Close Menu
Ayşe AdlıAyşe Adlı

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    • Yeşilçam’dan Portreler
    • Geçmiş Zaman Olur Ki…
    • Türkiye Kurulurken…
    • Hoş Sada!
    • Tüm Kategoriler
      • Şehir ve Mekan
      • Dünya’dan
      • GeziYorum
      • Kitabiyat
      • Nadir Söyleşiler
      • O Şehr-i İstanbul Ki…
      • Portreler
      • Sinema Yazıları
      • Sanat Penceresi
      • Tarih Yazıları
      • MetaFizik
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    Hoş Sada! - türkülerden ders çıkardım tabibime!

    türkülerden ders çıkardım tabibime!

    Tıp fakültesi amfisindeyiz. Konumuz türküler. Hoca bağlamasıyla çalıp söylüyor, zaman zaman öğrenciler de eşlik ediyor ona. Yanlış anlamayın, maksat eğlenmek değil, ‘Halk, karşısında nasıl bir doktor görmek istiyor?’ sorusuna cevap vermek.
    Şubat 13, 2015
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

    Türkünün sözlerini tekrar ederken sesinin titremesi boşuna değil. Kim bilir kaç kez karşılaştı ‘Söyle doktor, söyle ölecek miyim? Ölmeden sılamı görecek miyim?’ çaresizliğini yaşayan hastalarla. Kaçının gözünde ışık, hayatında aydınlık oldu. Kaçının beklentisi boşa çıktı… Göz hekimi Doç Dr. Sait Eğrilmez Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi. Daha çok küçükken umudunu ona bağlayıp ‘benim oğlum doktor olacak’ diyen babasının kabul olmuş duası.  İlhamını, o daha 4 yaşındayken vefat eden Âşık Veysel’den alan bir ‘şifacı’. Tıp ilminin imkânlarını, türkülerden devşirdiği hikmetle birleştiren bir gönül adamı…

    5 yıldır meslek macerasında rehber edindiği türküleri ders olarak okutuyor. Ve öyle bir anlatıyor ki; kanunlar, sağlık politikaları da ne? Asırlar önce söylenmiş söylenmesi gereken; mükâfat da, ceza da çoktan kesilmiş demekten alamıyorsunuz kendinizi.

    Seminer vermek üzere davet edildiği İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde sahnedeki yerini almadan önce 1970’lere götürüyor bizi Sait Eğrilmez. Kendisinden önce babası Güzel Eğrilmez’i tanımamız gerekiyor. Sivas’ın Divriği ilçesinin Çamşıhı köyünde yaşayan Güzel amcanın bir hayali var. O yıllarda henüz 4 – 5 yaşlarındaki oğlu Sait, büyüyünce doktor olacak! Çocukları okusun diye İzmir’e taşınıyor. Bir otelde resepsiyon görevlisi olarak geçen ömrü yetiyor hayalini gerçekleştirmeye. Bir değil, üç doktor çıkıyor evinden. Büyük oğlu Sait Bey’e sadece doktor demek haksızlık olur aslında. Zira birkaç ay içinde alacağı profesörlük payesi, emeklerinin sadece bir kısmının karşılığı. 5 senedir elinde bağlaması tıp fakültelerini dolaşıp doktor adaylarının ‘Nasıl daha iyi doktor oluruz?’ sorusuna cevap bulmasına yardım ediyor.

    Konuya Güzel Amcayla başladık; çünkü Sait Eğrilmez onun oğlu olmasa, Sivas’ta doğup Âşık Veysel türküleri ile büyümese yolu da üslubu da çok başka olacaktı muhtemelen. Neden mi? 70’lerin başlarına gidelim yine. Sivas’ta âdet olduğu üzere, daha birkaç yaşındayken bağlama veriyorlar Sait Bey’in eline. Kulağında Veysel türküleri… Sonra daha körlüğün ne olduğunu anlayamayacağı bir çağda ‘Veysel kördü’  diyorlar. Aklı almıyor küçük çocuğun. ‘Ne demek kör olmak?’ “Sen körebe oynarken hiçbir şey göremiyorsun ya, o da öyle, o kadar görmüyor…” Yüreğine oturuyor. Bu şiirleri yazan, türküleri söyleyen insan nasıl görmez?

    Kendini bildi bileli ‘akıllı çocuksun, büyüyünce doktor olacaksın’ diyorlar ona.  Sonra okula başlıyor. 8 yaşına geldiğinde babasından bir hediye alıyor: Âşık Veysel şiirlerinin derlendiği Dostlar Beni Hatırlasın kitabı. O kitabı okuduğu gün önemli bir karar veriyor. Evet, büyüklerinin söylediği gibi doktor olacak hem de göz doktoru. Bu sayede Veysel’in körlüğünden duyduğu yürek sızısı biraz olsun hafifleyecek. Dediğini yapıyor. Tıp Fakültesi’nin ardından göz alanında uzmanlaşıyor. Ve Ege Üniversitesi’nde hoca oluyor.

    Bağlama ile çocukluğunda başlayan ilişki öğrencilik yıllarında daha da artıyor. Hocası, şimdi 9 Eylül Üniversitesi’nde kardiyoloji profesörü olan sınıf arkadaşı Daimi Kaya. 6 sene, bir bağlama etrafında ikiz gibi yaşıyorlar…

     

    Sait Bey’in köyde başlayıp İzmir’de zirveye doğru ilerleyen hikâyesi okul çevresinde de biliniyor elbet. Üniversitede hoca olup ders vermeye hak kazanınca meslektaşları bir teklif sunuyor: “Birinci sınıflara öyle bir ders verelim ki daha eğitimlerinin başında ‘İyi ki doktor olmuşum!’ desinler. Bu dersi sizin verebileceğinizi düşünüyoruz.” Gerçekleşmiş, ete kemiğe bürünmüş bir hayal duruyor karşılarında nasılsa.

    “Ben nasıl hekim olacağımı türkü dinleyerek öğrendim.” diyor Sait Bey. Lise yıllarında ‘Doktor olursam insanların bana bakışı nasıl olur?’ diye düşünürken fark ediyor türkülerin verdiği mesajı. Bulduğu cevapları not etmeye başlıyor. Ve doktor adaylarına iyi hekimlik dersi vermesi istendiğinde; “Benim kendime ait Veysel’in ve diğer ozanların söylediklerinden daha güzel sözüm yok. Kabul ederseniz asırlardır okunan türkülere elçilik edeyim.” diyor. Türküler dokunaklı, akılda kalıcı oldukları kadar halk kültürünü ve irfanını aktarmak açısından da alternatifsiz bir kaynak. Sinemadan hareketle verilen derslerin etkisini kabul etse de temel bir itirazı var o dile; “Amerikalının idealindeki doktor tipini ortaya koyan bir film, Amerikalı hasta için anlamlı olabilir. Ama bizim hasta doktor ilişkimiz farklıdır. ‘Tedavi yöntemlerini anlatın ben aralarından birini seçeyim’ diyen Amerikalı hasta bizim için referans olamaz.” Anadolu insanının hastalık yorumunu, doktordan beklentisini anlatan kitap yok. Elimizdeki tek veri 500 yıldır hiç değişmeden okunan, söylenen türküler. Onları bir doktor dinlediğinde, bizim hiç de farkında olmadığımız bir mana devşiriyor mısralardan. Sait Hoca’nın sunumu bunun açık ispatı…

    Bilgisayarı ve bağlaması ile çıktığı sahnede hızlı giriyor konuya. Hekimin yüz ifadesinin hastayı ne kadar yaralayabileceğinden; ameliyatın, reçeteye yazılan ilacın değil,  yüz ifadesinin ne manaya geldiğinden bahsediyor önce. ‘Hastane Önünde İncir Ağacı’nı dinleyince daha fazla izaha mahal kalmıyor… Tüberküloz hastası bir gencin hikâyesini anlatıyor türkü. İkinci Dünya Savaşı yılları. Askere giden delikanlı verem teşhisiyle çürüğe ayrılıyor. Çaresiz köye dönüyor. Hastalığı duyulmuş, nişanlısı ile evlenmesine izin çıkmıyor. Tedavi için şehre, hastaneye yollanıyor. Hasta yatağından kalkamayacak kadar yorgun; dışarıyla tek bağlantısı pencereden gördüğü incir ağacı… İlk gün genel durumu, kilosu kaydediliyor baş ucundaki dosyaya. Baştabibe vizit veriliyor. ‘Hastalık bu, şu ilacı başladık. Gelecek hafta tekrar göreceğiz.’ Henüz verem ilaçları bulunmamış. Denenebilecek birkaç antibiyotik var sadece. Bir hafta geçiyor.  İlaçlar işe yaramıyor, hasta kilo kaybediyor, öksürük artmış. İlaç değişiyor. Sonraki hafta yine geliyorlar, düzelme yok… Üçüncü hafta vizitinde son ilaç da denenmiş, sonuç alınamamış. Hekim, baştabibe hastanın anlamadığı bir şeyler söylüyor. Baştabibin yüzünü acı kaplıyor… Son umut da terk ediyor genç adamı. “Hastane önünde incir ağacı / Doktor bulamadı bana ilacı / Baştabip geliyor zehirden acı / Garip kaldım, yüreğime dert oldu / Ellerin vatanı bana yurt oldu…”

    “Hekimin yüz ifadesi önemlidir.” diyor Eğrilmez. Mutsuz doktor, ister istemez hastası üzerinde tedavinin kötü gittiği yönünde intiba bırakıyor. Duyduğu yarısı İngilizce, yarısı Latince sözlerinden hiçbir şey anlamayan hasta, bütün umudunu doktorunun yüzündeki ifadeye bağlıyor. Bu sebeptendir ki hekimler kadar onları etkileyen insanların da bu ifadenin manasını doğru takdir etmesi, kıymetini bilmesi gerekiyor.

    Türküler bir doktora bize söylediğinden başka ne söyler acaba? “Kendisini bizim dilimizle ifade edemeyen insanların aslında ne çok şey anlattıklarını türkülerin sözlerinden anlayabiliyorum.” Cevap merakımızı daha da artırıyor. “Hastam bana gözüm gidişiyor diyor. Bize tıp fakültesinde gidişmenin ne demek olduğunu öğretmezler. Ama türkü dinliyorsanız kaşınmak demek olduğunu anlayabilirsiniz. O bölgelerde yaşama şansım yoksa Mardinli, Urfalı, Kerküklü, Denizlilinin dünyasını anlamam kolay değil. Kemer yerine kayış, kaşınmak yerine gidişmek diyorsa, inter skapüler bölge diyeceğim siz de anlamayacaksınız, iki kürek kemiğinin arasına iki dalımın arası diyorsa, bu insanı anlamanın tek yolu konuştuğu dili bilmeniz. Halk böyle ifade etmişse sizde böyle bilmelisiniz.” Hekimler Türkçeleştirilememiş bir tıp dili kullanıyor. Bu dile maruz kalan hasta da ne demek olduğunu anlamasa da Latince, İngilizce kelimelerle ifade ediyor derdini. ‘Kataraktım, glukomum, migrenim, gastritim varmış’ diyor.  Halk dilinde bütün hastalıkların karşılığı olduğuna dikkat çekiyor Sait Eğrilmez. Ve teker teker bulup çıkarıyor onları. “Biz kalp ağrısına anjina pektoris deriz. Türkçeye göğüs ağrısı diye tercüme edilse de tam karşılığı değil. Kalp kası dışında göğüsteki kaslarımız, kaburga kırığı, akciğer zarındaki iltihap da ağrıtabilir göğsünüzü. Anjina pektoris; kalbin, kriz geçirmemize sebep olacak kadar kanlanamaması durumunda duyulan, insana ölüm korkusu yaşatan ağrının adı. Anjina pektoris geçirmiş her insan ölümü hissetmiştir.” Türkçe karşılığı olmadığı için kardiyoloğa gidiyorsanız ‘anjinan var mı?’ sorusuna hazır olmanız gerekiyor. Bu malumatın ardından bir Elazığ türküsü okuyor: “Hüseynik’ten çıktım şeher yoluna / Can ağrısı tesir etti koluma / Merhamet et yaradanım kuluna…” 2 mısrada kalp krizini aşama aşama anlatan ozan, can ağrısı çektiğinden yakınıyor. Türküde göğüste başlayıp kola yayıldığı söylenen ‘can ağrısının’ bugüne kadar Türkçeleştirilemeyen anjina pektoris olduğunu söylerken heyecanını gizlemiyor Sait Hoca. Kalp krizinin temel vasıflarından biri, efor sarfettikten sonra başlayan ve kola yayılan ağrı zira…

    Doktorla hastanın yüz yüze gelip bu diyalogları yaşaması için hastanın önce muayene sırası alması gerekiyor ki büyük dert. Sıra alamayan hastalara ‘Beklerseniz doktor randevulu hastalarından sonra görebilir sizi.’ deniyor. ‘Aman’ diyor Sait Bey meslektaşlarına; 50 hasta bakmışsınız, mesai bitmiş 51’inci çıkıyor karşınıza. Sabırsızlanıyorsunuz haliyle. Ama dinleyin; “Tama, vatandaştık, kardaştık tama / Böyle pahalı mı adam adama / Geldik ta sabahtan, kaldık akşama / Yarine mümkün mü sıra doktur bey…” Bu karşılaşma nasıl hafifletilebilir acaba? “Hasta hasta evinden çıkmış. Hastane neredeyse; ilçede, şehirde… Oraya gelmiş, sabahtan beri bekliyor. Doktorun yazacağı ilacı eczaneden alacak; evine, köyüne gidip iyileşmeyi bekleyecek. Hasta bir gününü 10 dakikalık uzman görüşümüz için feda etmeye hazırsa, değerimizi hissetmek adına bu hizmeti yaparız.”

    Bir ara söz çocuk hastalara geliyor. Her çocuk ailesinin yegâne umudu. Büyüyüp adam olacak. Bir gün belki o salonu dolduran yüzlercesi gibi doktor çıkacak. “Fakirlik bağrımı yakar / Gözyaşlarım ondan akar / Belki bu da doktor çıkar / Aman doktor bak yavruya…” Konu açılınca söz Sait Bey’in babasına geliyor. “Küçüklüğümde beni ne zaman hastaneye götürse hekime ‘Bu da sizin gibi doktor olacak!’ diyordu. O zaman doktorlar ne kadar inanıyordu bilmiyorum ama inanmaları gerektiğini bugün ben kendimden biliyorum.”

     

    Her hasta yakını doktorun özel ilgisine talip. Yaşlıyı anne babası, genci evladı bilsin istiyor. Yetmiyor hastanın acısını, sıkıntısını hissetmesini bekliyor. Sait Hoca’ya göre bir yere kadar anlamak da gerekiyor bu empati talebini. Zira iyi doktorluğun en önemli anahtarı, kendinizi karşınızdakinin yerine koyabilmek. “Bana bağlama çalmayı öğreten arkadaşım Daimi Kaya’nın babası biz 4’üncü sınıftayken kalp krizi geçirdi. Geçmiş olsuna gittik. ‘Nasılsın? Nadir amca?’ ‘İyi değilim çocuklar!’ dedi. ‘Bu doktorlar beni anlamıyor. İyi bir kalp doktoru en az bir kere kalp krizi geçirmiş olmalı!” ‘Kalp krizi geçiren bir kardiyoloğun ne kadar ömrü kalır ki geriye?’ diye itiraz etmeye kalkıyorlar ancak zaman Nadir Bey’in yalnız olmadığını gösteriyor. Âşık Mahsuni Şerif de onunla aynı fikirde; “Çiğdem kokar Karacaören yaylası / Hasta gibi inler doktorun hası / Dilerim Mevla’dan bakan olası…” Hekim, bakan olasın diye dua almak istiyorsa tek yolu hastanın çektiği can ağrısını, can kulağı ile dinleyip yüreğinde sızısını duymak…

    Türkülerin verdiği istatistik pek iç açısı görünmüyor. Nereden baksanız yüzde 70’i eleştiriyor doktoru. Biz bu veriden hüküm çıkarmadan araya giriyor Eğrilmez: “Unutmamak gerekir ki insanlar en fazla canları yandığında duygulanır. Bazen istenmeyen sonuçlar yaşansa da hastanın doktora, canını gözü kapalı teslim edecek kadar güvendiği gerçeğini akıldan çıkarmamak  gerekiyor.” Hekimlik mesleğini bütün yüküne rağmen tercih edilir kılan da bu manevi tatmin. Bir gün insanlar ‘ben hekimlere güvenmiyorum, muayenene avukatımla geleceğim’ demeye başlarsa işte o zaman iş rayından çıkmış demektir. “Ben gece uyandırılma fedakârlığını karşımdaki insan bana güvendiği için yapıyorum. Güvenmiyor yahut şüphe duyuyorsa bana kendini emanet etmemeli, bana da yazık…”

    Gelelim bir hastanın yaşayabileceği en kötü tecrübeye; doktor beklenen ilgiyi göstermemiş ve tedavi başarılı olamamış… Türk halk müziği sanatçısı Volkan Konak babasını Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde akciğer kanserinden kaybediyor. Tıbben bir hastanın akciğer kanserinden kaybedilmesi sürpriz sayılmıyor. Hastalık ölümcül. Gelin görün ki sözünü ettiğimiz olayın gerisinde çok ağrılı bir teşhis ve tedavi süreci var. Bütün eziyetli uygulamalara rağmen hasta kaybediliyor. Sonra da doktor, “Akciğer kanserinden ölür insan. Ne olmuş yani…”  diyor karşılarına geçip. Volkan Konak o zaman anlıyor doktorun yaşlı adama onun gözüyle bakmadığını. Birinin canının yarısı, öteki için sıradan bir vak’a… “İnandık doktorlara, öyle böyle dediler / Ayrılık defterini elimize verdiler / Doktorlar da ne bilir ciğerin acısını / Cerrahpaşa’ya koydum canımın yarısını…” Yine sesi titriyor Sait Bey’in. “Biz böyle bir meslek grubuyuz işte.” diyor. “Karşımıza sadece içinde bir dert olanlar gelir. Bu çaresizlik hissiyle, eyvah denilen anda aranan kişidir doktor.” “Eyvah Mamoş, Mamoş eyvah / Tabip çağır yarama bak.”

    Hastayı ecelin elinden çekip almak kabil değil elbette. Ancak son nefes verilene kadar yapılabilecek bir şeyler olmalı. “Hastalık tedavi edilemez olsa bile hastayı rahat ettirmemiz lazım. Bir doktorun asla söyleyemeyeceği bir cümle var: Sizin için tıbbın yapabileceği bir şey yok… Yaşam kalitesini yükseltmenin, ağrıyı gidermenin mutlaka bir yolu vardır. Bu başarılamazsa dövünür sevenleri: “Gözyaşı seldi dediler / Ölürken güldü dediler…”

    Bir buçuk saatlik derste sunulan türküler, hekim adaylarına ne yaparlarsa nasıl eleştirileceklerini gayet açık anlatıyor. Beklenti yüksek, sorumluluk ağır ama tedavi maksadına ulaşmışsa hekim, hastasına ikinci bir can bağışlayan kişi. “Bana göre dünyada bundan daha güzel bir meslek yok. Bir daha dünyaya gelsem yine göz hekimi olurdum.” diyor  Eğrilmez. “Eğer mutluysanız ve siz varsınız diye başka insanlar da mutlu oluyorsa bu dünyaya cenneti yakalamışsınızdır. Hekimlik bunun için biçilmiş kaftan.”

    Uzun uzun alkışlanıyor ders sonunda. Sonra salon boşalıyor. Sait Hoca sahnedeki eşyayı toplamakla meşgul. Üç öğrenci yaklaşıyor yanına. İçlerinden biri özür diliyor, “Siz bir doktordan çok daha fazlası olarak burada, karşımızdasınız. Şaşkınlığımızı atlatmak için biraz vakte ihtiyaç duyduk, daha erken tebrik ve teşekkür edemedik.” Çok etkilendikleri cümleleri toparlamakta zorlanmalarından anlaşılıyor. Sonra diğeri giriyor söze ve aslında Sait Hoca’nın o gün alabileceği en büyük mükafatı veriyor: “Üçüncü sınıf öğrencisiyim. Çok önemli bir gün yaşattınız bana. Meslek hayatım, bugünden öncesi ve sonrası diye ikiye ayrılacak…” Elimizde son bir soru var: “Öğrencilerinize ‘iyi ki hekim olmuşum’ dedirtmek için başlattığınız ders hedefine ulaştı mı?” Artık sormanın manası yok…

    16 ocak 2012

     
    Related Posts

    münir bey devrin atatürk’ü gibiydi!

    Mayıs 2, 2020

    belgeler cemil bey’i anlatıyor!

    Mayıs 2, 2020

    münir nurettin selçuk

    Ocak 12, 2017
    Add A Comment
    Leave A Reply Cancel Reply

    Çok Okunanlar
    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum
    Nisan 21, 2025
    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!
    Nisan 21, 2025
    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!
    Nisan 21, 2025
    biz çalıkuşu nesliyiz!
    Nisan 21, 2025
    anadolu kitabı koruyamamıştır
    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram Pinterest
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    © 2026 Ayşe Adli

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.