Ortamın verdiği ipuçlarından yola çıkarak Rüyan Soydan’ın mesleği hakkında tahmin yürütme şansınız yok. 3 duvarı kitaplıklarla kaplı odanın kalan boşlukları Şerif Muhittin Targan imzalı bir resim, hat ve ebru tabloları ve yakın tarihlere kadar kullanılıyor olsa da bugün artık ‘antika’ vasfı kazanmış çeşitli objelere ayrılmış. Ama kısa bir mesai; ortama tek bir ismin, Mehmet Akif Ersoy’un hâkim olduğunu anlamaya yetiyor. 2000’lerin başlarına kadar Mehmed Akif’in Rüyan Bey’in hayatındaki yeri ve anlamı hemen hepimizinkiyle aynı. İstiklal Marşı şairi olmasının yanısıra vatanperver ve ahlaklı bir insan olmasından kaynaklı bir saygı besliyor Akif’e karşı. Ancak 2002 senesinin son aylarında yaptığı Mısır seyahati yeni bir başlangıca vesile oluyor. Geçtiğimiz 15 yılda bütçesinin ve mesaisinin önemli bir kısmını işgal eden Mehmet Akif koleksiyonunu Rüyan Bey’den dinliyoruz.
2003 yılında. 2002’nin sonlarına doğru Mısır’a gitmiştim. Suriyeli sanat tarihçisi ve mecânin-i kütübden bir arkadaşın evinde kaldım. Ev değil, kütüphaneydi sanki. Her yer kitap, koltukların üzeri, gardrobun içi dâhi kitap doluydu. Hüsn-i hatlar, tablolar, eski vesikalar. Kitapları anlattı, Müteferrika baskılarını gösterdi. 1500’lerde basılmış kitaplar getirdi… Birkaç gün kaldım ve ilk kitap virüsünü orada kaptım. O seyahatin hatırası olarak Cemaleddin Afgani’nin orijinal bir fotoğrafı ile dönmüştüm. Eskiden de kitap okumayı severdim, arada alırdım lâkin arkadaşımın evinde gördüklerim çok farklı şeylerdi.
Sahafiye değeri olan kitaplar mı alırdınız önceden?
Hayır, güncel kitaplar alıyordum. Biriktirmek gibi huylarım yoktu, okuduktan sonra başkalarına veriyordum. Mısır’da gördüğüm manzara çok hoşuma gitmişti. O arkadaşım kitapları sahaflardan aldığını söylemişti. İstanbul’a dönünce bu hevesle ilk defa Kadıköy’deki sahaflara gittim. 2003’ün başlarıydı. İlk girdiğim sahaf dükkânı da hiç unutmuyorum İmge Sahaf‘tı. O zamanlar şimdiki dükkânın karşısında bir dükkandaydılar. Rafları karıştırırken Mithat Cemal Kuntay’ın “Mehmed Âkif” kitabını gördüm. Sahaflardan aldığım ilk kitap budur.
Mehmed Âkif toplamak niyetiyle mi aldınız?
Hayır! O zamanlar Âkif’i herkes kadar tanıyıp seviyordum. İstiklâl Marşı’mızın şairi, ahlâklı bir adam ama hakkında bundan fazlasını bilmiyordum.
Kitabın sahafiye kıymeti var mıydı?
İlk baskıydı. Sahafiye değere sahip bir kitabım olsun hevesiyle almıştım. Bir çırpıda okudum. O kitap beni hem Mehmed Âkif’e müptela etti hem de sahaflara müdavim eyledi. Midhat Cemal’in üslubu çok hoşuma gitmişti. Anlatım tarzı, Âkif’i yansıtma biçimi, kendisiyle alay edercesine Âkif’le çekişmesi… Âkif’in ahlâklı duruşu çok etkiledi beni. Bilmediğimiz, tanımadığımız bir insan… Hayatta görmediğimiz peygamberî bir ahlâka sahip! O kitaptan sonra Âkif’le ilgili diğer kitapları da almaya başladım. Eşref Edib’in, Hasan Basri Çantay’ın, Fevziye Abdullah Tansel’in kitapları vesaire. Alıp, alıp, okuyordum. Sahaflara çoğunlukla Şaban Karataş ile beraber giderdik Kahire’ye de beraber gitmiştik. Bir gün, “Âkif’le ilgili bütün kitapları aldın herhalde?” demişti. Saydım, 35 kitap olmuş. O rakamı unutmuyorum.
Başladıktan ne kadar sonra saymıştınız?
Birkaç ay sonra.
Okuduğunuz kitapların tamamını sahaflardan mı almıştınız?
Tabii, o zamana kadar hemen hepsini sahaflardan aldım. Sahafların ortamı da hoşuma gitmişti.
Nerelere gidiyordunuz?
Kadıköy! Başka bir yer bilmiyorum henüz. Şaban Bey’e 35 kitap aldığımı söyleyince, “Tamamını almışsın, belki birkaç tane kalmıştır.” demişti. O günden beri topluyorum hâlâ bitiremedim… Yavaş yavaş çerçeve genişledi tabii. Sadece kitapla sınırlı kalmadı. Sonra biri, bir Âkif ilk gün zarfı hediye etti. İlk defa görüyordum, çok hoşuma gitmişti. Başka var mı diye araştırmaya başladım.
Artık “Koleksiyon yapıyorum” diyorsunuz herhalde!
Yok, hayır! Sadece hoşuma gittiği için alıyordum. İstanbul tarafına geçtikçe Cağaloğlu’nda sahaf İbrahim Kalkancı’ya da uğruyordum. Ona “Bana Âkif fotoğrafı bulabilir misin?” demiştim. Bir gün çekmeceyi açıp bir fotoğraf uzattı. Böylelikle ilk fotoğrafını almış oldum.
İstenen rakamlar size makul geliyor muydu?
Bazen makul oluyor bazen olmuyor ama Âkif’le ilgili kitabların ve evrakın fiyatları yüksek değildi. Yine o yıllarda ilk imzalı Âkif kitabına, Ankara Müzayede’nin kataloğunda rastlamıştım. Müzayedeye nasıl katılmam gerektiğini bilmiyorum. Bahtiyar Bey’den (İstekli) rica ettim, o aldı. 70 liradan çıkmıştı müzayedeye, o rakamdan alıp getirmişti bana. Benden başka kimse talip olmamış. Hem de son Mekke-i Mükerreme Emiri Ali Haydar Paşa’nın kardeşi Şerif Cafer Paşa’ya ithaflı ve imzalı bir nüshaydı. Hayli mütevazi bir rakam…
Fiyatlar hâlâ o seviyede de mi?
Değişti, seneler içinde yükseldi tabii. En son bir müzayedede imzalı bir Safahat nüshası 9 bin lira civarında satıldı galiba.
O sıralar var mıydı bilmiyordum. Yusuf Çağlar’ın elinde Âkif’le ilgili evrak olduğunu sonraları öğrendim. Son zamanlarda Eraslan Güzel Bey diğer koleksiyonları arasına Âkif’le ilgili eserleri de kattı. Malatya’da Dr. Mehmet Aslan Bey de aramıza katıldı. İnşallah koleksiyonları her gün biraz daha zenginleşecektir. Ben de tulumbaya su koymak bâbından bu arkadaşlarımı teşvik ediyorum.
Aranızda bir rekabet olması beklenirken dayanışmadan söz ediyorsunuz. Bu normal mi?
Rekabet yol arkadaşlığı demektir. Tek başına yol çekilmez, yol arkadaşlığı güzeldir.
Bir malzemeye birden fazla kişi talip olduğunda fiyat yükselmiyor mu?
Yükselsin! Onun olsun. Benim için önemli olan o malzemenin gün yüzüne çıkması. Bende olsa ne olacak? Mîrî malı işte, herkese açık. Gözettiğim tek bir şey var, alıp saklanmasın. Ben koleksiyoner de değilim zaten. Koleksiyonerleri çok seviyorum, takdire şayan insanlar. Onlar sayesinde tarihin kılcal damarlarından haberdar olunuyor. Bir konu hakkında bilgi ve ilgi sahibi olan, o konuyu en ince detayına kadar araştıran ve biriktiren kişilere koleksiyoner denebilir. Ben öyle birisi değilim. Benimki rastgele biriktirmekten mütevellit bir koleksiyon oldu. Üst üste birikti, birikti, koleksiyon haline geldi. Şahsi koleksiyonum gibi de bakmıyorum hadiseye. Sadece Âkif’in tanınmasını, bilinmesini istiyorum. Bunun için de sağda solda dağınık vaziyetteki malzemeyi bir araya toplamaya çalışıyorum. Elimde Âkif’in resminin, mektubunun, el yazısının ya da evraklarının olması da hoşuma gitmiyor değil, o ayrı mesele.
Kaç mektubu var koleksiyonunuzda?
Bugün itibariyle 50’den fazla mektubu bulunuyor. İlk aldığım mektup çok heyecan vericiydi. Bir gün Kafkas Pasajı’ndan Celal Bey (Gözütok) telefon ederek elinde bir tane Âkif ‘in mektubu olduğunu söylemişti.
Osmanlıca okuyabilir muydunuz?
Çok iyi değil, heceleyerek okuyordum. Büyük bir heyecanla gittim. Şerif Muhittin Targan’a yazılmış bir mektup, zarfıyla beraber. İlk defa böyle bir şey geçiyordu elime. Gözü kapalı aldım. Sonra bir de kâğıt çıkardı, iki yaprak. Âkif’in şiirleri yazılı. “Bu da var ama Âkif’in yazısı olup olmadığını bilmiyorum.” Onu da istedim. “Satamam, zirâ Âkif’in yazısı olup olmadığını bilmiyorum, henüz araştırmadım.” dedi. Israr ettim, Âkif’in olmasa dahi almak istediğimi söyleyince, “Satmam! Mektubu alın, bu da hediyem olsun.” diyerek hediye etmişti.
Safahat’ta yer alan şiirlerden biri miydi?
Evet, Abbas Halim Paşa için yazdığı “Bir Ariza” şiiri. Sonra Beşir Ayvazoğlu o yazının Âkif’e ait olduğunu tespit etti. Aynı metni 1950’li yıllarda Nevzat Ayasbeyoğlu bir dergide yayınlamış.
Bu işin hobi olmaktan çıktığını ne zaman farkettiniz?
O yıllarda artık yavaş yavaş çıkıyordu. Ne bulduysam aldım. Arkadaşlarımla birlikte sahaflara gittiğimizde bütün rafları teker teker elden geçiriyorduk. Müthiş bir açlık vardı.
Hayır, okumak için tarih kitapları da alıyorduk. Hesap kitap arasında gömülüp kalmayalım diye ilgimizi çeken kitapları buldukça aldık ama Âkif’leri kaçırmamaya çalışıyordum. İki sayfalık bir risale dahi olsa benim için önemliydi.
Çok malzeme çıkıyor muydu?
Bir hayli kitap vardı. Sıfırdan başladığım için hepsi benim için kıymetliydi. Sağ olsunlar sahaflar çok destekledi. Hepsini minnetle, bazılarını da rahmetle anıyorum. Aramızdan ayrılanlar da oldu. Mesela Sami Bey (Önal), üst katına kimseyi çıkarmazdı kolay kolay. Bize açıktı orası, seçip seçip alıyorduk. Bir gün Eşref Edip’ten kalma evrakla dolu bir kutu gösterdi; “İçinde Âkif’in mektupları da vardı, onları sattım. Bir bak, hoşuna giden olursa al!” dedi. Eşref Edip bir zamanlar, Manastırlı Hasan Paşa’nın torunlarının Mısır’daki bir araziyle ilgili davalarını takip etmiş, çoğu onlara dair yazışmalardı. Baktım, kâğıtlar arasında bir mektup duruyor, bizâtihi Âkif’in yazısı, artık tanıyordum. Emin olmak için kendisine gösterdim. Eline aldı, baktı, baktı, “Efendim, bu da sizin kısmetinizmiş” dedi. Ağır ağır konuşurdu; “Ben yok zannediyordum, sizi bekliyormuş.” Sonradan anladım ki bu mektup, (muhtemelen) Âkif’in hayattayken yazdığı son mektup. Türkiye’ye dönmeden bir iki ay kadar evvel yazılmış. Eşi İsmet Hanımı gemi ile İstanbul’a göndermiş, Eşref Edip’ten onu karşılamasını istiyor.
Koleksiyonunuz Âkif’in kitapları ve evrakı dışında neleri kapsıyor?
Öncelikle onunla ilgili her şey. Yaka kartından resimlere, broşürlerden kartvizitlere, hususi eşyalarından çevresine kadar her şey… Diğer taraftan, Âkif tek başına Âkif değildir. Onu Âkif yapan çevresidir ve onu anlayabilmemiz için bu çevreyi tanımamız gerekir. Babasından, annesinden, hocalarından tutun da arkadaş çevresine kadar herkes çok önemli. Hatta benim için çekiştiği insanlar, muarızları dahi çok önemli. Dolayısıyla, Âkif’le birlikte çevresi de bizi fazlasıyla ilgilendiriyor. Arkadaşlarımız geçen sene “Âkif’in Dostları” adlı 42 kitaptan müteşekkil bir proje gerçekleştirmişlerdi. O çalışma esnasında gördük ki, Âkif’in en yakınında kırkı aşkın yakın dostu var. Sadece birinci halkadaki isimlerden bahsediyorum. Üzerinde çalışıldıkça sayı artıyor.
Topladığınız malzeme arasında ailesiyle, babasıyla ilgili yeni bilgi var mı?
Malesef yok. Babasının Fatih müderrislerinden İpekli Tahir Efendi olduğunu biliyoruz. Ötesi yok. Müfid Yüksel bir ara dedesinin Arnavutça Mevlid’ini bulduğunu söylemiş ama Âkif, dedesinden ‘Okuma yazma bilmeyen yarı vahşi bir Arnavut’ diye bahseder. O yüzden ben çok ihtimal veremedim. Eğer öyleyse hakkında bildiğimiz çok şey değişir.
Âkif’in dostları arasında profil olarak sizi şaşırtacak kimse var mı?
Şaşkınlık yaratmaktan ziyade hayranlık veren bir münasebet görmekteyiz. “Âkif’in Yakın Dostları” projesinde şunu vurgulamak istemiştik; Âkif bizim yaptığımız gibi insanları kategorize etmiyor. ‘Biz ve onlar’ diye bir ayrımı yok. Mithat Cemal gibi seküler hayat tarzına sahip bir insan Âkif’in yanında 30 küsur sene bulunmuş. Babanzâde gibi çok dindar bir insan da Âkif’le beraber. Abbas Halim Paşa gibi Türkiye’nin ve Mısır’ın en zengin insanlarından biri de o halkada, sokaklarda yaşayan Neyzen Tevfik de. İnsanların ne fikrine, ne zenginliğine, ne de mevkiine bakıyor.
Bu insanları Âkif’in etrafında toplayan müşterek ne?
Samimiyet, dostluk, dürüstlük. İnanç yapısına değil, sadece bunlara bakıyor. Mesela, Âsım kitabında uzun uzun bahsettiği babasının talebesi Ali Şevki Hoca, tok sözlü, sözünü esirgemeyen bir insan. Bu özelliği sebebiyle insanları kaçırıyor çevresinden ama Âkif ona hayran.
Neden?
Çünkü Âkif’e göre adam gibi bir adam hem dürüstlük âbidesi hem kitapsever! Bütün kitapları ciltletip kitaplığına koyuyor. Ulemâyı, udebâyı gözetiyor. Şairlerle sohbetler ediyor, yüksek seciyeli bir insan… Diğer yandan Abdülhak Hamid, hayat tarzı itibarıyla Âkif’le taban tabana zıt birisi ama o, Âkif için “Makber’in şairi”. Sırf bu sebeple Abdülhak Hamid’in bütün kusurlarını siliyor. Şerif Muhittin Targan’ın hem ahlakını seviyor hem de sanatına hayran. Yaşça kendisinden çok küçük olmasına rağmen… Yaş farkı da gözetmiyor. Bir bakıyorsunuz kendisinden 10 küsur yaş büyük olan Abdürreşid İbrahim’le, bir bakıyorsunuz 12-13 yaş küçük Midhat Cemal’le. Muarızları dahi bu çizgide.
Muarızları kim?
İlk akla gelen tabii ki Tevfik Fikret. O da öyle zannediyorum ki inatlaşma neticesi o noktaya gelmiş. Fikret, kişilik itibariyle en yakın arkadaşlarını dahi kolayca kıran bir yapıya sahip. Hassas, vatanperver ve büyük bir şair aynı zamanda. Şiirleriyle Âkif’i de etkilemiş. Âkif’in hiçbir surette düşünce farklılığına takılmadığını görüyoruz. Tevfik Fikret’e kızmasının sebebi başka, “O benim peygamberime küfretti!” diyor. Fikret’in oradaki saldırgan üslubundan rahatsız oluyor. Diğer taraftan Tarih-i Kadim şiirini Fikret’in kendisinin yayınlamadığını da biliyoruz, hatta yayınlandığında üzüldüğü dahi söyleniyor… Bir de Raif Necdet Bey var. Safahat ilk neşredildiğinde Âkif’in şiirleri aleyhine birtakım yazılar kaleme almış. Âkif cevap vermemiş, onunla Mithat Cemal kalem kavgasına tutuşmuş.
Mehmet Âkif’in ailesiyle temasınız oldu mu?
Maalesef çocuklarına yetişemedim, torunlarıyla tanıştım. Rahmetli Ferda Hanım’ı tanıdım. Selma Hanım’la sürekli görüşürüz. Kendilerinde bulunan Âkif’in bazı resim ve mektuplarıyla, köstekli saatini ve seccadesini bana verdiler, kendilerine minnettarım.
Özel eşyalarına ne olmuş? Kitapları ve diğer eşyalarının akıbeti biliniyor mu?
Âkif’in imzaladığı kitaplar elimizde mevcut. Sadece bende 13 tane imzalı kitabı var. Birçok şahıs ve kütüphanelerde de olduğunu biliyoruz. Buna mukabil elimizde bulunan bir iki kitap haricinde, Âkif’in kitaplığında bulunan ya da ona imzalanan kitaplara hemen hiç rastlamıyoruz. Muhtemelen şahsi eşya ve kitaplarını Mısır’a giderken götürmüş ve dönüşünde orada bırakmış. Öyle çok özel eşyası olduğunu da zannetmiyorum. Ev değiştirirken gece taşındığını ve eşyalarının bir at arabasını doldurmadığını biliyoruz. Mısır’a giderken de şahsi birkaç eşya dışında herhalde fazla bir şey götürmemiştir. Az bir ev eşyası, biraz kitap, bir gramofon, birkaç plak…
Kimi dinliyor?
Şerif Muhittin Targan, Tanburi Cemil ve Hafız Kemal Bey’in mevlitleri. Yanına biraz da kitap alıyor. Bir de oradan edindiği basit birkaç parça eşya var evinde. Döndüğünde de zaten hastaydı ve ‘Belki dönerim’ düşüncesi de vardı. Biliyorsunuz Yozgatlı İhsan Efendi’ye Kur’an Meali’ni emanet ederken “dönersem ikmal ederim” diyor. Dolayısıyla oradan eşya getirdiğini zannetmiyorum. İstanbul’da, Fuat Şemsi’nin gözetiminde, Prenses Emine Hanım’ın Mısır Apartmanı’ndaki dairesinde kalıyor. Bazen Alemdağ’a, Prens Halim Said Bey’in köşküne gidiyor. Oralarda kullandıkları kendinin şahsi eşyası değil. Dolayısıyla elimizde ondan kalan pek eşya yok. Bende, evinde kullandığı bir halı, seccadesi, muhtemelen hanımının Mısır’da kullandığı bir Lahorî örtü ve saati var.
Yeni malzeme çıkma sıklığı ne? Şimdiden sonra Mehmet Âkif’in bilinmeyen mektupları ya da fotoğrafları çıkabilir mi?
Tabii, çıkabilir. Biz bir açlıkla sahafların elinde ne varsa aldık ama henüz sahaflara ve müzayedelere intikal etmeyen malzemeler de vardır. Defter ve kitap aralarında kalmış yahut çatı katlarında farkına varılmayan şeyler olduğuna eminim. Mesela, en son bir fotoğraf aldım. 1962 yılında mezarı nakledilirken çekilmiş. O törene ilişkin hiçbir belge yoktu elimizde. Askeri merasim esnasında çekilmiş. Askerler, imam ve arkasında kalabalık bir kitle var. Muhtemelen gazete haberi için çekilmiş küçük bir fotoğraf.
Sizi bu kadar heyecanlandıran malzemeye nasıl paha biçiyorsunuz? Ucuz ya da pahalı olduğuna nasıl karar veriyorsunuz?
Ben değer biçmiyorum, sahaflar ne derse o. Pazarlık yapılacak şeyler değil bunlar. İstenen rakama değer bu malzemeler. Şimdiye kadar fahiş fiyat isteyen de olmadı.
Âkif’in biyografisinde öne çıkan mekanlar var; Mısır, Burdur, Ankara, Edirne, Berlin ve tabii İstanbul. Âkif coğrafyası, koleksiyonunuzda kendisine yer buldu mu?
Elbette. Arkadaşlarımız bu sene Âkif’in şehirlerini yazdı. Mehmed Âkif Vakfı olarak biz de Pendik Belediyesi’nin sponsorluğunda 10 kitap halinde yayınladık. Edirne, Mısır, Kastamonu, İstanbul; Anadolu ve Avrupa Yakası, Anadolu Coğrafyası, Adana, Arap Coğrafyası, Berlin ve Ankara… Bu coğrafyanın çoğuna da gittim. Gidince onun gözüyle bakmak da istiyor insan. Fakat çok fazla izini bulamıyorsunuz. Bir tek Mısır’da izleri hâlâ duruyor.
Kahire’de neler var?
El-Ezher’de Türklerin kaldığı, Âkif’in sohbet ettiği yerler duruyor. Mahmudiye Medresesi var, Kahire Üniversitesi’nde adını taşıyan bir anfi bulunuyor. Hilvan’daki evi de duruyor ama oraya özellikle gitmedim. Mal sahibinin ziyaretlerden rahatsız olduğunu söylediler.
Nasıl bir rahatsızlıktan söz ediyoruz?
Sudan göçmeni bir adamcağız, muhtemelen elimden alırlar diye tedirgin oluyordur. Âkif bunu kesinlikle istemezdi. O adamın huzurlu olması, orada bir Âkif Müzesi kurulmasına tercih edilmelidir. Adı kullanılarak birilerine haksızlık edilmesi muhakkak ki Âkif’i rahatsız edecektir.
Âkif hatırat yazmış mı?
Türkiye’ye döndükten sonra Nevzat Ayasbeyoğlu’na hayatını anlatmış, onu biliyoruz. Safahat’ın girişinde de Ömer Rıza Doğrul’un yazdığı bir hayat hikayesi var ama kendi kaleminden bir şey yok.
Âkif bir şiirinde “Sessiz yaşadım, kim beni nereden bilecektir!” diyor. Münzevi bir hayatı ve biraz melankolik bir tabiatı var ama biraz da kırgın bir ifade sanki bu. Vefatı sonrasında bu mısraı haklı çıkaracak, unutulduğu bir dönem olmuş mu?
Tarih Âkif’i yanıltmış bu konuda. Ölümünden sonra resmi bir ilgisizlik olmuş ama tam olarak nisyana terk edildiği bir dönem yok. Ölümünden sonra lehte ve aleyhte epeyce yayın var. Yeni Adam Mecmuası bir Âkif anketi yapıyor. Hakkında kitaplar yayınlanıyor. 1940’lı, 50’li yıllardaki mecmualarda zaman zaman gündeme geldiğini görüyoruz. 1956’da Âkif hatıra pulu basılıyor. İlk gün zarfları da bastırılıyor PTT tarafından. Anma törenleri, ihtifaller yapılıyor. 1986 yılındaki Âkif anmalarıyla birlikte yayınlarda artış başlıyor. 2006’dan sonra daha da hızlı hale geldi.
Malûm 1936’da vefat etti, 2006 ölümünün 70’inci yıldönümüydü. Elimizde Âkif’le ilgili 700’e yakın kitap var. Bunların çoğu 2006’dan sonra yayınlanmış. Hâlâ da yeni yayınlar yapılıyor.
Yahya Kemal ve Tanpınar’la aynı dönemde, aynı şehirde yaşamış. Bugün baktığımız nokta itibarıyla milli ve manevi değerler itibarıyla müşterekleri bulunan bu isimler Âkif biyografisinde nerede duruyor?
Yahya Kemal’in Âkif’in cenazesine katıldığını biliyoruz. Yakınlarda yayınlanan polis istihbarat raporlarında ismi geçiyor. Safahat’ı beğenerek okuduğu da malum. “Âkif İslam’ın imanını, ben estetiğini yazdım” mealinde bir sözü var. Hastalığı döneminde ziyaret ettiğine dair şeyler duydum ama emin değilim. Tanpınar’ın ise hatıralarında Âkif’i sevmediğinden bahsediyor.
Koleksiyonunuzla ilgili ileriye dönük bir projeniz var mı? Müzeye dönüşür mü mesela?
Öyle bir planımız yok. Gelecekte Allah ne gösterir onu bilemem tabii. Görünen o ki çocuklarıma bırakacağım en büyük miras Âkif koleksiyonu olacak. Şimdilik topluyoruz, çekmecelerde duruyor.
Hangi mecralardan alışveriş yaptınız şimdiye kadar?
Sahaflar, müzayedeler, tabii ki Nadirkitap.
‘Âkif’ çerçevesi dışında neler ilgi alanınıza giriyor?
Müziğe özel bir ilgim olmadığı halde çok güzel bir gramofon görmüştüm, hoşuma gittiği için aldım. Haliyle gramofon alınca plak da almak gerekiyor. Osmanlı dönemi saz eserleri ve hafız plakları aldım önce. Sonra daha yenilerden Münir Nurettin, Hamiyet Yüceses, Safiye Ayla, Perihan Altındağ, Sabite Tur, Müzeyyen Senar, Mualla Mukadder… Bazen bir anda aklımızda hiç olmayan hususlara yönelebiliyoruz. Türkiye’deki hiçbir kütüphanede salname koleksiyonunun tam olmadığını, buna mukabil Chicago Üniversitesi kütüphanesinde eksiksiz bir Osmanlı Salnameleri koleksiyonu olduğunu öğrendiğimde bu husus çok zoruma gitti. Denizler Kitabevi’nde toplu Devlet Salnameleri koleksiyonu vardı, hepsini aldım. Eksikleri zaman içerisinde tamamlamaya çalıştım. Şehir salnamelerine girmedim ama müessese salnameleri, özel salnameler, matbuat salnamelerini buldukça aldım.
Sahafları hangi sıklıkta dolaşıyorsunuz?
Eskiden çoktu, şimdi yoka indi. Haftada iki gün gittiğim oluyordu. Kafkas Pasajı hareketliydi o zamanlar. Kadıköy’deki sahaflara gidiyordum, çok sahaf olmasa da Aslıhan Pasajı’na uğruyordum. Denizler Kitabevi, Turkuaz Kitabevi… Çok seyrek de olsa gitmeye devam ediyorum. Ankara’dakileri biliyorum. Yurtdışı seyahatlerinde görmüşsem mutlaka sahaflara giriyorum. Artık doygunluk ve yorgunluk var. Şimdi sahafların çaylarını içmeye gidiyorum. Gözümün önünde bir şey varsa bakıyorum, raf karıştırmıyorum… Bütün samimiyetimle söylüyorum, sahaflar olmasa bu koleksiyon olmazdı. Ne Mehmed Âkif’e ilgi duyardım, ne de bu malzemeyi bir araya getirebilirdim. Çok yardımlarını gördüm. Başkasına sattıklarında daha fazla kazanabilecekleri halde bana makul fiyatlarla verdiklerine çok şahit oldum. Bazen ilgimden dolayı hediye ettikleri de oldu.
Bu ilişki koleksiyon yapma konusunda sizi teşvik etti mi?
Kesinlikle! Beni koleksiyon yapmaya sahaflar teşvik etti. Bugün bir koleksiyonum varsa sahaflar sayesindedir. Yoksa benim, topladığım malzemeden haberim dahi olmazdı. Bir malzeme bulduklarında arayıp haber veriyorlar.
Koleksiyonculuk bir maraton. Soluğunuzun kesildiğini düşündüğünüz zamanlar oluyor mu?
Hayır, bu bir aşk. Bir başkası için hiçbir anlam ifade etmeyen bir kâğıt parçası benim için çok özel olabiliyor. Rahmetli Veysel, ‘Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa!’ diyor ya o hesap işte. Bazen yaşıyorum bunu, benim aşkla aradığım bir şeye kimse dönüp bakmıyor bile. Bir sahaf festivalinde ne alırsan 10 lira kartpostallarının arasında Mehmed Âkif’in bilinen ilk gençlik fotoğrafının orijinalini bulmuştum. Benim için fevkalade ehemmiyete haiz olmasına rağmen hiç kimsenin dikkatini çekmemiş.
Koleksiyon yapmaya başladıktan sonra konuya ilginizin çerçevesi değişti mi?
Çok! Her bakımdan o günle mukayese edilemeyecek bir noktadayım. Hem kitaplardan hem de bu çevredeki insanlardan çok şey öğrendim. Çok değerli insanlar tanıdım.











