İsmine aşinalığımız Hattat Uğur Derman delaletiyle olmuştu. İkiliyi yakından tanıyanlar için İrvin Cemil Schick, Uğur Hoca’nın halifesiydi. Rahmetli Necmettin Okyay nasıl heybesinde ne var ne yok Derman’ın önüne koydu ise Uğur Hoca da okyanus ötesinden ulaşan bir temennayı duymuş, ona kucak açmıştı. İslam sanatlarına 18 – 19 yaşlarında ilgi duymaya başlayan Schick, hızlı mesafe kat edecek; hat sanatına, üzerine kitaplar yazacak, ihtiyaç duyanlara danışmanlık yapacak derecede vakıf olacaktı kısa sürede. Ancak önce kâfi miktarda uzaklaşması, sonra adım adım yaklaşması gerekiyordu…
Bir Müslüman, bir gayr-ı Müslim adı, Batılı imla ile yazılan soyadı tek başına ‘ilginç’ bir portre ile karşı karşıya olduğumuzun habercisi. Yazdıkları, hakkında kulağımıza gelenler sohbetinde bulunmak hevesi doğursa da kendisinden bahsedilirken ‘Amerika’da’ notu düşülüyor önceleri. ‘Türkiye ile teması sıcak ama orada yaşıyor.’ Sonra döndüğünü duyuyoruz. Görüşme fikrinin aklımıza düştüğü gün son kitabı da masamıza ulaşıyor. Bedeni, Toplumu ve Kâinatı Yazmak. İletişim Yayınları, İrvin Cemil Bey’in İslam, cinsiyet ve kültür konularında İngilizce yazıp yayınladığı makaleleri Türkçeye kazandırmış. Hem aramak için vesile, hem Hoca’yı daha yakından tanımak için fırsat doğuyor. Mühendislik ve matematik eğitimi almış, Musevi asıllı bir ailede doğup büyümüş Cemil Schick. İslam merkezli hayat ve sanat konularında bu kadar derin bilgi sahibi olması, hakkında edindiğimiz malumata rağmen, şaşırtıcı. İslam dininin temel kaynaklarına; farklı tefsirlere atıf yapabilecek, sahih ve mevzu hadis arasındaki farka işaret edecek kadar yakın.
Buluşma günü gelip çattığında hafif bir tedirginlikle ulaşıyoruz üniversitedeki odasına. Daha önce tanışmadığınız biri ile hele de hayatına, kendisine dair sohbet etmek niyetindeyseniz, tedirginliğinizin makul bir izahı var demektir. Üstelik yazışmalar ketum biriyle karşılaşacağınızı fısıldamış kulağınıza. Lakin soruların cevabı 56 yıllık ömrün ara sokaklarında saklı… Daha kapıda dağılıyor bu his, yanıldığımız ortaya çıkıyor: “Hoşgeldiniz, ben Cemil…” Nasıl olduğunu anlamadan geçmiş, gelecek, tarih, gelenek arasında gezinmeye koyuluyoruz.
İrvin Cemil Schick, bir İstanbullu. Anne tarafı Bağdat, baba tarafı Çekoslovakya asıllı. Babası 1938’de, 6 yaşında iken gelmiş İstanbul’a. İkinci Dünya Savaşı henüz patlak vermemiş, Hitler gerçek yüzünü göstermemiş. Deri uzmanı dede, çalıştığı fabrika tarafından hammadde almak üzere görevlendirilmiş. İşler tahmin edilenden uzun sürmüş, derken Almanlar Çekoslovakya’yı istila etmiş ve Schick ailesi İstanbul’a yerleşmiş. Babası için “Hâlâ kraldan çok kralcı Türk milliyetçisidir” diyor. “Bütün akrabaları Nazi zulmü altında hayatını kaybetmiş. Bu ülkenin kendisinin ve ailesinin hayatını kurtardığını düşünür.” Anne İstanbul’da dünyaya gelmiş ama o taraf da karışık. Anneanne Makedonya, dede Bağdatlı. İstanbul’da buluşup evlenmişler. ‘Tipik bir Osmanlı izdivacı.’ Schick, ‘felaket melez’ olduğunu söylerken yerden göğe kadar haklı anlayacağınız. İstanbul’da Türk kültüründen uzak, küçük bir Avrupalı aile gibi yaşıyorlar. Beklediğimizin aksine geçmişinde bugünü müjdeleyecek hiç iz yok…
Cemil Schick, ki bu isim Bağdatlı dededen geliyor, ilkokulu Şişli Terakki’de, ortaokulu High School, liseyi Robert College’de okuduktan sonra İsviçre’ye, Lozan’a yollanıyor üniversite için. 1973’de eğitimine Massachusetts Institute of Technology’de (MIT) devam etmek üzere 36 yıl kalacağı Amerika’ya gidiyor. Lisans ve yüksek lisansta mühendislik, doktorada matematik okuyor. Ancak bütün bu geçmiş bize, gelmek istediğimiz yere dair fikir vermiyor. MIT ve Harvard’da ders veren Schick, Türkiye’de tarih, kültür ve İslam sanatları alanındaki çalışmalarıyla tanınıyor.
“Bir daha doğabilseydim, tarih okurdum.” diyor Cemil Bey. “Matematik biraz kaza oldu.” Hayata mühendis olarak başlıyor. Teorik bir mühendisken uygulamalı matematiğe geçiyor. Kendisiyle aynı eğitimi alanlar genellikle savunma / silah endüstrisinde çalışırken Schick o sektörden kararlılıkla uzak duruyor. Onu asıl tatmin edense 17 yaşında ayrıldığı ülkesine özleminden doğan tarih, tasavvuf ve sanat çalışmaları. Türkiye’deyken eğitim sisteminin de katkısıyla adeta nefret ettiği tarih ve edebiyat, Amerika’da yeni bir hayat alanı açıyor Cemil Bey’e. İlk sene çok özlüyor Türkiye’yi. Annemarie Schimmel’in Harvard’da tasavvuf tarihi dersi verdiğini duyunca hemen kaydoluyor. Öğrendikçe evine duyduğu hasret azalacak sanki…
Derken Osmanlıca bilmeden dersin hakkını veremeyeceğini düşünerek ilk adımı atıyor. Osmanlıca, hat sanatının eşiğine kadar getiriyor onu. Zamanla bu ilgi daha kuşatıcı bir hal alıyor. Tasavvuf, İslam dinine doğru bir kapı aralıyor ve Cemil Bey, Kur’an-ı Kerim’i ilk kez 19 yaşında, Amerika’da okuyor.
İslam ve tasavvuf tarihi araştırmacısı Annemarie Schimmel, İrvin Cemil Schick’in hayatındaki ilk dönüm noktasına ışık tutuyor. İki ismin ilk kez Doğu Avrupalılıkta kesişen yolları, önce Türkiye’de ve şimdi Amerika’da yeniden birleşiyor. Hocasından bahsederken hiç kaybetmediği hakkaniyetli tavrı bir kez daha ortaya koyuyor: “Bugünkü gözümüzle baktığımızda bazı açılardan tenkit etmek mümkün. Annemarie Schimmel, sonuç olarak bir müsteşrikti. Onun gözünde bütün Doğu birdi. Pek tefrik etmezdi. 19’uncu yüzyılda Hindistan’da bir şairin söylediği ile 13’üncü yüzyılda Anadolu’da bir şairin söylediğini aynı cümle içinde sanki aynı şeymiş gibi kullanabiliyordu.” O zamanlar büyük bir açlık duyduğu üstelik itiraz edecek kadar bilgi sahibi olmadığı için kabul ediyor kendine sunulanı. Sonra bilhassa de Edward Said okudukça Schimmel’in fikirlerine şerh koymaya başlasa da bir hayat borçlanıyor ona: “Annemarie Schimmel olmasaydı çok farklı bir hayatım olacaktı. Hiç tereddüt etmeden hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. Bu hayatımı ona borçluyum.”
19 yaşında Schimmel’in dersinde bir dönem projesi hazırlaması isteniyor. Aşk hikâyelerinin tasavvufa nasıl yansıdığını araştırmayı seçiyor. Şeyh Galip’in Hüsn-ü Aşk’ındaki kişilerin neyi sembolize ettiklerini konu edinen 150 sayfalık çalışma ilk göz ağrısı. Hayatını değiştiren dönemeçlerden biri. O ödevle birlikte bir deryanın karşısında durduğunu ve ‘bilmek’ istediğini fark ediyor. Mühendislik eğitimi devam ediyor bu arada. Söylediğine göre; ‘zararın neresinden dönülürse kârdır’ prensibi ‘nedense?’ onun hayatında işlemiyor. O yüzden tarihçi olmayı çok istemekle birlikte mühendis olarak atılıyor hayata. İki sebeple pişmanlık duymuyor bu kararından. Birincisi mesleği sayesinde bir tarihçinin asla kazanamayacağı kadar para kazanıp güzel bir kütüphane ve hat koleksiyonu kuruyor. İkincisi; mühendislikten gelen analitik yaklaşım sebebiyle meselelere daha farklı ve sistematik bakabiliyor, ki Cemil Bey, çalışmalarının gördüğü ilgiyi de bu bakış açısına bağlıyor.
Hayatı boyunca çift mesai çalışıyor. İhtiyaçtan değil, ilgilendiği alanlar bunu gerektirdiğinden. Gündüzlerini mesleğine, gecelerini araştırmalarına tahsis ediyor. “Hâlâ öyle sayılır.” dedikten sonra tebessümle tashih ediyor cümlesini; “Yalnız 2 senedir İstanbul’dayım. Buraya geldiğimden beri bir satır yeni yazı yazmadım, yapacak o kadar çok şey var ki! Biraz muzdaribim bu durumdan…”
Mühendislik eğitimi için gönderdikleri oğullarının Amerika’da İslam sanat tarihi ile ilgilendiğini öğrenen ailesi biraz şaşkınlık, biraz hayal kırıklığı ile takip ediyor olan biteni. Genç İrvin’den kendi çevreleriyle paralel bir yol izlemesini, ticarete atılmasını ya da en fazla doktor, avukat olup kendi işini yapmasını bekliyorlar. Zira çoğu yabancı ülkelerden gelmiş; Macar, Çek, Rus, Polonyalı, yahut yerli Rum, Ermeni gibi gayr-ı Müslim ya da laik İstanbullulardan oluşan aile çevresinde üniversite kariyeri yapan pek kimse yok. Hiçbir zaman vazgeçirmeye çalışmasalar da bir hoşnutsuzluk yaşadıklarını ta o zamanlardan hissediyor Cemil Schick.
Osmanlıca öğrenirken uyanan hüsn-ü hat merakı, “Bugünkü hayatımı ona borçluyum” dediği ikinci ismi çıkarıyor karşısına: Uğur Derman… İslam sanatları ile tanışıklığı daha eski. “60’larda ortaokuldayken geleneksel sanatlar henüz moda olmamıştı. Bizim sınıftan biri geldi, Murat Şehidoğlu. Ebru diye bir şey öğrenmiş. Nedir? dedik. İşte kitre alıyorsun, bir şeyler yapıyorsun falan.” Arkadaşlarının merakı hepsini kuşatıyor. Hemen Mısır Çarşısı’na gidip gerekli malzemeyi temin ediyorlar. Yalnız önemli bir ayrıntıyı öğrenememiş genç ebrucu, boyaya sığır ödü katılması gerektiğini bilmiyor. Heveskâr delikanlıların suya damlattığı boyalar dibe çöküyor haliyle. İlk teşebbüsün sonucu hayal kırıklığı. Ebru öylece bir ukde olarak kalıyor. 1977’de Türkiye’ye tatile geldiğinde bir kitap çıktığını görüyor; Türk Sanatında Ebru. Pek çoğumuz için hususi bir önemi olmayan bu çalışma İrvin Schick’in hayatının geri kalanı üzerinde büyük bir iz taşıyor. Uğur Derman’la ilk kez o kitabın yazarı olarak karşılaşıyor. Yazışmaların ardından Amerika’da bir araya geliyor bir daha da ayrılmıyorlar. Halef selef bağına ‘estağfirullah’ dese de baba oğul muhabbetine itirazı yok. Sohbetimizin ilk dakikalarında aralarındaki hukukun küçük bir örneğine de şahit oluyoruz. Cemil Bey’in telefonu çalıyor. “Uğur Hoca arıyor! Müsaadenizle, açmam gerekiyor!” Hoca yurt dışı seyahatinden henüz dönmüş, anılarını sıcağı sıcağına paylaşmak istiyor olacak…
Uğur Hoca’dan minnetle söz ederken, “Siz de iyi bir öğrenci olmalısınız ki bütün sıkıntılara rağmen gayret edip hat sanatı denilince akla gelen ilk isimlerden biri olmuşsunuz” diyecek oluyoruz. Araya giriyor. “Çalıştım ama bildiğimi söyleyemem. Duvarımda bir yazı var, Kemal Batanay’ın. Orada şöyle der: ‘Fenn-i hatta olmayan vakıf ne bilsin sırrını / Hüsn-ü hattın nüktesin ancak yazıp çizen bilir…’ Bir hatırlatma olarak sık sık okuyorum.” Savaş Çelik’ten biraz meşk almış, meşguliyetin fazlalığından sürdüremediğini itiraf ediyor. Hattat olmadığı için de önemli bir eksiklik görüyor kendinde. Bazen önündeki eserde hattatların bir bakışta fark ettiklerini saatlerce incelese de göremiyor. Bunu ‘yazmamaya’ bağlıyor. “O yüzden hiçbir zaman Uğur Bey gibi olamayacağım, zaten başka kimse de olamayacak. Ama işte karınca kararınca bir şeyler yapmaya çalışıyorum.”
İrvin Cemil Schick denilince akla ilk hüsn-ü hat geliyor ama Osmanlı’da kadın ve cinsiyet konularında da çok sayıda yayını bulunuyor. Müslüman kadının Batı’da nasıl temsil edildiğine yoğunlaşan araştırmalar, o konuda 3 kitap yazdıktan sonra ‘Müslüman kadın aslında neydi?’ noktasına geliyor. İyimser ve titiz bir araştırmacı profili var karşımızda. Asılsız, temelsiz bir iddia ile karşılaştığında hakikati öğrenmekten başka çaresi kalmıyor. “Mesela harem müessesesi… O kadar ipe sapa gelmez şey söyleniyor ki bunları biraz ciddi çalışmak gerektiğine kanaat getirdim. Harem kurumunu insanlar kafalarında geçmişte nasıl kurmuşlardı ve şimdi nasıl kuruyorlar? Bunlar beni çok ilgilendiriyor.”
Kitapların içeriği ortaya koyuyor ki çalışmaların gerektirdiğinden çok daha fazla ilgileniyor İslam ve Müslümanlık meselesiyle. Dinin temel meselelerini pek çok Müslüman’dan daha iyi biliyor. Musevi bir ailede dünyaya gelip, Hıristiyan dünyada yetişmesine rağmen bu derinliğin nasıl bir izahı var? Beklemediğimiz ama duyunca pek de şaşırmadığımız bir cevap veriyor: “Din konusundaki çalışmaları dışarıdan yapmadım…” Kısa bir suskunluğun ardından devam ediyor: “Lübnanlı çok dindar bir arkadaşım vardı. Hep İslam hakkında konuşurduk. 1998’de bir gün onu arabayla bir yere götürüyordum, yolda bazı sorular sordu. Hiç düşünmeden cevap verdim. ‘O zaman sen Müslümansın’ dedi. Durdum, ‘haklısın vallahi!’ dedim. O zamandan beri kendimi böyle tanımlıyorum.”
Bakış açısı, üslubu, tavrı, konuşurken, yazarken seçtiği kelimeler çok şey söylese de şimdiye dek bu yönde bir beyanı yok. Ne diyeceğimizi bilmememiz bu yüzden. Gizlemek için özel bir gayret göstermemiş ama bu tercihi sermaye yapanlarla aynı safta bulunmak istemediği için aleni şekilde de söylememiş hiç. Yakın arkadaşları bir de ‘biz’ biliyoruz şimdilik. Bir tek, üzüleceğini bildiğinden, bütün ailesi Naziler tarafından imha edildiği için Yahudi olarak yaşamayı bir mücadele olarak sürdüren babasının öğrenmesini istemiyor.
Eşi, kütüphanesi ve aralarında Ahmet Karahisari, Hafız Osman, Şeyh Hamdullah gibi isimlerin eserlerinin de bulunduğu 70 parçalık hat koleksiyonu hâlâ Amerika’da. Oraya geri dönmek bahsi açıldığında “Allah korusun!” diyor, “Kesinlikle düşünmüyorum.” Şimdilerde Amerika’da yaşayan ama Türkiye’yi memleketi olarak gören babasından söz ederken kurduğu cümleyi tekrarlıyor: “Burada kendimi evimde hissediyorum…” Türkiye’ye dönmeyi hep istese de ‘kültür şoku yaşar mıyım?’ endişesi yaşıyor gelmeden önce. Fakat korktuğu olmuyor, daha ilk günden hiç ayrılmamış gibi intibak sağlaması, kendini bile şaşırtmış görünüyor. “Gitmeden önce olduğunuzdan daha Türkiyeli döndüğünüzden olabilir mi?”, “Çok doğru. Amerika’da Türkiyeli oldum, çok haklısınız.” Türkiye ile arasındaki duygusal ilişki ayrıldığı günden beri hissettiriyor kendini, ancak ‘bir daha gidemem’ diyecek raddeye gelmesi yeni. “Beni dönmek böyle yaptı.” diyor gülerek… Amerika’dayken yaptığı bütün anlamlı şeyler Türkiye ile ilgili olsa da burası ‘uzakta bir yer’ o zamanlar. Şimdi ise zihin dünyasının ait olduğu yerde yaşıyor ve bir daha ayrılmayı düşünmek bile istemiyor.
Bir yabancı gibi ayrıldığı ülkesine 36 yılda adım adım ulaşmış adeta İrvin Cemil Schick. Kimliği, kültürü, dini birer birer şekillenmiş, tam bir Türkiyeli olarak dönmüş geriye. Çok yakıştığı memleketine ve hiç ayrılmamışçasına yakın olduğu ilim, sanat ve kültür dünyasına. İstanbul’un çalışmasına müsaade etmediğinden yakınmasına rağmen yazılmayı bekleyen klasörler önünde hazır bekliyor. Öncelik hikmetli bir rüya ile hayatına giren Şatranc-ı Urefa’da. Bilgisayarını açıp Hattat Halim Efendi’ye ait bir tablo gösteriyor. Uğur Derman’ın hediyesi. Tezhibini Muhsin Demironat, çerçevesindeki yılan figürlerini Leopold Levi yapmış. “Beni kitap yazmaya sevk eden yazı bu.” Yıllarca Uğur Derman’ın evinin duvarını süsleyen eser her ziyaretinde uzun uzun meşgul ediyor Schick’i. Uğur Hoca da farkında ne kadar ilgilendiğinin. Bir gün eve çağırıp, “Azizim, sen geçen ağustosta rüyama girdin! Bir becayiş teklif ettin, Şatranc-ı Urefa’yı sana vereceğim, sen de bana ne vereceğini söyleyecektin ki uyandım! Bunu al git, karşılığında bana da bir şeyler getir.” diyor. Rüyasında görse inanmayacak Cemil Bey. Başta şaka zannediyor. Ama değil, Hoca çok ciddi. Bir emanet gibi kabul ediyor tabloyu. Tekkelerde şeyhlerin müridlerin eğitmek maksadıyla oynadıkları Şatranc-ı Urefa hakkında bir kitap yazmaya o gün karar veriyor. İstanbul özlemini giderip çalışmaya koyulduğunda memleketinde verdiği ilk eser Şatranc-ı Urefa olacak gibi görünüyor.
8 ağustos 2011








