnekler, bize koleksiyon gibi hemen tüm tutkuların ardında çok gerilere giden hikayeler olduğunu gösterdi. Sizin hikayeniz nerede başlıyor?
    Bende çok sonradan oluşmuş bir farkındalık bu. Orta okul, lise hayatıma bağlıyorum ben bu merakımı. Çok eski bir okulda, eski bir binada okudum.
    Nereden mezunsunuz?
    Saint Benoit Fransız Erkek Lisesi. Çok severek okudum, yaşlı Fransız hocalardan ders aldık. Biyoloji laboratuvarımızda 18’inci, 19’uncu yüzyıldan; doldurulmuş hayvanlar, botanik malzemeleri vardı. Ahşap, müthiş bir amfi… Bütün bunlar zamanla ufak ufak insanın kanına işliyor. Farkında değildim, çok sonra ortaya çıktı. Eski okullar yıkılıp yenilendikçe içim cız eder. Çocukların eski bir binada, eski bir mimari tasarımı görerek okumaları onların estetiğini de çok geliştiriyor.
    Öğrencilik yıllarınızda okulunuzla, tarihiyle ilgili miydiniz?
    Hayır, değildim. Orada nefes alıp vermek yetiyordu. Bütün arkadaşlarıma değdi mi? Değmedi! Ama bende böyle de bir etkisi oldu. Sonra üniversite yılları başladı. Çok arzu ettiğim bir bölüm değildi, ODTÜ’de İktisat okudum. Hafta sonları Mülkiyeliler Derneği’nin seminerlerine gitmeye başladım. İlber Hoca’yla (Ortaylı) orada tanıştım. O zamanlar genç bir akademisyendi. Oralara gide gele bir tarih ve politika altyapısı oluştu.
    Koleksiyon fikri nasıl doğdu?
    Seyahat etmeyi seviyorum. Özellikle İslam coğrafyasında, yeni inşa edilmiş Körfez ülkeleri hariç gezmediğim nokta yoktur.
    İslam coğrafyasına ilginiz nereden kaynaklanıyor?
    Batı’yı da gezdim, orada master yaptım ama Doğu hep daha çok ilgimi çekti. Birader de koleksiyonerdir, türbe mimarisiyle ilgileniyor. Onunla birlikte, zaman buldukça Orta Asya’yı, Hindistan’ı, bütün Arap ülkelerini, Kuzey Afrika’yı gezdik. Gezdikçe merakım daha da arttı. Savaş çıkmadan 15 gün evvel Suriye’deydik. Halep’ten Rakka’ya kadar bütün kuzey Suriye’yi gezdik.
    Belgelediniz mi o seyahati?
    Tabii. Membiç’te Abdülkadir Geylani’nin halifelerinden Membiçi Hazretlerinin türbesi vardı, Daeş yerle bir etti orayı. Rakka’da Veysel Karani türbesini yerle bir ettiler…
    Seyahatler 1990’larda mı gerçekleşti?
    90’ların başında başlamıştım.
    Koleksiyon mu, seyahatler mi daha önce?
    Önce seyahat… 1996’da bir umre vazifesi için Suudi Arabistan’a gittim. Ramazan ayıydı. Tek başıma gitmiştim. Döndüğümde büyük bir boşluk hissettim. Manevi bir boşluktan bahsetmiyorum. Oranın manevi zenginliğinde bir değişiklik yok ama kutsal mekanların etrafındaki boşluk çok rahatsız etti beni ve ‘100 sene önce nasıldı?’ diye sormaya başladım. Texas Austin gibi yeni yapılmış bir şehir… O manzara bende ciddi bir tahribat oluşturdu. Önce piyasadaki mevcut kitapları topladım. Neydi, nasıldı derken gravürler aldım. Sonra kartpostal başladı.
    Koleksiyon kastınız var mıydı bunları alırken?
    Hayır, hiç öyle bir amacım yok. Öğrenmek için delicesine okuyor ve araştırıyordum. Zaten çok etkilenmiştim kutsal topraklardan. O etkilenmenin verdiği hızla topluyorum. Aklımda hiçbir şey yok. Bir gün eşim, dedesinden kalma bir kartpostal getirdi. Bağdat, Hazreti Abdülkadir Geylani türbesinin kartı. Dedesi arkasını imzalamış. Ondan sonra daha çok kartpostal almaya başladım. Epeyce şey birikti, bir literatür oluştu.
    Nerelerden alıyordunuz malzemeyi?
    İstanbul sahaflarını dolaşıyordum fakat bir noktadan sonra İstanbul daraldı. Sonra yurtdışına açıldım. Yabancı yayınların çoğunu yurtdışından topladım. AbeBooks, eBay, müzayedeler… 1996, 97, 98… Çok hızlı girdim piyasaya ve ne bulduysam topladım. Elimde malzeme birikince ‘Bundan bir şey yapayım’ diye düşünmeye başladım.
    Ne alıyordunuz?
    Ne bulsam alıyordum. Çöplük gibi topluyorum. Biraz öğrendikten sonra hiç sevmedim öyle toplamayı. Koyup yığanı, üretmeyeni, üretmeyeceği konuyu toplayanı sevmem. Önce kafanda bitireceksin yapacağın işi… Elimde bütün literatür ve yapılan işler yığılmıştı. Baktım kartpostallarla hiçbir şey yapılmamış. Kartpostallar çok enteresandır. Onlardaki imajı ne fotoğraf, ne gravür karşılar. Müthiş bir canlılık ve zenginlik var. Bir anda her şeyi bıraktım ve sadece Mekke, Medine, Hac, Hac törenleri, Surre Alayları toplamaya başladım…
    Yayın yapma kararını ne zaman verdiniz?
    2000’leri geçmiştik artık. Kafamda kitabı yazmaya başladım. O sırada binlerce kart topladım tabii.
    Piyasada o kadar malzeme var mıydı?
    Çıkıyordu, özellikle yurtdışından çok malzeme çıkıyordu.
    Yurtdışından kastınız neresi? En çok nereden çıkıyordu?
    İngiltere’den çok şey aldım. Bazı tüccarlar Arap ülkelerinden malzeme toplayıp Londra’ya getiriyorlardı. Kartpostal fuarları oluyordu. Benim yayınladığım kartpostalların yüzde 90’ının editörü Batılı’ydı. Kitapta kullandığım kartların en fazla 7 – 8 tanesi İstanbul’da basılmıştır. Zaten Hac hadisesi çok resimlendirilmemiş. Ama mesela Mısır en ufak detayına kadar resimlemiş zamanında.
    Hangi tarihlerden itibaren yapmış bunu Mısır?
    19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başı. 1890’lardan 1920’ye kadar.
    Kartpostal 1870’lerden itibaren postada kullanılıyor. Hemen o tarihlerde İslam ülkeleri de girmiş mi bu işe?
    Doğu coğrafyasında yaşayan Batılılar girmiş. Çoğunlukla Fransızlar. Bizde de öyle. Bizim Surre Alayı ile ilgili bir serimiz vardır. Rochat diye bir kartpostal editörü var, o yapmış. İstanbul’da yapmış ama Fransız. O tarihlerde Batı’dan doğuya müthiş bir seyahat akını var. Batılıların çok ilgisini çekiyor bu konular. Alıp götürüyorlar ya da buradan postalıyorlar. Malzeme Batı’da birikiyor.
    Hangi şehirler, Hac yolunun hangi durakları için kartpostal üretilmiş?
    Duraklar için kart yok, öyle takip edemeyiz yolculuğu. Ama belli ana duraklar var; İstanbul, Kahire, Şam. Buralarda çok gösterişli törenler düzenleniyor. Bütün Kuzey Afrika’nın büyük şehirleri; Tunus, Cezayir, Fas… Bu ülkelerin çoğu o zamanlar Fransız kolonisi. Oradaki editörler hazırlıyor. Gemiye binerken, gemide, dönüş yolu, Hacı karşılama törenleri. Ben hep onların hazırladığı kartlardan faydalandım. İstanbul’da hiç resimlendirilmemiş bu konular.
    Hacılar büyük devlet törenleriyle uğurlanıyor ama o törenler resmedilmiyor öyle mi?
    Evet. Kartpostalda çok zayıfız.
    Batılılar Harem bölgesine girebilmişler mi? O bölgeyle ilgi kartpostal var mı?
    O bölge için yapılan çalışmaların çoğu kendini gizleyerek giden yabancılara ait. Fotoğrafçıların çektiği fotoğraflardan fotokartlar üretilmiş. Sonra Hintliler giriyor, Mirza Bey ve oğulları çekiyor 1890’larda. Mısır’dan Hac Emiri olarak giden bir albay var, Muhammed Sadık Bey. En erken fotoğrafları o çekiyor. Onun çektiği fotoğraflardan üretiyorlar.
    Fotoğraflar hemen o tarihlerde karta basılıyor mu?
    Kartlar daha sonra üretiliyor tabii. 20 – 30 sene fark var aralarında. İlk fotoğraflar 1860’lara, ait. Muhammed Sadık Bey’in fotoğraflarıdır bunlar. 12 tane fotoğraf çekmiştir. Sonra Zeki Bey diye yine Mısırlı bir kartpostal editörü gidiyor. Cairo Punch diye bir dergi var, 1900’larda yayınlanıyor. İçinden çok güzel posterler çıkar. Zeki Bey o posterleri hazırlayan adam. Onun bir serisi var. Mısırlı ve Müslüman olduğu için rahat girmiş ve çok detay çekmiştir. Onun serisinden 9-10 tane kartı Londra’da bir Mısırlı’dan almıştım.
    Zeki Bey’in serisinde kaç fotoğraf var?
    Bilmiyoruz. Hiçbir yerde kaydına ulaşamadım. Bir sefer buldum ve aldım bir daha da çok aramama rağmen rastlamadım. Mısır’daki sahaflara da sordum, o zatın posterlerini çıkardılar hep. O partiyi almak elimi çok rahatlattı.
    Toplamda kaç kartpostala ulaştınız Hac konusu için? Sayı verebiliyor musunuz?
    1200 – 1300 kart bulmuşumdur. Kitapta 280 kadarını kullandım.
    Kaç yılda topladınız bu malzemeyi?
    2000’lerin başlarından 2011’de kitabı yazmaya başlayana kadar… Demek ki 10 sene sürmüş.
    Arkası yazılı değil mi bu kartların?
    Yazılı ama konuyla hiç alakası yok yazılanların. Bilgi açığını kapatmaya yarayacak veri sağlamadıkları için sadece imaj olarak kullandım onları.
    Kitap hazırlamaktaki amacınız neydi?

    Hac, 100 sene evvel bambaşka bir hadiseydi. Şimdi uçağa binip 3 saat sonra iniyorsunuz. 7. saatte Kabe’yle karşı karşıyasınız. 1 – 2 gün içinde Hac vazifesini yapıp dönebiliyorsunuz. Eskiden evden ayrılış ve dönüş süresi minimum 6 ay. Afrika’da 2 yıl. Batı Afrika’dan yola çıkan erkeklerin pek çoğu, geri dönemeyebilirim diye eşlerini boşuyor. “3. yılda dönmezsem, evlen!” diye vasiyet ediyor. Batı Afrika üzerine yapılmış araştırmalarda görüyoruz bu detayları. O zaman Hac bir Müslüman’ın hayatı için çok önemli. Nasip olursa, sadece bir kere gidebiliyor. 3 ay yol gittikten sonra Kabe’yle karşı karşıya gelen insanın heyecanını düşünün. Vazifesini tamamlayıp dönüyor ve bir daha gidemeyecek. Hep hayalinde yaşatacak. Bütün o ihtişamlı uğurlama, karşılama törenlerinin sebebi de bu öneminden kaynaklanıyor. Bizde yok ama Kahire’de günlerce sürüyor törenler. 

    Surre Alayı’ndan daha görkemli törenler mi bunlar?

    Tabii, Surre Alayı devlet töreni. Orada halk da katılıyor törene. Devenin ortaya çıkması, hazırlanması, Kâbe örtülerinin hazırlanması… 

    İstanbul’dan gitmiyor mu örtü?

    Hayır! Sadece Cülus’tan sonra, padişah değiştiğinde örtü İstanbul’da dikiliyor. Kahire’de Dar el-Kisve adında bir atölye var, orada dikiliyor. Kahire’de dikilen de Osmanlı’nın örtüsü. Yavuz Sultan Selim Mısır’ı aldıktan sonra birkaç köyün gelirini Kâbe örtüsünün dikimi için bağışlıyor. 1950’lere kadar devam ediyor o atölye. 

    Mısır’daki törenlerin detayları biliniyor mu?

    Pek çok boyutu var törenlerin. Çok az insan, ömrü boyunca imkan bulup Hacca gidebiliyor. Gidemeyenler; mahmil-i şerife, deveye dokunarak hikayenin bir parçası olmaya çalışıyor. Bir de döndüğünde yapılıyor bu törenler. Kahire dışında Birket el-Hac diye bir bölge var. İlk menzil orası. Halk, kervanı oraya kadar uğurluyor ve dönüşte orada karşılıyor. Çok coşkuyla yaşanıyor bu törenler. Buluşma anının kartpostalını kullandım kitapta. Kervanın başında yine mahmil-i şerif geliyor tabii. 

    Bunlar resmi törenler mi yoksa halk tarafından mı düzenleniyor?

    Resmi kısmı Kale Meydanı’nda düzenleniyor. Mahmil-i Şerif Hidiv’e getiriliyor. Topkapı Sarayı’nda düzenlenen törene benziyor resmi kısım. Deveye bir tur attırılıyor, yularını Hidiv tutuyor. Deve o törenden sonra Kahire sokaklarında dolaştırılıyor. Kadınlar, eşarplarını birbirlerine bağlayarak balkonlardan deveye atıyorlar, ona dokunmuş olmak için. 

    İmkanı olan ve dileyen herkes katılabiliyor mu Hac Kervanı’na? Yoksa bir izne mi tâbî?

    Herhangi bir kısıtlama yok, imkanı olan gidiyor. Giden herkes kayıtlı. Kervan resmi bir organizasyon. Kayıtsız hiç kimse katılamıyor. Kahire’den itibaren 40 – 50 günlük bir yol var. Kervan her gün bir yerde konaklıyor, kışları gece, yazın gündüz duruyorlar. Her gece bir şehir kuruluyor. Definci, fırıncı, doktor, seyis… muhteşem bir organizasyon. Her gece hareket eden 40 – 50 bin kişilik bir şehir. 

    Kalıcı konaklama yerleri inşa edilmemiş mi?

    Daimi konaklar da var, bir kale yapılmış diyelim. Su kaynağı var, yiyecek sağlanıyor vesaire. Ama 40 bin kişiyi ağırlayacak kalıcı bir mekan olamaz. Böyle büyük bir organizasyonun kayıt altında olmaması, katılımın tek merkezden yürütülmemesi düşünülemez. Yaya, katırla, deveyle katılan insanlar var… Bir Somali madalyası almıştım. Somali, İtalya sömürgesiyken, Birinci Dünya Savaşı sonrası hazırlanmış olmalı. Üzerinde İtalyanca ‘Somali İtalyan Hükümeti’ yazıyor. Ortada bir amblem ve haç var. Arka yüzünü çeviriyorsunuz, bir numara. Numara çemberinin arkasında da İtalyanca “Mekke Haccı” yazıyor. Pasaport! Hacca gidecek olanlar o madalyayı üstlerinde taşıyor. Ve bir deftere, o madalyanın verildiği kişi hakkında bilgiler kaydediliyor. Köyü, doğduğu yer, boyu, ten rengi… Bende eski pasaportlar da var. Yine sömürge yönetimleri tarafından hazırlanmış. Saç rengi, bıyığı gibi bütün detaylar girilmiş. Döndüklerinde bu madalyayı, pasaportu iade ediyorlar. Dönüp dönmediği öylelikle tespit ediliyor. Büyük ihtimalle Mısır ve Osmanlı gibi İslam Devletleri de benzer şeyler yapıyor. 

    Hatırat, günlük gibi seyahatname nitelikli eserler topladınız mı?

    Matbu olanların hepsini topladım. Elime hiç yazma geçmedi. Çok isterdim öyle bir şeye sahip olmayı. Hatıratlar çok önemli kaynaklar. Bedii Şehsuvaroğlu’nun Cumhuriyet Dönemi hatıraları çok enteresandır mesela. Kadıköylü bir doktor Bedii Bey, 1940’lı yıllarda vazife üzerine gider. Mekke’ye girdiğinde yaptığı tespitlerden ilki, “Burada bir tane bile fötr şapkalı insan yok!” olur. O kadar canlı tepkiler ki bunlar. Endonezyalıların isim törenlerini anlatır. Başka hiçbir kaynakta rastlamadım bu ayrıntıya.

    Nasıl bir tören bu?

    Endonezya o tarihlerde Hollanda sömürgesi. Mekke’ye indiklerinde delilleri karşılar bunları, yerleştirir ve sonra bir şeyhe götürür. Tarikat şeyhi değil, ilim sahibi birisi herhalde. Gittikleri yerde uzun bir liste var. En üstte Muhammed, yazar. Ondan sonra Ahmet, Mehmet bütün Müslüman isimleri sıralanmış. Bütün isimlerin karşısında da bir fiyat var. En pahalısı Muhammed. Orada parasını ödeyerek ve törenle isimlerini değiştiriyorlar. Döndüklerinde yerel isimlerini değil, yeni isimlerini kullanıyorlar. Bu sayede özel bir muamele görüyorlar. Bu gibi detayları hatıratlar olmasa öğrenme imkanımız yok. 

    Hac yolculuğunun önemli durakları nereler?

    Orta Asya’dan ya da yakın coğrafyadan yola çıkan hacılar önce İstanbul’a gelip burada uzun süre kalıyor. Tekkelerde misafir ediliyorlar. Özbekler Tekkesi’nde, Eyüp’teki Kaşgari Tekkesi’nde ağırlanıyorlar. Padişah ihsanda bulunuyor. Sonra gemiyle ya da kervanla tekrar yola çıkıyorlar. 

    İstanbul’dan hareket eden ana kervana mı katılıyorlar yoksa kendileri bağımsız mı devam ediyor yola?

    Sadece bir tane kervan var. Ona katılmak zorundalar. O kervana katılamazsanız yollarda telef olursunuz. Kendi imkanınızla gitmek diye bir şey söz konusu değil. Yola küçük kafileler halinde bile çıkmış olsalar yol üzerindeki bir menzilde kervanla buluşuyorlar. Gemi yoluyla gidiyorlarsa Rodos’a, Beyrut’a uğruyorlar. Trenin güzergahı çok farklı. Kervanla gidiyorlarsa apayrı bir yoldan gidiyorlar. İki tane ana kervan var. Biri Mısır kervanı, bütün kuzey ve batı Afrika hacıları Kahire’de toplanıyor. İkinci büyük kervan da Şam Kervanı. 

    İstanbul değil mi?

    Hayır! İstanbul da Şam Kervanı’na bağlanıyor. İstanbul’dan, Kafkasya’dan yola çıkan kervanlar orada bir süre dinleniyor. Şam’da mahmil töreni yapılıyor. Arafat’a iki tane mahmil çıkıyor. Biri Mısır, biri Şam. Aralarında kim önce Arafat’a girecek diye rekabetler de olur. Şam mahmili Osmanlı’yla birlikte tamamen ortadan kalkmıştır. Mısır mahmili 1952 yılına kadar devam eder. Çok törensel bir şey, önde orkestra var. Askeri eskort falan. Suudlular bundan çok rahatsız oluyor. Müziği zaten bid’at kabul ediyorlar. Arafat’ta bir çatışma çıkıyor. Kan dökülüyor, ölenler oluyor. Ondan sonra Suud, mahmili yasaklıyor. Ama Mısır, 1952’ye kadar Kahire’de tören düzenlemeye devam ediyor. Süveyş’e kadar yolluyor mahmili, oradan geri dönüyor. Bu olaydan sonra kisve üretiminin adresi de değişiyor. Bir ara Hindistan’da dikiliyor sonra da kendi atölyelerini kuruyorlar. 

    Kartpostal alırken bir tarih sınırı koydunuz mu?

    İşin motorize olmaya başladığı dönemde bıraktım. Treni de kabul ettim. O da meşakkatli bir seyahat. Tren Şam’dan kalkıyor ve oraya ulaşmak da zahmetli. Motorlu taşıtlara kadar bir periyod koydum kendime. Araba resmi olmayacak aldığım malzemede. 

    Hangi tarihlerde motorize oluyor yolculuk?

    1940’larda otobüs kullanılmaya başlıyor. Uçak daha sonra… Buna ikinci bir şey daha ekledim. Seyahat motorize olunca hacı sayısı artıyor tabii. Suudi Arabistan o tarihlerde Harem’i genişletmeye başlıyor. Mekke’de yıkımlar başlıyor. 400 – 500 senedir hiç değişmeden duran mimari değişmeye başlıyor. 

    Yıkım tam olarak ne zaman başlıyor?

    1950’lerin başlarında! 1950’de Hac’ca gitmiş olanlar 400 sene önceki yapıya dokunabilmiş. Evler, harem bölgesi, mimari yapı… Her şey duruyor o tarihe kadar. 55’te çok hızlı bir yıkım başlıyor. O yıkımı bile saygılı buluyorum ben. 1996’da gittiğimde Harem’e bir Suud yapısı eklenmişti fakat Mimar Sinan yapısı tamamen duruyordu. Sonradan yapılan yapıyla Mimar Sinan’ın eseri olan revaklar arasında yaklaşık 30 santimetrelik bir açıklık vardı. Aşağıdan baktığınızda Babü’s-Selam’ın taş işçiliğini görebiliyordunuz. Şimdi hiçbir şey kalmadı. 6 – 7 sene öncesine kadar kayıt düşülmüş sütunlar duruyordu. Üzerini çok kalınca boyuyordu Suudlular ama Hazreti Peygamber’in miraca gittiği evin yerini işaret eden sütun vardı mesela… 1950’lerdeki yıkım işi Mısırlılara veriliyor. O inşaatta çalışan Mısırlı bir mühendisin çektiği fotoğrafları almıştım. Koleksiyonumdaki en kıymetli parçalarıdır. Son fotoğraflar… Fransızlar o fotoğrafları kitaplaştırdı. Bütün detaylar görülüyor orada. 

    Sizden önce Türkiye’de kimse Mekke Medine toplamış mı?

    Hayır! Benden sonra çok canlandı. Fiyatlar yükseldi. Kartpostallarla Hac Yolu kitabı sayesinde dost olduğum çok ünlü bir koleksiyoner var Londra’da. Nasır Halili. Dünyanın en büyük İslam eserleri koleksiyoneri. Kitap eline geçmiş, bir Ramazan günü aradı beni. 

    Tanışıyor muydunuz?

    Hayır, tanışmıyoruz ve benim için ulaşılmaz biri. Bütün dünya biliyor koleksiyonunu. Telefonda, “Ben Nasır, Londra’dayım. Kitabın önümde. Ne zaman geleceksin? Tanışmamız lazım!” dedi. “Ramazan, ben çalışıyorum. Lokantam var.” falan dedim. “Bittiğinde gel, tanışmamız lazım.” diye ısrar etti. O zamana kadar yaptığımız işin bu kadar güzel ve önemli olduğunun farkında değildim. Ramazan’dan sonra gittim. 

    Ne topluyor Nasır Halili?

    Her şey. Milyon dolarlık şeyler alıyor. Koleksiyonda bir tek Kâbe yok diyeyim, gerisini siz anlayın. Bir sürü sergi yaptı. British Museum’un 2012’de yaptığı Hac sergisinin yüzde 70’i – 80’i onundu. 7 – 8 tane farklı koleksiyonu var, ana konusu ise İslam Eserleri. Ama bugüne kadar hiç efemerayla, evrakla ilgilenmemiş. Yukarılarda dolaşıyor. 

    En büyük şansınız onun efemerayla ilgilenmemesi olmuş!

    Evet, kesinlikle. Benden sonra büyük bir hızla girdi. 5 sene kadar beraber çalıştık. Onlara efemera koleksiyonu yaptım. 1980’lerde, Kâbe örtüsü toplamaya başlamış. “Kâbe örtülerinin fiyatını ben yükselttim. Ben toplamaya başlamadan evvel, örtülerin altınlarını söküp satıyorlardı. Benim sayemde onlar da korundu.” diye anlatmıştı. Dar el-Kisve’nin 1930’larda, 40’lardaki defterleri, çizimleri ondadır. Aynı ustaların diktiği örtüler de var koleksiyonda. Tek bir depoyu örtülere ayırmış. 

    Hangi sektörde çalışıyor Halili?

    Dededen, babadan İsfahan antikacısı. 80’lerde, 90’larda İstanbul’da çok dolaşmış. Buralardan da toplamış. O zamanlar İslam eserleri koleksiyonu yapıyormuş, sonradan Hac için ayrı bir kategori açtı. Benim için bu kitabın en büyük nimeti onunla tanışmış olmaktır. Birbirimize çok faydamız oldu.

    Kudüs nasıl girdi gündeminize?

    O sıralar Kudüs’e de çok gidip geliyordum. Orası da bir Hac merkezi. Haccı geniş manada ele alıyorum. Sadece İslam Haccı değil. Elimde Türkçe’ye, Kudüs’un Gariplikleri diye çevirebileceğim bir kitap var. 1970’lerde yayınlanmış. Küdus’e giden Hıristiyan hacıların yaptığı gariplikleri anlatıyor. Bizim hacılarla aynı şeyleri yapıyorlar. Taş götürmek, kefeni oraya götürmek. Bizde de var, kefen Kabe’ye gider, orada zemzemle yıkanır. Hristiyanlar da kefenleri Kıyamet Kilisesi’nin girişindeki Hazreti İsa’nın gasledildiği taşa sürüyor. Bizde Hac sertifikası diye bir şey vardır. Aynısı onlarda da var. O kadar benzerlik var ki. Benim için yeni bir hac konusu çıktı böylelikle. 
     


    Kudüs konusuna Mekke Medine’den sonra mı girdiniz?

    Tabii, kitabı yaptıktan sonra girdim ve toplamaya başladım. Hıristiyan hacıların akın ettiği çok renkli bir dönem var. 19. yüzyıl sonu, 20 yüzyıl başı. 

     
    O dönemin özelliği ne?

    Tamamen ulaşımın kolaylaşmasıyla alakalı. 13. 14. yüzyıldan o tarihlere kadar nadirattan insanlar gidebiliyor. Hacı sayısı artınca bir sektör ortaya çıkıyor. En başta kartpostal tabii. Wilhelm’in çok meşhur bir ziyareti vardır. O ziyarete katılan ressamların yaptığı resimlerden kartlar üretiliyor. Sonra hediyelikleri fark ettim. Çok renklendi mevzu.

    Hediyelikleri nerelerden aldınız?

    Yine Avrupa, yüzde 10’u ancak İstanbul’dan çıkmıştır. Ama İstanbul’dan çıkan şeyler de başka hiçbir yerde yok. Payitaht olduğu için en özel parçalar buraya gelmiş. Malzeme toplanırken kafamda tema da oluştu. Hatıra objeleriyle Kudüs’ü gezdiriyoruz. O yüzden Kitabın adı Kudüs Hatırası oldu. 

    İlk malzemesini aldıktan kaç yıl sonra hazırlandı kitap?

    Bu daha kısa sürdü. 6 senemi falan aldı. Hızlı oldu çünkü profesyonelleştim artık. Kitabı kafamda yaptım ve malzemeleri de ona uygun topladım. Bir sonraki kitabımı da bitirdim kafamda. Malzemenin yüzde 10’u var daha elimde ama 200 sayfasını bitirdim diyebilirim. Kafanızda oturttuktan sonra bilinçli bir şekilde topluyorsunuz. Toplamak hakikaten bir alışkanlık meselesi. Bana “İkinci kitabın daha hızlı olacak!” demişlerdi. Öyle de oldu. Şimdi sergi yapmak gibi bir hedefim var.  

    Sergi olacak kadar malzeme var mı elinizde?

    Var, hâlâ da alıyorum. Sergi için alıyorum artık. 

    Başka koleksiyon başlığınız var mı?

    Ben bir konuyu tamamlamadan diğerine geçmiyorum. Kudüs kitabı çıktı, 10 gün falan büyük bir boşluk hissettim. 

    Kafanızda ya da dolaplarda bir şey yok muydu?

    Kafamda bir şey var ama toparlayamıyorum. Öyle zor bir dönemdi ki, Allah tekrar yaşatmasın. O sırada pandemi başladı. Pandemi başladığında karar vermiştim. O sayede rahat atlattım. Okumak istediğim kitapları nadirkitap‘tan, diğer adreslerden toparladım. O hazırlık esnasında yine zihnimde yazım süreci başladı ve daha ilk günlerde 30 – 40 sayfası tamamdı. Ne alacağıma da karar verdim… 
    İki kitap oldu değil mi?

    Evet Kudüs Hatırası ikinci kitap. Arada bir kitap daha hazırladım ama o henüz basılmadı. Onun konusu da Filistin’di. Stereoview koleksiyonu. 19. yüzyılda çıkmış çift görüşlü kartlardan hazırladık.

    Nedir çift görüşlü kart?

    Bir noktanın fotoğrafı çekilir sonra açı 3 santimetre kaydırılarak bir kare daha çekilir. Bu iki fotoğraf yan yana konulur ve bir karta basılır. Bu kart için üretilmiş bir gözlük makinası vardır, kartı ona koyarsınız. Baktığınızda beyin o iki fotoğrafı, 3 boyutlu tek fotoğraf olarak algılar. Böyle fotoğraflardan oluşan bir Filistin koleksiyonumuz vardı. 

    Sizin koleksiyonunuz mu?

    Bir arkadaşımın, Ali Serim’in koleksiyonu. Bir kısmını da ben tamamladım. 3 boyutlu kitap basma fikri benden çıktı. Türkiye’de hiç basılmadı şimdiye kadar. 1800’lerin fotoğrafları bunlar… Kitabı basacağız, tamam ama insanlar nasıl bakacak bu fotoğraflara? Dünyada yapılmış benzer çalışmalarda gözlük sorunu nasıl çözülmüş? Araştırmaya başladık. Queen grubunun gitaristi Brian May, dünyanın en büyük stereoview koleksiyoneri. 300 – 400 bine yakın fotoğrafı var. Sergiler yapmış. Astro fizik doktoralı bir adam… Kitap arasına konulabilir bir gözlük dizayn etmiş. Adına da owl demiş, baykuş. Kitap basmış ve kitapların içine o gözlüğü koymuş. Denizler Kitabevi hazırladı kitabı. Brian May’le yazıştılar. Bin 500 tane gözlük geldi. O iş de yapıldı arada. 

    Kütüphanenizde hangi alanda kitaplar var?

    Daha çok İslam eserleri, İslam sanatı, mimarisi. İlgimi çeken her konuda kitap topluyorum. 

    Sahafiye nitelikli kitap var mı aralarında?

    Bir çoğunun sahafiye niteliği vardır herhalde. 

    Kitap ve belge toplarken önceliğiniz ne? İçeriğine mi, kondisyon, nedret, cilt gibi özelliklerine mi dikkat edersiniz?

    Benim için bir kitabı ya da malzemeyi değerli kılan, barındırdığı bilgidir. Malzemeye ve muhtevaya araştırmacı gibi bakıyorum. 11. yüzyılda yaşamış El Haravi isimli bir seyyah var. 10. yüzyıl’da İslam dünyasının bütün ziyaret yerlerini, türbeleri kayda geçirmiş. Sicilya’daki sahabe türbelerini bile kaydetmiş. Bugün hepsi yerle bir tabii. Şam Fransız Enstitüsü, 1950’lerde onun kitabını basmış. Oraya gittiğimde satış bölümünde bu kitaptan bir tane vardı. Bir papaz ilgileniyordu ve o kitabı bana satmak istemedi. Biraz uğraştırdı ama aldım. 1950 baskısı, saman kâğıt bir kapağı var ama bence çok nadir bir eser. Benim öncelikli hedefim kitap yapmak. Kitap bittiğinde o konuyla ve malzemeyle ilgim kalmıyor, yaşatacak bazı şeyler yapıyorum tabii. Kudüs kitabının sergisini yapmak istiyorum mesela. Mekke Medine konusunda işimi yaptığımı, borcumu ödediğimi hissediyorum. O işin bir sürü hediyesini, ikramını aldım. Nasır Halili’yle, Kâbe’nin anahtarını muhafaza eden aileyle tanıştım. Kâbe’nin içinde, yıkamaya davet ettiler beni… İçindeyken anlamıyorsunuz ama bitince nelere vesile olduğunu fark ediyorsunuz. 

    Peki kitaplaştırdığınız koleksiyonlar duruyor mu, yoksa elden çıkardınız mı?

    Duruyor ama talep gelse veririm. Önemli olan eser. Benim için o konu artık bir kutu kartpostaldan ibaret. 

    Mekke Medine için obje topladınız mı?

    Topladım tabii. Ama yakın tarihlere, 1950’lere kadar pek obje yok. Deveyle yolculuk yaptıkları için hacılar bugünkü gibi litrelerce zemzem getiremiyor yanlarında. Metalden yapılma mini zemzemlikler vardır. Mühürlüdür bu kutular. Avuç içi kadar, küçük. Yatağın başucuna konuluyor. Son nefesini vermeden delecek ve içecek… 3 aylık yolda bir kilo ne demek biliyor musunuz? Çok cömertse iki tane zemzem alır, bir tanesini büyük bir kapta aşılar ve ikram eder. Hurma falan getirmesi mümkün değil. Aynı şey hediyelik eşyalar için de geçerli. Daha çok esans gibi uçucu şeyler getiriyorlar. Gelen misafire şerbet ikram ediliyor. Belki o şerbetin suyuna biraz zemzem damlatılıyor. Obje yakın tarihlerde çok çeşitleniyor. 1950’lere, 60’lara ait çok güzel şeyler var. 

    Sırada ne var? Yeni kitabınızın konusu ne olacak?

    Kahire! İslam Kahire’si. Firavun dönemi ya da Kıpti Kahire’ye girmeyeceğim. Emeviler, Abbasiler, Fatımiler, Osmanlı… Bıraktıkları İslam eserleri, gündelik yaşam. Ve bu konuyu sadece kartpostallarla anlatacağım. 

    Bu konuyu anlatmaya yetecek kadar kartpostal bulabilecek misiniz?

    Müthiş malzeme var, Avrupa’da duruyor. Pandemi’nin bitmesini bekliyorum, hepsini toplayacağım. Yapılmamış bir iş ve artık kartpostal konusunda tecrübeliyim. Önce fotoğraf aldım ama malzeme çok az, bir konuyu fotoğrafla anlatmaya kalktığınızda 50 – 60 sayfada kalıyorsunuz. Detay yok, hiçbir şey yok. Sosyal hayata giremiyorsunuz, çok sınırlıyor malzeme sizi. Kartpostal öyle değil. Kahire de çok heyecan veriyor bana. Şehri çok seviyorum. “Şurada bir iki yıl yaşasam!” demeyeceğim bir şehir, beni harekete geçirmiyor. Hep Mekke’de, Kudüs’te, Kahire’de bir süre yaşamak istemişimdir. Bu arzu beni harekete geçiriyor. Başımı yastığa koyduğumda o şehirlerin sokaklarında dolaşırım. Onlar ne yiyorsa onu yerim, nasıl giyiniyorsa öyle giyinirim. Tutku duymadığım konuya girmiyorum. Bir arkadaşım, “Elimde çok güzel bir Halep koleksiyonu var. Al kitap yap!” dedi. Ama yok, içimde bir heyecan yok oraya karşı. Çok severim Halep’i o ayrı. Üstelik hazır bir koleksiyon. Toplamanın heyecanını yaşayamayacaksınız! Postadan geldi mi, gelmedi mi? Kayıp mı oldu? Parası gitti mi? Bunlar diri tutuyor insanı…

     

    Related Posts

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Add A Comment
    Leave A Reply Cancel Reply

    Çok Okunanlar
    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum
    Nisan 21, 2025
    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!
    Nisan 21, 2025
    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!
    Nisan 21, 2025
    biz çalıkuşu nesliyiz!
    Nisan 21, 2025
    anadolu kitabı koruyamamıştır
    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram Pinterest
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    © 2026 Ayşe Adli

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.