Tarih, 14 Aralık 2011. Yer, Cemal Reşit Rey (CRR) Konser Salonu. Bilenler bilir, önce Şehir Tiyatroları Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ni, sonra Lütfü Kırdar Kongre Merkezi’ni geçersiniz CRR’ye gelirken. İlkinde tiyatro, ikincide sinema, sonuncuda “Fahreddin Dede’nin Bahâriyesi ve Neyzenleri” isimli konser var bu akşam. Mesafe daralıp yol kısaldıkça küçülüyor kalabalık. Diğerlerine kıyasla bir avuç insan kalıyor geriye. Salonun nereden baksanız ancak dörtte biri dolu… Oysa kolay bulunmaz bu gecenin, heyetin, repertuarın emsali. Konserin vesilesi, Fahreddin Dede’nin vefatının 100’üncü yıldönümü. Yüz sene sonraya asrın en mühim musikişinaslarını yâd edecek bir salon dolusu insan bile bulunamıyorsa; erenler, gönüllerindeki mana ile beraber hatıralarını da çekip almış sanki içimizden diye dertlenmemek kabil mi?
Bahariye Mevlevihanesi Şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede; Beşiktaş Mevlevihanesi Şeyhi Hasan Nazif Dede’nin oğlu, Yenikapı Mevlevihanesi Şeyhi Osman Selahaddin Dede’nin damadı. İslami ilimlerin yanında eniştesi Yenişehirli Avni’den tasavvuf, Vezir Sami Paşa’dan Mesnevî, Dede Efendi’nin talebeleri Yağlıkçızade, Mutafzade ve Zekai Dede’den Türk musikisi, Hacı Ratıb Efendi’den Batı musikisi, Neyzen Salih Dede ve Neyzen Yusuf Paşa’dan ney meşk etmiş. 57 senelik ömründe Mevleviyye tarikatına ve Türk musikisine büyük hizmetler sunmuş bir zat. Müziğin bu topraklarda asli vazifesini icra ettiği günleri gören son sanatkârların; Hüseyin Sadettin Arel, Subhi Ezgi, Rauf Yekta, Ahmet Irsoy, Kazım Uz, İsmail Hakkı Bey, Neyzen Emin Dede, Avni Aktuç, Musullu Şeyh Osman Dede… birkaç hocasından biri o. Onlardan sonra musikinin, notaların da zikri kesilmiş sanki. Neylerin asırlardır dile getirdiği ayrılık acısı katmerlenmiş, büyümüş.
Biz yanılıyoruz diyelim, peki sahnedeki beş neyin şikâyeti de mi yersiz? Fakat nadir de olsa seslenebiliyorsa bize Fahreddin Dede, hocaları ve öğrencileri, cevap vermekte geç kalmış sayılmayız bakarsınız. Bizden bir sada duyarlarsa meşk halkasına bizi de katıverirler… Fuzuli lisanıyla boy verir önce aşk; “Ah eylediğim gonca-i handanın içindir / Kan ağladığım dide-i fettanın içindir / Can ver gönül ol gamzeye kim bunca zamandır / Sinemde seni beslediğim canın içindir…” Bakmayın birilerinin tan ettiğine. Bir Sümbül Sinan çıkar ve yıkar onların kumdan kalesini; “Ezelden aşk oduna yana geldim / Anınçün ta ebed mestane geldim / Eğer nuş etmez isen sen bu meyden / Deme zahid ki ben imana geldim.” Lakin derler ki orada kalmamak, Hüdai yolunu tutmak gerek; “Karîn-i bezm-i has eyle / Meded senden Kerim Allah / Alâyıktan halas eyle / Meded senden Rahim Allah / Fi’l ile defterini dür / Yürekten gayre meyli sür / Saray-ı vahdete ırgör / Meded Senden Rahim Allah.”
Yürek pâk, rehber doğru ise varılacak menzil belli. Hazret-i Mevlânâ’nın bu tecrübeyi yaşayan herkes adına işaret ettiği gibi… “Sultan-ı meni, sultan-ı meni / Ender dil u can iman-ı meni / Dermen bî demi men zinde şevem / Yek can şeved sad can-ı meni…” Diğerleri durak sonuncusu menzil madem, onları geçip manayı bunda noktalayalım biz de: “Benim sultanımsın, benim sultanımsın. Gönlümde, canımda imanımsın. Nefesinle dirilirim. Bir can da ne ki, yüzlerce canımsın…”








