Close Menu
Ayşe AdlıAyşe Adlı

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    • Yeşilçam’dan Portreler
    • Geçmiş Zaman Olur Ki…
    • Türkiye Kurulurken…
    • Hoş Sada!
    • Tüm Kategoriler
      • Şehir ve Mekan
      • Dünya’dan
      • GeziYorum
      • Kitabiyat
      • Nadir Söyleşiler
      • O Şehr-i İstanbul Ki…
      • Portreler
      • Sinema Yazıları
      • Sanat Penceresi
      • Tarih Yazıları
      • MetaFizik
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    Portreler - âkif mısır’a neden gitti?

    âkif mısır’a neden gitti?

    Cumhuriyet tarihi, ilk ve en büyük kırılmasını 1923’te yaşıyor. Düşmana karşı savaş, yerini Osmanlı mirasıyla mücadeleye bırakıyor artık. İnsanlar da nasibini alıyor elbet. İstiklal Marşı şairi Mehmed Âkif’in önünde tek seçenek var; gitmek! 1925’te gittiği Mısır’dan 11 sene sonra ruhunu teslim etmek için dönüyor. Neden mi?
    Şubat 13, 2015
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email
    “Mevzun düşürür saçmayı, bir saçma adam var
    Manzûm sayıklar gibi manzûme sayıklar
    Zannım, mütekaaid şuarâdan olacak ki:
    Hiçbir yenilik yok, herifin her şeyi eski
    Hâlâ ne sakaldan geçebilmiş, ne bıyıktan;
    Âsârı da memnun görünür köhne kılıktan
    Hicrî, kamerî ayları ezber sayar amma
    Yirminci asır zihnine sığmaz, ne muamma!
    Ma’mûre-i dünyayı dolaştıysa da yer yer
    Son son “Hadi sen kumda biraz oyna!” demişler!”

     

    Mehmed Âkif böyle tasvir ediyor Cumhuriyet ideolojisi karşısında düştüğü durumu. Birkaç ay evvel Birinci Meclis mebusuyken, 1923 ortalarında, Millî Mücadele bitip sıra yeni devletin nizamına geldiğinde Âkif’in de aralarında olduğu ‘rejim muhaliflerinin’ fikirlerine ihtiyaç kalmıyor artık. İstiklal Marşı Şairi’ne ‘kumda oyna’ diyorlar.

    Birinci Meclis’in ilgasından sonra üst üste iki sene kışı geçirmek üzere Abbas Halim Paşa’nın davetiyle Mısır’a giden Âkif, 1925’te, ruhunu ve bedenini teslim etmek üzere geleceği 1936’ya kadar dönmemek üzere ayrılıyor Türkiye’den. O günlerde başlayan tartışma günümüze kadar sürdü. Âkif bütün mevcudiyetiyle ait hissettiği vatanından neden ayrılmıştı? Küstüğü, Şapka Kanunu’na muhalefetinden dolayı kaçtığı, polis takibine alınmayı sindiremediği için gittiği söylendi. Konuşmuyordu Âkif, pek az dostu vardı. Onlar dışında kimseye açmıyordu sırrını. Selçuk Karakılıç’ın Türk Edebiyatı Dergisi’nin Aralık sayısı için yazdığı makaleden öğreniyoruz ki yıllarca bir iddia olarak kalan polis takibi gerçekmiş. Âkif; ilerlemiş yaşına, şartların zorluğuna, ailesini terk ettiği geçim sıkıntısına aldırmadan şehir şehir dolaşarak işgalden kurtulması için mücadele ettiği vatanında bir hain gibi izlenmiş. İstiklal Marşı şairi öz diyarında ‘bir hânümansız serseri’ye dönmüş…

    Birinci Meclis’te muhalifler arasında olduğu için İkinci Meclis’te aday gösterilmemişti Mehmed Âkif. Hak ettiği halde maaş da bağlanmamıştı, maddi sıkıntı çekiyordu. 1923’te dostu ve hâmîsi Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine kışı geçirmek için Kahire’ye gitti. İlk Mısır seyahati değildi bu ama bu sefer başkaydı, uzaklaşmak istiyordu besbelli.

    1924 baharında; Saltanat’ı kaldırmış, Hanedan üyelerini ülkeden kovmuş bir Cumhuriyet’e dönüyordu. İdeolojisini tesis için sert bir kavgaya girişen iktidar için sırada Hilafet’in kaldırılması vardı. Yeni rejim muhalifleri Hilafet tartışmalarıyla iyice açığa çıkmıştı. Ağa Han ve Emir Ali’nin hilafetin ilgasına itiraz için İsmet Paşa’ya yazdıkları mektubu gazetelerinde neşreden Hüseyin Cahit, Velid Ebuzziya ve Ahmed Cevdet Beyler alelacele kurulan İstiklal Mahkemesi’ne sevk edilmiş yani işin tadı tamamen kaçmıştı…

    Karakılıç, Âkif’in o günlerdeki halini Mithat Cemal Kuntay’ın dilinden aktarıyor: “Bir kenarda olmak, uzak olmak, kimseye çarpmamak için az mevcut olmak istiyordu. Kımıldadıkça başkalarının yerini alıyor gibi çekingen bir hali vardı. Dertlerini kendi emziriyor, kendi büyütüp yetiştiriyor, bir kadın gibi gizli gizli ağlamayı biliyordu.” Abbas Halim Paşa, çocuklarının hocası Âkif’in haline vâkıf olmalı. 1924 kışında yine davet ediyor Kahire’ye.

    Türkiye, köksüz bir ağaç gibi o günlerde. Geçmişe dair ne varsa, hukuk, din, kültür… doğru yanlış bakılmadan reddedilip yerine ‘muasır medeniyet’in libası giydiriliyor. Yaz başında, Şeyh Sait isyanı bahanesiyle muhalefet partisinin kapatıldığı, gazetelerin tatil edildiği, gazetecilerin İstiklal Mahkemelerine sevk edildiği bir İstanbul’a dönüyor. Bu senenin gündemi, İskilipli Atıf Hoca’nın asılmasıyla nihayete eren Şapka Kanunu…

    Kanunun ilanındın bir ay kadar önce bir kez daha gidiyor Mısır’a. bu sefer ailesi de yanında. Bir daha dönmeyecek… Pek az kişinin haberi var bu karardan. Vazgeçsin istiyorlar ama kararlı. Şefik Kolaylı’ya “Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar.” diyor. “Ben, vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum.” Kendi de istemiyor gitmeyi. Gazete köşelerinden ‘Bu memlekette işin kalmadı, git de kumda oyna!’ diyenlere o gün diyemiyor; “Yâhu! Sorunuz bir: Bakalım takati var mı? / Kaynarken adam oynamak ister mi? Sarar mı?” Susuyor ve gidiyor.

    Vatanından ve dostlarından ‘Mehmed Âkif, Halvan – Şair İbrahim Paşa, 46- Mısır’ adresine yollanan mektuplar sayesinde haberdar oluyor. İbrahim Paşa Sokağı 46 numaradaki evinde küçük bir odası var. Bütün eşyası demir bir karyola, bir yazı masası, iki sandalye, Jacha Heifelz, Casals, Şerif Muhiddin ve Tamburî Cemil plakları, bir gramofon ve bir seccadeden ibaret. Darülfünûn’da ders vermek için evden ayrıldığı saatler dışında ya Kur’an tercümesiyle meşgul ya Mesnevî okuyor. Asım Şakir’e yazdığı bir mektupta “İnzivayı pek seviyorum” diyor. “Sabahları, akşamları ikâmetgâhımın kumluk avlusunda birer saat geziniyorum.”

    Rahatsızlığı iyiden iyiye artınca doktorlar hava değişikliği tavsiye ediyorlar. Beyrut ve Lübnan’dan sonra davet üzerine Fransız hâkimiyetindeki Hatay’a geliyor. Orada da peşinde hafiyeler olduğunu bilmiyor tabii. Devrin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, adım adım izletiyor İstiklal Marşı şairini. Belli ki İstanbul’a gelmesi istenmiyor.

    Dahiliye Vekaleti’nin 27 Ağustos 1936’da İstanbul Valiliği’ne gönderdiği raporda, Antakya’da 150’liklerden Ali Hilmi’nin evinde misafir olduğu, mutaassıp grubu temsil eden ağalarla ve muhaliflerle görüştüğü kaydedildikten sonra, “Terakkiperver gençlere Türkiye’nin bugünkü idaresinden memnun olmadığını” söylediği iddiaları yer alıyor. Aynı belgede sıralanan; Amman ve Şam’da Çerkeslerle buluştuğu, Halep’te sürgündeki Refik Halid’in evinde kaldığı malumatından şairin farkında olmadan takip edildiği anlaşılıyor.

    İstanbul’a; İstanbul’a da değil ya, hastaneye 1936 yazında geliyor. İlk durağı Sağlık Yurdu. İki senedir devam eden rahatsızlığı takatsiz düşürmüş. Dostları karşılarında zayıflamış, çökmüş bir Âkif buluyor. Şair’in hastalığı Dahiliye Vekaleti’nin paniğini gidermeye yetmemiş  olacak ki İstanbul Valiliği’ne rapor göndermeden bir hafta önce Kudüs Konsolosluğu’ndan Mısır’daki faaliyetleri hakkında malumat talep ediliyor. Antakya’daki ishihbaratın teyid edilmesini istiyorlar belliki. Fakat beklenen cevap gelmiyor; “Uzun zaman Mısır’da ikamet etmiş olan Şair Mehmed Âkif’in yurdumuz aleyhinde çalışmalarla temas ve muhaberesi hakkında konsolosluğumuzda bilgi yoktur. … Bu adam hakkındaki kanaatim yurdumuz ve rejimimiz için tehlikeli bir unsur olmadığı yolundadır.”

    Safahat’ın yedinci kitabı Gölgeler Mısır’da tamamlanıyor. Yaşadığı kırgınlığı, vatan hasretini aktarıyor mısralarına Âkif. “Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince / Günler şu heyûlâyı da er geç silecektir / Rahmetle anılmak, ebeddiyyet budur amma / Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir?”

    Kitap, Kahire’de ve pek tabii Osmanlıca olarak basılıyor. Şerif Muhittin Targan’a ithaf ettiği Gölgeler, hasta yatağındaki şaire posta ile gönderiliyor. Posta gümrüğe teslim edildiğinde emniyet, valilik ve Dahiliye Nezareti tabir caizse alarm durumuna geçiyor. Vaziyeti Vekalete bildiren valilik ne yapmaları gerektiğini soruyor Ankara’ya. Dahiliye Vekaleti, ‘Türk Harfleri Kanunu hükümlerine muhalif olduğu’ gerekçesiyle kitabın gümrükte bekletilmesini ve birkaç nüshanın incelenmek üzere kendilerine gönderilmesini istiyor. Emniyet İşleri Umum Müdürü Y. Çağlar 1 Eylül 1936’da Matbuat Umum Müdürlüğü’ne ‘çok acele’ kaydıyla gönderdiği yazıda, kitapların eski Arap harfleriyle basıldığını ve muhteviyatının irticai propagandalarla dolu olduğunu belirterek ‘mahrecine iadesini’ talep ediyor. Derhal vaziyete el koyan Dahiliye Vekaleti ise 3 Eylül’de Valilik’ten gümrükte bekletilen kitabın şehre çıkarılır çıkarılmaz müsadere edilerek sonucunun bildirilmesini istiyor.

    Bir kitap için ilan edilen seferberlik sonucunda Gölgeler’in İstanbul’a girmesi ve dağıtılması mümkün olmuyor elbette. El-Hac Bekir el-Hulvanî’nin Eşref Edib’e gönderdiği mektuptan anlaşılıyor ki şairin vefatından sonra da devam ediyor kitap muhaveresi. Yusuf Çağlar arşivindeki mektupta Hulvanî, kitapların kendisinde olduğunu belirttikten sonra “Vereselerce ne yapmak istiyorlar ise, konsoloshaneye bir mektup yazarlar ve imza ederler. İmzaları ait olduğu makamdan tasdik edilir. Bu bapta, konsoloshanemizin bana vereceği emri ifaya hazırım.” diyor. Muhtemelen Gölgeler’in Kahire’deki yayıncısı olan Bekir el- Hulvanî, mektubun altına bir de not düşüyor: “İki gün evvel Muhyiddin Bey’den aldığım mektupta diyor ki: Vereselere verilmek üzere namıma göndermiş olduğun beş Mısır Lirası’nı merhumun haremi İsmet Hanım’a verdim.” Bahsi geçen Muhyiddin, kitabın atfedildiği Şerif Muhiddin Targan olmalı. İsmet Hanım da Âkif’in eşi…

    Mehmed Âkif’in hayatı, Cumhuriyet’in Osmanlı’ya karşı hoyratlığını açıkça görmek için iyi bir örnek. Muhasebe yetmiyor yeni devletin kurucularına. Cumhuriyeti, Millî Mücadeleyi, Saltanat’ın ilgasını destekliyor Âkif. Ama sıra dinin, manevi ve kültüren müktesebatın reddedilmesine geldiğinde devasa bir uçurum açılıyor aralarında. Ve şair sessiz itirazının bedelini vefatından sonra bile ödemeye devam ediyor…

    23 aralık 2014
    Related Posts

    hezar gıpta o devr-i kadîm efendisine…

    Mayıs 24, 2017

    münir nurettin selçuk

    Ocak 12, 2017

    çalıkuşu’nun başına gelenler!

    Ocak 12, 2017
    Add A Comment
    Leave A Reply Cancel Reply

    Çok Okunanlar
    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum
    Nisan 21, 2025
    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!
    Nisan 21, 2025
    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!
    Nisan 21, 2025
    biz çalıkuşu nesliyiz!
    Nisan 21, 2025
    anadolu kitabı koruyamamıştır
    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram Pinterest
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    © 2026 Ayşe Adli

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.