Yüksek Mimar, Akademisyen, Profesör, Yazar… Bunlar Prof. Dr. Uğur Tanyeli için kullanılabilecek sıfatlar. Ancak hiçbiri Uğur Bey’in aydın/mütefekkir kimliğini ifadeye yetmiyor. Evet, Uğur Tanyeli bir mimar. Üniversiteyi bitirdikten sonra mimarlık tarihi ve teorisi çalışmaya başladığı için tarihçi de diyebiliriz kendisine. Ama mimarlık tarihi deyince aklınıza yapı tarihi, mimari ekoller vesaire gelmesin. Merkeze inşa edilmiş bir binayı ya da binayı inşa eden mimarı alıyor olsa da Uğur Bey’in maksadı, son tahlilde insanı anlamak. Mimari esere bakarken; eseri ortaya koyan toplumun inanç ve düşünce sistemini, yaşam biçimini, ihtiyaçlarını hatta siyasetini de tartışmaya dahil ediyor. Zira söz konusu edilen yapı neticede bir insan eylemi ve Uğur Tanyeli’ye göre “Bir toplumdaki bütün bilgiler homolojiktir. Aynı düşünsel ve toplumsal altyapıyı kullanırlar.” Dolayısıyla parçalayarak bakmak sizi doğru cevaba ulaştırmaz. Bu nedenle Osmanlı’yı da anlatsa, günümüz Türkiye’sinden de bahsetse sözü daha başta insana ve topluma getiriyor. Röportajı okurken zaman zaman konudan uzaklaştığımız sanılabilir, doğrudan mimari konuşmamış olmamız sizi yanıltmasın. Divan edebiyatına, hat sanatına hatta siyasete dair tüm başlıklar aslında mimariyle doğrudan ilgili. Daha çok siyaset konuşmak gerekiyordu belki. Zira Uğur Bey’in dediği gibi, “Teorik bir zeminden bakıyorsanız mimarlık daima siyasaldır!” Yani bina kalitesiyle, estetikle, şehirleşmeye ilgili sorunlarımızı konuşmadan önce bunu doğuran siyasal zemini anlamak gerekiyor. Bu da başka bir röportajın konusu olsun diyor, sizi Prof. Dr. Uğur Tanyeli’yle baş başa bırakıyoruz.
1952 Ankara doğumlusunuz. Bize çocukluğunuzun Ankara’sını anlatır mısınız biraz?
Anlatamam. Anlatamam çünkü Ankara’da doğdum ama orada yaşamadım, İstanbul’da büyüdüm. Ailem Rumeli kökenli. Dedem de babam da bürokrattılar. Dedem valiydi. Babam subaydı. Onların görevleri dolayısıyla bir süre Ankara’da yaşamışız sadece.
Dedeniz Osmanlı dönemi valisi değil mi?
Hayır, erken Cumhuriyet, hatta bir ölçüde de Demokrat Parti dönemi valisi. Sivas’ta, Ağrı’da, Trabzon’da valilik yapmış. 1950’lerin sonuna doğru emekli olmuş. Mülkiye mezunuydu. Bir bürokrattan çok daha fazla entelektüel ilgileri olan birisiydi. Sanata da ilgisi olan, resim de yapan biriydi. Bende yüzlerce resmi var hâlâ.
Ailenin Rumeli’den geliş tarihi biliniyor mu?
1913’te, Balkan Savaşları döneminde geliyor bütün ailem. Sadece babaannem İstanbullu. O, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin torunudur. Kaldı ki, Kazasker Mustafa İzzet Efendi de Tosyalıdır. Ailenin geri kalanı Manastır, Üsküp, Selanik gibi muhtelif Balkan şehirlerinden gelmiş. En erken bilinen atam Belgradlı. Epeyce maceralı bir hikaye ama o dönem Balkanlar’ı için olağan bir durum bu. Belgrad’da bugün bir tane Türk yok. Artık Üsküp’te de pek yok zaten.
Kazasker Mustafa İzzet Efendi çok önemli bir hattat. Dedeniz resim yapıyor. Ailenizde sanata yönelik ilgi onlardan sonra da sürdü mü?
Ailede öyle sanatla iç içelik gibi bir durum yoktu. Sanata yönelik bir ilgi olmaktan çok entelektüel bir yaklaşım olduğunu söyleyebiliriz. Edebiyatla daha fazla ilgiliydiler. Anneannem sürekli Dostoyevski, Tolstoy okurdu mesela. Anneannem bile lise mezunuydu. İstanbul Kız Lisesi’ne devam etmişti. Bir sanat geleneğinden geliyorum diyemem. Bunun gelenekle ilgisi olduğunu söylemek de mümkün görünmüyor. Tesadüfen birbiriyle ilişkilenmiş, evlenmiş kişiler bunlar.
İstanbul’da nerelerde yaşadınız?
İstanbul’un her yerinde yaşadım diyebilirim. Fatih’te, Fındıkzade’de, Bakırköy’de, Çamlıca’da, Suadiye’de… Aksaray’da da oturduğumuzu hatırlıyorum. O zamanlar İstanbul çok ağırlıklı biçimde Tarihi Yarımada’dan oluşuyordu. Bugünkü semtlerin pek çoğu mevcut değildi. Ya Yarımada’nın içinde ya da Beyoğlu tarafında oturuluyordu. Beyoğlu tarafında da en fazla Nişantaşı, Şişli’de oturabilirdiniz. Asıl Beyoğlu parçası olan Pera’da Türkler pek oturmazdı. Karşı tarafta Üsküdar ve Kadıköy vardı, onlar da dar çevrelerden oluşuyordu. Benim aileme özgü bir yer seçiminden söz etmek mümkün değil, başka seçenek yoktu zaten. 4. Levent bile inşa edilmemişti. Şu anda bulunduğumuz Vadi İstanbul benim gençliğimde bataklıktı mesela.
İstanbul’un bu derece hızlı gelişmesine şahitlik etmek sizin için mesleki anlamda da önemli bir tecrübe olmalı?
İlkokulu bitirdiğim dönemde şehrin nüfusu bir buçuk milyon civarındaydı. Bugün mültecilerle beraber tam sayıyı bilmiyorum ama en azından on yedi milyonu geçtiğini söyleyebiliriz. Demek ki şehir on misli büyümüş. On mislinden daha fazla da yayıldı aslında. Dağınık, otomobille yaşanan bir şehir haline geldi. Eski İstanbul’da her yere yürüyerek giderdiniz. Kilometrelerce yüründüğünü hatırlıyorum. Şimdi arabasız hiçbir yere gidemiyorum. İstanbul’da yaşanan sadece genişleme ve nüfus artışı da değil, çok daha belirgin bir biçimde yapı değişimi yaşandı. Sadece gözlemle anlatılabilecek şeyler değil bunlar ama ben gözlemlenerek anlatılabilecek sayısız şeyi de yaşadım. İstanbul’da neler olup bittiğini kitaptan öğrenmem gerekmiyor. Alışveriş için Sultanhamam’a gidilirdi mesela. Şimdi ben bir gence Sultanhamam’ın neresi olduğu sorsam, cevap veremez. Bütün bu değişim bizim ömrümüze sığdı.
Dünyada metropol sayısı çok elbette, ama değişimin bu kadar hızlı olduğu başka örnek var mı?
Var tabii. Hem de sayısız yer var. Eski Berlin böyle, eski Viyana böyle. On dokuzuncu yüzyıl sonunda Viyana’da yaşayanların yarısından fazlası Viyana doğumlu değil. Ama sorun şu. Orada on dokuzuncu yüzyılın sonunda olup bitiyor bu hızlı değişim. Berlin’de de öyle, on dokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın ilk iki on yılı. Biz İstanbul’da bunu neredeyse gözümüzün önünde yaşadık. Bizde bu kadar geç olduğu için şaşırıyor ve dünyada başka örneği yok zannediyoruz. Halbuki metropollerin hızlı büyümesi o kadar yaygın bir şeydir ki… On sekizinci yüzyılda Londra da böyle büyüyor. Orta boy bir şehirken dünyanın en kalabalık şehrine evriliyor. New York aynı şekilde. New York on sekizinci yüzyılda, Manhattan adasının ucunda, adanın neredeyse yirmide biri büyüklüğünde küçük bir yerleşme. Her yerde benzer şeyler yaşandı. İstanbul’da, bizim kuşağımızın gözünün önünde yaşandığı için bizi çok irkiltti. Neredeyse hepimiz kendi hayatımızın içinde tanık olduk. Alışveriş normları, yaşadığımız yerler, kentsel mobilite… her şey değişti. İnsanların ulaşım donatılarını az kullandığı bir kentten çok kullandığı bir şehre dönüştü ki, mobilite imkanlarını hâlâ Tokyo’daki kadar kullanıyor değiliz. 1950’li yıllarda Edirnekapı’da oturup hiç otobüse binmeksizin ömrünüzü geçirebilirdiniz. Bugün böyle bir şey mümkün mü? Şu anda bulunduğumuz yer neredeyse beş yıl önce yoktu. Bu kadar basit. Böyle bir değişim süreci tabii ki travmatik oluyor.
Mimariye ilginiz ne zaman başladı?
Böyle bir soru sorulduğunda herkes kendi efsanesini kurar. Ben…
Biz de o efsaneye talibiz zaten…
İlkokulda mimar olmaya karar verdim. Bizim ailede genel olarak mimarlığa dair meseleleri konuşmak için mimar olmak gerekmiyordu. Bir tek annem konuşmazdı o konuları. O taraklarda bezi yoktu. Ayrıca dedemin yeğenlerinden mimar olan vardı. Anneannemin erkek kardeşi topograftı aslında ama neredeyse amatör mimar sayılırdı. Onların kitaplarına, dergilerine bakardım. Dolayısıyla epey erken karar verdim.
İlginizi fark ettiler mi ve teşvik ettiler mi?
Tabii. İlkokulu bitirdim. O zamanlar ilkokul beş yıldı. Anneannem beni aldı, Edirne’ye, Selimiye Camii’ne götürdü. “Madem mimar olmaya karar verdin, görmen lazım!” dedi. Hiç kimseden en ufak bir itiraz gelmedi. “Bu yaşta karar verilir mi? İlerde neler çıkacak karşına!” falan da demediler. Tek çocuktum, kolay kolay itiraz edilmezdi bana.
İlerleyen yıllarda bu karardan tereddüde düşmediniz mi hiç?
Düştüm tabii. Liseyi bitirdiğim zaman mimar mı, inşaat mühendisi mi olayım diye düşündüm. İnşaat mühendisliği de aslında bir tasarım işidir. Dolayısıyla İstanbul Teknik Üniversitesi’ne girdim. İnşaat Fakültesi’nde bir yıl okudum ve bugün Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan Güzel Sanatlar Akademisi’ne kaçtım!
Neden?
Beklediğimi bulamadım. Tasarımsal hiçbir şey yoktu. Fizik, matematik okutulan bir program! Benim beklentim o değildi, strüktür (yapı) tasarımı öğrenmek istiyordum. Dolayısıyla kaçıp kurtuldum. Çok da iyi yaptım. Ve hemen ilk tercihime döndüm. Zaten inşaata da mimari tasarımla ilgili olduğunu düşündüğüm için gitmiştim. Baraj yapımıyla, yol yapımıyla falan ilgim yoktu. Bırakarak akıllılık ettiğim kanısındayım.
Kararınızın akıllıca olduğunu düşündüğünüze göre mimarlık eğitimi sizi tatmin etmiş!
Açık söyleyeyim, Akademi’de aradığımı buldum. Şahane bir mimarlık eğitimi miydi? Onu söylemek kolay değil. Daha önemlisi, benim başka bir seçeneğim yoktu. Ama günün dünyasına ve koşullarına çok ters düşmeyen bir eğitim gördüm. 1970 yılından bahsediyorum. Kuşkusuz, dünyada çok daha tatmin edici ve ilerici okullar vardı. Türkiye’de vardı diyemem.
Yapı tasarımı öğrenmek için okul değiştirmişsiniz ama profesyonel olarak işin teknik kısmıyla da ilgilenmemişsiniz. Sizi mimarlık yapmaktan ne alıkoydu?
Okulun son yıllarında strüktürel ve mimari tasarım benim içim anlamlı olmaktan çıktı. Doğrudan mimarlık tarihi ve teorisi çalışmaya başladım.
Neden karar değiştirdiniz?
Sorularım farklılaştı. Türkiye’de o zaman mimarlığa yaklaşım sıkıntılıydı. Hâlâ bir ölçüde öyledir. “Neden bizde Almanya’daki güncel yapılara benzer yapılar yok?” gibi çocuksu sorular günlük yaşamda çok konuşulurdu. Bu benim sevdiğim soru tipi değildi. Bir ülkenin mimarlığının başka bir ülkeninkine benzer olmayacağı, bunun nedenlerinin neler olduğu, ne kadarının olağan olduğu gibi meselelerle ilgilenmeye başladım. Mimarlık tarihine mimarlık teorisinden geldim ben. Mimarlığı mimarlık kılan nedir? Hangi toplumsal etmenler mimarlığı var ediyor? gibi konularla ilgilenmeye başlayınca yapı tasarımı ilgisi ortadan kalktı. Neredeyse okulu bitirdiğim gün “Mimarlık Tarihi Kürsüsü’ne gel!” dediler. Bir kadro açtılar. Oraya transfer oldum. Başlamam iki ayı bulmadı. O sürede de bürokratik işlemler tamamlandı.
1970’lerin ortalarında mimarlık teorisi tartışacak ortam, muhatap var mıydı?
Çok daha kısıtlıydı. Bu meseleler yeni değil, Türkiye’de on dokuzuncu yüzyıl sonundan beri tartışılır ama çok kısıtlı bir çevrenin gündemindeydi ve tartışma çok cılızdı. Hatta çok naifti, çocuksu bir dille konuşulurdu. Bugün artık böyle konuşulduğunu söyleyemem. Hâlâ var öyle konuşanlar ama çok daha derinlikli bir teorik altyapı birikimine sahibiz artık. O yıllarda mimarlık öncelikle gündelik siyaset merkezli tartışılırdı. Teorik bir zeminden bakıyorsanız mimarlık daima siyasaldır, o ayrı mesele. Ama o siyasal tartışma bir zamanlar gündelik siyasetin malzemesi gibiydi. Mimarlık hâlâ siyasal bir zeminde tartışılıyor tabii ki, toplumun sayısız üretiminden bir tanesi o zaten. Bu nedenle mimarlığın siyasetle ilgisi kaçınılmaz. Ama erken dönemlerde tartışmanın niteliği bu değildi. Üzerinden kırk yıl geçti ve çok şey değişti.
O tarihlerde Mimarlık Tarihi Kürsüsü olması dönem için ilerici bir hamle sayılabilir mi?
Daha bile erken tarihlerde vardı böyle kürsüler. Teknik Üniversite’de 1950’lerde Mimarlık Tarihi Kürsüsü vardı. Doğan Kuban’ın önderlik yaptığı ve ömrünün sonuna kadar içinde bulunduğu kürsü. 30’lu yıllarda da mimarlık tarihi çalışan insanlar vardı ama örgütlü bir akademik çerçeve yoktu. Dünyada böyle değil tabii, Türkiye’deki çok gecikmiş bir süreç. Türkiye’de yayınlanan ilk mimarlık kitabı 1873 tarihli Usûl-i Mîmarî-i Osmani’dir. Başka yerlerde on beşinci yüzyılda başlıyor bu çalışmalar. Geç başlandı, bence hızlı yol alındı, ancak “Türkiye dünya genelinde mimarlık literatüründe önemli bir yer tutuyor mu?” diye sorarsanız “Hayır, tutmuyor!” derim. Az sayıda yazılıyor ve az kitap basılıyor, hâlâ çok az.
Tartışılan meseleler dünyayla benzerlik arz ediyor mu?
Gittikçe benzediğini rahatça söyleyebilirim. Bir zamanlar Türkiye’deki mimarlık tarihi tartışması doğrudan milliyetçilikle bağlantılıydı. “Biz Türk milletiyiz. Türk milletinin mimarisi vardır” gibi tezleri güçlendirmeye yönelik tartışmalardı bunlar. Bir grup insan bunları hâlâ konuşuyor olabilir ama artık öyle bir mesele gündemde değil. Yirminci yüzyılın başında ulus inşası denen süreç gerçekleşiyor. O sürecin bir parçası da “Bizim başkalarından farklı ve önemli bir mimarlığımız var” iddiasıyla ilişkili. Örneğin Celal Esat Arseven’in bütün derdi budur. 1928 yılında Türk Sanatı diye bir kitap yazar, giriş metninde bile bunu anlatır. “Bizim de İran mimarlığından, Avrupa’dan, Araplardan farklı bir mimarlığımız var” der. Derdi, kendi ulusunu temellendirecek bir mimarlık geleneği olduğunu ispat etmek. O dönemin Avrupası’nda “Zaten Türklerin mimarlığı yok!” gibi tezlerin dile getirildiği metinler de üretiliyor çünkü.
Öyle mi bakıyorlar hakikaten?
Tabii, bir zamanlar ciddi ciddi bunlar söyleniyor. “Arapların var, İranlıların var ama Türklerin mimarlığı yok!” iddiasını dile getiren kitaplar, metin parçaları var. Bu durum Türkiye’de bir asabiyet yaratıyor. Ama asabiyet, kaybetmişlik demektir. Ne zaman böyle bir siyasal, teorik asabiyetle karşılaşsanız bilin ki bu tamamen kaybetmekle ilişkilidir. Bir şeye kızarak ya da inatlaşarak kendi varlığınızı anlatamazsınız. Kaldı ki varlığını anlatmanıza da gerek yok. Türk mimarlığı vardır demek yerine, ayrıntılı çalışın, üretin. Varsanız bunu ispat etmek için sokağa çıkıp “Ben buradayım!” diye bağırmanız gerekmiyor. Varlığınızı entelektüel eylemlerinizle gösterirsiniz. Ama Türkiye’ye bunun tam tersi yapıldı uzun süre.
Erken Cumhuriyet yıllarında, yeni kurulan ulus devletin zeminini güçlendirmek için Osmanlı mirasını reddetmek tercih ediliyor. Mimarlık tarihi çalışmalarında da yöntem aynı mı?
Dönemin Osmanlı kavrayışı iki uçlu bir meseledir. Erken Cumhuriyet bir taraftan kendini Osmanlı’dan ayırarak bambaşka bir şey olduğunu söyler ama öte taraftan kendisini kültürel olarak temellendirebilmesi için neredeyse Osmanlı’dan başka geçmişi yok. Ancak Erken Cumhuriyet tarihyazımında Osmanlı kaynaklarını mecburen çok az kullanıyorlar. Çünkü ortada bunları kullanacak çok az yetişmiş insan var. Arşiv belgeleri üzerinde çalışmalar Erken Cumhuriyet’te başladı. Osmanlı Arşivi kullanıma yeni açılıyordu. Sinan’ın temel kaynakları üzerine okuma yapanlar daha 1890’da başlamışlardı, ne var ki çok küçük bir çabaydı o. Cumhuriyet’te durmadı bu çalışmalar ama 1927 yılında nüfus sayımı yapıldığında Türkiye’de okuma yazma bilenlerin oranı yüzde 20 civarında. Bunların ne kadarı kitap okuyor? Çok çok azı. Türkiye’de bugün bile çok az kitap okunuyor. Mimar Sinan kitabımda bir bölümde bunu ele aldım. Elimizde tam bir katalog var, Avrupa’da on altıncı yüzyıl sonunda üç yüz kırk beş bin başlıkta kitap var. Yanlış hatırlamıyorsam yüz elli milyon basılı nesne dolaşıyor. Türkiye’deki bütün yazmaların toplam sayısı iki yüz seksen bin! Matbaanın olmadığı hiçbir yerde bu seviyeye erişilemez zaten. Eskiden, “Biz de çok kitap okuyorduk ama çok sayıda hattat olduğu için matbaaya ihtiyaç yoktu.” denilebiliyordu. Artık sayılar var elimizde. Veriler ortada. Mimarlıkta da böyle. Ortada az ürün varsa az düşünce üretiyorsunuz demektir. Mimarlık üretebilirsiniz. Onu üretmemek mümkün değil. Bina yapmak zorundasınız. İçinde yaşıyorsunuz, ibadet ediyorsunuz, ticaret yapıyorsunuz. Ama mimarlık üzerine düşünmek başka bir şey. Orada epey zayıf bir geleneği tevarüs ettik dersem çok yanlış bir şey söylemiş olmam. Türkiye’de böyle şeyler söylediğinizde pek sevilmezsiniz. İnsanlar hemen “Ne münasebet!” diye cevap verirler. Halbuki sayılar meydanda. Artık palavrayla konuşabilme şansınız yok.
Siz Osmanlı kaynaklarına ne zaman yöneldiniz? Akademi’de Osmanlıca dersi var mıydı?
Hayır, 1970’lerde Akademi’de de diğer okullarda da böyle bir eğitim yoktu. Teknik Üniversite’de okurken üç ay süren bir öğrenci boykotu olmuştu. Okul kapalı, yapacak bir işim yok. Anneanneme, “Bana eski yazı öğret bari” dedim. “Allah Allah!” dediler tabii, ama kimse itiraz etmedi. Sahaflar Çarşısı’na gittim, eski bir elifba ve kıraat kitabı aldım, çalışmaya başladım. Mimarlığa başladığım zaman çat pat eski yazı okuyordum. Mimarlık tarihi çalışıyorsanız özgün kaynaklara dönmek zorundasınız. Her metinden mimarlık tarihine ilişkin bilgi çıkarılabilir. İlle mimarlık metni olması gerekmiyor. Fetvalar da, şiirler de, mahkeme kayıtları da mimarlık üzerine konuşur. En çok Şer’iyye Sicilleri’nde bilgi bulursunuz. Seyahatnamelerden bile çok şey öğrenirsiniz. Çünkü bugün var olmayan bir yapıyı anlatır. Ancak sorun şu: Nasıl anlatıyor ve neyi görüyor? Hiçbirimiz her şeyi görmeyiz. İnsan gözüyle görmez, zihniyle görür! Söylemler üzerinden görür. Dolayısıyla farklı söylemlerin içinde mimarlık nasıl gündeme geliyor meselesi de en azından benim için önemli bir meseledir.
Mimarlık tarihi çalışmaları tarihçilikten nerede ayrılıyor?
Metnin içindeki mimari verileri görmek için mimarlık eğitimi almış olmak işe yarar. Yazar, bir şeyi görürken diğerini görmemiştir. Ama o iki şey bir aradadır ve birini görürken diğerini görmemesinin bir sebebi vardır. Hiçbir şey tesadüfi değil ki geçmişte! Görmüyorlarsa belirli bir nedenle görmezler ya da görüyorlarsa belli nedenlerle görürler. Neyi arıyorsanız onu görürsünüz. Neyi arayacağınızı daha önceki bilgileriniz tanımlar. Dolayısıyla mimari tasarıma ilişkin bilgi, mimarlık tarihi çalışmaları için anlamlı bir temel olabilir. Fakat benim yaklaşımım bağlamında mimarlık tarihi genel tarihyazımından da sosyal bilimlerden de ayrıştırılmamalıdır. Mimarlık, toplumsallığı kuran sayısız pratikten biridir ve öyle yorumlanmalıdır.
Günümüze ulaşan yapıların neredeyse tamamı kamusal binalara ait olduğu için ortalama seviyede yorum ve çıkarımlar da bu yapılar üzerinden ilerliyor. Barınma kültüründe nasıl bir değişiklik söz konusu. Buna dair veri var mı elimizde?
Şu anda Türkiye’nin Barınma Tarihi adında bir kitap yazıyorum. Veri var, ama yapı yok. Türkiye’de on sekizinci yüzyıldan kalma ev yapısı ararsanız bir avuç bulursunuz. Bütün Türkiye’de on yedinci yüzyıldan kalma bir tane konut yapısı var: Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı’nın divanhanesi. Bu durum birçok araştırmayı tabii ki engeller.
Neden ulaşmamış günümüze? Kullanılan yapı malzemesi mi dayanıksız?
Hayır, yapı malzemeleriyle hiç ilgisi yok. Kültürel tavırlardan kaynaklanıyor. Türkiye’de konut yapılarını korumaya yönelik bir çabanın olmayışıyla, konut yapısının değerli olmayışıyla ilgili. Avrupa’da konut yapısı bir yatırımdır. Orada kapitalizm on altıncı yüzyıldan başlıyor. Bir bina yaptıysanız yirmi yıl sonra yıkmazsınız çünkü sermayenizin bir parçasıdır. Dolayısıyla yapıların ömürleri daha uzun olur. Kapitalist üretim ilişkileri yapılara karşı tavrınızı değiştirir. Sorun şu, bir noktadan sonra kapitalist üretim ilişkileri Türkiye’dekine benzer, bu sefer de yapılar ömürsüzleşmeye başlar.
Neden?
Rant tırmanıyordur, sizin yapınız küçüktür. Onunla yeterince değer ve gelir elde edemediğiniz için yıkar yeniden yaparsınız. Şu anda İstanbul’da olan şey modern kapitalizmin olağan uzanımı. Ama erken kapitalizm yıkmaktan çok biriktirme ağırlıklıdır.
Biz o evreyi pas mı geçmişiz?
Neredeyse pas geçmişiz, evet. Erken kapitalizm çağında Türkiye bir kapitalist ülke değil. O kadar çok etmen giriyor ki devreye. Kagir bir eviniz yoktur çünkü o kadar varlıklı değilsinizdir. Evlerin ahşaptan yapılmasının nedeni sanıldığı gibi deprem hasarını azaltmak değil. On dokuzuncu yüzyılın sonunda bile en iyi kalite ahşap bina en kötü kagir binanın yarısından ucuz. Mecburen ahşap ev yapıyorsunuz. Moltke 1830’larda İstanbul’a gelir, “Burada binaları, evleri o kadar hızlı yapıyorlar ki şaşarsınız.” diyor. Kagir bina hızlı yapılamaz. Ahşap bina bir çırpıda yapılır ve ucuzlatır maliyeti. Bize özgü bir mesele değil, Japonya’da da öyledir. Eski Japonya bütünüyle ahşap.
Örneklerin günümüze ulaşması konusunda Japonya’yla Türkiye arasında benzerlik var mı?
Var tabii. Orada da eski konut örnekleri Avrupa’daki kadar çok değildir. İkinci Dünya Savaşı’nı geçirmiş, yıkılmış Almanya’ya dair, 11. Yüzyıl Evleri, 12. Yüzyıl Evleri diye kitaplar hatırlıyorum. Öyle bir binanın içine girip dolaşırsınız. İtalya’da içinde yaşanıyordur zaten. Mimari açıdan İtalya, Roma’dan başlayarak dünyadaki en zengin yer. Çünkü on yedinci yüzyıla kadar dünyadaki en zengin yer orası. Biz Kanuni çağında çok zengin olduğumuzu zannediyoruz ama öyle değil. Dolayısıyla İtalya’daki yapılar korunmuştur, bunda şaşıracak bir şey yok.
Konut örneği yok! Peki konut mimarisine dair plan, proje, çizim gibi detaylar var mı elimizde?
Halk mimarisinde plan yoktur, onu ustalar yapar. Ama kabaca biliyoruz nasıl bir plan düzeni olduğunu. Geriye doğru gittikçe vuzuh kaybolur, belirsizleşir. On beşinci yüzyılda Kayseri’de evler ne büyüklükteydi? Bu sorunun cevabını ancak belgelerde bulursunuz. İki oda, bir sofa, bir tuvalet, kuyu, avlu gibi bilgiler bulunur orada da. Dolayısıyla Türkiye’nin barınma tarihini çalışmak öküz altında buzağı aramaktır. Evlerin kaçında kuyu var? diye olmadık kaynaklara bakarsınız. Bu bilgi işinize yarar çünkü. O sayede hijyene ilişkin bir şey söyleyebilirsiniz. O tarihlerde dünyanın hiçbir yerinde evlere şebeke suyu gelmez. Ancak saraylara gelir. Kanuni çağının başları için bir hesaplama yapmıştım. Dokuz tane konut yapısına şebeke suyu geliyor. Onlar da Sokollu Mehmet Paşa’nın sarayı, Rüstem Paşa’nın sarayı gibi yerler. Ama belgelerde kaç kişinin kuyu açtığını görürsünüz. Neredeyse her evde kuyu var. Konut tarihi o kadar karmaşıktır ki! Evin tuvaletinin olması daha sağlıklı bir çevrede yaşadıklarını söylemenize yetmez mesela. Yanında kuyu varsa problem var demektir. Tuvalet kuyuya pis su kaçırır ve sağlık sorunları çıkar ortaya. Hepsini görmeye başladığınızda bütün efsaneler yıkılır. “Bir zamanlar çok temizdik” denildiğinde, “Acaba öyle miydik?” sorusu gelir akla. Hamam var ve hamama giderdik, çok doğru. Peki çamaşır değiştirebilir miydik? Çamaşır pahalı, çünkü tekstil çok pahalı. O kadar karmaşık bir sistem ki. Netice itibarıyla temiz değildik! Dünyada hiç kimse bugün anladığımız manada temiz değildi ki! Ama temiz olduğumuza inanmak istiyoruz.
Her çalışmanız yerleşik ve yanlış inanışları yıkmaya yönelik yeni sorular sorduruyor. Tepki almaktan yorulmadınız mı?
Yorulmak bilmem ben, üstelik herhalde muzır bir kişiliğim var… Ne yapayım, biraz dikkatli baktığınızda bilinegelenlerin dışındakileri de görürsünüz. Ancak ille de inanacağım diyorsanız inanırsınız. Türkler bilmek değil inanmak istiyor. Bu dini bir konu değil ki, gündelik yaşamın bir parçası. Yıkanıyorsanız temizsiniz, sabun kullanıyorsanız temizsiniz. Çamaşırınız varsa temizsiniz. Leonardo da Vinci ya da Michelangelo babasına bir mektup yazmış. “Bu yıl bir tane gömlek aldım.” diyor. On altıncı yüzyılda orta sınıf insanların bir tane elbisesi var. Avrupa’da böyleyken Türkiye’de farklı olması mümkün olabilir mi? “Leonardo da Vinci yıkanmazdı” dediğiniz zaman Avrupa’da kimse rahatsız olmaz. “O çağda kimse yıkanmıyormuş” derler. Ama bugün ben “Eskiden sandığımız kadar temiz değildik” desem, ilk tepki “Ne münasebet!” olur. Benim kaybetmişlik psikozu dediğim bir tavır bu. Dünya sahnesindeki eski yüce rolünüzü kaybettiğinize inanırsanız, düş kırıklığınızı hayali başarılarla kompanse etmeye çalışırsınız. Biraz daha sağlıklı bir toplum olmak için bundan kurtulmak gerekiyor.
“Mimarlık daima siyasaldır” dediniz. Günümüz Türkiye’sinde siyasallık mimariye nasıl yansıyor?
Çok daha karmaşık bir mesele o. En basit biçimiyle ekonomik olarak yansır. Siyasal iktidar spekülatif kazancı tırmandıracak kararlar alıyorsa ona göre bir görünüm ortaya çıkar. Diyelim ki faiz hadlerini düşürdünüz, o zaman insanlar paralarıyla para kazanamayacaklarını bilirler ve arsa, ev alırlar. Talep yükselince boyuna inşaat yapılır. Rant tırmanır. Bir siyasal tercihin sonucudur bu. Sorun yaşar mısınız? E yaşıyoruz zaten. Her yerde böyledir. Masum bir mimarlık olamaz! “Ben spekülatif kazanca katkı sağlamayacağım” diyemezsiniz kolay kolay. Her yaptığınız bina bunu güçlendirir. Tek katlı bir evin üstüne iki kat daha çıktığınızda orası ayrı bir değer kazanır. İstanbul’da gecekondudan başlayıp on katlı apartman alanına evrilen semtler var. Hatta çoğu yer böyle.
Bir kitabınız Yıkarak Yapmak adını taşıyor. Bizim ilk anda anladığımız şeyi kastetmiyorsunuz, daha teorik bir yıkım sizin işaret ettiğiniz ama şehrin sorunlarını gidermenin yıkarak yapmaktan başka yolu var mı?
Benim kastettiğim yıkım yapıcı bir kavram. Kentsel dönüşüm gibi bir şeyi kastetmiyorum yani. Kentsel dönüşüm kötü bir şey değildir ama Türkiye’de kentsel dönüşüm politikaları ciddi yanlışlar üretiyor. İnsanların elinden kişisel karar verme hakkını alıyoruz. Bütün alan birleştirilerek tek elden inşa ediliyor sonra hak sahipleri arasında üleştiriliyor. Diyarbakır Suriçi böyle yapıldı mesela. Alanı açmak için kötüyle beraber iyiyi de yıkıyorsunuz. Eski gibi gözüksün diye sahte eski bina yapıyorsunuz. Tarlabaşı’nda yapılan da böyle. Böyle dönüşüm olamaz.
Demokratik bir yapılaşma kaos doğurmaz mı?
Hayır! Bunu yapabilen ülkeler var. Berlin savaşta neredeyse tamamıyla yıkıldı ama bugün İstanbul’la kıyaslanmayacak kadar tarihi bir kent. Kişisel tercihleri yok saymadan çok daha adaplı bir şehir ürettiler. Tek bir cevap yok. Londra’da spekülasyon İstanbul’daki kadar azgın. Benim gençliğimde Londra alçak katlı bir şehirdi. Şimdi Manhattan gibi bir yer oldu. Spekülatif basıncın ne kadar olduğuna bağlı, hangi politikalarla denetliyorsunuz ya da denetlemiyorsunuz ona bağlı. Denetlememek de mümkün. Tokyo’da denetlenmez bu yüzden yükselip duruyor. 1950’de Tokyo büyük ölçüde iki katlı. Bugün merkez kesimi on tane İstanbul!
Günümüz Türkiyesi’nde estetik değerlerle uyumlu, yaşanabilir, ritmi olan şehirler çıkar mı?
Dünya ve kentler sürekli değişiyor. Bir gün gelir daha başarılı çevreler oluşturulabilir. Tam aksi de olabilir: “On yıl önce İstanbul bir cennetti” de diyebiliriz. En azından daha huzurlu bir ortama gelebilmek için Türkiye’nin kentleşme hızının düşmesi lazım. O zaman ortam bir ölçüde rahatlar. İkincisi, gelişme hızının düşmesi lazım. Ama gelişme hızı düşemez. Düştüğünde yoksul kalıyoruz. Almanya yılda yüzde bir büyüse rahatsızlık duyulmaz. Birkaç yıl önce Japonya’da küçülme vardı. Kıyamet kopmadı. Ama Türkiye yüzde beşten az büyüdüğünde ciddi problemler doğuyor. Yüzde beşten fazla büyüdüğümüzde de enflasyon artıyor. Bunların hepsinin durulması için, Türkiye’nin ekonomik açıdan gelişmiş ülkeler standardında bir yer olması için, neredeyse tamamının kentleşmiş olması lazım. Köylülüğün tamamen tasfiye edilmesi lazım. Bu gerçekleşmekte zaten.
O da başka sorunlar doğuracak tabii!
Elbette. Bunların hiçbiri mucize değil ki. Sürekli çelişkiler içinde bir orta yol bulmaya çalışırız. Bugün konuştuğumuz problemler ortadan kalktığında bu kez de yeni problemler belirir. Daima böyle olur. 50 yıl önce Türkiye’de uyuşturucu kullanımı ne orandaydı, bugün ne oranda? Ben gençliğimde uyuşturucu kullanan insan görmedim çevremde. Bugün aynı şeyi söyleyemem. Böyle bir dert yoktu. Dertler sabit değil ki. Bazıları ortadan kalkarken sürekli yeni dertler çıkıyor. Bazı sorunları çözeriz, bazılarını da unuturuz, kanıksarız. Toplumsallık böyle bir şey.
İstanbul’da en çok şikayet edilen şey kaotik bir şehre dönüşmüş olması. Kaostan arındırılmış bir metropol mümkün mü?
Hayır, öyle bir yer ben bilmiyorum. Tıkır tıkır çalışacak şahane bir ortam, kimse şikayet etmeyecek. Her şey yerli yerinde… Öyle bir şehir yok. Ama kaosu azaltmak mümkün. İstanbul aşırı kaotik. İstanbul’daki araba sayısı New York’takinin üçte biri kadar değildir ama New York’ta trafik İstanbul’dan daha iyi. Bunların hepsini çözecek bir mucize yok. Öte yandan metropol demek çeşitlilik demek. Çeşitlik olduğu zaman rahatsız olursunuz. Sizden farklı birileri dolaşıyor ortada. Neden farklı olduğunun hiç önemi yok, her farklılık rahatsız eder. Bu farklılıklara alışmak gerekir, o da zaman alıyor. Dünyanın her yerinde o kentli olmayan, dışardan gelmiş insanlar var. New York’un Portorikoluları var, Vietnamlıları, Korelileri var. Çinlilerin kendi mahalleleri var her yerde. Ama Amerika’da çoğunluk “Eyvah! Ne olacak bu New York’un hali?” demiyor. Türkiye’de biz diyoruz. Bir gün Vietnam lokantasına gider, ertesi gün yanındaki Arap lokantasında yemek yiyebilirsiniz. Bir semtte herkes Arapça konuşuyordur. Biz böyle bir şeyin varlığını görünce şaşkına dönüyoruz. Her tür çeşitlilikten korkuyoruz.
Osmanlı’ya yönelik parçalı bir bakış açımız var. Mimari yaklaşımları idealize edilirken müzik, şiir gibi sanatlarda ulaştıkları seviye için benzer bir bakış açısı yok. Bir toplumun bir alanda zirveyi yoklayıp diğer alanlarda vasatta kalması mümkün mü?
Böyle bir şey olamaz. Zirve diye de bir şey de yok üstelik. Bir toplumdaki bütün bilgiler homolojiktir, aynı düşünsel ve toplumsal altyapıyı kullanırlar. Dolayısıyla Osmanlı’daki hat sanatıyla mimarlık arasındaki ilişki içsel bir ilişkidir. Konutunuz hiç camiye benzemez ama ikisinin mimarisi homolojiktir. “Divan edebiyatı beş para etmez ama binalarımızı iyi” diyemezsiniz. Her şey gibi mimarlık da, şiir de kendi çağı bağlamında yorumlanır. Süleymaniye’yi bugünkü bakış açışınızla doğru yorumlayamazsınız. “On altıncı yüzyılda ona bakanlar nasıl bakıyordu?” diye düşünmeniz lazım ama divan şiirini de öyle anlamanız lazım. Biz galiba pek çok şeyi anlamak istemeyiz. Mimari eseri görebildiğimiz, içinde dolaşabildiğimiz için anladığımızı zannediyoruz. Fakat mimari değerlendirmeler öyle yapılamaz. Geçmişin ürünleri ve insanları sizin bugünkü beklentilerinize cevap vermezler. Yaşadıkları günün alışkanlık ve beklentileriyle konuşurlar. Bugünden bakıp onları anlamıyorsanız bu onların değil sizin probleminizdir. Bütün alanlar için kendi çağlarının insanlarına ne ifade ettiğini anlamak zorundayız. “Bize bugün ne söylüyor?” O ayrı bir konu. Kuşkusuz onu da ayrıca araştırırız. Asıl sorun onlara ne ifade ediyordu? Cami, köprü, divan şiiri… hepsi tabii ki bir şey ifade ediyor. Belirli nedenlerle başka şekilde değil de öyle yapılıyor, yazılıyor. Bu bilinci yeni geliştiriyoruz bence.
Osmanlı’ya yönelik aşırılıklarla dolu bakış açımız bugün verdiğimiz eserleri etkiliyor olabilir mi?
Tabii! Bence ciddi sorunlar doğuruyor. Bir kere o çağları problemsiz görüyor, onları olmadıkları bir şey gibi görmeye çalışıyoruz. Biraz Osmanlı çalışan herkes bilir ki her çağda problem vardır. Bizim bugün yaşadıklarımızı paylaşmıyor olabilirler ama onların da başka problemleri vardır. Tarihi olağanlaştırmak zorundayız. Biz ya kötülüyor ya yüceltiyoruz. Dünyaya böyle bir bakış açısıyla bakılamaz. Geçmişte ne lanetlenecek ne de olumlanacak bir şey var. Bunu anlamak zorundayız. Kimse üstün zekalı değil, her çağda üç aşağı beş yukarı insanlar aynı zeka seviyesine sahip. Daha önemlisi Osmanlı’yı sürekli parlatmak suretiyle onu mimari araçlarla bugüne taşımak istiyor, taklit Osmanlı yapıları yapmaya çalışıyoruz. Tarihsel süreçlerin geri viteslerinin olmadığını anlamamız gerek.
Ortalama zekadan söz etmişken Sinan mevzuuna gelelim. Mimar Sinan’ın muhayyel bir kişilik olduğunu söylüyorsunuz. Bundan kastınız ne?
Bir kere Sinan’ın olağan bir Osmanlı mimarı olduğunu görmek zorundayız. Sinan, on altıncı yüzyıl Osmanlı dünyasındaki çalışma koşullarının, ortamının ürünüdür. Biz Sinan denince yanına yaklaşılamaz, bir daha onun gibi birisi ortaya çıkamaz diye düşünmek istiyoruz. Onun için Sinan’ın bu kurgusal kişiliğine muhayyel diyorum, Sinan’a değil. Dünyada sayısız iyi mimar var. Mimar Sinan tabii ki önemli bir mimar ama “Sinan’ın yanında Michelangelo hiçbir şeydir” derseniz gülünç olur. “Mimar Sinan neler yaptı, Leonardo da kim?” diye soramayız. “En yüce mimarı biz yetiştirdik” diyemezsiniz. Biz böyle konuşmak istiyoruz. Dışarıdakilerle yarıştırmak istiyoruz. Bu gibi yargılar bir historiyografik saptama değil, sadece hayal. Emsallerini aşan, yüce, tek bir otorite düşünmek istiyoruz biz. Sokaktan bir çocuk çevirseniz o bile Mimar Sinan anlatır size.
Onun döneminde yaşayan diğer mimarlar kabiliyet açısından ondan çok mu gerideler?
Hayır, tabii ki değiller. Üstelik onlar da Sinan’la çalışıyor. Tek başına mı yapıyor o yapıları? Kentin içinde daha kim bilir kaç tane mimar var. Her kentte şehir mimarları var.
Adlarını biliyor muyuz?
Olsa olsa Ahmet, Mehmet diye biliriz, o kadar. Haklarında ayrıntılı belge yok, veri yok. Mimar Sinan için var, çünkü o baş mimar. Hiyerarşide başka bir yerde duruyor, yönetici konumunda. Onun hakkında belge daha çok. Lale Devri mimarı Mehmet Tahir Ağa hakkında da belge var elimizde, ama onu sevmeyiz.
Neden?
Çünkü on altıncı yüzyılı sevmek istiyoruz. Mehmet Tahir Ağa on sekizinci yüzyıl mimarı. Derdimiz mimarlığı anlamak değil, on altıncı yüzyılı güzellemek. Böyle bir bakış açısıyla tarih yazılamaz; daha doğrusu yazılmamalıdır.
Türk müziği söz konusu olduğunda Itri’ye “yüzlerce yıllık gelişmeyi adı altında toplayan bir şemsiye kişilik” denir. Mimar Sinan için de bu söylenebilir mi?
Ben yıllar önce yazdığım bir metinde Sinan için “kümülatif kişilik” tanımı yapmıştım. Hem çağdaşlarının emeğinin toplamıdır hem de önceki yüzyılların ürün ve emeklerinin. Dört yüz küsur eseri Mimar Sinan’ın tek başına yapma imkanı var mı? Biri Kırım Kefe’de, biri Şam’da, pek çoğu İstanbul’da. Elimizde Sinan’ın Kefe’ye gittiğine dair hiçbir kayıt yok ama eser Sinan eseri diye biliniyor. Çünkü on altıncı yüzyılda Sai diye birisi, o çağda, hassa mimarlarının elinden çıkmış neredeyse tüm yapılar için “Sinan eseri” diye yazmış. Neredeyse bütün bilgimiz oradan kaynaklanıyor.
Sinan daha on altıncı yüzyılda mı kahramanlaşıyor?
Hayır, Sinan’ın kahramanlaşması Cumhuriyet dönemi meselesidir. Ulus inşası süreçleri içinde kahramanlaştırıldı. Mimarlık öğrencisiyken Anadolu’yu dolaştığımda insanlara sorardım; “Mimar Sinan diye birini duydunuz mu?” çok az insandan “Evet, duydum.” diye cevap aldım. Erken 1970’lerden bahsediyorum. Şimdi aynı insanlar bana Mimar Sinan anlatabilir ve “Yanılıyorsun!” diyebilirler.
Biraz da kitap merakınızı ve kütüphanenizi konuşalım; Osmanlıca öğrenmeye niyetlendiğinizde Sahaflar Çarşısı’na gittiğinizi söylemiştiniz. Ne zamandır sahaf müşterisisiniz?
Lise yıllarından beri sahaflara giderim. O zamanlar yine mimarlık ve tarih kitabı alırdım. Eski yazı okuyamıyordum, dolayısıyla onları almazdım ama evde eski yazı kitaplar vardı.
Neler vardı?
Dedemden kalma kitaplardı onlar. Babam bile okuyamazdı. Dedemle anneannem eski yazıyla eğitim görmüşlerdi. Hüseyin Cahit Yalçın’ın hazırladığı bir sosyoloji serisi vardır, hâlâ bende duruyor onlar. Bazı tarih kitapları da vardı. Cevdet Tarihi hariç önemli tarih kitaplarının hiçbiri yoktu ama, onları ben aldım. Cabi tarihi, Naima yoktu. Pahalı kitaplardı bunlar, hiçbir zaman ucuz olduklarını görmedim.
Osmanlıca eser almaya ne zaman başladınız?
Öğrendikten sonra hemen başladım. Elifba ve kıraat kitabından sonra aldığım ilk kitap, Bulak baskısı bir Vâsıf Tarihi’ydi. Parasını anneannem vermişti. Çok kullandım o kitabı. O zamanlardan beri sahaflara gitmekten de kitap almaktan da vazgeçmedim. Tarih ve mimarlıkla ilgili on beş bin kadar kitabım var.
Efemerik malzemeye ilgi duydunuz mu?
Mimarlıkla ilgili belge topladım tabii. Hepsi mimarlıkla ilgili yüzlerce proje, öğrenci notu, öğrenci projeleri ve eski fotoğrafım var. Hâlâ topluyorum. Bir zamanlar hiç para etmiyordu bunlar. Çöpten alırdınız.
Neden kendi kütüphanenizi kurma ihtiyacı duydunuz?
Çok basit! Bu kitapları bir arada bir kitaplıkta bulma imkanım yoktu da ondan. Hâlâ bulamazsınız, o yüzden almak zorunda kalıyorum. Yabancı dilde kaynaklar için de aynı sorun var. Türkiye’de Almanca, Fransızca, İngilizce, Rusça ve diğer dillerde kaynakları bir arada bulacağınız bir kitaplık yok. Türkiye kitaplık bağlamında çok kısıtlı imkanları olan bir ülkedir. Eski kaynaklar açısından durum daha feci. Bir kütüphanede on altıncı yüzyıl kaynağı bulmak, hele Avrupa kitabı ararsanız mümkün değil. Dolayısıyla Türkiye’de on altıncı yüzyıl İtalyası çalışamazsınız. Allah’tan internet kaynakları ortaya çıktı da bu mesele kısıtlı ölçüde de olsa halloldu. Yakın zamana kadar böyle bir çalışma için İtalya’ya gitmeniz gerekirdi. Dolayısıyla Türkiye’de insanların kitap sahibi olması, kitap koleksiyoncusu olma çabalarından değil, başka türlü çalışma imkanı bulamamalarından kaynaklanır. Semavi Eyice’nin koca bir kitaplığı vardı, onun da sebebi aynıydı. Nasıl çalışsın adam? Kendisi biriktirmek zorunda kalmış.
Türkiye’de pek çok üniversitede görev yaptınız. Amerika tecrübeniz de var. Bir mimarlık tarihçisinin ihtiyaç duyacağı kaynaklar açısından bu iki ülke üniversitelerinin kıyaslanması mümkün mü?
Çok açık söyleyeyim, kıyaslanamaz. Bize ilişkin kaynaklar açısından bile daha zenginler. İyi bir üniversitenin kitaplığına gidin, eskiler dahil olmak üzere çalışacağınız alanda hemen her kaynağa ulaşırsınız. Ancak çok zor bulunanları başka bir üniversitede aramak zorunda kalırsınız. Columbia Üniversitesi’nde yoktur ama Princeton’da vardır mesela. Araları 55 kilometre, gider orada bakarsınız. Hatta bazılarını başka üniversitelerden getirtirsiniz. Türkiye’de durum acıklı. Zaten kitap satışları da bunu gösterir. Ben bu ülkede hiç varlıklı bir kitapçıya rastlamadım. Sahaflıkla zengin olan birini de görmedim. İnanın, başka ülkelerde var. Öte yandan Almanca, Fransızca kitaplar artık ithal bile edilmiyor. Türkiye bir kitap cenneti değil!
Türkiye’nin Barınma Tarihi’ni yazdığını söylediniz. Ve bu konuya dair bilgi, belge bulmanın zorluğuna işaret ettiniz. Ne zamandır çalışıyorsunuz bu konuyu?
Ben, çalıştığım her konuyu on yıllarca çalışırım. Başka kitaplar öne geçtiği için bazıları daha geç tamamlanır. Uzun zamandır çalışıyorum. Malzemeyi topladım, önemli bölümünü yazdım. Önümüzdeki yıl sonbaharda çıkabileceğini sanıyorum.
İzinsiz Ve Kaynak Gösterilmeden Kısmen Ya Da Tamamen Kullanılamaz!








