Türkiye’de pop müziğin ilk örnekleri ne zaman ortaya çıktı? Pek çoğumuz bu soruya 1960’lar ve 70’ler cevabını verme eğilimindeyiz. Oysa Murat Meriç’in çalışmaları bu tarihi 1800’lerin sonlarına, ilk marş ve kanto örneklerine kadar geri götürüyor. Sonra tango, vals, jazz, rock’n roll… Toplum, dinlediği müzikle birlikte yavaş yavaş değişiyor. Müzik tercihlerini, tek başına masum bir zevk de belirlemiyor üstelik. Kulak kabarttığımız melodilere resmi otorite ve dünya siyasetinin etkisiyle karar veriyoruz. Hikaye uzun ve hayli ilgi çekici. Detayları, 1990’ların ikinci yarısından beri Türk pop müziği hakkında araştırmalar yapan Murat Meriç’ten dinleyeceğiz. Meriç, çocukluktan itibaren iyi bir müzik dinleyicisi olmuş. Üniversite yıllarında tesadüfen müzik yazıları yazmaya başlamış ve sahadaki boşluk sebebiyle kendini müzik araştırmacısı olarak bulmuş. 2006 yılında piyasaya çıkan ilk kitabı Pop Dedik’i, 100 Soruda Memleket Tarihi ve Hayat Dudaklarda Mey kitapları izlemiş. Merakı sebebiyle peşine düştüğü sorular, ilginç cevaplara ulaştırmış Murat Meriç’i…
Müziğe ilginiz ne kadar geriye gidiyor?
Çocukluk günlerine kadar gidiyor. Çocukluğum, 1970’lerin başından 80’lerin ortasına kadar olan dönem. Annemler beni plak dinleterek uyuturlarmış. Müzikli bir evdi. Annem, teyzem, dayım, bütün aile müzikle ilgiliydi.
Kimler dinleniyordu?
Babam Münir Nurettin Selçuk dinliyordu. Annem daha ziyade Yaşar Özel, Nesrin Sipahi, Yıldırım Gürses gibi dönemin alaturka yıldızlarını dinlerdi. Dayım ve teyzelerim biraz daha Batı müziğine ilgililerdi. Abba’dan Tom Johns’a uzanan bir çizgi. Ayrıca Mavi Işıklar, Moğollar ve daha niceleri. Her yerden farklı bir ses geldiği için tek bir türe bağlı kalmadım. Çanakkale’de yaşıyorduk. Şehre gelen bütün konserlere gider, beni de götürürlerdi. İlhan İrem, Nükhet Duru, Cem Karaca, Sezen Aksu, Erol Evgin gibi bir sürü insanı o yıllarda dinlediğimi hatırlıyorum. Heyecanla izlediğim ilk topluluk Beyaz Kelebekler’di. 1979 – 80 olmalı. Demek ki 7 – 8 yaşlarım, darbeden hemen önce. Bir sürü beyaz giysili insan, kelebek şeklinde gitarlar… Benim hikayem orada değişti galiba. Hem müzik dinlemeyi hem de plakları seviyordum. Plak almaya teyzemle beraber gidiyorduk. Sonra kendi plaklarımı almaya başladım.
1970’li yıllar hâlâ plak yılları mıydı?
Kasete 1970’lerin ortalarında geçiliyor ama plaklar 1980’lerin sonunda ortadan kalkıyor. Ben üniversitedeyken bile plak vardı. Koleksiyon malzemesi haline dönüşmemişti daha. 60’ların, 70’lerin plaklarını toplayan insanlar elbette vardı ama plak üretimi de sürüyordu bir yandan.
Fiyatlar nasıldı?
45’lik plak fiyatları Türkiye’de çok uzun süre 10 lira olarak kaldı. Bir gazetenin 5 katı kadardı, öyle hatırlıyorum. Özellikle 45’lik plaklar çok alınabilir şeylerdi.
Evinizde ne kadar plağınız vardı?
Normal bir evde olabilecek plaktan daha fazlaydı ama 100 küsur tane diyeyim hadi. Çok büyük bir koleksiyondan bahsetmiyorum. Şimdi ben bazen bir günde o kadar plak alıyorum.
Plak derken 45’likleri kastediyoruz değil mi?
45’lik ve long play. 45’likler 70’lerin sonlarında ortadan kalkıyor, long play üretimi sürüyor. Taş plak çoktan ortadan kalkmış. Bizde taş plak yoktu. Benim de ilgi alanıma girmiyor. Daha ziyade yakın dönem müzikleriyle ilgiliyim.
Siz ne zaman ve kimlerin plaklarını alarak kendi koleksiyonunuzu oluşturmaya başladınız?
Ortaokul, lise yıllarında başladım. O yıllarda İlhan İrem’i Ajda Pekkan’ı çok seviyordum. Teyzemle birlikte onların yeni çıkmış plaklarını alıyorduk. Harçlığımla aldığım ilk plak Paul Simon’un Graceland albümüdür. 1987 yılında, lise 2’deydim. Yabancı müzikle başladım ama sonrasında Zülfü Livaneli, Mazhar Fuat Özkan, Ahmet Kaya, Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü plakları da aldım. Herkesin bugün peşinden deli gibi koştuğu plakları zamanında aldım. Çok dinlediğim için biraz yıprandılar ama bugüne kadar tertemiz gelsin gibi bir derdim de yok. Saklamaktan ziyade dinlemek için alıyorum. O dönemde plağı çıktığı halde kasetini aldığım albümler vardı, şimdi onların bir kısmını arıyorum.
Neden plak değil de kaset alıyordunuz?
Çünkü kaset daha ucuzdu ve plak her yerde dinlenemiyordu. Arabada da dinlemek istediğim albümlerin kasetini alıyordum. Barış Manço’nun 24 Ayar albümü en sevdiklerimden biridir. Plağını almadığıma çok hayıflanıyordum. Uzun süre aradım. Birkaç hafta önce buldum ve aldım.
Özellikle dönem baskılarını mı arıyorsunuz yoksa yeniden basılan plaklar da işinizi görüyor mu?
Dönem baskılarını tercih ediyorum. Barış Manço, İlhan İrem gibi bazı isimlerin yaptığı albümlerin yeni baskılarını da alıyorum ama yeni baskı peşinde koşmuyorum. Pek eksiğim de kalmadı açıkçası. Artık sıra dışı plaklara yöneldim.
Sıra dışından kastınız ne?
Yapıldığı dönemde kimsenin dinlemediği plaklar. Geçenlerde bulup aldığım üç Nasreddin Hoca plağı var mesela. Dönemin tiyatrocuları konuşuyor. Anlatan Kayhan Yıldızoğlu. Nasreddin Hoca rolünü Rauf Ulukut, Rahmet rolünü Türker Tekin oynuyor. Ahmet karakterini de Şener Şen seslendiriyor. Şener Şen’in bu seriden iki plağı var. Kimse para vermiyor bunlara çünkü içini açıp bakma zahmetine katlanmıyorlar. Benim için aşırı değerli ama kapı önünde 10 liraya satılıyor. Doğa tahribatını önlemek için çocuklara yönelik hazırlanmış bir kitap aldım. İçinde doğa seslerinden oluşan bir plak çıktı. Almanya’da, Japonya’da, İsviçre’de ve başka yerlerde doldurulmuş böyle pek çok plak var. Bir kısmı Türkiye’de de satışa çıkmış. Papa’nın vaazının olduğu bir plak, Bulgaristan’da bir kilisede düzenlenen ayinin plağı, mevlid plakları, Ronald Reagan’ın başkanlık seçimi sonrası yaptığı konuşmanın plağı, John F. Kennedy’nin öldürülmeden hemen önce yaptığı konuşmanın plağı… Böyle şeyler de topluyorum. Türkiye’de çok örneği yok maalesef. En fazla birkaç tane Atatürk plağına rastlarsınız. Onun dışında belgesel plak çok azdır ama dünyada çok güzel örnekleri var. Rusya’nın 1941 – 45 arasındaki tarihini anlatmak için Hollandaca hazırlanmış bir plak aldım. İçindeki kitapçıkta metnin birkaç dilde çözümü de var. Bir eskici arabasında buldum bu plağı. Hitler’in savaş konuşmasıyla başlıyor, Stalin’in ona verdiği cevapla devam ediyor. Mussolini’nin, Goebbels’in konuşmaları da var içinde. Böyle şeyleri toplamayı seviyorum.
Nerelerde kullanıyorsunuz bu malzemeyi?
2016 – 17 yılları arasında bir yıl boyunca Açık Radyo’da ‘Şarkılarla Memleket Tarihi’ isimli bir program yaptım. Orada günün olayları üzerine yazılmış şarkıları ve kayıtları çalıyordum. Belgesel plakları da kullandım. Gündelik hayata dair enteresan şeyler de çıkıyor plaklarda. Geçenlerde çiğ köfte üzerine yazılmış bir türkü buldum. Hem Türkiye’de hem dünyada her şeyin plağı yapılmış. Karslı bir âşık, “Türkan Şoray Bizim Evde” diye bir plak yapmış mesela. Televizyondan söz ediyor. “Televizyon geldi, bizim ailenin ahlakı bozuldu. Karım, kızım Türkan Şoray gibi dans etmeye başladı. Sanki Türkan Şoray televizyondan kaçıp bize geldi.” diye dert yanıyor adam. Kars’ta bir plak şirketi yayınlamış bunu. Karşılaşmasam, bu plağın varlığından haberim olmayacak!
Türkiye’de bugüne kadar doldurulmuş plak, kaset ve CD’lerin kataloğu var mı?
Asla yok! Yurt dışında bir kısım kataloglar var. Dönem dönem yapılmış ama Türkiye’de sadece firmaların belli zamanlarda yayınladığı kataloglar var. Plak o kataloğa girmişse şanslı hissediyoruz kendimizi. Türkiye çapında yayın yapan Odeon, Yavuz, Balet gibi plakları her yerde karşımıza çıkan firmalar yapıyor o çalışmaları da. Gazete ilanlarından, plakların arkasında yayınlanan listelerden ya da kataloglardan o firmaların bastığı plakları toplamak mümkün. Ama Kars’ta ya da Gaziantep’te bir işletmenin hazırladığı plakların kataloğunu bulmak mümkün değil.
Koleksiyonlar el yordamıyla yapılıyor yani?
Tabii tabii, tamamen. Çoğu plağı bulana kadar varlığından habersiz oluyoruz. Kitap işinden biraz daha farklı plak işi.
Taşra şehirlerinde bile plak şirketleri kurulmuşsa plak doldurmak o kadar da maliyetli bir iş değil, öyle mi?
Çok kolay o zamanlar. Orada mı bastırıyorlar bilmiyorum. Plak firmaları İstanbul’da yoğunlaştığı için gelip burada bastırıyor olabilirler ama kayıt işlemi o şehirlerde yapılıyor. Kalıbı hazırladığınız taktirde plak her yerde basılır. Hızlı üretilen ve hızlı tüketilen bir malzeme. Güneydoğu’da 1960’lardan itibaren bir sürü Kürtçe plak yapılmış. Doğu tarafında Ermenice plaklar var. Pazar oraya yönelik çünkü. Yurtdışı da düşünülerek yapılan plaklar bunlar. Bu yüzden Türkiye’de her telden, her dilden, her türden plak bulmak mümkün. Ve bunların çoğu yerel firmalar tarafından yapılmış.
O plaklar arasında İstanbul piyasasına gelmemiş örnekler olması da mümkün herhalde!
Mutlak surette mümkün. İbrahim Tatlıses’in ilk plakları Urfa’da, Edip Akbayram’ınkiler Gaziantep’te yapıldı. Bunlar o dönemde İstanbul piyasasına gelmedi. Satışa gelmiyor ya da belki bir tane dükkanda satılabiliyor ama neticede Urfa’dan İstanbul’a taşınan biri o plağı getirebiliyor. O şekilde yayılıyor ancak. Bu yüzden plak her yerde her zaman karşımıza çıkıyor. Hollanda’da Diyarbakır’da basılmış bir plağı bulmuşluğum var mesela.
Üniversite için Ankara’ya gittiğinizde şahsi arşiviniz ne boyuttaydı?
Harçlığımla ilk plağımı lise 2’de aldım ama o zamana kadar anneme aldırdığım ve aileden kalan epey plağım olmuştu. Lise 3’te artık ciddi bir plak koleksiyonum oluşmuştu. Ortaokuldayken İzmit’e taşındık ve oradaki bir kısım eskicileri keşfettim. Sahaf diyemiyorum çünkü kitap değil de daha çok eski eşya satıyorlardı. Bir kağıtçılar pasajı vardı, orada kağıt satan bir abinin rafında bir sürü plak vardı. Evdeki eski gazete ve dergileri biriktirip götürüyor, karşılığında plak alıyordum. Bir sürü çok iyi plağı da oradan ikinci el aldım.
Çanakkale’de sahaflara, eskicilere gidiyor muydunuz?
Çanakkale’de yoktu o zamanlar. Varsa da ben bilmiyordum. Ankara’ya gider gitmez hemen plakçıları, kasetçileri ve sahafları keşfettim. Daha hesaplı olduğu için sürekli oralardan almaya başladım.
Müziğe ilginiz hep dinleyici seviyesinde mi kaldı?
Bir iki şey çalmayı denedim, olmadı. Israr etmedim. Dinlemeyi ve üzerine düşünmeyi daha çok seviyorum. Plaklardaki şarkıların kime ait olduğunu merak ediyordum. Böyle böyle bir kısım şairleri keşfettim. Zülfü Livaneli, Ahmet Kaya ve hatta İlhan İrem bu anlamda benim hayatımda çok önemlidir. Çünkü şairlerin şiirlerini besteliyorlardı. Özdemir Asaf’ı ilk kez İlhan İrem’den duydum. Zülfü Livaneli’den ilk kez Sabahattin Ali ismini duydum. Nazım Hikmet’i bir şekilde biliyordum. Bunlar o dönemde ders kitaplarına girmeyen şairlerdi. Cemal Süreya’yı 1980’li yılların sonunda, üniversiteye gittiğimde keşfettim. Oradan bir yan alan olarak edebiyata geçtim. Şiir, roman, hikaye ve sonra tarih. Böylelikle kitap almaya ve toplamaya başladım.
Alan genişletmenizin sebebi neydi?
Şarkılarda geçen bazı hikayelerin peşinde koşmaya başlamıştım. Cem Karaca’nın bir plağı vardır. Algımı değiştiren plaklardan biridir o. “Beni siz delirttiniz.” diye başlar ve arka arkaya bir sürü şey söyler. “Kırmızı ışıkta geçen şoförler ve boşverli türküler, Sahil yolundaki kazalar, Denize düşen şu uçak, Beyaz camda hayvanlar ve reklamlar, Yeşilçam’da baldır bacak, Yeşilçam’da baldır bacak, Beni siz delirttiniz evet…” Sahil yolundaki kazalar derken ne demek istiyordu acaba? Denize düşen uçak neydi? “Uçaklar, rüşvetler ve mobilyalar ve ahlak üstüne nutuklar” derken neyi anlatıyordu? Bu soruların peşine düştüm. Milli Kütüphane’deki gazete arşivlerine girdim, 1970’lerin gazetelerini okumaya başladım. Ve sorularımın cevaplarını buldum. Sahil yolu dediği, Sirkeci’den Bakırköy’e uzanan yol. İstanbul’un en çok kaza olan yolu orası o dönemde. Türkiye çapında bin tane ölümlü kaza oluyorsa yüz tanesi sahil yolunda. Sürekli kaza olduğu için de hep gündemi meşgul etmiş. Denize düşen uçak, İzmir’den İstanbul’a gelen bir uçak. Pisti ıskalayıp denize çakılmış galiba. O uçakta Fatih Terim’in kayınpederi, Seyyal Taner’in hostes kız kardeşi de ölmüş. Bunları bulunca başka olaylar üzerine yazılmış şarkıları farkettim ve Türkiye tarihine merak saldım. Tarih okumaya başladım. Ki lisede bütünlemeye kaldığım tek ders tarihti. Şimdi tarihçi olarak anıyorlar beni.
Bu araştırmaları sadece şahsi merakınız için mi yapıyordunuz?
Evet, tamamen. O zamanlar bir yerlerde yazmak gündemimde yoktu.
Bu meraktan para kazanmak nasıl gündeme geldi peki?
Özel radyoların yeni kurulduğu dönemdi. Ankara’da kasetçi bir ağabeyimiz “Arkadaşlar radyo kuruyor, orada program yap!” dedi. Uzun zamandır arkadaşlarımı evimde topluyor, şarkıların hikayelerini de içeren sunumlar yapıyordum. Radyo programı, televizyon programı, sempozyum… adına her ne derseniz. “Size Şener Şen plağı dinleteyim” dediğimde şaşırıyorlardı. O abi bunu biliyordu. Böylelikle radyoda program yapmaya başladım.
O zamanlar da bu “sıra dışı” plakları topluyor muydunuz?
Evimizde masal plağı vardı. Dolayısıyla bulunca alıyordum. O yaşlarda da ilgim müzikle sınırlı değildi. Tarihe merak salınca ilgi alanım iyice genişledi.
Radyo programı yapmaya başladığınızda öğrenci miydiniz?
Evet öğrenciydim ama okulu uzatmıştım. 1988’de girdim üniversiteye. Radyo programını 1993 ya da 94’te yaptım. Program yaptığım radyoda Metin Solmaz’la tanıştım. Radyo programı için metinler yazıyor, programda o metinleri okuyordum. Metin, kuruluş çalışmaları süren Siyah Beyaz adlı bir gazetenin kültür sanat editörü oldu o dönemde. Ve beni müzik yazıları yazmam için gazeteye çağırdı. Orada yazıcılığa başladım. Aylarca çalıştık, tam gazete çıkacakken başka şeyler oldu ve biz ayrıldık. O gazete de hiç çıkmadı. Sonra Evrensel’e geçtim. Yazı işi oradan yürüdü. Sonrasında TRT’de programlar yapmaya başladım.
Ne zaman “Bu iş hobi olmaktan çıktı, artık benim mesleğim” dediniz?
Herhalde 1990’ların ortasında, TRT’de çalışmaya başladığım yıllarda. Çünkü artık ciddi para kazanmaya başlamıştım.
Müzik araştırmacısı sıfatı kazanmış mıydınız o tarihlerde?
Hayır, çünkü öyle bir meslek yoktu. O sonradan, kendi kendine oluştu. Benim en çok zorlandığım konu bir kaynağımın olmamasıydı. Kaynağımı kendim ürettim. Önümde sadece Yarın dergisinden Sina Onur’un yazıları vardı ki Bulutsuzluk Özlemi’nin klavyecisi ve Milliyet gazetesinin televizyon yazarı Sina Koloğlu’dur o. Orhan Kahyaoğlu’nun, Burak Eldem’in, İzzet Eti’nin ve ayrıca Stüdyo İmge çevresinde buluşan bir kısım yazarların da bazı yazıları vardı. Fakat onlar Türkiye’deki müzik tarihiyle pek ilgilenmiyorlardı. O dönem Ankara’da Müzük adında bir dergi çıkardık. Sadece beş sayı çıktı ama bir sürü şey öğrendim ve bir sürü şey yazdım. Söyleşiler yaptım. Bugünün temelini oluşturan Türk Pop tarihinin öyküsünü yazmaya başladım.
Araştırmalarınız için hangi kaynakları kullanıyordunuz?
Milli Kütüphane’ye gidip haftalarca dergi ve gazete karıştırıyordum. Müzik dergilerine zaten bakmıştım ve onlar bitmişti. Her türlü dergiyi elden geçirdim. Ses ve Hayat gibi dönemin cemiyet dergilerine bakmakla başladım. Futbol dergilerini bile taradım. Her türlü dergi ve gazetenin içinden bana ipucu olabilecek bir şey çıkabiliyordu. Alpay’la ilgili hiçbir yerde rastlamadığım birtakım bilgilere bir futbol dergisinde rastladım, çünkü Alpay futbolcu. Bir söyleşi yapılmış ve orada herhangi bir müzik dergisinde bulamayacağınız şeyler anlatmış. O zamanlar bilgisayar yok. Deftere not alıyor, sonra o notları bir araya getirip yazıya dönüştürüyordum. İnternet yok, dolayısıyla Google yok. Bugün herhangi bir şeyi internetten arattığınızda önünüze bir şeyler geliyor. Oradan farklı yerlere dağılmak mümkün. O dönemde Bulutsuzluk Özlemi, “Şili’ye Özgürlük” diye şarkı yapıyor. Orada geçen Şili’nin ne anlama geldiğini merak ettiğimde Milli Kütüphane’ye gidip ansiklopedilerden Şili maddesine bakmam gerekiyordu. Şili’de darbe ne zaman olmuş? Kim yapmış? Pinochet kim? Salvadore Allende’nin adı geçiyor. O kim? ITT Schaub-Lorenz nasıl işin içine bulaşıyor? Bunları ansiklopedilerden okuyarak öğrendim. Ve o bilgileri şarkıyla birleştirip Türkiye’deki darbeyle bağlantılandırınca bir sürü başka hikaye çıktı ortaya. Bu çıkarımlara ulaşabilmek için de paralel okumalar yapıyordum. Aynı anda Türkiye tarihi, dünya tarihi, sanatçının tarihi ve şarkının oluştuğu dönemi okuyordum. O dönem gazete, televizyon var mı? Bu haberler nasıl duyuruldu? Gazete ve televizyonlarda duyurulmayan haberlerin İnti İllimani tarafından konserlerle duyurulduğunu öğrenmem de benim için önemli bir bilgiydi. Bizde de ona benzer bir topluluk vardı; Grup Yorum. Oradan bir uyanış oldu. Sonra İnti İllimani Şili’de, Güney Amerika’da Yeni Türkü akımının öncüsü olduğunu öğrendim.
Türkiye’deki Yeni Türkü’nün bununla bir bağlantısı var mı?
Aynı soruyu ben de sordum ve Ankara’da verdikleri bir konserin programını buldum. Konserde İnti İllimani şarkıları söylemişler. Hikaye böyle ufak ufak bağlandı birbirine. Yeni Türkü adı da doğrudan oradan geliyor. Yaşar Miraç koyuyor ismi. Yaşar Miraç, o sıralar Yeni Türkü Şiir Yayınevi adıyla bir yayınevi kurmuş. O yayınevinden de Behçet Aysan, Haydar Ergülen, Barış Pirhasan ve daha bir sürü şairin ilk kitapları yayınlanmış. Bunları bulduğunuzda seviniyorsunuz haliyle. Behçet Aysan o sıralarda yaşıyordu ve Mülkiyeliler Birliği’nde yan masamızda rakı içiyordu. Yanına gidip “Abi şöyle bir kitap buldum!” dediğimde beni Metin Altıok’un yanına götürüp hikayeyi ona anlattırmıştı.
Hikayesini takip ettiğiniz başka sanatçılara ulaşma imkanınız da oldu mu?
Ankara’da çok kolaydı bu iş. Belli yerlerde oturuyorlardı. Mülkiyeliler Birliği’ne gittiğinizde yan masada rakı içerken Ahmed Arif’i de görüyordunuz, Tomris Uyar’ı da. Öbür masada da Ece Ayhan, İlhan Berk, Orhan Kahyaoğlu yan yana oturuyordu. O dönemde hepsini tanıdım, hepsiyle tanıştım. Kitap imzalatmak ya da fotoğraf çektirmek için gitmedim yanlarına. Merak ettiklerimi sormak için gittim. Her şeyin altında merak var. Ece Ayhan’la ya da İlhan Berk’le konuşurken İlhan Usmanbaş adını ilk kez duydum. Ece Ayhan’ın şiirlerini besteleyen Batı müziği bestecisi Usmanbaş. Kayıtlarını ararken Helikon Derneği’nden haberdar oldum. Derneğin kurucuları Ece Ayhan, İlhan Usmanbaş ve Bülent Ecevit. Ecevit’e ulaşamadım ama Ahmet Taner Kışlalı’ya ulaştım, onunla konuştuk.
Ecevit’e neden ulaşamadınız?
Çünkü başbakan olmuştu. Daha önce yakalasaydım onunla da konuşabilirdim. DSP Genel Merkezi bizim okulun hemen karşısındaydı. O zamanlar müzikle bağlantısını bilmiyordum. Ankara bu yüzden biraz daha rahattı. Bir de Ankara çok küçük bir şehirdir aslında. Özellikle o dönemde herkese rahatlıkla ulaşılabilecek bir şehirdi.
Yaptığınız görüşmeleri bir yerlerde yayınladınız mı?
Bir kısmını kitaplarımda değerlendirdim ama bu görüşmelerin çoğu kayıtsızdı. Not alıyordum. Bu yüzden büyük kısmı kenarda kaldı. Behçet Aysan’la, İlhan Mimaroğlu’yla, İlhan Berk’le konuşmalarım yayınlanmadı. Gazetecilik yapmaya başlayınca görüşmeleri kaydetmeye başladım. Onların da büyük bölümü hiç yayınlanmadı. Şu anda elimde yaklaşık yüz tane yayınlanmamış söyleşi var.
Kimler mesela?
Melih Kibar, Atilla Özdemiroğlu, Esmeray, Ayten Alpman, Yıldırım Gürses gibi aramızdan çoktan ayrılmış isimler var aralarında. ODTÜ’de çöpe atılan bir kasetin içinden Ruhi Su okula geldiğinde onunla yapılan bir söyleşinin kaydı çıkmıştı. Onu da aldım. Dolayısıyla hiç yayınlanmamış bir Ruhi Su söyleşisi de var elimde.
Ne olacak bu söyleşiler?
Değerlendireceğim elbette. Ya radyo programında yayınlayacağım ya bir kitapta toplayacağım ya da bir podcast’e dönüştüreceğim. Tam olarak ne yapacağımı bilmiyorum.
Bu kayıtları alırken niyetiniz neydi?
Gazeteciydim o dönemde. Görüşmelerin bir kısmı radyo ya da televizyon programlarından yayınlandı. Ama ben birini bulduğum zaman her şeyi sorduğum için programlarda birkaç saatlik kayıtların sadece 10 – 15 dakikası kullanılabiliyordu. Şimdi bir taraftan da o kayıtların deşifrelerini yapıyorum. Bir sürü projeyi bir arada yürüttüğüm için onlara ne zaman sıra gelir bilmiyorum.
Koleksiyonunuz sadece Türkiye ile sınırlı değil. İlgi alanınız için nasıl bir çerçeve çiziyorsunuz?
Türkiye’de yapılan Batı müziği ağırlıklı olmak üzere her türlü müzik ve dünyada yapılmış enteresan plaklar. Asıl ilgi alanım da belgesel plaklar. İçinde ne olduğu önemli değil. Dil kursu da olabilir, bir meşhurun konuşması da. Bir olay üzerine doldurulmuş bir plak da olabilir. Takıntılı olduğum isimler, insanlar var. Bertolt Brecht hayranıyım ve onun her şeyini almak istiyorum. İtalyanca baskısını da alıyorum, Yugoslavya ya da Bulgaristan’da gezerken bulduğum bir kitabını da. Yazar, şair ve müzisyen olarak böyle takıntılı olduğum birkaç ismi dışında tutacak olursak tamamen belgesel plaklar ve Türkiye’de yapılmış her türlü müzik diyebilirim. Kendimce enteresan bulduğum müzikleri ya da bir şeye dönüştürebileceğim malzemeleri topluyorum.
Koleksiyonunuza bir tarih sınırı çizdiniz mi?
Ben hikayeyi 1950’lerden başlatıyorum. Çünkü Türkiye’nin ve aslında dünyanın da dönüşümü 50’lerde başlıyor. Amerika’da Eisenhower’ın başkan seçilmesi ve dünyaya Marshall Yardımları aracılığıyla hegemonya kurması, Kore Savaşı’yla gelişen dostluklar, Türkiye’de Adnan Menderes iktidarıyla gelen değişim… Bunların ardından 60’larda özgürlük rüzgarları esmeye başlıyor. Fransa’da başlayan hareket bütün dünyayı etkiliyor. Üniversitelere sıçrayan rüzgarın müziği de etkileyen bir tarafı var. Bugüne kadar da gelmiyorum. 50’lerle 90’lar arasında kalmayı tercih ediyorum. 90’lardan sonraki her şeyi yaşadım zaten. Onlar kafamda.
Kitaplarınızda daha geniş bir çerçeve sunuyorsunuz ama…
Evet, aslında popüler hikaye Osmanlı modernleşmesiyle başlıyor. Önce marşlar, sonra kanto ortaya çıkıyor. Tiyatro, müziği çok besliyor. İlgi alanım 50’ler ama tarihte bir şeylerin izini sürmeyi ve öğrendiğim her şeyi bugüne bağlamayı çok seviyorum.
Pop müzik kantolarla mı başlıyor?
Murat Belge öyle olduğunu yazdı. Benim de hoşuma gitti ve sürdürdüm. Kantolar, dönemin olayları üzerine çok kısa sürede yazılmış ve çok kısa sürede tüketilmiş şarkılar. Bu yönüyle pop müziği kantoyla başlatabiliriz ama aslında dünyada pop müzik diye bir şeyin oluşması 1950’lerde, rock’n roll müziğin ortaya çıkmasıyla oluyor. Öncesinde twist, cha cha, caz vesaire var ama onlar çok popüler değil. Rock’n roll bir anda bütün dünyayı etkiliyor.
Dünyada ve Türkiye’de ortaya çıkışı eş zamanlı mı?
Aşırı eş zamanlı. 1956 yılında Rock Around The Clock filmi Türkiye’de dünyayla aynı zamanda gösterime giriyor ve akabinde Türkiye’de ilk rock’n roll grubu kuruluyor. Hatta muhtemelen dünyada yazılmış ilk rock’n roll kitabı da Türkiye’de yayınlanıyor. Hayalet Oğuz, Oğuz Haluk Alplaçin’in yazdığı Dünya Sarsılıyor kitabının çıkış tarihi de 1956 galiba.
Daha önceki modern müzik denemelerinde de böyle bir eşzamanlılık söz konusu mu?
Hep var ama Batı müziği resmen II. Mahmut’la birlikte giriyor Türkiye’ye. III. Selim’in başlattığı modernleşme hamlesini II. Mahmut devam ettiriyor. Ondan sonraki padişahlar zaten Batı’ya dönük insanlar. Türkiye dünyaya çok hızlı bir şekilde entegre oluyor. 1950’lerde, 60’larda Sanremo Şarkı Yarışması İtalya’da çok popüler. Orada ortaya çıkan bir şarkı hemen Türkiye’de söylenmeye başlıyor çünkü artık radyo var. Celal İnce, 1950’li yılların en büyük yıldızı. Amerikan filmlerinde çalan şarkıları çıkarmak için filmleri defalarca izliyor. Kayıt imkanı yok. Notaları kendisi çıkarıyor, bir arkadaşı da sözlerini yazıyor. Çalışıyor ve gündüz öğrendikleri şarkıyı akşam programlarında söylüyorlar. Ayrıca Türkiye, özellikle taş plak döneminde Orta Doğu’ya, Balkanlar’a, Yunanistan’a, Akdeniz havzasındaki diğer ülkelere plak ihraç eden bir ülke. Plak fabrikaları İstanbul’da. Dolayısıyla İstanbul’da pek çok şey bulunabiliyor.
O zenginlik günümüze kadar devam etmiş mi?
Elbette, insanlar burada aradıkları şeyleri bulabiliyor. Herhangi bir depodan her an yeni bir şeyler çıkabilir. Hiç belli olmaz. Yıllarca peşinden koştuğumuz bir plak vardı. Sevinç Tevs’in Türk Kanser Vakfı için yaptığı bir plak bu. Adı var, fotoğrafları var ama plak bir türlü çıkmıyor. Sevinç Tevs’in ölümünün birinci yılında düzenlenen gecede misafirlere hediye edilmiş. Geceye gidenler almış. Yıllarca aradığımız bu plağın yüzlercesi bir gün bir depodan çıktı ve her yere dağıldı.
Batılılaşma hamleleri yapılsa da Osmanlı Sarayı’nın müziği alaturkaydı diyebiliriz herhalde. 1930’lu yıllarda alaturka müzik eğitiminin ve radyoda yayınlanmasının yasaklanması gibi uygulamaları da veri kabul edersek ‘Devletin müziği olur mu?’ sorusunu gündeme getirebilir miyiz?
Son 20 yılı dışarıda bırakarak söylüyorum, devletin müziği elbette olur. Devletin başında kim varsa onun dinlediği şarkılar bile devletin müziğidir. 80’li yıllarda Turgut Özal arabeski seviyordu diye arabesk sanatçıları devlet katında konser verdi. Atatürk Cumhuriyet’i ilk kurduğunda tango ve valsler üzerinden ilerledi. Cumhuriyet balolarında bunlar çalındı. Osmanlı’da, sarayda alaturka dinlenirdi. Ama padişah vals dinledikten sonra ona benzer bir eser istediği için Dede Efendi Gülnihal’i besteledi. Bence Gülnihal, Türk müziğine devlet katkısıdır. Ya da Atatürk’ün valsleri ve tangoyu bu kadar sevmesi ve desteklemesi, 1930’lu yıllardaki en büyük modanın tango olmasına sebep oldu. Bugün devletin başındakiler müzik dinlemiyor, o yüzden bence devletin müziği yok. Ama öte yandan Türkiye’de ve dünyada bir sürü örneğini gördük ki devlet bir müziğin dinlenmesini istediğinde kimse dinlemiyor. Başka bir yerden başka bir şey çıkıyor. Radyolarda alaturka yasaklanmasaydı keşke.
Neden?
Çünkü o zaman arabesk çıkmayacaktı. Alaturka saçma bir yere gitmeyecekti. Arabesk kötü müdür? Hayır! Ben severim ama Türkiye’nin belli bir dönemini çok etkiledi. 80’lerde pop, rock yapılamadıysa bunda arabesk yükselişin çok büyük payı var. Bunun da kökleri 1930’lardaki alaturka yasağına dayanıyor.
Arabesk’in ilk ortaya çıkışı 1980’ler mi?
Meral Özbek 1940’lardan başlatıyor. O yıllarda sinemalarda gösterilen müzikli Mısır filmlerindeki şarkılar, arabeskin öncülleri. O şarkılar da yasaklanıyor zaten. Mısır filmlerindeki şarkılı sahneler izleyiciler tarafından çok sevilince devlet, o filmlere Türkçe şarkı yazılmasını istiyor. Bu iş için Sadettin Kaynak, Münir Nurettin Selçuk gibi isimler görevlendiriliyor. Ben de o tarihten başlatmayı tercih ediyorum. Arabesk Orhan Gencebay’la çıkmadı yani. Ona gelene kadar Haydar Tatlıyay, Abdullah Yüce ve başkaları bir sürü arabesk iş yapmışlardı.
1980’lerde patlamasına sebep olan ne peki?
Türkiye’nin içinde bulunduğu umutsuzluk, kötü koşullar. 1970’lerin ikinci yarısından itibaren çok ciddi bir sağ sol ayrımı yaşanıyor. 60’ların sonlarında da benzer bir olay var ama o tarihlerde sol daha güçlü. 70’lerin ikinci yarısında saflar iyice ayrıldı ve ana arterdeki bir kısım sanatçılar saf belirledi. Cem Karaca artık sadece solcu şarkılar söylüyordu. Selda ve Edip Akbayram onun yanına konuşlandı. Barış Manço bir saf belirlemedi, kendi yolunu sürdürdü. Bir sürü insan da ortada kaldı. Ne yapacağını bilemeyenler, o dönem Orhan Gencebay filmleriyle yükselen arabeskin ağına düştü. Ajda Pekkan’ı da, Nilüfer’i de, Sezen Aksu’su da alaturka ve arabeske meyletti. 12 Eylül 1980’den sonra içinde bulunduğumuz karamsar durum ve Özal’ın desteklemesi de hikayeyi büyütünce arabesk bir anda 80’li yılların en popüler müziği haline geldi. Bunda Orhan Gencebay’ın payı çok büyük. İlk büyük popüler isimlerden bir tanesi o ama tam da o dönemde, “Ben arabesk yapmıyorum, serbest çalışıyorum.” diyerek aradan sıyrıldı.
Resmi makamların müzikte modernleşme çabalarına tepkisi ne oluyor? Radyolarda dönem müzikleri çalınıyor mu mesela?
Radyoda her şey çalınabiliyor. Alaturka yasağını saymazsanız her tür müziğin kendine yer bulduğunu söylemek mümkün. Radyo 50’li yıllarda yaygınlaşıyor. Ondan önce bölge radyoları var. Marshall yardımlarıyla birlikte Türkiye’ye verici de geliyor. Çünkü Amerika radyoyu propaganda aracı olarak kullanıyor. Yalova’da, İncirlik’te, Çiğli’de Amerikan üslerinin açılmasıyla birlikte rock’n roll propaganda aracı olarak kullanılıyor. İlk plakları onlar getiriyor. Radyoculuk yapmaya başlayan bir kısım prodüktörler, bu şarkıları radyolarda çalıyor. Bireysel itirazlar oluyor tabii. Nida Tüfekçi sevmiyor mesela. O dönem Halk Müziği işinin başında ve Tülay German’ı, Modern Folk Üçlüsü’nü, 3 Hürel’i, Moğollar’ı radyonun kapısından içeri sokmuyor. “Halk müziği, halk müziğidir ve öyle kalmalıdır!” diyor. Ama yine kendine bir yol buluyor ve radyoya giriyor bu müzikler.
Türkiye’de müziğin kırılma dönemleri neler?
Kantolarla başlıyor hikaye. 30’lu yıllarda tango devreye giriyor. İlk Türkçe sözlü tangonun kayıt tarihi 1932. 30’lu ve 40’lı yıllar tangoyla geçiyor. Ondan sonra jazz devreye giriyor. 1955 – 56 itibarıyla rock’n roll bir anda ortalığı karıştırıyor. 60’lardan itibaren üzerine Türkçe söz yazılmış, aranjman dediğimiz yabancı şarkılar çok moda olmaya başlıyor. Güney Amerika’daki Yeni Türkü akımının etkisiyle Anadolu pop yapan sanatçılar ortaya çıkıyor. Bütün dünyada karşılık bulan bir akım bu. Herkes kendi yerel sazlarını ve yerel melodileri kullanarak yeni müzikler üretmeye çalışıyor. Erkin Koray, “Uzayda bir elektrik hasıl oldu ve hepimiz aynı anda aynı şeyi yapmaya başladık.” diye tarif etmişti o dönemi. 60’ların tam ortası önemlidir. Köy romanlarının yazıldığı, köy filmlerinin çekildiği, Türkiye İşçi Partisi’nin köyden beslenerek Meclis’e girdiği yıllar.
Milli Kütüphane’ye gidip haftalarca dergi ve gazete karıştırıyordum. Müzik dergilerine zaten bakmıştım ve onlar bitmişti. Her türlü dergiyi elden geçirdim. Ses ve Hayat gibi dönemin cemiyet dergilerine bakmakla başladım. Futbol dergilerini bile taradım. Her türlü dergi ve gazetenin içinden bana ipucu olabilecek bir şey çıkabiliyordu. Alpay’la ilgili hiçbir yerde rastlamadığım birtakım bilgilere bir futbol dergisinde rastladım, çünkü Alpay futbolcu. Bir söyleşi yapılmış ve orada herhangi bir müzik dergisinde bulamayacağınız şeyler anlatmış. O zamanlar bilgisayar yok. Deftere not alıyor, sonra o notları bir araya getirip yazıya dönüştürüyordum. İnternet yok, dolayısıyla Google yok. Bugün herhangi bir şeyi internetten arattığınızda önünüze bir şeyler geliyor. Oradan farklı yerlere dağılmak mümkün. O dönemde Bulutsuzluk Özlemi, “Şili’ye Özgürlük” diye şarkı yapıyor. Orada geçen Şili’nin ne anlama geldiğini merak ettiğimde Milli Kütüphane’ye gidip ansiklopedilerden Şili maddesine bakmam gerekiyordu. Şili’de darbe ne zaman olmuş? Kim yapmış? Pinochet kim? Salvadore Allende’nin adı geçiyor. O kim? ITT Schaub-Lorenz nasıl işin içine bulaşıyor? Bunları ansiklopedilerden okuyarak öğrendim. Ve o bilgileri şarkıyla birleştirip Türkiye’deki darbeyle bağlantılandırınca bir sürü başka hikaye çıktı ortaya. Bu çıkarımlara ulaşabilmek için de paralel okumalar yapıyordum. Aynı anda Türkiye tarihi, dünya tarihi, sanatçının tarihi ve şarkının oluştuğu dönemi okuyordum. O dönem gazete, televizyon var mı? Bu haberler nasıl duyuruldu? Gazete ve televizyonlarda duyurulmayan haberlerin İnti İllimani tarafından konserlerle duyurulduğunu öğrenmem de benim için önemli bir bilgiydi. Bizde de ona benzer bir topluluk vardı; Grup Yorum. Oradan bir uyanış oldu. Sonra İnti İllimani Şili’de, Güney Amerika’da Yeni Türkü akımının öncüsü olduğunu öğrendim.
Türkiye’deki Yeni Türkü’nün bununla bir bağlantısı var mı?
Aynı soruyu ben de sordum ve Ankara’da verdikleri bir konserin programını buldum. Konserde İnti İllimani şarkıları söylemişler. Hikaye böyle ufak ufak bağlandı birbirine. Yeni Türkü adı da doğrudan oradan geliyor. Yaşar Miraç koyuyor ismi. Yaşar Miraç, o sıralar Yeni Türkü Şiir Yayınevi adıyla bir yayınevi kurmuş. O yayınevinden de Behçet Aysan, Haydar Ergülen, Barış Pirhasan ve daha bir sürü şairin ilk kitapları yayınlanmış. Bunları bulduğunuzda seviniyorsunuz haliyle. Behçet Aysan o sıralarda yaşıyordu ve Mülkiyeliler Birliği’nde yan masamızda rakı içiyordu. Yanına gidip “Abi şöyle bir kitap buldum!” dediğimde beni Metin Altıok’un yanına götürüp hikayeyi ona anlattırmıştı.
Hikayesini takip ettiğiniz başka sanatçılara ulaşma imkanınız da oldu mu?
Ankara’da çok kolaydı bu iş. Belli yerlerde oturuyorlardı. Mülkiyeliler Birliği’ne gittiğinizde yan masada rakı içerken Ahmed Arif’i de görüyordunuz, Tomris Uyar’ı da. Öbür masada da Ece Ayhan, İlhan Berk, Orhan Kahyaoğlu yan yana oturuyordu. O dönemde hepsini tanıdım, hepsiyle tanıştım. Kitap imzalatmak ya da fotoğraf çektirmek için gitmedim yanlarına. Merak ettiklerimi sormak için gittim. Her şeyin altında merak var. Ece Ayhan’la ya da İlhan Berk’le konuşurken İlhan Usmanbaş adını ilk kez duydum. Ece Ayhan’ın şiirlerini besteleyen Batı müziği bestecisi Usmanbaş. Kayıtlarını ararken Helikon Derneği’nden haberdar oldum. Derneğin kurucuları Ece Ayhan, İlhan Usmanbaş ve Bülent Ecevit. Ecevit’e ulaşamadım ama Ahmet Taner Kışlalı’ya ulaştım, onunla konuştuk.
Ecevit’e neden ulaşamadınız?
Çünkü başbakan olmuştu. Daha önce yakalasaydım onunla da konuşabilirdim. DSP Genel Merkezi bizim okulun hemen karşısındaydı. O zamanlar müzikle bağlantısını bilmiyordum. Ankara bu yüzden biraz daha rahattı. Bir de Ankara çok küçük bir şehirdir aslında. Özellikle o dönemde herkese rahatlıkla ulaşılabilecek bir şehirdi.
Yaptığınız görüşmeleri bir yerlerde yayınladınız mı?
Bir kısmını kitaplarımda değerlendirdim ama bu görüşmelerin çoğu kayıtsızdı. Not alıyordum. Bu yüzden büyük kısmı kenarda kaldı. Behçet Aysan’la, İlhan Mimaroğlu’yla, İlhan Berk’le konuşmalarım yayınlanmadı. Gazetecilik yapmaya başlayınca görüşmeleri kaydetmeye başladım. Onların da büyük bölümü hiç yayınlanmadı. Şu anda elimde yaklaşık yüz tane yayınlanmamış söyleşi var.
Kimler mesela?
Melih Kibar, Atilla Özdemiroğlu, Esmeray, Ayten Alpman, Yıldırım Gürses gibi aramızdan çoktan ayrılmış isimler var aralarında. ODTÜ’de çöpe atılan bir kasetin içinden Ruhi Su okula geldiğinde onunla yapılan bir söyleşinin kaydı çıkmıştı. Onu da aldım. Dolayısıyla hiç yayınlanmamış bir Ruhi Su söyleşisi de var elimde.
Ne olacak bu söyleşiler?
Değerlendireceğim elbette. Ya radyo programında yayınlayacağım ya bir kitapta toplayacağım ya da bir podcast’e dönüştüreceğim. Tam olarak ne yapacağımı bilmiyorum.
Bu kayıtları alırken niyetiniz neydi?
Gazeteciydim o dönemde. Görüşmelerin bir kısmı radyo ya da televizyon programlarından yayınlandı. Ama ben birini bulduğum zaman her şeyi sorduğum için programlarda birkaç saatlik kayıtların sadece 10 – 15 dakikası kullanılabiliyordu. Şimdi bir taraftan da o kayıtların deşifrelerini yapıyorum. Bir sürü projeyi bir arada yürüttüğüm için onlara ne zaman sıra gelir bilmiyorum.
Koleksiyonunuz sadece Türkiye ile sınırlı değil. İlgi alanınız için nasıl bir çerçeve çiziyorsunuz?
Türkiye’de yapılan Batı müziği ağırlıklı olmak üzere her türlü müzik ve dünyada yapılmış enteresan plaklar. Asıl ilgi alanım da belgesel plaklar. İçinde ne olduğu önemli değil. Dil kursu da olabilir, bir meşhurun konuşması da. Bir olay üzerine doldurulmuş bir plak da olabilir. Takıntılı olduğum isimler, insanlar var. Bertolt Brecht hayranıyım ve onun her şeyini almak istiyorum. İtalyanca baskısını da alıyorum, Yugoslavya ya da Bulgaristan’da gezerken bulduğum bir kitabını da. Yazar, şair ve müzisyen olarak böyle takıntılı olduğum birkaç ismi dışında tutacak olursak tamamen belgesel plaklar ve Türkiye’de yapılmış her türlü müzik diyebilirim. Kendimce enteresan bulduğum müzikleri ya da bir şeye dönüştürebileceğim malzemeleri topluyorum.
Koleksiyonunuza bir tarih sınırı çizdiniz mi?
Ben hikayeyi 1950’lerden başlatıyorum. Çünkü Türkiye’nin ve aslında dünyanın da dönüşümü 50’lerde başlıyor. Amerika’da Eisenhower’ın başkan seçilmesi ve dünyaya Marshall Yardımları aracılığıyla hegemonya kurması, Kore Savaşı’yla gelişen dostluklar, Türkiye’de Adnan Menderes iktidarıyla gelen değişim… Bunların ardından 60’larda özgürlük rüzgarları esmeye başlıyor. Fransa’da başlayan hareket bütün dünyayı etkiliyor. Üniversitelere sıçrayan rüzgarın müziği de etkileyen bir tarafı var. Bugüne kadar da gelmiyorum. 50’lerle 90’lar arasında kalmayı tercih ediyorum. 90’lardan sonraki her şeyi yaşadım zaten. Onlar kafamda.
Kitaplarınızda daha geniş bir çerçeve sunuyorsunuz ama…
Evet, aslında popüler hikaye Osmanlı modernleşmesiyle başlıyor. Önce marşlar, sonra kanto ortaya çıkıyor. Tiyatro, müziği çok besliyor. İlgi alanım 50’ler ama tarihte bir şeylerin izini sürmeyi ve öğrendiğim her şeyi bugüne bağlamayı çok seviyorum.
Pop müzik kantolarla mı başlıyor?
Murat Belge öyle olduğunu yazdı. Benim de hoşuma gitti ve sürdürdüm. Kantolar, dönemin olayları üzerine çok kısa sürede yazılmış ve çok kısa sürede tüketilmiş şarkılar. Bu yönüyle pop müziği kantoyla başlatabiliriz ama aslında dünyada pop müzik diye bir şeyin oluşması 1950’lerde, rock’n roll müziğin ortaya çıkmasıyla oluyor. Öncesinde twist, cha cha, caz vesaire var ama onlar çok popüler değil. Rock’n roll bir anda bütün dünyayı etkiliyor.
Dünyada ve Türkiye’de ortaya çıkışı eş zamanlı mı?
Aşırı eş zamanlı. 1956 yılında Rock Around The Clock filmi Türkiye’de dünyayla aynı zamanda gösterime giriyor ve akabinde Türkiye’de ilk rock’n roll grubu kuruluyor. Hatta muhtemelen dünyada yazılmış ilk rock’n roll kitabı da Türkiye’de yayınlanıyor. Hayalet Oğuz, Oğuz Haluk Alplaçin’in yazdığı Dünya Sarsılıyor kitabının çıkış tarihi de 1956 galiba.
Daha önceki modern müzik denemelerinde de böyle bir eşzamanlılık söz konusu mu?
Hep var ama Batı müziği resmen II. Mahmut’la birlikte giriyor Türkiye’ye. III. Selim’in başlattığı modernleşme hamlesini II. Mahmut devam ettiriyor. Ondan sonraki padişahlar zaten Batı’ya dönük insanlar. Türkiye dünyaya çok hızlı bir şekilde entegre oluyor. 1950’lerde, 60’larda Sanremo Şarkı Yarışması İtalya’da çok popüler. Orada ortaya çıkan bir şarkı hemen Türkiye’de söylenmeye başlıyor çünkü artık radyo var. Celal İnce, 1950’li yılların en büyük yıldızı. Amerikan filmlerinde çalan şarkıları çıkarmak için filmleri defalarca izliyor. Kayıt imkanı yok. Notaları kendisi çıkarıyor, bir arkadaşı da sözlerini yazıyor. Çalışıyor ve gündüz öğrendikleri şarkıyı akşam programlarında söylüyorlar. Ayrıca Türkiye, özellikle taş plak döneminde Orta Doğu’ya, Balkanlar’a, Yunanistan’a, Akdeniz havzasındaki diğer ülkelere plak ihraç eden bir ülke. Plak fabrikaları İstanbul’da. Dolayısıyla İstanbul’da pek çok şey bulunabiliyor.
O zenginlik günümüze kadar devam etmiş mi?
Elbette, insanlar burada aradıkları şeyleri bulabiliyor. Herhangi bir depodan her an yeni bir şeyler çıkabilir. Hiç belli olmaz. Yıllarca peşinden koştuğumuz bir plak vardı. Sevinç Tevs’in Türk Kanser Vakfı için yaptığı bir plak bu. Adı var, fotoğrafları var ama plak bir türlü çıkmıyor. Sevinç Tevs’in ölümünün birinci yılında düzenlenen gecede misafirlere hediye edilmiş. Geceye gidenler almış. Yıllarca aradığımız bu plağın yüzlercesi bir gün bir depodan çıktı ve her yere dağıldı.
Batılılaşma hamleleri yapılsa da Osmanlı Sarayı’nın müziği alaturkaydı diyebiliriz herhalde. 1930’lu yıllarda alaturka müzik eğitiminin ve radyoda yayınlanmasının yasaklanması gibi uygulamaları da veri kabul edersek ‘Devletin müziği olur mu?’ sorusunu gündeme getirebilir miyiz?
Son 20 yılı dışarıda bırakarak söylüyorum, devletin müziği elbette olur. Devletin başında kim varsa onun dinlediği şarkılar bile devletin müziğidir. 80’li yıllarda Turgut Özal arabeski seviyordu diye arabesk sanatçıları devlet katında konser verdi. Atatürk Cumhuriyet’i ilk kurduğunda tango ve valsler üzerinden ilerledi. Cumhuriyet balolarında bunlar çalındı. Osmanlı’da, sarayda alaturka dinlenirdi. Ama padişah vals dinledikten sonra ona benzer bir eser istediği için Dede Efendi Gülnihal’i besteledi. Bence Gülnihal, Türk müziğine devlet katkısıdır. Ya da Atatürk’ün valsleri ve tangoyu bu kadar sevmesi ve desteklemesi, 1930’lu yıllardaki en büyük modanın tango olmasına sebep oldu. Bugün devletin başındakiler müzik dinlemiyor, o yüzden bence devletin müziği yok. Ama öte yandan Türkiye’de ve dünyada bir sürü örneğini gördük ki devlet bir müziğin dinlenmesini istediğinde kimse dinlemiyor. Başka bir yerden başka bir şey çıkıyor. Radyolarda alaturka yasaklanmasaydı keşke.
Neden?
Çünkü o zaman arabesk çıkmayacaktı. Alaturka saçma bir yere gitmeyecekti. Arabesk kötü müdür? Hayır! Ben severim ama Türkiye’nin belli bir dönemini çok etkiledi. 80’lerde pop, rock yapılamadıysa bunda arabesk yükselişin çok büyük payı var. Bunun da kökleri 1930’lardaki alaturka yasağına dayanıyor.
Arabesk’in ilk ortaya çıkışı 1980’ler mi?
Meral Özbek 1940’lardan başlatıyor. O yıllarda sinemalarda gösterilen müzikli Mısır filmlerindeki şarkılar, arabeskin öncülleri. O şarkılar da yasaklanıyor zaten. Mısır filmlerindeki şarkılı sahneler izleyiciler tarafından çok sevilince devlet, o filmlere Türkçe şarkı yazılmasını istiyor. Bu iş için Sadettin Kaynak, Münir Nurettin Selçuk gibi isimler görevlendiriliyor. Ben de o tarihten başlatmayı tercih ediyorum. Arabesk Orhan Gencebay’la çıkmadı yani. Ona gelene kadar Haydar Tatlıyay, Abdullah Yüce ve başkaları bir sürü arabesk iş yapmışlardı.
1980’lerde patlamasına sebep olan ne peki?
Türkiye’nin içinde bulunduğu umutsuzluk, kötü koşullar. 1970’lerin ikinci yarısından itibaren çok ciddi bir sağ sol ayrımı yaşanıyor. 60’ların sonlarında da benzer bir olay var ama o tarihlerde sol daha güçlü. 70’lerin ikinci yarısında saflar iyice ayrıldı ve ana arterdeki bir kısım sanatçılar saf belirledi. Cem Karaca artık sadece solcu şarkılar söylüyordu. Selda ve Edip Akbayram onun yanına konuşlandı. Barış Manço bir saf belirlemedi, kendi yolunu sürdürdü. Bir sürü insan da ortada kaldı. Ne yapacağını bilemeyenler, o dönem Orhan Gencebay filmleriyle yükselen arabeskin ağına düştü. Ajda Pekkan’ı da, Nilüfer’i de, Sezen Aksu’su da alaturka ve arabeske meyletti. 12 Eylül 1980’den sonra içinde bulunduğumuz karamsar durum ve Özal’ın desteklemesi de hikayeyi büyütünce arabesk bir anda 80’li yılların en popüler müziği haline geldi. Bunda Orhan Gencebay’ın payı çok büyük. İlk büyük popüler isimlerden bir tanesi o ama tam da o dönemde, “Ben arabesk yapmıyorum, serbest çalışıyorum.” diyerek aradan sıyrıldı.
Resmi makamların müzikte modernleşme çabalarına tepkisi ne oluyor? Radyolarda dönem müzikleri çalınıyor mu mesela?
Radyoda her şey çalınabiliyor. Alaturka yasağını saymazsanız her tür müziğin kendine yer bulduğunu söylemek mümkün. Radyo 50’li yıllarda yaygınlaşıyor. Ondan önce bölge radyoları var. Marshall yardımlarıyla birlikte Türkiye’ye verici de geliyor. Çünkü Amerika radyoyu propaganda aracı olarak kullanıyor. Yalova’da, İncirlik’te, Çiğli’de Amerikan üslerinin açılmasıyla birlikte rock’n roll propaganda aracı olarak kullanılıyor. İlk plakları onlar getiriyor. Radyoculuk yapmaya başlayan bir kısım prodüktörler, bu şarkıları radyolarda çalıyor. Bireysel itirazlar oluyor tabii. Nida Tüfekçi sevmiyor mesela. O dönem Halk Müziği işinin başında ve Tülay German’ı, Modern Folk Üçlüsü’nü, 3 Hürel’i, Moğollar’ı radyonun kapısından içeri sokmuyor. “Halk müziği, halk müziğidir ve öyle kalmalıdır!” diyor. Ama yine kendine bir yol buluyor ve radyoya giriyor bu müzikler.
Türkiye’de müziğin kırılma dönemleri neler?
Kantolarla başlıyor hikaye. 30’lu yıllarda tango devreye giriyor. İlk Türkçe sözlü tangonun kayıt tarihi 1932. 30’lu ve 40’lı yıllar tangoyla geçiyor. Ondan sonra jazz devreye giriyor. 1955 – 56 itibarıyla rock’n roll bir anda ortalığı karıştırıyor. 60’lardan itibaren üzerine Türkçe söz yazılmış, aranjman dediğimiz yabancı şarkılar çok moda olmaya başlıyor. Güney Amerika’daki Yeni Türkü akımının etkisiyle Anadolu pop yapan sanatçılar ortaya çıkıyor. Bütün dünyada karşılık bulan bir akım bu. Herkes kendi yerel sazlarını ve yerel melodileri kullanarak yeni müzikler üretmeye çalışıyor. Erkin Koray, “Uzayda bir elektrik hasıl oldu ve hepimiz aynı anda aynı şeyi yapmaya başladık.” diye tarif etmişti o dönemi. 60’ların tam ortası önemlidir. Köy romanlarının yazıldığı, köy filmlerinin çekildiği, Türkiye İşçi Partisi’nin köyden beslenerek Meclis’e girdiği yıllar.
Köyden kente göçün hızlandığı…
Sadece köyden kente de değil, köyden Avrupa’ya göçün de hızlandığı bir dönem. Dolayısıyla orada büyük bir kırılma noktası var. 1970’lerin ortalarında pop müzik yeniden revaçta. Melih Kibar, Atilla Özdemiroğlu, Onno Tunç, Selmi Andak gibi isimlerin işin içine girmesiyle bir yerli besteciler dönemi başlıyor. 70’ler pop müziğin altın yılları bence. 80’lerde arabesk büyüyor. 85 ve sonrasında yine bir kırılma noktası var; pop rock tekrar devreye giriyor. MFÖ ‘Ele Güne Karşı’, Sezen Aksu‘Sen Ağlama’ gibi albümler o dönemde yapılıyor. 90’lı yıllara doğru yeniden; Grup Yorum, Ahmet Kaya, Zülfü Livaneli ve başka grupların da katıldığı bir politik müzik akımı var. Sonrası 90’lar. Oraya ben bakmıyorum…
90’larda ne oldu?
Her şey birbirine girdi! Uzayda hasıl olan elektrik etkisini yitirdi bence. Ne yapacağımızı bilemedik. 90’lar fazla özgürleştiğimiz yıllar. Özel radyolar, özel televizyonlar ve cep telefonunun çıkmasıyla herkes kendini özgür hissetmeye başladı. 1993’te Uğur Mumcu öldürüldü. Eşref Bitlis’in uçağı düştü. Cumhurbaşkanı Turgut Özal görevi başında öldü. Sivas Katliamı yaşandı ve daha bir sürü şey. Bunlar sadece bir yıl içinde olanlar. 90’lar boyu bir sürü başka şey oluyor. Bir taraftan bu olaylar yaşanırken bir taraftan da ‘Aboneyim Abone’ diye şarkılar söyleniyor. Arabesk, pop, rock, halk müziği ayrımı ortadan kalktı. İbrahim Tatlıses arabeskçiyken Sezen Aksu şarkıları söylemeye ve bunu elektro gitarlı düzenlemelerle albümlerine almaya başladı. Yıldız Tilbe popçu diye çıktı, arabesk albümü yaptı. Sonra bir daha toparlanamadık. Bu yılların tarihi yıllar sonra yazılacak. Şimdi üzerine konuşmayı çok sevmiyorum.
70’li yılların müziğini o kadar iyi yapan neydi?
O yıllarda daha heyecanlı bir ortam vardı bence. Daha samimiyetle müzik yapılıyordu. Bizi o samimiyet yakalıyor. Sadece müzik için geçerli değil bu durum, filmlerde de öyle. Hâlâ 60’lı, 70’li yılların filmlerini izliyorsak o samimiyet yakalıyor bizi. Hababam Sınıfı’ndaki samimiyeti geçemedik. İnsanlar 60’larda, 70’lerde en fazla Hey dergisinin listesine girmek için çalışıyordu. O listeye girmek de o kadar kolay değildi. Kendinizi beğendirmek zorundaydınız. 80’li yılların sonunda, özellikle 90’ların ortalarında Kral TV’nin müzik kanalı olarak yayına başlaması ve sonrasında parayla klip yayınlamasıyla iş başka bir yere döndü. Paranız varsa klibiniz yayınlanıyor ve o albüm çok satıyordu. Bugün o da ortadan kalktı. Şimdi işler “Youtube’da nasıl daha çok dinlenirim?”, “Spotify’da nasıl listeye girerim?” üzerinden gidiyor.
“Altın çağ” diye nitelediğiniz dönemde ya da sonra Türk popunun yurt dışında bir karşılığı oldu mu?
Hayır, hiç olmadı. Sadece birkaç küçük şey var, onlar da fazlasıyla bireysel hareketler. Beyaz Kelebekler, Hollandalı bir prodüktörle çalıştı ve o prodüktör “Sen Gidince”nin Hollanda’da yayınlanmasını sağladı. White Butterfly’s adıyla bir plak yayınladılar orada. Türkçe söyledikleri “Sen Gidince Bak Neler Oldu”yla bir numaraya kadar çıktılar. Timur Selçuk Fransa’da iş yaptı. Barış Manço işe Fransa’da yaptığı plaklarla başladı. Tülay German buradan gitti ve Fransa’da sahiden büyük bir yıldız oldu. Ama etkisi Fransa’yla sınırlıydı. Daha öteye gidemedi. Çünkü orada da burada da başına bir sürü şey geldi. Ajda Pekkan bir sürü uluslararası festivalde Türkiye’yi temsil etti. Enrico Macias’ın bir albümüne konuk sanatçı olarak katıldı. 90’larda Mustafa Sandal’ın, Tarkan’ın, Sezen Aksu’nun plakları yurt dışında yayınlandı ve discolarda çalındı. Mazhar Fuat Özkan’ın “Sufi”si yurt dışında yayınlanan ve çok sevilen bir 45’lik haline dönüştü. Fakat bunları genele yayamayız. Türkiye’de herhangi bir müzik türünün dünyayı etkilediğini söyleyemeyiz. Dolaylı bazı etkiler var tabii. 1997 yılında Eurovision Şarkı Yarışması’nda Şebnem Paker’in söylediği “Dinle” adlı şarkı üçüncü oldu. O güne kadar Eurovision sahnesinde yerel saz görülmemişti. Şebnem Paker bağlamayla, kanunla, darbukayla çıktı. Ertesi yıl herkes kendi yerel sazlarıyla gelmişti. Dünyada bir “Dünya Müziği Akımı” başlamak üzereydi zaten. Hikaye oradan ilerledi. Belki öyle bir dolaylı etkiden söz edilebilir.
Yaptığınız çalışmalardan hareketle yakın tarih çalışmalarında müziğin de bir veri olarak kullanılabileceğini söyleyebilir miyiz?
Radyo programlarımda ve eğitimlerimde tam olarak bunu yapıyorum. “100 Şarkıda Memleket Tarihi” kitabım da böyle bir amaca hizmet ediyor. Türkiye tarihinden seçilmiş 100 şarkı ve onların anlattığı hikayeler… “Hayat Dudaklarda Mey” de biraz öyle bir kitap. Almanya’da, Berlin’de 8 aylık bir seminerler dizisi sundum. Orada da Türkiye tarihi anlattım. Tarihi müzikle anlatmayı seviyorum. Ayrıca sivil tarih okumasını en iyi yapabileceğiniz yer şarkılar ve filmler. Başka kaynaklarla belgeleyemeyeceğiniz konulara oralardan delil getirebiliyorsunuz. Tarihi renklendirmenin ötesinde onu bugüne taşıyan şeyler şarkılar. Bugün Grup Yorum külliyatını baştan sona dinlediğinizde kurulduğu 1987 yılından etkisini yitirdiği 2010’lara kadar uzanan tarihi, albümlerinden okumak mümkün. Keza Bulutsuzluk Özlemi hep tarihten beslenen şarkılar yaptı ve tarihi aktarmaya aracılık etti. Yurt dışında da örnekleri var. Amerika’da Bob Dylon bunu yapıyor mesela. Müzik, üç dakikada her şeyi anlatacak güce sahip. Dolayısıyla bir buçuk saatte 30 şarkı dinletip Türkiye tarihini anlatabilirsiniz insanlara. O yüzden şarkılar kimi iktidarları korkutuyor. Şili’de darbe yapılınca önce şarkılar yasaklandı ve müzisyenler öldürüldü. O yüzden Türkiye’de 12 Eylül’de ilk müzisyenler susturuldu. O yüzden Hitler müzik sevmiyordu ya da müziği kendince başka bir güce dönüştürmeyi denedi…
Müzik dışında koleksiyonunuz var mı?
Koleksiyonum yok ama koleksiyona dönüşebilecek bir kısım şeyler var. Coca Cola şişeleri toplamayı seviyorum. Piyasaya çıkan her şişeyi alıp bir kenara koyuyorum. Gazozcuyum, gazoz içmeyi çok severim. Çocukluğumda gazoz yapan yerler vardı. Sipariş ettiğiniz gazozu yapıp verirdi size. Şişeli gazoz satmazlardı. Türkiye’nin gittiğim her yerinden gazoz şişesi toplamayı seviyorum bu yüzden. Kitap ve plak hariç diğer alanlarda, yaşadığım şeyleri saklamayı tercih ediyorum. Bir de bira severim. Dünyanın çeşitli yerlerinde yapılmış biraları içmeyi ve şişe kapaklarını saklamayı seviyorum. Bunların hiçbirine koleksiyon denemez ama belki koleksiyona dönüşebilir. Evimde yüz tane kadar yerel gazoz şişesi var şu anda. Bunlar dolu olanlar tabi. Ayrıca çizgi roman manyağıyım. Onu da bir koleksiyon sayabiliriz. Çocukluğumda okuduğum romanları sakladım. Sonradan bazılarının yeni baskılarını aldım tabi.
Eskiden de arşivciydiniz yani?
Evet, kesinlikle.
Uzun zamandır topluyorsunuz, hâlâ alacağınız çok malzeme çıkıyor mu?
Tabi, bir kere yeni yayınlanan plaklar var. Barış Manço, Zülfü Livaneli ve İlhan İrem’ler dışında eskilerin yeni baskılarını çok fazla toplamıyorum ama yeni basılan plaklardan sevdiklerimi alıyorum. “Bütün plaklar bende olsun”cu değilim. Onun için hiçbir zaman plağa çok büyük paralar vermedim. Neyse ki bugün binlerce liraya satılan plakları zamanında almıştım. Bu anlamda çok başarılı bir koleksiyoncu olduğum söylenemez. O yüzden de kendime koleksiyoncu demem. Bir şeyleri topluyorum ve bunları insanlara aktarmayı seviyorum.
Kaç kitap yazdınız şimdiye dek?
Almanya’da yayınlananla birlikte dört.
Sadece köyden kente de değil, köyden Avrupa’ya göçün de hızlandığı bir dönem. Dolayısıyla orada büyük bir kırılma noktası var. 1970’lerin ortalarında pop müzik yeniden revaçta. Melih Kibar, Atilla Özdemiroğlu, Onno Tunç, Selmi Andak gibi isimlerin işin içine girmesiyle bir yerli besteciler dönemi başlıyor. 70’ler pop müziğin altın yılları bence. 80’lerde arabesk büyüyor. 85 ve sonrasında yine bir kırılma noktası var; pop rock tekrar devreye giriyor. MFÖ ‘Ele Güne Karşı’, Sezen Aksu‘Sen Ağlama’ gibi albümler o dönemde yapılıyor. 90’lı yıllara doğru yeniden; Grup Yorum, Ahmet Kaya, Zülfü Livaneli ve başka grupların da katıldığı bir politik müzik akımı var. Sonrası 90’lar. Oraya ben bakmıyorum…
90’larda ne oldu?
Her şey birbirine girdi! Uzayda hasıl olan elektrik etkisini yitirdi bence. Ne yapacağımızı bilemedik. 90’lar fazla özgürleştiğimiz yıllar. Özel radyolar, özel televizyonlar ve cep telefonunun çıkmasıyla herkes kendini özgür hissetmeye başladı. 1993’te Uğur Mumcu öldürüldü. Eşref Bitlis’in uçağı düştü. Cumhurbaşkanı Turgut Özal görevi başında öldü. Sivas Katliamı yaşandı ve daha bir sürü şey. Bunlar sadece bir yıl içinde olanlar. 90’lar boyu bir sürü başka şey oluyor. Bir taraftan bu olaylar yaşanırken bir taraftan da ‘Aboneyim Abone’ diye şarkılar söyleniyor. Arabesk, pop, rock, halk müziği ayrımı ortadan kalktı. İbrahim Tatlıses arabeskçiyken Sezen Aksu şarkıları söylemeye ve bunu elektro gitarlı düzenlemelerle albümlerine almaya başladı. Yıldız Tilbe popçu diye çıktı, arabesk albümü yaptı. Sonra bir daha toparlanamadık. Bu yılların tarihi yıllar sonra yazılacak. Şimdi üzerine konuşmayı çok sevmiyorum.
70’li yılların müziğini o kadar iyi yapan neydi?
O yıllarda daha heyecanlı bir ortam vardı bence. Daha samimiyetle müzik yapılıyordu. Bizi o samimiyet yakalıyor. Sadece müzik için geçerli değil bu durum, filmlerde de öyle. Hâlâ 60’lı, 70’li yılların filmlerini izliyorsak o samimiyet yakalıyor bizi. Hababam Sınıfı’ndaki samimiyeti geçemedik. İnsanlar 60’larda, 70’lerde en fazla Hey dergisinin listesine girmek için çalışıyordu. O listeye girmek de o kadar kolay değildi. Kendinizi beğendirmek zorundaydınız. 80’li yılların sonunda, özellikle 90’ların ortalarında Kral TV’nin müzik kanalı olarak yayına başlaması ve sonrasında parayla klip yayınlamasıyla iş başka bir yere döndü. Paranız varsa klibiniz yayınlanıyor ve o albüm çok satıyordu. Bugün o da ortadan kalktı. Şimdi işler “Youtube’da nasıl daha çok dinlenirim?”, “Spotify’da nasıl listeye girerim?” üzerinden gidiyor.
“Altın çağ” diye nitelediğiniz dönemde ya da sonra Türk popunun yurt dışında bir karşılığı oldu mu?
Hayır, hiç olmadı. Sadece birkaç küçük şey var, onlar da fazlasıyla bireysel hareketler. Beyaz Kelebekler, Hollandalı bir prodüktörle çalıştı ve o prodüktör “Sen Gidince”nin Hollanda’da yayınlanmasını sağladı. White Butterfly’s adıyla bir plak yayınladılar orada. Türkçe söyledikleri “Sen Gidince Bak Neler Oldu”yla bir numaraya kadar çıktılar. Timur Selçuk Fransa’da iş yaptı. Barış Manço işe Fransa’da yaptığı plaklarla başladı. Tülay German buradan gitti ve Fransa’da sahiden büyük bir yıldız oldu. Ama etkisi Fransa’yla sınırlıydı. Daha öteye gidemedi. Çünkü orada da burada da başına bir sürü şey geldi. Ajda Pekkan bir sürü uluslararası festivalde Türkiye’yi temsil etti. Enrico Macias’ın bir albümüne konuk sanatçı olarak katıldı. 90’larda Mustafa Sandal’ın, Tarkan’ın, Sezen Aksu’nun plakları yurt dışında yayınlandı ve discolarda çalındı. Mazhar Fuat Özkan’ın “Sufi”si yurt dışında yayınlanan ve çok sevilen bir 45’lik haline dönüştü. Fakat bunları genele yayamayız. Türkiye’de herhangi bir müzik türünün dünyayı etkilediğini söyleyemeyiz. Dolaylı bazı etkiler var tabii. 1997 yılında Eurovision Şarkı Yarışması’nda Şebnem Paker’in söylediği “Dinle” adlı şarkı üçüncü oldu. O güne kadar Eurovision sahnesinde yerel saz görülmemişti. Şebnem Paker bağlamayla, kanunla, darbukayla çıktı. Ertesi yıl herkes kendi yerel sazlarıyla gelmişti. Dünyada bir “Dünya Müziği Akımı” başlamak üzereydi zaten. Hikaye oradan ilerledi. Belki öyle bir dolaylı etkiden söz edilebilir.
Yaptığınız çalışmalardan hareketle yakın tarih çalışmalarında müziğin de bir veri olarak kullanılabileceğini söyleyebilir miyiz?
Radyo programlarımda ve eğitimlerimde tam olarak bunu yapıyorum. “100 Şarkıda Memleket Tarihi” kitabım da böyle bir amaca hizmet ediyor. Türkiye tarihinden seçilmiş 100 şarkı ve onların anlattığı hikayeler… “Hayat Dudaklarda Mey” de biraz öyle bir kitap. Almanya’da, Berlin’de 8 aylık bir seminerler dizisi sundum. Orada da Türkiye tarihi anlattım. Tarihi müzikle anlatmayı seviyorum. Ayrıca sivil tarih okumasını en iyi yapabileceğiniz yer şarkılar ve filmler. Başka kaynaklarla belgeleyemeyeceğiniz konulara oralardan delil getirebiliyorsunuz. Tarihi renklendirmenin ötesinde onu bugüne taşıyan şeyler şarkılar. Bugün Grup Yorum külliyatını baştan sona dinlediğinizde kurulduğu 1987 yılından etkisini yitirdiği 2010’lara kadar uzanan tarihi, albümlerinden okumak mümkün. Keza Bulutsuzluk Özlemi hep tarihten beslenen şarkılar yaptı ve tarihi aktarmaya aracılık etti. Yurt dışında da örnekleri var. Amerika’da Bob Dylon bunu yapıyor mesela. Müzik, üç dakikada her şeyi anlatacak güce sahip. Dolayısıyla bir buçuk saatte 30 şarkı dinletip Türkiye tarihini anlatabilirsiniz insanlara. O yüzden şarkılar kimi iktidarları korkutuyor. Şili’de darbe yapılınca önce şarkılar yasaklandı ve müzisyenler öldürüldü. O yüzden Türkiye’de 12 Eylül’de ilk müzisyenler susturuldu. O yüzden Hitler müzik sevmiyordu ya da müziği kendince başka bir güce dönüştürmeyi denedi…
Müzik dışında koleksiyonunuz var mı?
Koleksiyonum yok ama koleksiyona dönüşebilecek bir kısım şeyler var. Coca Cola şişeleri toplamayı seviyorum. Piyasaya çıkan her şişeyi alıp bir kenara koyuyorum. Gazozcuyum, gazoz içmeyi çok severim. Çocukluğumda gazoz yapan yerler vardı. Sipariş ettiğiniz gazozu yapıp verirdi size. Şişeli gazoz satmazlardı. Türkiye’nin gittiğim her yerinden gazoz şişesi toplamayı seviyorum bu yüzden. Kitap ve plak hariç diğer alanlarda, yaşadığım şeyleri saklamayı tercih ediyorum. Bir de bira severim. Dünyanın çeşitli yerlerinde yapılmış biraları içmeyi ve şişe kapaklarını saklamayı seviyorum. Bunların hiçbirine koleksiyon denemez ama belki koleksiyona dönüşebilir. Evimde yüz tane kadar yerel gazoz şişesi var şu anda. Bunlar dolu olanlar tabi. Ayrıca çizgi roman manyağıyım. Onu da bir koleksiyon sayabiliriz. Çocukluğumda okuduğum romanları sakladım. Sonradan bazılarının yeni baskılarını aldım tabi.
Eskiden de arşivciydiniz yani?
Evet, kesinlikle.
Uzun zamandır topluyorsunuz, hâlâ alacağınız çok malzeme çıkıyor mu?
Tabi, bir kere yeni yayınlanan plaklar var. Barış Manço, Zülfü Livaneli ve İlhan İrem’ler dışında eskilerin yeni baskılarını çok fazla toplamıyorum ama yeni basılan plaklardan sevdiklerimi alıyorum. “Bütün plaklar bende olsun”cu değilim. Onun için hiçbir zaman plağa çok büyük paralar vermedim. Neyse ki bugün binlerce liraya satılan plakları zamanında almıştım. Bu anlamda çok başarılı bir koleksiyoncu olduğum söylenemez. O yüzden de kendime koleksiyoncu demem. Bir şeyleri topluyorum ve bunları insanlara aktarmayı seviyorum.
Kaç kitap yazdınız şimdiye dek?
Almanya’da yayınlananla birlikte dört.
Masada yeni çalışma var mı?
Çok var. Pandemi çok işe yaradı. Bu dönemde elden geçirdiğim dijital arşivimden üç tane yeni proje çıktı. Onlar üzerinde çalışıyorum. Ayrıca pandemi boyu başka projeler gelişti. Hangisini, ne zaman, nasıl yayınlayacağım bilmiyorum. Yakın zamanda editör arkadaşlarıma teslim edeceğim. Onlar uygun görürse yayınlarlar, uygun görmezlerse kenarda durur. Nasılsa bir gün bir yerde yayınlanır…
Çok var. Pandemi çok işe yaradı. Bu dönemde elden geçirdiğim dijital arşivimden üç tane yeni proje çıktı. Onlar üzerinde çalışıyorum. Ayrıca pandemi boyu başka projeler gelişti. Hangisini, ne zaman, nasıl yayınlayacağım bilmiyorum. Yakın zamanda editör arkadaşlarıma teslim edeceğim. Onlar uygun görürse yayınlarlar, uygun görmezlerse kenarda durur. Nasılsa bir gün bir yerde yayınlanır…









