Close Menu
Ayşe AdlıAyşe Adlı

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    • Yeşilçam’dan Portreler
    • Geçmiş Zaman Olur Ki…
    • Türkiye Kurulurken…
    • Hoş Sada!
    • Tüm Kategoriler
      • Şehir ve Mekan
      • Dünya’dan
      • GeziYorum
      • Kitabiyat
      • Nadir Söyleşiler
      • O Şehr-i İstanbul Ki…
      • Portreler
      • Sinema Yazıları
      • Sanat Penceresi
      • Tarih Yazıları
      • MetaFizik
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    Hoş Sada! - o hayal aleminin cihangiri; ıtrî;

    o hayal aleminin cihangiri; ıtrî;

    Yahya Kemal “Kıskanıp gizlemiş kaza ve kader / Belki binden ziyade bestesini” derken, eksik söylüyor aslına bakarsanız. Sadece besteleri, şiirleri değil, hayatını da gizliyor bizden Buhûrîzâde. Fakat uzaklaştıkça büyüyor; sesi, ruhu, manası derinleşiyor…
    Şubat 13, 2015
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

    ‘Tûti-i mûcize gûyem, ne desem lâf değil / Çerh ile söyleşemem âyinesi sâf değil / Ehl-i dildir diyemem âyinesi sâf olmayana / Ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil…” 3 asır önce  bu besteyle koştuğu şart hâlâ geçerli olacak ki bizimle konuşmaya da yanaşmıyor Buhûrizâde. Oysa cevabını bir tek onun verebileceği ne çok sorumuz var. Elimizdeki bilgiler ne kimliğini inşa etmeye yetiyor ne altında ‘Buhûrîzâde Mustafa Itrî’ imzası bulunan şaheserlerin hakikaten ona ait olduğunu savunmaya…

    Tarih ve toplum onu bu musikinin pîri ilan etmişken aksini iddia etmek bize düşmez. Kaderin Buhûrîzâde’ye layık gördüğü makam karşısında ‘mütevazı olanı rahmeti rahman büyütürmüş’ demekten alamıyoruz kendimizi. Itrî isminin temsil ettiği şahsı manevi buhur gibi ruhumuza sinmiş. Lakin bunca zamandır sis perdelerinin ardındaki zatın üzerine gün ışığı düştü bir kere. Belgeler, besteler ve uzmanlar vefatından 2 yüz sene sonra notaya alınan eserlerin ‘Itrî’nin’ olduğunu söyleme imkânından mahrum ediyor bizi. Görünen o ki kimse bu efsaneyi incitmek istemediği için bunca zaman bizden nihan kalmış hakikat. Konuşmanın vaktidir. Niyetimiz Buhûrîzâde’nin tahtını sarsmak, bir abidenin kaidesine balyoz indirmek değil, hâşâ. Evet, bazı efsaneler çökecek belki; fakat mana âlemlerinin ufkunda gezen şahsiyet, olsa olsa biraz daha büyüyecek…

    Evvela itiraf edelim ki müziğine, nağmelerinin gücüne duyduğumuz hayranlık değil Buhûrizâde’yi yâd etme sebebimiz. Tıpkı Hazret-i Mevlânâ, Yunus Emre, Evliya Çelebi ve diğerleri gibi onu da ‘büyüklüğü’ onaylanmış olarak ithal ettik. UNESCO, 2012’yi Itrî ve Nâbî yılı ilan edince fırsatı ganimet bilip yola koyulduk. Nereden bilebilirdik nasibimizin bunca zahmetli ve az olacağını…

    Kısa bir ansiklopedik araştırmadan sonra ortaya zahmetsiz bir biyografi çıkarmak mümkün aslına bakarsanız. Doğum ve vefat tarihinin arasına imzasını taşıyan eserleri serpiştirdik mi vazifemizi yerine getirmiş kabul edebilirdik kendimizi. Heyhat ki işimiz o kadar kolay değil. Kuracağımız neredeyse her cümle için bestekârımızın ruhaniyetiyle irtibata ihtiyacımız var. Zira kendimizi bildiklerimizin pek az olduğuna hazırlamışken onların da rivayetten öte mana ifade etmediği gerçeğine hazırlıksız yakalanıyoruz. Sorularımızın cevabı bir tek onda. Itrî’ye sormak lazımken bu imkândan mahrum olduğumuz için kapı kapı dolaşıp aştığımız eşiklerin ardında bizimle irtibat kurmasını bekliyoruz…

    Önce elimizde ne var bir bakalım: Asıl adı Mustafa’yken çiçekçilik ve meyvecilikle uğraştığı için Itrî mahlasını aldığı söyleniyor. Buhûrizâde ise nereden kaynaklandığı bilinmeyen aile lakabı. Sadece levh-i mahfuz’da kayıtlı bilgilerden ilki, doğum tarihi. 1630 ya da 40’ta doğmuş olabilir. Anne babası kim? Evlenmiş mi, çocukları olmuş mu? Bilmiyoruz. Şahsını tahayyül dahi edemiyoruz. 100 TL’nin de üzerine basılan hayalî bir resim var. Fakat ona dayanaklık eden hiçbir delil yok. Minyatürü bile…

    Eğitim hayatı hakkında da malumata sahip değiliz. Araştırmacı Yılmaz Öztuna’ya göre medrese mezunu olmadığı kesin. Zira eğer diploma alsa kayıtlara geçmiş olurdu. 24 Ağustos 1680 tarihli bir arşiv vesikasında Buhûrîzâde Mustafa Çelebi’nin, Saray-ı Hümayûn cariyeleri musiki hocası olduğu kayıtlı. 1682 tarihli bir başka belgede ise yevmiyesinin 60 akçe olduğundan bahsediliyor.

    Tahminen 7 padişah döneminde yaşıyor. Kırım Hanı Selim Giray’ın Çatalca’daki çiftliğinde musiki toplantılarına da katılan Buhûrîzâde’nin 4. Mehmet döneminde sık sık saraya davet edildiği, eserlerini bizzat icra ettiği de rivayetler arasında. Hâfız Post, Nasrullah Vakıf Halhali, Kasımpaşalı Koca Osman Efendi, Derviş Ömer Efendi’ler ustaları arasında sayılsa da biraz araştırınca bunun da yakıştırmadan ibaret olduğu çıkıyor ortaya. Kim, kimden ne ölçüde etkilenmiş belli değil…

    Talik hattında söz sahibi bir hattat olan Mustafa Itrî Efendi’nin şair olduğu, şuara tezkirelerine geçen şiirlerinden anlaşılıyor. Naat, gazel, muamma, tahmis, nazire, tarih ve kıtalarının yanı sıra hece vezniyle yazılmış şiirleri de ulaşmış bugüne. Ama aynı dönemde üç şair Itrî yaşadığı için elimizdeki bütün şiirlerin ona ait olduğunu söylemek de zor. Yenikapı Mevlevîhânesi son şeyhi Abdülbâki (Baykara) Dede, Mevlevi olduğuna işaretle ‘Mecmûâ-i Ayin-i Şerif’inde segâh ayin-i şerifi ‘Itrî Dede’ye atfediyor. Bunun da belgesi yok. Ancak müzikolog Yalçın Çetinkaya, Mevlevîliğinin ispatlanabilir bir iddia olduğu kanaatinde. Öncelikle günümüze ulaşmış Mevlevi ayini var. “Ayin bestelemek için o havayı teneffüs etmek, geleneğe, adap ve erkâna aşina olmak ve o ortamda da bulunmak gerek.” diyor Çetinkaya. “Bu havayı hiç teneffüs etmemiş olsa beste kendini ele verir. İşsadece büyük usuller kullanmak değildir. Ayine o ruhu verebilmek önemlidir.” Ayrıca bugün bile devam eden müziğin helal olup olmadığı tartışmalarının zirvede olduğu Osmanlı’da, Mevlevîhânelerin müziği tolere eden kurumlar olduğunu da akılda tutmak gerekiyor. Bu sebeplerle derviş mi, muhip mi, müdavim mi olduğunu bilmesek de Mevlânâkapı’da doğmuş bir bestekârın Yenikapı Mevlevîhânesi’nden uzak durduğunu düşünmek akla yakın görünmüyor.

    Kaynakların ihtilaf ettiği bir diğer bilgi de esirciler kethüdalığı vazifesi. Rüştü Şardağ, mûsıkîye yetenekli ve güzel sesli gençleri seçebilmek, onları eğitmek ve müziklerini tanımak için bu görevini ısrarla istediğini, padişahın da bestekârımızın arzusunu kabul ettiğini yazıyor. Vefatına “Buhûrizade’yi bûya-yı bezm-i adn ide Allah (Allah Buhûrizade’yi, cennet meclisinin en güzel kokusu yapsın)” kıt’asıyla tarih düşülen Itrî’nin ahirete irtihal tarihi bazı kaynaklarda 1711, bazılarında ise 1712 olarak geçiyor. Yani 2012’nin 300. vefat yıl dönümü olduğu da meçhul…

    Osmanlı sesini arıyor

    Enstrüman çalıp çalmadığı bilinmiyor. Kimi kaynaklar sesinin güzelliğine vurgu yaparken, Şeyhülislam Esad Efendi tam tersini yazıyor. O devirlerde henüz nota kullanılmıyor Osmanlı’da. Sadece Itrî’nin değil, hiçbir bestekârın eserleri kayıt altına alınamıyor. Bu malumat, en büyük şaşkınlığı yaşatıyor bize. Otoriteler her fırsatta tekrarlasa da ‘Türk musikisinin en büyük bestekârı Itrî’dir’ sözünü kayıtlarla ispatlamak mümkün görünmüyor. Tıpkı hafızadan hafızaya, dilden dile, hocadan talebeye nakledildikçe değişen, her seferinde yeniden bestelenen eserlerin ona ait olduğunu söyleyemeyeceğimiz gibi…

    Görüldüğü üzere Itrî’den söz edeceksek, bunca soru işaretini yok saymamız ihtimal dâhilinde değil. Lakin tarihin ona layık gördüğü zirveye itiraz etmek de, hiç değilse bestekârımızın ruhaniyetine saygısızlık olur. Bu durumda sözü ehline vermekten başta çare kalmıyor…

    Müzisyen ve orkestra şefi Prof. Dr. Ruhi Ayangil, Buhûrîzade için “Kişiden cemiyete dönmüşbir şahsiyet, Türk milletinin maşeri dehasının remiz ismi. Buhûrîzâde buhur olmuş, cemiyetin dimağına sinmiş.” diyor. Bütün bestekârlar aynı zamanda birer Itrî. O yüzden sürekli yeniden inşa edilen bu kimliğe itibar etmek gerekiyor. Itrî, bir meş’ale gibi devrediliyor elden ele… Musiki bir ülkenin ses genetiğiyse, Buhûrîzâde o genetiğin haritasına tekabül ediyor Ayangil’e göre.

    Mustafa Itrî Efendi’yi, içine doğduğu devir ve toplumla birlikte değerlendirmek biraz olsun kolaylaştırıyor işimizi. Buhûrîzâde; Osmanlı medeniyet, kültür, sanat ve edebiyatının en parlak döneminde yaşıyor. 17. asırda artık büyük devlet adamlarına rastlanmasa da kültür hayatında gerileme yok. Şiirde, edebiyat ve sanatın diğer sahalarında cihan devletinin bağrından fışkırmışdehalar Naili, Nabi, Nedim, Hafız Post gibi isimler hayatta. Mimar Sinan mimaride Selçuklunun dik hatlı, işli, nişli izlerinin yerine Osmanlı mimarisini inşa etmiş. Sıra uzun zamandır süren arayışı nihayete erdirmeye, kendi sesimizi bulmaya gelmiş.

    İran etkisi kırılıyor

    Osmanlı’yı da içine alan çok geniş bir İranî musiki üslubu var o tarihlere kadar. Müzikolog Fikret Karakaya, bu etkinin İstanbul’un fethiyle, imparatorluğun tesisiyle bitmediğini söylüyor. İran etkisi Yavuz-Şah İsmail sürtüşmesinden sonra biraz sarsılsa da sona ermiyor. Köşeli, dik ve sert inişçıkışlar hâkim o devir musikisine. Yrd. Doç. Dr. Yalçın Çetinkaya, bu etkinin Itrî ve Hafız Post’la beraber yavaş yavaş törpülendiğini, nağmelerin daha yuvarlak hareketler ihtiva etmeye başladığını söylüyor. Uygulamaya başladığı bu dairevi hareket, Itrî’den sonra Türk musikisinin karakteri halini alıyor.

    Ancak önemli bir sorun var. Itrî hakkında görüş ve düşünceleri bugün ona atfedilen eserlere dayandırmak mümkün değil. Zira elimize ulaşan eserler, bestekârının vefatından ancak 2 asır sonra notaya alınabiliyor. Ve bu süre zarfında onları meşk eden musikişinaslar, kendi devirlerinde meydana gelen değişiklikleri Buhûrîzâde’nin bestelerine de uyarlıyor. Dilden dile aktarılan eserler sürekli elden geçiriliyor, güncelleniyor adeta. Fikret Karakaya, meşk yoluyla eser nakletmeyi kalburla su taşımaya benzetiyor. Yol boyunca eksilen suyun yerine başkaları ilave yapıyor. Ve suyun karakteri, rengi, tadı sürekli değişiyor.

    “Itrî bir hayalî şahsiyettir.” diyor Karakaya.  “Elimizde ona atfedilen eserler var ama ona ait olamazlar. Çünkü çok ciddi değişikliklere uğramışlar. Bu hayalî şahsiyetle ona atfedilen eserlerin zihnimizde somutlaştırdığı şahsiyet arasındaki ilişkiyi sorgulamamız gerekiyor.” Bu itirazın önemli dayanakları var. Öncelikle Itrî’ye atfedilen eserler içinde birbirinden az veya çok farklı versiyonlar bulunuyor. En çok bilinen Segâh yürük semai, Tûti-i Mucize Gûyem, her notasında bildiğimiz haliyle çıkmıyor karşımıza. Aşina olduğumuz melodi, Darülelhan’ın onayladığı versiyona ait. Yine Itrî’ye atfedilen Nühüft ağır semainin üç versiyonu var arşivlerde. Karakaya, birini büyük bir şaheser, birini vasat, diğerini ise çok yavan diye niteliyor…

    Problem bu kadarla da sınırlı değil. Kaynaklar arşivlerdeki eserlerin bestekârları konusunda da ihtilaflı bilgiler içeriyor. “Bir şeh ki tâc-daran olmakda” Zekai Dede’nin acem bestesiyken Itrî’ye ait görünüyor. Ruhi Ayangil, Hafız Post’un olduğu sanılan “Biz alûdeyiz hâgâr-ı badeyiz / Anınçün de bir yâre dildadeyiz” Rast Yürük Semai’sinin konservatuar neşriyatına Itrî’nin Rehavi Yürük Semai olarak geçtiği bilgisini veriyor.

    Bunun gibi güftesi bilinip bestesi belli olmayan, bestesi olanlar içinde Itrî’nin olup olmadığı şüpheli olan önemli sayıda eser bulunuyor. Ve böylelikle Yılmaz Öztuna’nın kayıtlara ‘42’ diye geçtiği beste sayısı daha da düşüyor. Peki, neden, nasıl görmezden geliniyor bu problemler…

    Ruhi Ayangil’in bestekâr ve musikişinas Sadettin Heper’den naklettiği anekdot yüksek sesle dile getirilmese de soruların hocadan talebeye aktarıldığını gösteriyor. Heper, 1978’de kendisini Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlediği Itrî konferansına davet eden Ayangil’e “Itrî’nin zikredildiği kadar büyük bir bestekâr olduğu konusunda tereddüdüm ve hatta şüphelerim var. Bazı kalem sahipleriyle aynı kanaatte olmadığımı söylemek isterim. Neva kâr’ın da Itrî’ye ait olduğunu zannetmiyorum. Birçok nakış ve kâr’ın güftesinin kaydedildiği yazma mecmualarda bu neva kâr’a, Itrî adına rast gelmedim.” diyor. Fakat konferansa gönderdiği yazılı metinde bu düşünceleri belirtmek yerine malumu ilam etmeyi tercih ediyor.

    Hattat ve musikişinas Kemal Batanay da hocası Rauf Yekta Bey’in kendisine Nuru Osmaniye Kütüphanesi’ndeki bir güfte mecmuası gösterdiğini ve “Bak! Burada Itrî’ye atfedilen 22 tane neva kâr var. Ve senin bildiğin beste yok aralarında…” dediğini naklediyor öğrencisi Fikret Karakaya’ya. Ancak Kemal Bey’in bu hatırayı aktarma sebebi efsaneyi sarsmak değil bilakis, bilinmeyen 22 tane daha neva kârı olduğuna işaret etmek Karakaya’ya göre.

    Musıkinin Pîri

    Sadettin Heper’in tereddüdü gösteriyor ki hiçbir zaman açıktan tartışılmasa da alttan alta bu efsaneden şüphe duyan insanlar var ve tereddütlerini kulaklara fısıldıyorlar. Peki, neden seslerini yükseltmeye cesaret edemiyorlar? “Çünkü” diyor Fikret Karakaya, “Türk müziğinin üzerine bina edileceği bir pîre ihtiyaç duyuluyor ve bu makama Itrî layık görülmüş.”

    Tartışmayı başlatmışken devam ettirelim… Osmanlı musiki üslubu, 17. yüzyılda oluşmaya başlıyor. Itrî de bu üslubun o dönemdeki en büyük temsilcisi kabul ediliyor. Dinî musikinin çok önemli eserleri; Segâh Bayram Tekbiri, Segâh Salat-ı Ümmiye, Cuma Salatı, Dilkeşhâveran Gece Salası, Rast Naat, Itrî’ye ait. Camilerde cumhur müezzinliği çerçevesindeki birtakım uygulamaların ve bunların musikiyle ilgili düzenlemelerinin, teravih namazı esnasında makam değiştirme kurallarının da Itrî tarafından konulduğu rivayet ediliyor. Otoriteler, Hafız Şirazi’nin ‘Gülbün-i iyşmînemed sâki-i gül’izâr kû’ mısraıyla başlayan gazeli üzerine bestelediği neva makamındaki kârın bu formun şaheserlerinden olduğunu belirtiyor. Biz neye dayanarak itiraz ediyoruz o halde? Fikret Karakaya, elimizdeki notaların o devrin üslubunu yansıtmadığını söyleyerek giriyor mevzuya. 1675’te vefat ettiği tahmin edilen Ali Ufkî Bey, ondan sonra aynı yüzyılın eserlerini kayıt altına alan Kantemir ve Kevseri’nin notları sayesinde 17. asır musiki üslubu biliniyor. Fakat sadece Kantemir’de, yarım bir Itrî bestesine rastlanıyor. Hisar Saz Semaisi’ni Kantemir mi yarım yazdı, Itrî mi eseri yarım bıraktı? Bilinmiyor. Besteyi inceleyen Karakaya, “Pek bir şey ifade etmiyor.” diyor sorumuza cevaben. “Bu bestenin efsaneyi yansıtacak, haklı çıkaracak bir seviyesi yok.”

    Unutulmaya terk ettik

    Ruhi Ayangil de destekliyor Karakaya’nın görüşlerini. Bilimsel bilgi, bize nota mecmualarındaki 17. asır üslubunun Itrî’ye de hâkim olması, eserlerin o çerçevede meydana getirilmesi gerektiğini söylüyor. Oysa mevcut besteler bambaşka bir devrin penceresinden sesleniyor. Ayangil, bu farkı eserlerin zaman içinde anonimleşmiş olmasına bağlıyor: “Meşk sistemi sayesinde anonimleşmiştir besteler. Pek çok büyük bestekâr için durum böyledir. Her hoca talebesine meşk ettirirken başka bir forma büründürüyor eseri. Küçük kartopu, devasa bir hacme erişiyor.”

    Neticede, ‘Türk musikisinin en büyük bestekârı’ ilan ediliyor Itrî. Fakat bu paye de yetmiyor değişen, ona ait olmaktan çıkan eserlerin nisyana terk edilmesine. Listeyi elimize aldığımızda Şeyhülislam Esad Efendi’nin ‘binden fazla’ dediği bestelerden günümüze ulaşanların, birkaçı hariç, değil sesini, ismini dahi duymadığımız çıkıyor ortaya. “Kim dinler, kim söyler varak-ı mihri vefayı…” diyor Ruhi Ayangil ve ekliyor: “Türk musikisinin ve kültürünün büyüklüğünü ben nerede görürüm bilir misiniz? Bu kadar nisyana, vefasızlığa, bigâneliğe, harabiyete, bu kadar kasti veya taksiri ihmale rağmen hayat dolu bir tomurcuk gibi muhafaza eder kendini. Mucizevî bir şeydir bu.”

    Bunca mahrumiyet içinde, bir ruha dönüşen Itrî’yi tanımak için ait olduğu medeniyeti tanımaktan başka çare görünmüyor. Önce medreseleri, Enderun sistemini, tasavvuf kurumlarını anlamak gerekiyor. Belgeler üzerinde çalışmadan, salnameleri, mühimme defterlerini araştırmadan, asırlar içinde makam, usul, seyir anlayışlarının, şiir kullanımının nasıl değiştiğini görmeden söylenen sözler, hamasetten başka mana ifade etmiyor Ayangil’e göre.

    Hazır UNESCO sayesinde hatırlamışken harekete geçmek gerektiğinde hemfikir herkes. Mevzu, şimdiye kadar yapılageldiği gibi birkaç konserle kapanırsa Itrî’ye değil, Türk müziğinin yüzlerce yıllık geleneğine yazık olacak zira. Araştırma merkezleri kurulması, makaleler ve kitaplar yoluyla eksik/yanlış bilinenlerin düzeltilmesi ve uluslararası toplantılarla bu müziğin dünyaya mal edilmesi gerekiyor. Aksi takdirde dilediğimiz kadar ispritizma seansları düzenleyelim “Ey ruh, geldiysen haber ver!” demekle o ruh gelmiyor…

    Yahya Kemal’den bize hediye

    Itrî’yi bize Yahya Kemal Beyatlı’nın hediye ettiğini söylemek mübalağa olmasa gerek. Onun şiiri olmasa bu kadar kabul görür müydü bilinmez…

    Büyük Itrî’ye eskiler derler,

    Bizim öz mûsıkîmizin pîri;
    O kadar halkı sevkedip yer yer,
    O şafak vaktinin cihangîri,
    Nice bayramların sabâh erken,
    Göğü, top sesleriyle gürlerken,
    Söylemiş saltanatlı Tekbîr’i.
    Tâ Budin’den Irâk’a, Mısr’a kadar,
    Fethedilmiş uzak diyarlardan,
    Vatan üstünde hür esen rüzgâr,
    Ses götürmüş bütün baharlardan.
    O dehâ öyle toplamış ki bizi,
    Yedi yüz yıl süren hikâyemizi
    Dinlemiş ihtiyar çınarlardan.
    Mûsıkîsinde bir taraftan dîn,
    Bir taraftan bütün hayât akmış;
    Her taraftan, Boğaz, o şehrâyîn,
    Mâvi Tunca’yla gür Fırât akmış.
    Nice seslerle, gök ve yerlerimiz,
    Hüznümüz, şevkimiz, zaferlerimiz,
    Bize benzer o kâinât akmış.
    Çok zaman dinledim Nevâ-Kâr’ı,
    Bir terennüm ki hem geniş, hem şûh:
    Dağılırken “Nevâ”nın esrârı,
    Başlıyor şark ufuklarında vuzûh;
    Mest olup sözlerinde her heceden,
    Yola düşmüş, birer birer, geceden
    Yürüyor fecre elli milyon rûh.
    Kıskanıp gizlemiş kazâ ve kader
    Belki binden ziyâde bestesini,
    Bize mîrâsı kaldı yirmi eser.
    “Nât”ıdır en mehîbi, en derini.
    Vâkıâ ney, kudüm gelince dile,
    Hızlanan mevlevî semâıyle
    Yedi kat arşa çıkmış “Âyîn”i.
    O ki bir ihtişamlı dünyâya
    Ses ve tel kudretiyle hâkimdi;
    Âdetâ benziyor muammâya;
    Ulemâmız da bilmiyor kimdi?
    O eserler bugün defîne midir?
    Ebediyyette bir hazîne midir?
    Bir bilen var mı? Nerdeler şimdi?
    Öyle bir mûsıkîyi örten ölüm,
    Bir tesellî bırakmaz insanda.
    Muhtemel görmüyor henüz gönlüm;
    Çok saatler geçince hicranda,
    Düşülür bir hayâle, zevk alınır:
    Belki hâlâ o besteler çalınır,
    Gemiler geçmiyen bir ummanda.

     

    ITRÎ’nin Naa’tı

    Şiirleri konusunda bestelerinden daha şanslıyız. Şuara tezkireleri sayesinde elimizde Itrî’ye ait çok sayıda şiir bulunuyor. Naat’ı, bestekârımızın ne yüce bir mana ufkunda bulunduğunu anlatmaya yetiyor:

    Sâyesi düşmez yere, bir böyle nahl-i Tûr’sun

    Mihr-i âlem-girsin, başdan ayağa nûrsun
    Tarîk-i gülzâr-ı âlem, mâlik-i mülk-i âdem
    Münkirîne mahz-ı mâtem, mü’minîne sûrsun
    Sensin ol şâh kim Süleymanlar kapında mûrdur
    On sekiz bin âleme hükmetmeğe me’mûrsun
    El benim dâmen senin, ey rahmeten li’l-âlemin
    Şöhretim isyan benim, sen afv ile meşhûrsun
    Padişah-ı evvelîn ü kıblegâh-ı âhirîn
    Evvel ü âhir imâmu’l-enbiya mezkûrsun
    Ya Resûlallah, umarım diyesin rûz-ı cezâ

    Gerçi cürmüm çoktur ammâ, Itrî’yâ mağfûrsun!

     

    Prof. Dr. Ruhi Ayangil (Türk müziği sanatçısı, orkestra şefi, kanun sanatçısı): Besteleri gemiler geçmeyen bir ummanda çalınıyor

    Eserleri bilinmiyor, bilinenler de ya eksik ya yanlış okunuyor. Dilkeşâveran sabah salalarını sildik minarelerden. Hayr umulur mu böyle şebâbın seherinden… Bu parçalar artık sadece gemiler geçmeyen bir ummanda çalınıp dinleniyor… Musiki bir ülkenin ses genetiğidir. Itrî o genetiğin haritasıdır, onu çözen bu toplumu çözer. O yüzden yok sayılıyor. Kesinlikle kasıt var bu nisyanın ardında. dört başı mamur yüksek icra ile yapılmış bir Itrî kaydı yok elimizde? Batı’yla mukayese edince üzülüyoruz. Almanya’da Bach’ın külliyatı yayınlanmış. 152 CD, 2 DVD. Büyük bestekâra hürmet böyle olur.

    Faris Akarsu (Batı müziği sanatçısı, orkestra şefi): Itrî’ye reva görülen Mozart’a yapılamaz

     

    Müziğe tek başına bakmak aradığımız cevapları vermez bize. Batı müziğinde bu komple bakışvardır. Her dönemin bestecileri kendi devrinin edebiyatçıları, ressamları, mimarisi, tarihi, önemli siyasi şahsiyetleri, filozofları ve keşifleriyle birlikte analiz edilir. O zaman bütün olarak görürsünüz. Bach dönemi ile ilgili çok geniş bir çerçeve çizebilirim size. Müziğine baktığınızda inanılmaz bir simetri görürsünüz. Aynı simetri katedrallerde de vardır. Ama Itrî’yi anlat deseniz ‘hık, mık’ etmeye başlar insanlar. Çünkü bilmezler. Eserlerini orkestraya göre düzenleyip çaldırdıklarında çağdaşlaşmışkabul ediyorlar kendilerini. Ben de diyorum ki gidin Mozart’ın requiem’ini de elektrogitarla, basgitarla çalın, çağdaşlaştırın. Ona dokunulmaz, bizim bestecilerin çağdaş olabilmesi içinse senfonik orkestra ile çalınması lazım gelir. Yapılışına bir şey demiyorum. Ama iddia yanlış. Burada yerli bestekârlara ve bestelere yapılan muamelenin yurt dışında Batılı bir müzisyene yapılması mümkün değil. Konuşulamaz bile.

    Fikret Karakaya (TRT sanatçısı, müzikolog ): Bilmediğin şey senin değildir

    Sanat eserleri, toplum bireylerinin ve nesillerin lehimleridir. Bu eserler sayesinde millet olunur. Çok büyük şairlerimiz, yazarlarımız var, yeni nesiller onların dilini anlamıyorsa bizim olmaktan çıkmışlar demektir. Tıpkı bu musiki eserlerinin bizim olmaktan çıkmaya yüz tuttuğu gibi. Ahmet Haşim okuyabiliyor mu bugünkü nesil? Cenap Şehabettin, Tanpınar… Nef’i, Fuzuli, Baki, Nabi, Şeyh Galip neredeyse bizim değil artık! Tıpkı onlar gibi Itrî’nin, İsmail Dede’nin, Zekai Dede’nin bizim kalabilmesi için yeni nesillere tanıtılmaları, sevdirilmeleri gerekiyor.

    Tek merkez, FSM Vakıf Üniversitesi bünyesinde

    Buhûrîzâde Mustafa Itrî adına açılan tek araştırma merkezi, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi bünyesinde bulunuyor. Medeniyetler İttifakı Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Recep Şentürk, Osmanlı medeniyetinde müziğin entelektüel, manevi ve ruhi tekâmülün parçası olduğunu hatırlatarak, merkezin ilk işlevinin bu ruhun hatırlatılmasına hizmet etmek olduğunu söylüyor. “Müzikten kopmakla kalmadık, felsefesinden de koptuk. Bu müziğin ihya edilmesi, arkasındaki felsefe ve dünya görüşü ile beraber ele alınması, anlaşılması ve hissedilmesiyle mümkün.” diyen Şentürk’e göre İslam medeniyeti, musikisi ihya edilmeden ihya edilemez. Cumhuriyet döneminde 3 önemli medeniyet zenginliği; etik, estetik ve metafiziğin tahribi, İslam’ın medeniyet olarak imhasına yol açtı Şentürk’e göre. Yeniden ihyası da ancak etiğin, metafiziğin ve müziğin ihyasıyla mümkün. Bu maksatla araştırma merkezi ilk olarak uluslararası bir sempozyum düzenlemeye hazırlanıyor.

    Itrî Türk Musikisi Araştırmaları Merkezi Sorumlusu Yrd. Doç. Dr. Yalçın Çetinkaya, öncelikle Itrî hakkında kesin cümleler kurmamıza mani olan muğlâklığı giderecek araştırmalar yapacaklarını belirtiyor. İlk hedef, Buhûrîzâde’yi doğru şekilde ortaya koyabilmek. “Türk musikisi tarihinde en sık rastlanan ifade, ‘Zamanının en büyük hocalarından ders almıştır. 1000’den fazla eser bestelemiştir; fakat günümüze ancak 50 kadarı ulaşmıştır.’ Kim o hocalar? Bilmeyiz. Eserleri konusunda net bir şey yoktur. Mezarı belli değildir. Böyle bilgilerden kurtulmamız lazım.” diyen Çetinkaya, Itrî’yi dünyaya tanıtmak için evvela bu muğlâklıktan kurtulmak gerektiğini düşünüyor. Merkezin gündeminde Itrî yılında bu araştırmalarla birlikte Türkiye’nin ve dünyanın önemli şehirlerinde Itrî’ye ait kabul edilen eserlerin icra edileceği konserler düzenlemek var.

    26 mart 2012

     

     




    Related Posts

    münir bey devrin atatürk’ü gibiydi!

    Mayıs 2, 2020

    belgeler cemil bey’i anlatıyor!

    Mayıs 2, 2020

    münir nurettin selçuk

    Ocak 12, 2017
    Add A Comment
    Leave A Reply Cancel Reply

    Çok Okunanlar
    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum
    Nisan 21, 2025
    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!
    Nisan 21, 2025
    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!
    Nisan 21, 2025
    biz çalıkuşu nesliyiz!
    Nisan 21, 2025
    anadolu kitabı koruyamamıştır
    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram Pinterest
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    © 2026 Ayşe Adli

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.