Şu günlerde 4’üncü kitabı üzerinde çalışan koleksiyoner Murat Kargılı’nın hikayesi, bir soruyla başlıyor. Tüm koleksiyonerlerin ortak noktası olan merak ve tutku, onda bir umre ziyareti sonrası kendini gösteriyor. Kutsal şehirleri ziyaret eden hemen herkesin aklından geçen, ‘tarihinden ve ruhundan koparılmış bu şehirler 100 yıl önce nasıldı?’ sorusu, isminin önüne ‘araştırmacı’ vasfı eklenmesiyle sonuçlanacak bir yola sevkediyor Murat Beyi. İstanbul’un tarihi mekanlarından Kanaat Lokantası’nın işletmecisi de olan Murat Kargılı, kısa süren bir acemilik süreci sonrasında, araştırmacı titizliği ve dikkatiyle sahada kayda değer bir yer ediniyor. Mekke, Medine, Kudüs, Hac gibi konularda akla ilk gelen isim olan Kargılı, ikinci kitabı henüz piyasaya çıkmışken yenisi için kolları çoktan sıvamış bile…
Hac, 100 sene evvel bambaşka bir hadiseydi. Şimdi uçağa binip 3 saat sonra iniyorsunuz. 7. saatte Kabe’yle karşı karşıyasınız. 1 – 2 gün içinde Hac vazifesini yapıp dönebiliyorsunuz. Eskiden evden ayrılış ve dönüş süresi minimum 6 ay. Afrika’da 2 yıl. Batı Afrika’dan yola çıkan erkeklerin pek çoğu, geri dönemeyebilirim diye eşlerini boşuyor. “3. yılda dönmezsem, evlen!” diye vasiyet ediyor. Batı Afrika üzerine yapılmış araştırmalarda görüyoruz bu detayları. O zaman Hac bir Müslüman’ın hayatı için çok önemli. Nasip olursa, sadece bir kere gidebiliyor. 3 ay yol gittikten sonra Kabe’yle karşı karşıya gelen insanın heyecanını düşünün. Vazifesini tamamlayıp dönüyor ve bir daha gidemeyecek. Hep hayalinde yaşatacak. Bütün o ihtişamlı uğurlama, karşılama törenlerinin sebebi de bu öneminden kaynaklanıyor. Bizde yok ama Kahire’de günlerce sürüyor törenler.
Surre Alayı’ndan daha görkemli törenler mi bunlar?
Tabii, Surre Alayı devlet töreni. Orada halk da katılıyor törene. Devenin ortaya çıkması, hazırlanması, Kâbe örtülerinin hazırlanması…
İstanbul’dan gitmiyor mu örtü?
Hayır! Sadece Cülus’tan sonra, padişah değiştiğinde örtü İstanbul’da dikiliyor. Kahire’de Dar el-Kisve adında bir atölye var, orada dikiliyor. Kahire’de dikilen de Osmanlı’nın örtüsü. Yavuz Sultan Selim Mısır’ı aldıktan sonra birkaç köyün gelirini Kâbe örtüsünün dikimi için bağışlıyor. 1950’lere kadar devam ediyor o atölye.
Mısır’daki törenlerin detayları biliniyor mu?
Pek çok boyutu var törenlerin. Çok az insan, ömrü boyunca imkan bulup Hacca gidebiliyor. Gidemeyenler; mahmil-i şerife, deveye dokunarak hikayenin bir parçası olmaya çalışıyor. Bir de döndüğünde yapılıyor bu törenler. Kahire dışında Birket el-Hac diye bir bölge var. İlk menzil orası. Halk, kervanı oraya kadar uğurluyor ve dönüşte orada karşılıyor. Çok coşkuyla yaşanıyor bu törenler. Buluşma anının kartpostalını kullandım kitapta. Kervanın başında yine mahmil-i şerif geliyor tabii.
Bunlar resmi törenler mi yoksa halk tarafından mı düzenleniyor?
Resmi kısmı Kale Meydanı’nda düzenleniyor. Mahmil-i Şerif Hidiv’e getiriliyor. Topkapı Sarayı’nda düzenlenen törene benziyor resmi kısım. Deveye bir tur attırılıyor, yularını Hidiv tutuyor. Deve o törenden sonra Kahire sokaklarında dolaştırılıyor. Kadınlar, eşarplarını birbirlerine bağlayarak balkonlardan deveye atıyorlar, ona dokunmuş olmak için.
İmkanı olan ve dileyen herkes katılabiliyor mu Hac Kervanı’na? Yoksa bir izne mi tâbî?
Herhangi bir kısıtlama yok, imkanı olan gidiyor. Giden herkes kayıtlı. Kervan resmi bir organizasyon. Kayıtsız hiç kimse katılamıyor. Kahire’den itibaren 40 – 50 günlük bir yol var. Kervan her gün bir yerde konaklıyor, kışları gece, yazın gündüz duruyorlar. Her gece bir şehir kuruluyor. Definci, fırıncı, doktor, seyis… muhteşem bir organizasyon. Her gece hareket eden 40 – 50 bin kişilik bir şehir.
Kalıcı konaklama yerleri inşa edilmemiş mi?
Daimi konaklar da var, bir kale yapılmış diyelim. Su kaynağı var, yiyecek sağlanıyor vesaire. Ama 40 bin kişiyi ağırlayacak kalıcı bir mekan olamaz. Böyle büyük bir organizasyonun kayıt altında olmaması, katılımın tek merkezden yürütülmemesi düşünülemez. Yaya, katırla, deveyle katılan insanlar var… Bir Somali madalyası almıştım. Somali, İtalya sömürgesiyken, Birinci Dünya Savaşı sonrası hazırlanmış olmalı. Üzerinde İtalyanca ‘Somali İtalyan Hükümeti’ yazıyor. Ortada bir amblem ve haç var. Arka yüzünü çeviriyorsunuz, bir numara. Numara çemberinin arkasında da İtalyanca “Mekke Haccı” yazıyor. Pasaport! Hacca gidecek olanlar o madalyayı üstlerinde taşıyor. Ve bir deftere, o madalyanın verildiği kişi hakkında bilgiler kaydediliyor. Köyü, doğduğu yer, boyu, ten rengi… Bende eski pasaportlar da var. Yine sömürge yönetimleri tarafından hazırlanmış. Saç rengi, bıyığı gibi bütün detaylar girilmiş. Döndüklerinde bu madalyayı, pasaportu iade ediyorlar. Dönüp dönmediği öylelikle tespit ediliyor. Büyük ihtimalle Mısır ve Osmanlı gibi İslam Devletleri de benzer şeyler yapıyor.
Hatırat, günlük gibi seyahatname nitelikli eserler topladınız mı?
Matbu olanların hepsini topladım. Elime hiç yazma geçmedi. Çok isterdim öyle bir şeye sahip olmayı. Hatıratlar çok önemli kaynaklar. Bedii Şehsuvaroğlu’nun Cumhuriyet Dönemi hatıraları çok enteresandır mesela. Kadıköylü bir doktor Bedii Bey, 1940’lı yıllarda vazife üzerine gider. Mekke’ye girdiğinde yaptığı tespitlerden ilki, “Burada bir tane bile fötr şapkalı insan yok!” olur. O kadar canlı tepkiler ki bunlar. Endonezyalıların isim törenlerini anlatır. Başka hiçbir kaynakta rastlamadım bu ayrıntıya.
Nasıl bir tören bu?
Endonezya o tarihlerde Hollanda sömürgesi. Mekke’ye indiklerinde delilleri karşılar bunları, yerleştirir ve sonra bir şeyhe götürür. Tarikat şeyhi değil, ilim sahibi birisi herhalde. Gittikleri yerde uzun bir liste var. En üstte Muhammed, yazar. Ondan sonra Ahmet, Mehmet bütün Müslüman isimleri sıralanmış. Bütün isimlerin karşısında da bir fiyat var. En pahalısı Muhammed. Orada parasını ödeyerek ve törenle isimlerini değiştiriyorlar. Döndüklerinde yerel isimlerini değil, yeni isimlerini kullanıyorlar. Bu sayede özel bir muamele görüyorlar. Bu gibi detayları hatıratlar olmasa öğrenme imkanımız yok.
Hac yolculuğunun önemli durakları nereler?
Orta Asya’dan ya da yakın coğrafyadan yola çıkan hacılar önce İstanbul’a gelip burada uzun süre kalıyor. Tekkelerde misafir ediliyorlar. Özbekler Tekkesi’nde, Eyüp’teki Kaşgari Tekkesi’nde ağırlanıyorlar. Padişah ihsanda bulunuyor. Sonra gemiyle ya da kervanla tekrar yola çıkıyorlar.
İstanbul’dan hareket eden ana kervana mı katılıyorlar yoksa kendileri bağımsız mı devam ediyor yola?
Sadece bir tane kervan var. Ona katılmak zorundalar. O kervana katılamazsanız yollarda telef olursunuz. Kendi imkanınızla gitmek diye bir şey söz konusu değil. Yola küçük kafileler halinde bile çıkmış olsalar yol üzerindeki bir menzilde kervanla buluşuyorlar. Gemi yoluyla gidiyorlarsa Rodos’a, Beyrut’a uğruyorlar. Trenin güzergahı çok farklı. Kervanla gidiyorlarsa apayrı bir yoldan gidiyorlar. İki tane ana kervan var. Biri Mısır kervanı, bütün kuzey ve batı Afrika hacıları Kahire’de toplanıyor. İkinci büyük kervan da Şam Kervanı.
İstanbul değil mi?
Hayır! İstanbul da Şam Kervanı’na bağlanıyor. İstanbul’dan, Kafkasya’dan yola çıkan kervanlar orada bir süre dinleniyor. Şam’da mahmil töreni yapılıyor. Arafat’a iki tane mahmil çıkıyor. Biri Mısır, biri Şam. Aralarında kim önce Arafat’a girecek diye rekabetler de olur. Şam mahmili Osmanlı’yla birlikte tamamen ortadan kalkmıştır. Mısır mahmili 1952 yılına kadar devam eder. Çok törensel bir şey, önde orkestra var. Askeri eskort falan. Suudlular bundan çok rahatsız oluyor. Müziği zaten bid’at kabul ediyorlar. Arafat’ta bir çatışma çıkıyor. Kan dökülüyor, ölenler oluyor. Ondan sonra Suud, mahmili yasaklıyor. Ama Mısır, 1952’ye kadar Kahire’de tören düzenlemeye devam ediyor. Süveyş’e kadar yolluyor mahmili, oradan geri dönüyor. Bu olaydan sonra kisve üretiminin adresi de değişiyor. Bir ara Hindistan’da dikiliyor sonra da kendi atölyelerini kuruyorlar.
Kartpostal alırken bir tarih sınırı koydunuz mu?
İşin motorize olmaya başladığı dönemde bıraktım. Treni de kabul ettim. O da meşakkatli bir seyahat. Tren Şam’dan kalkıyor ve oraya ulaşmak da zahmetli. Motorlu taşıtlara kadar bir periyod koydum kendime. Araba resmi olmayacak aldığım malzemede.
Hangi tarihlerde motorize oluyor yolculuk?
1940’larda otobüs kullanılmaya başlıyor. Uçak daha sonra… Buna ikinci bir şey daha ekledim. Seyahat motorize olunca hacı sayısı artıyor tabii. Suudi Arabistan o tarihlerde Harem’i genişletmeye başlıyor. Mekke’de yıkımlar başlıyor. 400 – 500 senedir hiç değişmeden duran mimari değişmeye başlıyor.
Yıkım tam olarak ne zaman başlıyor?
1950’lerin başlarında! 1950’de Hac’ca gitmiş olanlar 400 sene önceki yapıya dokunabilmiş. Evler, harem bölgesi, mimari yapı… Her şey duruyor o tarihe kadar. 55’te çok hızlı bir yıkım başlıyor. O yıkımı bile saygılı buluyorum ben. 1996’da gittiğimde Harem’e bir Suud yapısı eklenmişti fakat Mimar Sinan yapısı tamamen duruyordu. Sonradan yapılan yapıyla Mimar Sinan’ın eseri olan revaklar arasında yaklaşık 30 santimetrelik bir açıklık vardı. Aşağıdan baktığınızda Babü’s-Selam’ın taş işçiliğini görebiliyordunuz. Şimdi hiçbir şey kalmadı. 6 – 7 sene öncesine kadar kayıt düşülmüş sütunlar duruyordu. Üzerini çok kalınca boyuyordu Suudlular ama Hazreti Peygamber’in miraca gittiği evin yerini işaret eden sütun vardı mesela… 1950’lerdeki yıkım işi Mısırlılara veriliyor. O inşaatta çalışan Mısırlı bir mühendisin çektiği fotoğrafları almıştım. Koleksiyonumdaki en kıymetli parçalarıdır. Son fotoğraflar… Fransızlar o fotoğrafları kitaplaştırdı. Bütün detaylar görülüyor orada.
Sizden önce Türkiye’de kimse Mekke Medine toplamış mı?
Hayır! Benden sonra çok canlandı. Fiyatlar yükseldi. Kartpostallarla Hac Yolu kitabı sayesinde dost olduğum çok ünlü bir koleksiyoner var Londra’da. Nasır Halili. Dünyanın en büyük İslam eserleri koleksiyoneri. Kitap eline geçmiş, bir Ramazan günü aradı beni.
Tanışıyor muydunuz?
Hayır, tanışmıyoruz ve benim için ulaşılmaz biri. Bütün dünya biliyor koleksiyonunu. Telefonda, “Ben Nasır, Londra’dayım. Kitabın önümde. Ne zaman geleceksin? Tanışmamız lazım!” dedi. “Ramazan, ben çalışıyorum. Lokantam var.” falan dedim. “Bittiğinde gel, tanışmamız lazım.” diye ısrar etti. O zamana kadar yaptığımız işin bu kadar güzel ve önemli olduğunun farkında değildim. Ramazan’dan sonra gittim.
Ne topluyor Nasır Halili?
Her şey. Milyon dolarlık şeyler alıyor. Koleksiyonda bir tek Kâbe yok diyeyim, gerisini siz anlayın. Bir sürü sergi yaptı. British Museum’un 2012’de yaptığı Hac sergisinin yüzde 70’i – 80’i onundu. 7 – 8 tane farklı koleksiyonu var, ana konusu ise İslam Eserleri. Ama bugüne kadar hiç efemerayla, evrakla ilgilenmemiş. Yukarılarda dolaşıyor.
En büyük şansınız onun efemerayla ilgilenmemesi olmuş!
Evet, kesinlikle. Benden sonra büyük bir hızla girdi. 5 sene kadar beraber çalıştık. Onlara efemera koleksiyonu yaptım. 1980’lerde, Kâbe örtüsü toplamaya başlamış. “Kâbe örtülerinin fiyatını ben yükselttim. Ben toplamaya başlamadan evvel, örtülerin altınlarını söküp satıyorlardı. Benim sayemde onlar da korundu.” diye anlatmıştı. Dar el-Kisve’nin 1930’larda, 40’lardaki defterleri, çizimleri ondadır. Aynı ustaların diktiği örtüler de var koleksiyonda. Tek bir depoyu örtülere ayırmış.
Hangi sektörde çalışıyor Halili?
Dededen, babadan İsfahan antikacısı. 80’lerde, 90’larda İstanbul’da çok dolaşmış. Buralardan da toplamış. O zamanlar İslam eserleri koleksiyonu yapıyormuş, sonradan Hac için ayrı bir kategori açtı. Benim için bu kitabın en büyük nimeti onunla tanışmış olmaktır. Birbirimize çok faydamız oldu.
Kudüs nasıl girdi gündeminize?
O sıralar Kudüs’e de çok gidip geliyordum. Orası da bir Hac merkezi. Haccı geniş manada ele alıyorum. Sadece İslam Haccı değil. Elimde Türkçe’ye, Kudüs’un Gariplikleri diye çevirebileceğim bir kitap var. 1970’lerde yayınlanmış. Küdus’e giden Hıristiyan hacıların yaptığı gariplikleri anlatıyor. Bizim hacılarla aynı şeyleri yapıyorlar. Taş götürmek, kefeni oraya götürmek. Bizde de var, kefen Kabe’ye gider, orada zemzemle yıkanır. Hristiyanlar da kefenleri Kıyamet Kilisesi’nin girişindeki Hazreti İsa’nın gasledildiği taşa sürüyor. Bizde Hac sertifikası diye bir şey vardır. Aynısı onlarda da var. O kadar benzerlik var ki. Benim için yeni bir hac konusu çıktı böylelikle.
Kudüs konusuna Mekke Medine’den sonra mı girdiniz?
Tabii, kitabı yaptıktan sonra girdim ve toplamaya başladım. Hıristiyan hacıların akın ettiği çok renkli bir dönem var. 19. yüzyıl sonu, 20 yüzyıl başı.
Tamamen ulaşımın kolaylaşmasıyla alakalı. 13. 14. yüzyıldan o tarihlere kadar nadirattan insanlar gidebiliyor. Hacı sayısı artınca bir sektör ortaya çıkıyor. En başta kartpostal tabii. Wilhelm’in çok meşhur bir ziyareti vardır. O ziyarete katılan ressamların yaptığı resimlerden kartlar üretiliyor. Sonra hediyelikleri fark ettim. Çok renklendi mevzu.
Hediyelikleri nerelerden aldınız?
Yine Avrupa, yüzde 10’u ancak İstanbul’dan çıkmıştır. Ama İstanbul’dan çıkan şeyler de başka hiçbir yerde yok. Payitaht olduğu için en özel parçalar buraya gelmiş. Malzeme toplanırken kafamda tema da oluştu. Hatıra objeleriyle Kudüs’ü gezdiriyoruz. O yüzden Kitabın adı Kudüs Hatırası oldu.
İlk malzemesini aldıktan kaç yıl sonra hazırlandı kitap?
Bu daha kısa sürdü. 6 senemi falan aldı. Hızlı oldu çünkü profesyonelleştim artık. Kitabı kafamda yaptım ve malzemeleri de ona uygun topladım. Bir sonraki kitabımı da bitirdim kafamda. Malzemenin yüzde 10’u var daha elimde ama 200 sayfasını bitirdim diyebilirim. Kafanızda oturttuktan sonra bilinçli bir şekilde topluyorsunuz. Toplamak hakikaten bir alışkanlık meselesi. Bana “İkinci kitabın daha hızlı olacak!” demişlerdi. Öyle de oldu. Şimdi sergi yapmak gibi bir hedefim var.
Sergi olacak kadar malzeme var mı elinizde?
Var, hâlâ da alıyorum. Sergi için alıyorum artık.
Başka koleksiyon başlığınız var mı?
Ben bir konuyu tamamlamadan diğerine geçmiyorum. Kudüs kitabı çıktı, 10 gün falan büyük bir boşluk hissettim.
Kafanızda ya da dolaplarda bir şey yok muydu?
Kafamda bir şey var ama toparlayamıyorum. Öyle zor bir dönemdi ki, Allah tekrar yaşatmasın. O sırada pandemi başladı. Pandemi başladığında karar vermiştim. O sayede rahat atlattım. Okumak istediğim kitapları nadirkitap‘tan, diğer adreslerden toparladım. O hazırlık esnasında yine zihnimde yazım süreci başladı ve daha ilk günlerde 30 – 40 sayfası tamamdı. Ne alacağıma da karar verdim…
Evet Kudüs Hatırası ikinci kitap. Arada bir kitap daha hazırladım ama o henüz basılmadı. Onun konusu da Filistin’di. Stereoview koleksiyonu. 19. yüzyılda çıkmış çift görüşlü kartlardan hazırladık.
Nedir çift görüşlü kart?
Bir noktanın fotoğrafı çekilir sonra açı 3 santimetre kaydırılarak bir kare daha çekilir. Bu iki fotoğraf yan yana konulur ve bir karta basılır. Bu kart için üretilmiş bir gözlük makinası vardır, kartı ona koyarsınız. Baktığınızda beyin o iki fotoğrafı, 3 boyutlu tek fotoğraf olarak algılar. Böyle fotoğraflardan oluşan bir Filistin koleksiyonumuz vardı.
Sizin koleksiyonunuz mu?
Bir arkadaşımın, Ali Serim’in koleksiyonu. Bir kısmını da ben tamamladım. 3 boyutlu kitap basma fikri benden çıktı. Türkiye’de hiç basılmadı şimdiye kadar. 1800’lerin fotoğrafları bunlar… Kitabı basacağız, tamam ama insanlar nasıl bakacak bu fotoğraflara? Dünyada yapılmış benzer çalışmalarda gözlük sorunu nasıl çözülmüş? Araştırmaya başladık. Queen grubunun gitaristi Brian May, dünyanın en büyük stereoview koleksiyoneri. 300 – 400 bine yakın fotoğrafı var. Sergiler yapmış. Astro fizik doktoralı bir adam… Kitap arasına konulabilir bir gözlük dizayn etmiş. Adına da owl demiş, baykuş. Kitap basmış ve kitapların içine o gözlüğü koymuş. Denizler Kitabevi hazırladı kitabı. Brian May’le yazıştılar. Bin 500 tane gözlük geldi. O iş de yapıldı arada.
Kütüphanenizde hangi alanda kitaplar var?
Daha çok İslam eserleri, İslam sanatı, mimarisi. İlgimi çeken her konuda kitap topluyorum.
Sahafiye nitelikli kitap var mı aralarında?
Bir çoğunun sahafiye niteliği vardır herhalde.
Kitap ve belge toplarken önceliğiniz ne? İçeriğine mi, kondisyon, nedret, cilt gibi özelliklerine mi dikkat edersiniz?
Benim için bir kitabı ya da malzemeyi değerli kılan, barındırdığı bilgidir. Malzemeye ve muhtevaya araştırmacı gibi bakıyorum. 11. yüzyılda yaşamış El Haravi isimli bir seyyah var. 10. yüzyıl’da İslam dünyasının bütün ziyaret yerlerini, türbeleri kayda geçirmiş. Sicilya’daki sahabe türbelerini bile kaydetmiş. Bugün hepsi yerle bir tabii. Şam Fransız Enstitüsü, 1950’lerde onun kitabını basmış. Oraya gittiğimde satış bölümünde bu kitaptan bir tane vardı. Bir papaz ilgileniyordu ve o kitabı bana satmak istemedi. Biraz uğraştırdı ama aldım. 1950 baskısı, saman kâğıt bir kapağı var ama bence çok nadir bir eser. Benim öncelikli hedefim kitap yapmak. Kitap bittiğinde o konuyla ve malzemeyle ilgim kalmıyor, yaşatacak bazı şeyler yapıyorum tabii. Kudüs kitabının sergisini yapmak istiyorum mesela. Mekke Medine konusunda işimi yaptığımı, borcumu ödediğimi hissediyorum. O işin bir sürü hediyesini, ikramını aldım. Nasır Halili’yle, Kâbe’nin anahtarını muhafaza eden aileyle tanıştım. Kâbe’nin içinde, yıkamaya davet ettiler beni… İçindeyken anlamıyorsunuz ama bitince nelere vesile olduğunu fark ediyorsunuz.
Peki kitaplaştırdığınız koleksiyonlar duruyor mu, yoksa elden çıkardınız mı?
Duruyor ama talep gelse veririm. Önemli olan eser. Benim için o konu artık bir kutu kartpostaldan ibaret.
Mekke Medine için obje topladınız mı?
Topladım tabii. Ama yakın tarihlere, 1950’lere kadar pek obje yok. Deveyle yolculuk yaptıkları için hacılar bugünkü gibi litrelerce zemzem getiremiyor yanlarında. Metalden yapılma mini zemzemlikler vardır. Mühürlüdür bu kutular. Avuç içi kadar, küçük. Yatağın başucuna konuluyor. Son nefesini vermeden delecek ve içecek… 3 aylık yolda bir kilo ne demek biliyor musunuz? Çok cömertse iki tane zemzem alır, bir tanesini büyük bir kapta aşılar ve ikram eder. Hurma falan getirmesi mümkün değil. Aynı şey hediyelik eşyalar için de geçerli. Daha çok esans gibi uçucu şeyler getiriyorlar. Gelen misafire şerbet ikram ediliyor. Belki o şerbetin suyuna biraz zemzem damlatılıyor. Obje yakın tarihlerde çok çeşitleniyor. 1950’lere, 60’lara ait çok güzel şeyler var.
Sırada ne var? Yeni kitabınızın konusu ne olacak?
Kahire! İslam Kahire’si. Firavun dönemi ya da Kıpti Kahire’ye girmeyeceğim. Emeviler, Abbasiler, Fatımiler, Osmanlı… Bıraktıkları İslam eserleri, gündelik yaşam. Ve bu konuyu sadece kartpostallarla anlatacağım.
Bu konuyu anlatmaya yetecek kadar kartpostal bulabilecek misiniz?
Müthiş malzeme var, Avrupa’da duruyor. Pandemi’nin bitmesini bekliyorum, hepsini toplayacağım. Yapılmamış bir iş ve artık kartpostal konusunda tecrübeliyim. Önce fotoğraf aldım ama malzeme çok az, bir konuyu fotoğrafla anlatmaya kalktığınızda 50 – 60 sayfada kalıyorsunuz. Detay yok, hiçbir şey yok. Sosyal hayata giremiyorsunuz, çok sınırlıyor malzeme sizi. Kartpostal öyle değil. Kahire de çok heyecan veriyor bana. Şehri çok seviyorum. “Şurada bir iki yıl yaşasam!” demeyeceğim bir şehir, beni harekete geçirmiyor. Hep Mekke’de, Kudüs’te, Kahire’de bir süre yaşamak istemişimdir. Bu arzu beni harekete geçiriyor. Başımı yastığa koyduğumda o şehirlerin sokaklarında dolaşırım. Onlar ne yiyorsa onu yerim, nasıl giyiniyorsa öyle giyinirim. Tutku duymadığım konuya girmiyorum. Bir arkadaşım, “Elimde çok güzel bir Halep koleksiyonu var. Al kitap yap!” dedi. Ama yok, içimde bir heyecan yok oraya karşı. Çok severim Halep’i o ayrı. Üstelik hazır bir koleksiyon. Toplamanın heyecanını yaşayamayacaksınız! Postadan geldi mi, gelmedi mi? Kayıp mı oldu? Parası gitti mi? Bunlar diri tutuyor insanı…










