Close Menu
Ayşe AdlıAyşe Adlı

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    • Yeşilçam’dan Portreler
    • Geçmiş Zaman Olur Ki…
    • Türkiye Kurulurken…
    • Hoş Sada!
    • Tüm Kategoriler
      • Şehir ve Mekan
      • Dünya’dan
      • GeziYorum
      • Kitabiyat
      • Nadir Söyleşiler
      • O Şehr-i İstanbul Ki…
      • Portreler
      • Sinema Yazıları
      • Sanat Penceresi
      • Tarih Yazıları
      • MetaFizik
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    Nadir Söyleşiler - sahada oyuncu yok, herkes oyun kurucu!

    sahada oyuncu yok, herkes oyun kurucu!

    Mayıs 2, 2020
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

     

    Halil Bingöl, sahaflık mesleğinin eskilerinden. 70’lerde müşteri olarak gidip gelmeye başladığı Sahaflar Çarşısı’na, 1980’de, mesleğini bir kenara bırakarak çırak olarak girmiş. Muhittin Eren, Aslan Kaynardağ, Muzaffer Ozak, İbrahim Manav gibi mesleğin eskilerini yakından tanımış, ticaretlerini gözlemlemiş. Sahaflığın geride kalan 40 yılına yakından şahitlik eden Halil Bingöl’e 15 yıldır oğlu Barış da eşlik ediyor. Barış Sahaf‘ın Anadolu ve Avrupa yakası temsilcisi olan baba-oğul, mesleğin bugününü ve geleceğini de temsil ediyor.

     Halil Bey, bir sahaf dükkanından ilk içeri girdiğinizde kaç yaşındaydınız?

    Lise sondaydım. Burhan Abi’nin (Tezergil) dükkanıydı ilk gittiğim yer.

    Neredeydi bu dükkan?

    Beyazıt’ta. Sahaflar Çarşısı’na Beyazıt Kapısı’ndan girelim, sola bakalım. Orada Taş Baskı örneklerinin sergilendiği bir alan göreceksiniz. O alanın duvarı komple Burhan Tezergil’in dükkanıydı. O kadar salaş bir yerdi ki… Kitap hastalarının sevdiği esrik bir eski kitap kokusu vardır, onu duymak istediğimizde oraya girerdik. Kitapları indirip bindirerek bir şeyler arardık. Burhan Abi işin profesyoneliydi. Hastaları için ‘kıtır’ atardı oraya. Mesela Zuhûrî Danişmend’in çıkardığı Naima Tarihi vardır. 6 cilt fasikül fasikül çıkmıştı. Onun fasiküllerinden bir iki tane koyar. “Fasikül olarak alın, daha hesaplı gelir!” derdi. Bir türlü bitmezdi o fasiküller. 

    Böylelikle müşteriyi dükkana bağlıyor herhalde!

    Evet. Aynı şekilde Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’nin fasikülleri. Topla topla bitmiyor. “Abi hep aynı fasiküller çıkıyor, ötekiler yok mu?” diyorduk. “Gelecek! Depoda, acele etmeyin. Bu işler aceleye gelmez.” Böyle diye diye bizi oraya bağlıyordu. 

    İlk gittiğinizde ne arıyordunuz?

    Benim kitap peşine düşmem Tommix-Texas’la başladı. Lise sondayım, Eyüp’te oturuyorum. Eyüp’te Şafak Sineması vardı. Hep kovboy filmleri getirirdi. Kovboy filmi sevenler Tommix-Texas’a da bayılıyordu. Peynir ekmek gibi satılıyordu. Ben de başladım.  

    Okumaya mı, satmaya mı başladınız?

    Satmaya başladım. Okuyorum, satıyorum. Yeni sayıyı diyelim ki 10 kuruşa alıyorsak okuduktan sonra 5 tane eski sayıyla değiştiriyorduk. 1’e 5 kazanıyorduk. O dergiler yığıla yığıla bayağı bir yer tutmaya başladı. Baktım olmayacak, Pazar günleri kaçak olarak Beyazıt Meydanı’nda sergi açmaya başladım. 

    Sergi açmak izne mi tâbiydi?

    Yasak! Belediye kovalıyor, yakaladığını elinden alıyordu. Bu sebeple sergi bazen açılıyordu bazen açılmıyordu. Okulda yabancı dilim Fransızca’ydı. Gravürlü Fransızca gramer kitapları vardı. O gravürlere aşık olmuştum. Lisedeyim, lise 2 falan. O kitapları toplamaya başlamıştım. Sonra Tommix Texas’lar, Pecos Bill’ler de eklenince bayağı bir çeşit olmaya başladı. Ala sata işi ilerlettik ve Sahaflar Çarşısı’ndan da almaya başladık. 

    Ne alıyordunuz?

    Roman vesaire. Okuyoruz, satıyoruz, taktiğimiz bu. Biriktiremiyorsun, yer yok çünkü. Beyazıt’taki tezgaha koyuyoruz okuduklarımızı. Arkadaşlara liste dağıtıyorduk. “Bu kitaplar var, isteyen var mı?” böyle böyle ilerledi. 1966’da lise bitti. Üniversite’ye başladık. Yine devam ediyoruz. 

    Üniversite’de ne okudunuz?

    Galatasaray İktisadi Ticari Bilimler Akademisi, Maliye / Muhasebe Bölümü. Okulla birlikte alışverişlerimiz devam ediyor. Bir yandan da Perşembe Pazarı’nda bir firmanın muhasebesine bakıyorum. Mali durum düzelince kütüphane kurmaya başladım. Sadece tarih alıyorum. Özellikle Anadolu, Ortaçağ…

    Osmanlıca kitap da alıyor musunuz?

    Yok, daha başlamadım. Pervane-i Muhiddin Süleyman, Nejat Kaymaz’ın o kitabı beni epey silkeledi. O kitapta Sivas’ta Venedik Konsolosluğu olduğu yazıyordu. Sene 1232! Çok etkilendim bu bilgi karşısında ve Sivas üzerine yoğunlaşmaya başladım. Sivas’tan ata-dede memleketi Erzurum’a geçtim. Erzurum tarihi, Selçuklular, Keyhüsrev, Keykavus derken iyice sardı beni Ortaçağ. Karadeniz kıyıları ve coğrafyası, Urfa falan ilerledik. Sonrasını hatırlamıyorum artık. Kendimi kaybetmişim. 

    O kitaplık duruyor mu?

    Bende kitap durmaz. Okuduğumu rafa koyarım. Namıma imzalılar kalır sadece. 

    Sahaflığı meslek olarak yapmaya ne zaman karar verdiniz?

    Üniversite bitti, askerliği yapıp geldim. O arada öğretmenlik yaptım. Müteahhitlik yapan bir yakınım Mahmutbey Köyü’nde taş ocağı açtı. Oraya işletme müdürü oldum. Taş ocağı işletmeciliği bayağı zorludur. Patlayıcı madde vesaire kullanırsınız. Patlayıcı madde deposunun sorumluluğu da bende. Silah taşıma mecburiyeti var. Bir yandan da Aksaray’da yazıhanem var. Bütün müşterilerim hafriyatçı. Yılda bir evrak getiriyor adam, sonra ortada yok. Para veren de yok. Çok sıkıntı çekiyorum. 1980’e kadar böyle devam etti. İkinci çocuk da doğdu. İşlere yetişemiyorum, paramı toplayamıyorum… Bütün müşterileri çağırdım, defterlerini teslim ettim. Haliç Köprüsü yeni yapılmış. Çıktım oraya ve anahtarları aşağı attım. Yazıhanedeki bütün malzemeyi kapıdan geçen çingenelere dağıttım. İşten de ayrıldım… Sen sağ ben selamet! Geldim Sahaflar Çarşısı’na. 

    Kaç yaşındasınız?

    33! Sinan diye bir arkadaş var (Gözen), Gözen Yayınları. Çok da iyi müşterisiyim. Yanında çalışan delikanlı askere gitmiş. “Sabahları dükkanı açar mısın?” dedi. “Açarım!” Başladım orada. Sabahları dükkanı açıyorum, rafları düzenliyorum. 

    O tarihlerde Çarşı’da nasıl bir düzen vardı? Ders kitabına geçilmiş miydi?

    Hayır, ders kitabı falan yok. Çarşıya ders kitabını getiren Mehmet Ertezcanlı’dır, 18 numara. Allah rahmet eylesin. 
     
    Siz başladığınızda esnaf olarak kimler vardı?

    Ali Ertem, Hacı Muzaffer Ozak, Ali Abi (Manav), Der Kitabevi İbrahim Derbeder var. Arslan Kaynardağ, İsmail Açay, Tunç İnal, Muhittin Eren, Turhan Türkmenoğlu, Metin Yenici…

    Sizin dükkanda ne tür kitaplar olurdu?

    Daha çok tarih vardı. O zamanlar gelen kitaplar Çarşı’nın ortasına yığılıyor. Hacı Muzaffer bütün çırakları çağırıyor. “Hangi bölümden anlıyorsun?” “Edebiyat!” “Edebiyatları, romanları ayır.” “Sen?” “Tarih!” “Türk Tarih Kurumu‘nu ayır!” Türk Tarih Kurumu kitapları o zaman sahhafiye, yanına yaklaşamazsın. Bütün kitapları ayırıyoruz, yazmaları o alıp inceliyor. Sonra da taksim edilen kitapları bize verip dükkanlarımıza gönderiyordu. Sade bir tanesinin fiyatına sayıyordu hepsini. “Satınca verirsin!” diyordu ona da. Herkesin satacağı kitap belliydi, kimse kimsenin işine karışmazdı. 

    Şimdiki gibi herkes her kitabı satmıyor öyle mi?

    Hayır. Mesela bir Ahmet arkadaşımız vardı, o sırf şömizli klasik roman satardı. Metin Yenici abi sırf dergi alıp satardı. Turan Türkmenoğlu eski yazı, hat, çerçeve, levha üzerine çalışırdı. Onun dışında kitap bakmazdı bile. Bize gönderirdi. 

    Osmanlıca biliyor muydunuz?

    Hayır bilmiyorum ama kararlıyım, bu işi yapacağım. Evde kitaplıklar dolu, orada problem yok. Kitap almaya da devam ediyorum. Yetecek kadar para geçiyor elime… 25 numarada Hasan Harman diye bir ağabeyimiz var. Çelebi bir adam. Astsubaylıktan atılmış. Evvelden dışarda tezgah açıyorlardı, barakalar yapılınca içeri geçtiler. Kedi hastası, raflarında kediler yatıyor. Dükkana kokudan girilmiyor. 1983 yılında bana, “Ben artık çeviremiyorum. Al dükkanı sen işlet, bana da ayda belli bir para ver. Hiç bir şeyine karışmam.” dedi. Yanında çalıştığım Sinan’a danıştım. “Destekliyorum seni!” dedi. İşe giriştim. 

    Dükkanda ne tür kitaplar vardı devraldığınızda?

    Hiçbir şey yok, sadece kediler var. Evdeki kitapları getirdim. Raflara dizdim, karşıdan seyredip “Ne kadar güzel kitaplarım varmış” diye keyifleniyorum. Birkaç kitap da sattım. İsmail Açay abi geldi. “Halilcim, Hayırlı olsun. Çok iyi bir müşteri kaybettik ama iyi bir arkadaş kazandık!” dedi. Raflara baktı, baktı. “Çok güzel kitapların varmış, neler neler almışsın bizden.” Sonra bana döndü, anlatmaya başladı. Ders veriyor… “2000 lira verip bir kütüphane aldık. En iyi kitaplara öyle bir fiyat koyacaksın ki, kütüphaneye verdiğin parayı ilk satışlarda çıkaracaksın. Geri kalan bedavaya gelecek. Sonra müşteri geldi, bir kitabı eline aldı. Heyecanlandığını farkettin. O kitabın o dakikaya hadar hiç kıymeti yoktu. Kağıt parçası! Müşterinin ilgisini çektiği zaman değer kazanmaya başlar. Müşteri bir fiyat teklif etti, ‘Kurtarmaz’ deyip rafa koyarsan hayatının hatasını yaparsın. Bedava kitaba verilen parayı reddettin, o para senin cebinden çıktı. 25 liraya satmayı kabul etmediğin bir kitabı bir daha 24 liraya veremezsin ve sittin sene satılmaz!” Hakikaten de yaşadım bunu. Ben de gençlere aynı tasviyelerde bulunuyorum şimdi. Bu taktikleri yapın, gerisine karışmayın… 

    O yıllarda bir ihtisaslaşma olduğunu söylediniz. Siz yeni dükkanınızda ne satıyordunuz?

    Tarih Kurumu’nun kitaplarını. O zaman sahhafiye sayılıyordu onlar. Tarih Kurumu yeniden kitap basmaya başlayınca sahaflığın bir bölümü çöktü. 1938 baskı Piri Reis, Kitab-ı Bahriye çıkarıp koyuyordun müşterinin önüne, palamut gibi. Müşterinin gözleri parlıyordu. Yok o zaman, bulunmuyor. 

    Osmanlıca eserlerle ne zaman ilgilenmeye başladınız?

    1980’lerin sonlarında Tarih Toplum dergisi çıkmaya başladı. İlk sayılarda değişik hurufatla basılmış kitaplarla ilgili bir makale serisi yayınlandı. 8 – 10 sayı devam etti. ‘Arap Harfleriyle Basılmış Türkçe Kitaplar’ o zamana kadar ben onları Arapça zannediyorum, Osmanlıca daha kafamda oturmamış. Sonraki sayılarda Grek harfleriyle, Ermeni harfleriyle, İbrani harfleriyle basılmış kitapları da tanıttılar. O yazılar merakımı uyandırdı. 

    O tarihe kadar elinize geçen Osmanlıca kitapları ne yapıyordunuz?

    Osmanlıca kitap yok ki, almıyorum. Ustam ‘Bilmediğin, anlamadığın şeyi alıp satmayacaksın!’ demişti. Sözünü tutuyoruz. İsmail Abi Osmanlıca öğrendiğimi duymuş. Ahmet Refik’in Kafkas yollarında kitabını verdi, “İlk 10 sayfasını bir ay içinde Türkçe yazıp bana getireceksin” dedi. Bir iki ayda 10 sayfa yazdım. Götürdüm, baktı, yanlışların altını çizdi. Doğrusunu söyledi, o beni çok teşvik etti. Öyle öyle Osmanlıca kitap alıp satmaya başladım. O zaman malzeme bol. Osmanlıca kartpostalları tezgahın altına atıyorduk. Yakup Nakri diye bir arkadaş vardı, gelir damgalıları toplardı. Biz anlamıyoruz. Osmanlıca kitaplara da bakan yoktu. Osmanlıca dersleri çoğalınca ilgi arttı. Biz de Osmanlıca kitaptan para kazanmaya başladık.

    Ne zamana kadar Sahaflar Çarşısı’nda kaldınız?

    1994’e kadar Çarşı’daydım.

    Neden ayrıldınız?

    İşlettiğim dükkan belediyenindi. Bütün dükkanlar belediyenin zaten, şahıs malı yok. Büyük dükkanlar İstanbul Belediyesi’nin, ufaklar da Eminönü Belediyesi’nin. Fahrettin Kerim Gökay Belediye Başkanı iken mukaveleye bir şart koymuş. ‘Burada eski kitap dışında bir şey satılmayacak. Ve dükkanlar eski kitap satanlara ucuz fiyata kiralanacak!’ Bizim dükkanı belediyeden kiralayan Hasan Baba 1994’te vefat etti. O vakte kadar hiç ortalıkla görünmeyen yeğeni ortaya çıktı. ‘Dükkanı 1 milyara devredeceğim.’ dedi. İyi para… Ben veremeyince yan komşu devraldı dükkanı. Ben de Aslıhan’a taşındım. 

    Beyoğlu’nda sahaf var mıydı o zamanlar?

    Vardı, ama Aslıhan yeni kuruluyordu. 3 – 4 kişi vardı orada; Özay Yıldız, Ergun Hiçyılmaz, Meral Altındal, Orhan Devret, daha sonraları Alaattin Eser, Simurg…

    Diğer dükkanlar boş muydu?

    Bir kısmı boştu bir kısmında da başka işler yapılıyordu. Matbaa, kasetçi, çiçekçi, kuşçu ve akvaryumcu vardı. 

    Sahaf müşterisi Beyazıt dışında bir yerden kitap almaya alışmış mıydı?

    Anlatayım; dükkanı tuttuk. Boya badana yaptık. Raflar yapıldı, elektrik tesisatı çektirdik. Kitapları dizdik. Kimse yok! Bekliyoruz gelen giden olmuyor. Matbaa çalışıyor, sadece onun sesi duyuluyor, çıs-tak, çıs-tak… Orhan’a gittim (Hisar Kitabevi). Bir de Özay Yıldız diye bir arkadaş var, Ada Kitabevi. Oturduk, ‘ne yapalım’ diye düşünüyoruz. “Burada bir müzayede yapalım, Hanı tanıtalım!” dedim. Kitap topladık. İlk kataloğu yayınladık, arka kapağa Aslıhan’ın nerede olduğunu gösteren bir kroki bastık. Kimse bilmiyor. Birinci müzayede epey parlak geçti. Münadimiz Ergun Hiçyılmaz. İkinci müzayede de iyiydi. Hiç kataloglara girmemiş mecmualar vesaire bulduk. Ortalık yıkıldı. Sene 1996. Dükkanlar dolmaya başladı. Bu sefer de kiralar arttı. 

    Beyazıt’ta dükkana gelip giden müşterilerden kimleri hatırlarsınız?

    Metin Erksan, Nejat Uygur… Normalde yanına girmek için bir ay önceden randevu alacağın insanlar Pazar günü gelir kapıda beklerdi. Müfettişler, hariciyeciler, hocalar… İstanbul Emniyet Müdürlerinden Adnan Kınay vardı. Komünizm masası şefi. 50’li yılların komünistlerinin ödü kopardı ondan. İttihat Terakki topluyordu. Edirnekapı’da otururdu. Kahkahasıyla meşhurdu. Çarşıya aşağıdan, Kapalı Çarşı tarafından girerdi, bir kahkaha attı mı herkes anlardı onun geldiğini. Çok renkli kişiler vardı, hepsi yürüdü gitti… Yerlerine gelenler o kadar heyecanlı değil. Birikim yok, altyapı yok. 
     
    (Metin Erksan)
     
    Aslıhan’da dükkanı en sık ziyaret edenler kimlerdi?

    Beyazıt’tan bakiye olanlar yine geldiler. Faruk Ilıkan var mesela, İttihat Terakki çalışanlardandır. Feriköy’den bir hurdacım vardı, eski yazıdan korkardı. “Kur’an yazısı, çarpılırım.” diye elini sürmezdi. 7 – 8 koli mal almış, hepsi Kur’an yazısı. Arabaya attı getirdi, Beyazıt’tayız. Elimi bir attım, Meclis-i Mebusan Reisi Ahmet Rıza Bey’in hüviyet kartı. Onun evrak-ı metrukesiymiş. Kime gösterdiysek ilgilenmedi. Şükrü Hanioğlu ilgilendi ama alacak parası yok. Bir gün Heidelberg Üniversitesi’nden iki kişi geldi. Evrak-ı duymuşlar, “Ne istiyorsanız verelim” dediler. “Yurt dışına satmam!” dedim. Adam biliyor, “Burada bunu alacak kurum yok!” dedi. Yine de satmadım. Aradan zaman geçti, birgün Faruk Ilıkan’ı gördüm. Seslendim, ona gösterdim. Birkaç evraka baktı. Rengi attı, terledi. “Ne istiyorsun?” dedi, söyledim. “Alamam, o kadar param yok. Arabam da eski model, satsam o kadar etmez…” Bir hafta sonra sabah erkenden geldi. Mali müşavirdi, Kapalıçarşı’da müşterileri var. Arasıra onlardan emanet para alıyor, üzerinde taşımamak için bana bırakıyor, dönüşte alıyor. Yine öyle bir emanet çanta bıraktı. Yarım saat sonra geldi. “O çantayı çıkar bakalım” dedi. Çıkardım, “Say!” Saydım. Bir zarf daha uzattı, “Bir de burayı say!” Onu da saydım. “İkisin topla!” Benim istediğim para! “Al paranı, onlar senin, bu koliler benim.” 8 kolinin tamamını aldı gitti. Erol Şadi çok istedi görmeyi ama göstermedi. Rahmetli Erol Şadi’nin bir huyu vardı, bir şeyi verdin mi, gitti. Bir daha gelmez. Yayınlamıyor da. 

    Mesleğinizi bu kadar mı çok seviyorsunuz ki oğlunuzu da teşvik ettiniz sahaflığa?

    Barış üniversitede iktisat okudu. Üniversiteden önce yardıma gidip geliyordu. Ama istekli görünmüyordu.

    Siz istiyor muydunuz bu işi yapmasını?

    Gönlümden geçiyor ama, zorlamak istemiyorum. Okulu bitti. ‘Askerliğini yapsın gelsin, belki kendi planı vardır’ dedim. Askerden geldi, karşıma aldım “Ne düşünüyorsun?” dedim. “Şu anda bir şey düşünmüyorum, bana biraz müddet ver.” dedi. “Bak oğlum, hazır tezgah. Gel otur, ben çıkıp gideyim.” dedim. 

    Bırakmayı mı düşünüyordunuz?

    Ben gene bulurum yolumu diyorum. Bir hafta sonra geldi. “Ben bu işi yaparım ama sen desteklersen!” dedi. “Tamam, ama sözümden çıkmayacaksın.” dedim, kabul etti.  

    Sene?

    2003 ya da 2004. O günlerde Aslan Kaynardağ’ın sağlığında bir arkadaşın deposuna kaldırdığı kitapları aldım. Bahçelievler’de bir depoda. “Haydi Barış Bey, taşı bakalım!” İlk taşıdığı malzeme odur. Bizim kollarımız mal taşımaktan uzar. O da o gün başlamış oldu. 

    Barış Bey, bir de sizden dinleyelim hikayeyi?

    Yazları babama yardıma gidiyorum. Bütün müşterileri tanıyorum, pasajı biliyorum. Konfor alanı geniş benim için. 1994’ten beri Aslıhan’da babam. Beyazıt’a da gittim çocukken, orada da kitap tozunu yuttum. Kitap okuyorum ama işin ticari ve bilgi boyutu eksik. Aslında üniversitede kafamda şekillenmeye başladı bu iş. Ama üniversite hocam Fethiye’deki oteline müdür yardımcısı olmamı istiyordu. Fazla toz yutmuş olacağım ki, kitapları turistlere tercih edip babamın yanında başlamaya karar verdim. İlk günlerde, dükkanını Ankara’dan İstanbul’a taşımış bir esnafın deposuna gittik. Bir inşaata koymuş kitapları. Yığınla kitap var. Babam oturdu, Osmanlıcaları ayıklıyor. Orada belki bir damperli kamyon kitap var. Babam sadece Osmanlıca’lara bakıyor, onları da ayıklıyor…
    Aklım almıyor. Anlaştılar, seçtiklerini taşıdım. Hepi topu normal bir otomobil dolacak kadar kitap aldık. Neden hepsini almadık? Babam ne verse kabul edecek adam. “Onlarla hiç uğraşma, sen direkt kaymağa bak!” dedi. Kaymakla uğraşacağım da kötüyü bilmiyorum ki kaymağı ayırt edeyim… Dükkana getirdik, satıyoruz. Para kazanıyoruz.

    Osmanlıca öğrenmiş miydiniz? Ne alıp sattığınızı biliyor musunuz?

    Hayır, Osmanlıca da bilmiyorum. İçinde Bosna Salnamesi vardı, bir tek onu hatırlıyorum. O kitaba bakıp “Bu çok nadir” falan diye konuşuyorlardı. Sonra Bahçelievler’deki depoya gittik. Oradan da sadece Rumca ve Ermenice kitaplar aldı. Onları da taşıdık, kol uzuyor. Şimdi düşünüyorum da çok iyi bir startmış. Farkında değilim o zaman. Her zaman öyle malzeme çıkıyor sanıyorum. Ben istiyorum ki toptan alalım, işi büyütelim. İşin hammaliyesi bende. Dükkan tıka basa dolu. Yengeç yürüyüşüyle, kıyın kıyın yürüyoruz. Oturmaya yer yok. “Ben burayı düzelteceğim.” dedim. “Ne yapıyorsan yap!” dedi babam. Serbest, hiç bir şeye karışmıyor. Ben de babamı yeni tanıyorum aslında. Evde gördüğüm, geç saatte gelip bir köşeye oturan, konuşmayan bir baba figürü. Şimdi usta çırak olduk. Bakıyorum, babam tonton bir adam. Şakalaşıyoruz, konuşuyoruz. İş beni orada sardı. Babam kitapla varolan bir adammış, onun dünyasına girince gösterdi bana kendisini. 

    Dükkanda ne tür kitaplar vardı?

    O zaman çok nadir kitaplar vardı. Çok efemera vardı, poşetler içinde, tasnif etmediği bir sürü efemera. Nişantaşı’nda ‘Efemera Günleri’ düzenlenmişti. “Efemeraları tasnif edip götüreceğim.” dedim. Ona da ‘tamam’ dedi. Hiç umursamıyor. Klasörler aldım, hepsini dizdim. Fiyatlandırmak için gösteriyorum, ‘Kafana göre takıl’ diyor. “Bak 3 tanesi 10 lira diyeceğim.” diyorum, ‘Olur!’ diyor. İstiyorum ki ‘Şöyle yapma, böyle yap!’ desin. O serbest bırakıyor. Festivale gittim, ilk tezgahım, heyecandan ölüyorum. 

    Sene kaç?

    2004 falan olmalı. Nedret Abi (İşli) geldi tezgaha. “Ne var elinde?” dedi. Gösterdim, sunum yapıyorum. “Kartvizitler var, 3 tanesi 10 lira.” Nedret Abi başladı palamut gibi ayıklamaya. 3 tanesi 10 lira ya, o sadece 1 tanesini seçiyor. “Abi 3 tanesi 10 lira!” diyorum. “Tamam, ben buna 10 lira vereceğim.” diyor. Israr ediyorum, “Olmaz 3 tanesi 10 lira.” 

    Kimlerin kartvizitleriydi?

    Osmanlıca bilmiyorum ki, kimbilir kimleri aldı. Babama anlattım, “İyi, iyi. Böyle böyle öğrenceksin.” dedi. İşin ticari kısmı haliyle çok önemliydi. Kitap geldi, kaça alacaksın? Kaça satacaksın? Tıp kitabı diyelim; tamam, Şeref Abi (Dr. Şeref Etker) alır ama ticari değeri ne?

    Bu soruların cevabı geldi mi Halil Bey’den?

    Hayır, kendi kendime çözmeye çalıştım. Şimdi anlıyorum onu. Aslında doğru yapmış. Başka türlü olmaz bu iş. Zarar edeceksin ki öğrenesin. Kafamızda bir plan vardı, babamı ofise çıkaracağız. Gelen malın iyisini oraya koyacağız, ben de dükkanda devam edeceğim. Ama hurdacı geliyor, 
    “Halil Abi yok mu?” ‘Yok!’ diyorum. 
    “Mal vardı gösterecektik.” 
    “Ben bakayım”, 
    “Yok, Halil Abi’ye göstereceğiz.” Hayda! Tecrübe kazanamıyorum. Müşteri geliyor, “Halil Abi?”
    “Yok!” Her gelene yok diyorum beni görsünler diye ama kimse beni pek muhatap almıyor. Halil Abi yoksa ne mal alabiliyorum ne satabiliyorum. 

    Müşteri neden sizden almıyor?

    Çünkü babam indirim yapacak. Bana bir kitabı 5 bin lira demişse ben o fiyattan aşağı düşmeyeceğim ama onunla pazarlık yapabilecekler. Taktik de bilmiyorum… Kitaplar üzerine konuşuyoruz falan ama ticari tarafım cilalanmıyor… Birgün Yüksel Gölpınarlı geldi. Tolga Gürocak askere gidiyormuş. “Dükkanı boşaltıyor, gelir misin?” dedi. 

    Dükkan nerede?

    Bahariye’de, Kafkas Pasajı’nda. O zamana kadar Kadıköy’ü hiç düşünmemiştim. Babam, “Git bir bak!” dedi. Yine rahat davranıyor. Geldim, baktım. Tuttum dükkanı.

    Sene?

    2007 ya da 2008. 3 – 4 senelik tecrübe var.

    Hazır hissediyor musunuz?

    Sadece hevesliyim, hazır değilim. 3 – 4 senede ne olacak bu işte. Ateş gibiyim ama, sadıracağım. Biraz kitap topladım, geldim. Dükkanın yarısı boş! 

    Dolu olan raflarda ne var?

    Karşıdaki dükkanın deposundan getirdiğim şeyler. Başlangıç seviyesinde malzeme. Her sabah tanıdığım kişilere gidip kitap toplamaya başladım. Hurdacısı, esnafı nereden ucuz kitap bulabilirsem. Ev Aksaray’da, önce Sarıyer’deki hurdacıları dolaşıp oradan dükkana geliyorum mesela. Öyle böyle derken dükkan görüntü olarak doldu ama bişey yok içerde. İnternette reklam vermiştim. Birgün o reklamdan gören biri aradı. Göztepe’de bir eve çağırdılar. Gittiğim ilk ev orasıdır. İnanılmaz malzeme vardı.

    Ev sahipleri kimlerdi?

    Hukuk Fakültesi’nin sekreterinin kitaplığı. Adam vefat etmiş, torunu evlenecek, oğlu satıyor. Şimdi öyle bir kitaplık 7 – 8 bin liraya çok rahat alınır bana kalırsa. O zaman da 3 – 4 bine her esnaf alırdı. Ben çok cahilâne ‘1500 lira!’ dedim. Adam bir bana, bir kitaplara baktı. “Çocuğun bir tek takım elbisesi alınır bu paraya. Çok az!” dedi. “Siz bilirsiniz!” dedim. Çok deneyimsizim ama kendimden emin konuşuyorum. Kabul ettiler, aldım. Dükkana yığdım, ilk müşteri 3 bin 500 liralık malzeme aldı. Rakamları hiç unutmuyorum. O parti bana çok iyi geldi. Yeni açan herkesin başına böyle bir şey geliyor. Ballı bir partisi oluyor. Bir nevi ilahi teşvik pirimi diyorum ben buna. 2 – 3 sene geçti aradan. Huzursuzlanmaya başladım, değişiklik arıyorum. Yine Moda’da, sokak arasında, Revnak apartmanında bir yer buldum. Kafkas’ta kira 500 liraydı, burası 400 lira. Orası da çok iyi geldi. Karşıda bir kafe vardı, orada yemek yiyen kız geldi 3. gün. “Eski kitap alıyor musunuz?” 
    “Alıyorum” dedim. 
    “Numaranızı alayım, sizi arayacağız.” Aradı da, babası erken yaşta vefat etmiş. İş Bankası’nda denetmenmiş. Yayınevinin bastığı bütün kitapları göndermişler adama. Prestiji var, normal kitapları var falan. Ama hepsi yeni. “Eski bir şey yok mu?” dedim.
    “Var ama onlarla ilgileniyor musunuz?” demez mi?
    Bir çıkardı, Kabe’yi gösteren Osmanlıca bir pusula. 

    Osmanlıca biliyor musunuz artık?

    Babamın oradayken öğrendim. Biraz Rumca ve Ermenice de öğrendim. Sultanahmet garsonları gibi, kitabı anlayacak kadar biliyorum birkaç dili. Osmanlıca bilmeye de gerek yok. Malzeme kendini anlatıyor zaten. Malzemenin sahibi Halep’te kadılık yapmış. Fotoğrafları var, büyük boy Sürre Alayı fotoğrafları, kaftanlar falan var. “Bunları alacağım” dedim. Çok şaşırdılar. “Bunlar para ediyor muydu?” Yenileri tutmuşlar, eskileri atmışlar! “Nereye attınız?” “Çöp tenekesine!” Hemen koştum baktım ama el arabacıları dakika başı dolaşıyor o sokakları. Hiç bir şey yok. Döndüm, fiyat istiyorlar. Çok para eder ama onların gözünde kıymetsiz. Yine aynı rakamı verdim, “1500!” Kadın ağlamaya başladı, “Bunlar bu kadar para mı ediyordu, sayenizde taşınma masrafını çıkardık.” O parayı teklif ettim ama o kadar param yok. “Bankadan çekip geleyim.” dedim. Çıktım, sağa sola telefon ettim. Babamdan 300, bir başkasından 500 falan derken toparladım. 10 dakika sonra geldim, verdim parayı. Başlangıç çok bereketliydi.

    O tür malzemenin müşterisi kimdi?

    Hac malzemelerinin pek ilgilisi yoktu o zamanlar. Sürre Alayı fotoğrafını festivalde Bahattin Abi (Öztuncay) aldı. Diğer fotoğraflar daha harc-ı alemdi ama onları da sattım. Artık, “Bu iş güzel” dedim kendi kendime. 

    Eski kitap ve malzeme çıkma sıklığı neydi?

    Babamla beraberken piyasa daha hareketliydi sanki. Mal geliyordu. Bir döngü vardı. Daha sonraları mal bulmakta zorlanmaya başladık. Babamın yaşıtlarını dinlediğimde onların da kendi dönemlerinde ‘mal yok!’ diye yakındıklarını öğreniyorum. Her kuşak kendine göre bir yokluk yaşıyor. Ben başladığımda internet faal değildi. Aslıhan Pasajı’nda bilgisayarla ilk çalışan belki de bizdik. Nadirkitap yoktu daha. E-bay’a girdik, müthiş bir platformdu orası. Burada satamadığımız rakamlar oradaki müşteri için hiç sıkıntı değildi. Üstelik dünyanın bir yerinden insanlarla irtibata geçiyoruz. Bir kez Yunanistan’ın ilk yayıncılarından biri olan Sideris’in ilk baskı Jules Verne’lerini bulduk. Listeledik, biri hemen aldı. Sonra teşekkür için İstanbul’a geldi. Yayınevinin sahibi, koleksiyon yapıyormuş ve bu kitaplar eksikmiş. Öyle öyle iş büyüdü. Sonra Nadirkitap’a döndük. İnternet yeni bir hareket kattı bizim işlere ama internetle birlikte mal gelme seyri de bozuldu. Önceden mal getiren kişi internete koyup kendisi satmaya başladı. Bir iki sene içinde herkes internete döndü. Pazarlığın olmadığı platformları seviyor esnaf. 

    Bu mesleği genellikle orta yaş üstü insanlar icra ediyor. Siz çok genç yaşta başlamışsınız. Gençlik dinamizmi mesleğin icrasında değişikliğe sebep oldu mu?

    Bir sürü fikrim vardı. İlk başta herkesin aklına gelen şeyler! Neden reklam vermiyoruz? diyordum mesela. O kadar çok denemişler ki, çok kolay refüze ediyorlardı beni. Pasajdayken pasajın tabelasını değiştirelim dedim. Tabela çok kötüydü, değiştirmek 4 ayımı aldı. Kolektif iş yapmak çok zor. Mesleğin doğası gereği bireyselsin. Ben de kendi dükkanımda uygulama yolunu tuttum. Yapabildiğimi yaptım.  

    Dükkanınızdaki malzeme çeşitliliği babanızınkiyle aynı mı, yeni başlıklar eklediniz mi?

    Ekledim tabii. Babam broşürlere hiç yüz vermezdi. Ben onları almaya başladım. e-bay’da müşterinin ilgisini farketmiştim. Babam için bir kitap yeniyse, baskısının olup olmaması farketmez onu düşük fiyata verir. Hiç olmayacak bir kitabı 10 liraya alabilirsiniz ondan. Yeni dönemin nadirleşmeye başlayan eserlerinin de bir ticari değeri var, onlara ben daha çok dikkat ediyorum. Pul alıp satıyorum, babam onlara da hiç girmez. 

    Birbirinize malzeme paslıyor musunuz?

    Bana malzeme sattığı oluyor. Verme değil yani, satıyor. 10 liraya aldıysa 11 liraya veriyor. Para yoksa başkasına satıyor malı, sonra ödersin demek falan da yok. Evde baba oğuluz, burada o benim ustam. Kolaycılığı sevmez babam. Onun bu tutumu beni disipline ediyor. “Babam halleder” dememe hiç müsaade etmedi. Dükkanın sabah erken açılması gerektiğini babamdan öğrendim ben. Başlarda, ‘ne olacak, 12’de açarız’ diyordum. Babam erkenden gidiyor, pasaj bomboş. Kepengi biz açıyoruz. Bir gün akşamüstü bir hurdacı geldi pasaja. Yandaki Tokatlıyan Han’da hukuk kitapları varmış, kimse ilgilenmemiş. Babam gidip baktı. Komik bir paraya aldı. El arabasıyla getirmeye başladık. Taşı taşı bitmiyor. Dükkanın içi doldu, kapının önü doldu, koridora taştık. Cilt cilt hukuk kitabı… Ertesi sabah yine erkenden açtık dükkanı. Kitaplara bakıyorum, içimden babama kızıyorum. Bir adam döndü köşeyi, çevresine baka baka geliyor. Tek açık dükkan biziz, bir de Gürsel Abi var.
    “Borçlar hukuku var mı?” 
    “Dükkanın hepsi hukuk kitabı, dün aldık. Daha tasnif etmedik, istediğin gibi karıştır.” dedim. Adam alttan baktı, üstten baktı; “Hepsi ne kadar?” dedi. Babama baktım, o pazarlık yaptı, sattı bütün kitapları. Çok çılgın bir fiyata satmadık, önemli olan bir dükkan dolusu hukuk kitabını topluca satmış olmaktı. Alelade bir hukuk kitabını satmanın verdiği zevkle Cihannüma satmanın zevki bazen aynı olabiliyor. Çünkü bıraksanız kalacak. Yıllarca esnaftan esnafa gezen kitap var. Bir gün önce dükkana taşıdığım kitapları poşetlemeye başladım. Hepsini aldı, çok da sevindi. Kitapları aşağı indiriyorum, herkes ters ters bakıyor. O zaman inandım sabah erken gelmenin bir bereketi olduğuna. 

    Eski müşteriler arasında nev-i şahsına münhasır çok isim var. Günümüzde o nitelikte müşteriniz var mı Halil Bey?

    Mümkün değil. Şaban Özdemir, Önder Kaya gibi bir iki arkadaş var. Onlarda bir aşk var ama o kültür seviyesine gelebilirler mi ilerde, onu ben göremem. Bir İsmail Eren vardı, Balkan dilleri uzmanıydı. Çok nadir dergiler toplardı. Adnan Kınay gibi bir adamı bir daha nerede bulacağım. Erol Şadi’yle çok keyifli bir anısı vardı Adnan Abi’nin. Erol Şadi Erdinç’te İttihad Terakki’nin nizamnameleri vardı, tam takım. Bir tanesi de kaçak baskı. Adnan Kınay onu arıyor. Erol Şadi’de olduğunu biliyor. Fotokopisini almak istiyor. Her karşılaştıklarında hatırlatıyordu. Erol Şadi, “Göndereceğim Abi!” diyor, ses seda çıkmıyor. Bir dahaki sefere yine tekrarlanıyor, “Göndereceğim.” Gelen giden yok. Bir gece Erol Şadi’nin evine polis baskın yapıyor. “Yasak yayın arıyoruz.” diyor polis. “Yok kardeşim, ne yasak yayını?” Arama izni var tabii. Bütün kitaplığı indirecekler, şakası yok. Ev kitap dolu, işin içinden çıkmak mümkün değil. Komiserin eline yazıp vermiş nizamnamenin ismini. Komiser Erol Abi’yi bir kenara çekip, “Efendim, şunu verin bize, gidelim! Hiç kitaplığı da dökmeyelim.” diyor. Notu görünce Adnan Abi’nin gönderdiğini anlıyor tabii. Hemen çıkarıp veriyor, bir de selam gönderiyor. 
     
    Satışınızın ne kadar dükkandan, ne kadarı internetten?

    Dükkan hareketli olsa internet düşüyor, internetten iyi satış yaptığımızda da dükkan yeterince kazandırmıyor… Yüzde 40’a yüzde 60 gibi diyebilirim. Denge bazen birinden bazen ötekinden yana değişebiliyor. 

    Müzayede de düzenliyorsunuz değil mi?

    6 yıl oldu herhalde. Çok düzenli olmasa da ayda bir yapmaya çalışıyorum. O ay piyasadan bulduğum kitapları koyuyorum. Yeterince iyi malzemem yoksa esnaf arkadaşlardan da alıyorum. İnternet katılımı iyi oluyor. Herkesin istediği yine aynı, birinci baskı, imzalı, nadir… Radikal bir şey koyduğunuzda boş geçiyor. Piyasada çok efemera koleksiyoneri var ama büyük kısmı satmak üzere topluyor. Bir başlığı toplarken daha önce topladığı başka bir başlığı satıyor. Sahada oyuncu yok, herkes oyun kurucu!
    Related Posts

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Add A Comment
    Leave A Reply Cancel Reply

    Çok Okunanlar
    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum
    Nisan 21, 2025
    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!
    Nisan 21, 2025
    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!
    Nisan 21, 2025
    biz çalıkuşu nesliyiz!
    Nisan 21, 2025
    anadolu kitabı koruyamamıştır
    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram Pinterest
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    © 2026 Ayşe Adli

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.