Close Menu
Ayşe AdlıAyşe Adlı

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    • Yeşilçam’dan Portreler
    • Geçmiş Zaman Olur Ki…
    • Türkiye Kurulurken…
    • Hoş Sada!
    • Tüm Kategoriler
      • Şehir ve Mekan
      • Dünya’dan
      • GeziYorum
      • Kitabiyat
      • Nadir Söyleşiler
      • O Şehr-i İstanbul Ki…
      • Portreler
      • Sinema Yazıları
      • Sanat Penceresi
      • Tarih Yazıları
      • MetaFizik
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    Hoş Sada! - sokağın efendileri!

    sokağın efendileri!

    Alatav, sahnesini sokağa kurmuş bir müzik grubu. Yaşananlar göstermiş ki sanatın en rahat icra edileceği ve asıl muhatabına ulaşacağı gerçek sahne orası...
    Şubat 13, 2015
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

     

    Günün sonuna doğru yalnızlar kalabalığı ağır ağır yürüyor İstiklal Caddesi’nde. Omuzlar üstünde dünyanın yükü. Bir ses bölüyor usul usul akan dünya telaşını. “El vurup yâremi incitme tabip / Bilmem sıhhat bulmaz hicrâneler var / Oy dünya dünya, yalansın dünya / Can ile cananı alansın dünya…” Müzik caddenin mütemmim cüzü. Şaşılacak bir şey yok. Lakin bu tınıda bir başkalık var. Yumuşak, derin, teskin edici… İster istemez oraya doğru yön tutuyor ayaklarımız… Etraf kalabalık. Duvar dibine çökmüş birkaç adamın davetkâr nağmeleri bunlar. Anlık temaslar dışında sokaktan da kalabalıktan da bîhaberler sanki.

    Kadın / erkek, çocuk / yaşlı, dindar / gayr-ı Müslim… Bilcümle ahali aniden karşılarına çıkan ayaküstü müzik ziyafetinin keyfini sürmekte. Âşık Veysel, Karacaoğlan, Emrah… peş peşe sıralanıyor. Santur, ney, gitar, ritim saz; günün keşmekeşinde debelenip giden kalabalığı kısa süre için de olsa sakin bir limana taşıyor. Sürprizin güzelliği bir yana, dinlediğimiz seslerin profesyonelliği işkillendiriyor bizi. Kim bu adamlar? İcralarında, tavırlarında acemilik alameti yok. Canları sıkılmışda akşama çıkacakları konserin provasını sokakta yapmaya mı karar vermişler? Ama hayır, bulundukları yeri yadırgıyor gibi görünmüyorlar. Sorular art arda sıralanıyor. Çaresiz, usulca yanlarına sokulup merakımızı gidermeleri ricasında bulunuyoruz. Konser devam ediyor, biz biraz daha oyalanıp tekrar gelmek üzere sıyrılıyoruz dinleyiciler arasından.

    Birkaç gün sonra ekibi bıraktığımız yerde, İstiklal Caddesi’nin sonunda, Tünel Meydanı’nın hemen yanında buluyoruz. Birazdan çalmaya başlayacaklar. Ahmet Öztürk santur’u akort ediyor. Yanında ağabeyi Murat ve Hakan Gürbüz. Bir tabureye de biz çöküp başlıyoruz sohbete. Grup müzik yolculuğuna yıllar önce başlamış. Aşinaları onları ‘Siyabend’den biliyor. Sonra ‘Kara Güneş’ ve nihayet ‘Alatav’. Yarı yaş yarı kuru toprak demek alatav. Değişmeye, dönüşmeye başlamış lakin henüz tavına gelmemiş. İsim tercihlerinden başlayarak tüm cümlelerine yansıyor bu tevazu. Herkesle aynı yerde, sokaktalar. Oldukları gibi, ne eksik ne fazla, görünmekle iktifa ediyorlar.

    Aklımız sokakta, söze oradan girmekte fayda var. İşin kalitesi başka adresleri işaret ediyor. Ne oldu da sokağa düştüler acep? Görünenin yanıltıcılığı ile başlıyorlar anlatmaya? “Burası dışarıdan gelenler için sokak gibi görünebilir; ama bizim mahallemiz, yaşama alanımız. Evsiz zamanlarımızda buranın korunaklı sokaklarını keşfettik, oraları mesken edindik.” Kastımız rencide etmek değilse de daha temkinli kullanmak gerekecek ‘sokak’ı anlaşılan. Yüceltmenin de aşağılamanın da manası yok. Önemli olan orada ne yapıldığı, ne yaşandığı. Muhataplarımızın kendini en doğru ifade ettiğini düşündüğü yer sokak. Bağımsız, özgür… Üstelik başkalarının yönlendirmesine maruz kalmadan doğrudan, istedikleri şekilde ulaşıyorlar dinleyiciye.

    Arada üzerinde gök kubbe dışında çatı olan mekânlarda da icra-i sanat eylemişler tabii. Gelin görün ki olmamış, ‘piyasanın beklentileri kesmemiş’ Alatav’ı. Onlar da 90’ların ortalarında yabancısı olmadıkları sokağa sığınmışlar yeniden. Her biri önemli müzikal başarılara imza atmış. Piyasada hâlâ karşılıkları var. Zaman zaman teklifleri değerlendirdikleri de oluyor. Sokağa mecbur değiller yani.  Yaptıkları işi özel kılan biraz da tercihlerini bile isteye bu yönde kullanıyor olmaları.

    Sokak, yapısı gereği biraz bıçkın, kalender meşrep olmayı gerektirir. Orada varlık göstermek niyetindeyseniz mücadeleyi en başından göze almalı, kazanacak potansiyele sahip olmalısınız. Salonların kuralları geçmez; yolu, yordamı, raconu bilmek gerekir. Velhasıl efendi adamın işi zordur sokakta. Kurallar dâhilinde bir görünür bir kaybolursunuz. Oysa uzaktan bakıldığında bile duruşlarındaki ağırbaşlılığı, efendiliği hissettiğiniz Alatav, bayağı bütünleşmiş görünüyor sahnesiyle.  Kuralları biraz esnetmişler tabii. Bir iki parça söyleyip çay molası verebiliyorlar mesela. Ya da gönüllerine göre bir gün 3 – 4 saat çalıp ertesi gün müsait değillerse kendilerine izin verebiliyorlar. Fakat yanlış anlaşılmasın, bu rahatlık dinleyiciye ciddiyetsizlik değil samimiyet olarak yansıyor.

    Yazın mesele yok. Birer tabure yetiyor sahnenin kurulmasına. Ya kış günleri? Perküsyon sanatçısı Hakan Bey veriyor cevabı: “Kışın da güneş açıyor.” Şaka yapıyor gibi görünse de ciddi. Kışkıyamette de buradalar. ‘Çaldıkça ısınıyoruz’ deyip güneşi gördükçe geliyorlar.

    Sandığımızdan daha önemli yeri var sokağın hayatlarında. Çok şey öğretmiş, çok değiştirmişonca yılda yaşananlar. Sosyolojisine de ruhuna da vâkıflar. “Bize göre burada olmak işimizi en iyi, insana yakışır şekilde icra etmek demek. Âşık Veysel’den, Pir Sultan Abdal’dan parçalar çalıyoruz. Herkes ayrı bir hâl içinde gelip geçiyor. Akıllarda bin bir türlü şey. Yanımızdan geçerken ruh hâllerine uygun sözler çalınıyor kulaklarına. Bu kelama kapılıp gidiyorlar. Herkesin kendi içinde yaşadıkları burada birbirine karışıyor.”

    Cadde sürprizlere açık ayrıca. Herkes beraber dinliyor Alatav türkülerini. Bir gün 2 – 3 yaşında bir çocuk annesinin kucağından zıplayıp dalıyor aralarına. Bir başka gün 7’sinde bir delikanlı geçiyor darbukanın başına ve yetişkinlere taş çıkartıyor. Bu kadar da değil, Alatav’ı Fatih Akın’ın İstanbul’un Sesleri filminde izleyen bir Arjantinlinin kendilerini bir hafta aradığını anlatıyor Murat Bey. “Gidecekleri gün karşılaştık. Bizi görünce akrabalarını bulmuş gibi mutlu oldu.”

    Sokak için santur merkezli bir repertuar oluşturmuşlar. Sesinin yüksekliği, çekiciliği, büyüsü santuru merkeze taşımış. Daimi sazlar ney, santur, gitar ve perküsyon olsa da orkestraya bir sürü enstrüman girip çıkıyor. Kemençe, saksafon, bendir, keman… O gün kim müsaitse çıkıp geliyor, ortalama 3 – 4 saat kalıyor sonra ayrılıyorlar sahneden. Onlar da dinleyici de hâlinden memnun. İyi hoş da başka bir iş yapmadan, sokakta sanat icra ederek hayatı idame ettirmek mümkün mü acep? Şimdilik kaydıyla ‘evet’ diyor grubun kurucusu Ahmet Bey. Neden mi? “Şartlar ne kadar böyle devam eder bilinmez. Belediyeden izinli gibiyiz. Bir kart verip yer gösterdiler; ama polis bu kartı kabul etmiyor. Tam başlarken biri gelip çalmıyorsunuz diyebilir.” Bir türlü çözülemeyen meşruiyet sıkıntısı önemli sorunlara sebebiyet vermiş. Enstrümanlarına el koyulmuş, gözaltına alınmışlar. Gerekçe; gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet. “Sabit durmamız yürüyüşten kurtardı; ama gösteri kısmından kaçamadık!” diyor Murat Bey gülerek.

    Konser vakti iyice yaklaşıyor. Dinleyiciler birikmeye başlamış bile. Sözü burada kesip sahneyi ehline, Ahmet ve Murat Öztürk, Hakan Gürbüz, Mübin Dünen, Mehmet Gençler ve Gencer Savaş’a terk ediyor, bir kenara çekiliyoruz. Ses yükseldikçe kalabalık da genişliyor. Bu kez dinleyicilere kulak kesiliyoruz. “Bakın delikanlılar, gelip tam önümüzde durdunuz, biz hiçbir şey göremiyoruz. Şöyle kenara kayın bari biraz…” Ellerde fotoğraf makineleri, kameralar. Grup kendi doldurduğu CD’yi de orada satışa sunuyor. Bir adam soruyor yanındakine. “Kaç liraymış?” “15 parça 10 lira.” Dinleyicilerden biri itiraz ediyor, “10 lira çok, 5 liraya verin de herkes alsın…” Bir ara tramvay, son durağına 20 – 30 metre kala duruveriyor. Vatman oyalanıyor bir iki dakika, yolcular camlarda, sonra yola devam.

    Sen böyle tavır almakla / Sen böyle katı kalmakla / Sen böyle duvar olmakla  / Bulamazsın… diyor Alatav. Yüz yüze muhabbete rağmen cevap bulabilmiş değiliz kim bu adamlar sorusuna. Onca yıllık tecrübeden sonra başladıkları yere, sıfır noktasına dönmüş bir grup hayalperest mi? Yoksa mesleğinin zirvesine ulaşmış bir sanatçılar topluluğu mu?

    24 mayıs 2010

     

     
    Related Posts

    münir bey devrin atatürk’ü gibiydi!

    Mayıs 2, 2020

    belgeler cemil bey’i anlatıyor!

    Mayıs 2, 2020

    roman kahramanı olarak istanbul

    Mayıs 2, 2020
    Add A Comment
    Leave A Reply Cancel Reply

    Çok Okunanlar
    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum
    Nisan 21, 2025
    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!
    Nisan 21, 2025
    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!
    Nisan 21, 2025
    biz çalıkuşu nesliyiz!
    Nisan 21, 2025
    anadolu kitabı koruyamamıştır
    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram Pinterest
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    © 2026 Ayşe Adli

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.