Taşı toprağı altın değil belki ama katman katman bir yer İstanbul. Dışarıdan bakanlar için çözümsüzlükle eşdeğer bir imajı var ki, aldığının fazlasını veren âli himmet şehir, bu yaftayı hiç hak etmiyor. Seyyar satıcıların, yürünmez hâldeki kaldırımların, trafik keşmekeşinin içinde karşınıza çıkıveren bir türbede de bulabiliyor huzur sizi. Alışveriş merkezi bütçesi ve vaktini tahsis edeceğiniz bir sahil köyünde de. Yeter ki o şansı verin…
Yaz bitti! İmkân bulup kaçanlar da çar naçar döndü geriye. Eylül; ciddiyet, resmiyet ve kalabalık ajandalar zamanı. Fakat işte her köşesinde bir sürpriz barındıran şehir, bu hakikate öylece teslim etmiyor bizi. Sonbahar bitmeden diyeceğiz de eksik kalacak, daha önemlisi üçüncü köprü inşaatı tamamlanmadan yolunuzu düşürmeniz gereken bir saklı bahçesi var İstanbul’un. Beykoz ormanları içinde, Riva Deresi kıyısındaki Değirmendere ya da Paşamandıra köyü. Köprünün ayakları köyün yüksekçe yerlerinden boy göstermeye başlamış. Bu da demektir ki; bağlantı yolları tamamlandığında yeni bir Kavacık kurulacak bu tabiat harikası muhitte. Elimizden, vakit varken tadına varmak dışında bir şey gelmiyor ne yazık ki!
Gürültüsü, kalabalığı, karmaşasıyla üstünüze üstünüze gelen şehir hayatından bir saat mesafede; orman içinde, yemyeşil ovalarla kaplı, sessiz ve huzurlu bir dere kenarı hayal edin. Semaverde kaynamış çay, bahçeden yeni toplanmış domates ve salatalık, kapısını tıklatıp selamlaştığınız bir ev sahibinden alınmış keçi peyniri… Ya da günler daha o kadar da kısalmamışken iş çıkışı akşam yemeğine gitmişsiniz. Köy kasabından aldığınız leziz eti mangala sürmüş, derenin şırıltısını dinliyorsunuz… Bütün bunlar ve fazlasından söz etmek gerek Paşamandıra demişken.
Türkiye doğal dokusunu kullanmayı bilmiyor maalesef. Turizmi denize hapsetmişdurumdayız. Sahile çok katlı, betondan ibaret oteller inşa edince gerekli yatırım tamamlanmışoluyor. Oysa turizm kapasitesini doğal dokuyu muhafaza ederek artırmak da mümkün olmalı. Doğa yürüyüşleri, orman içinde kontrollü şekilde yapılacak avcılık, dere içi balıkçılık… akla ilk çırpıda geliverenler. Sonra ziraat fakülteleri gelip burada bitki dokusunu incelese diye geçiyor insanın içinden. Şehrin yeşillendirilmesi ayda bir sök çıkar çiçekler yerine kendi florasına uygun yapılsa…
Gücümüzün yetmeyeceği hesapları bırakıp köye dönelim biz yine. Bir tarafı Polonezköy’e öteki Riva’ya çıkıyor Paşamandıra’nın. İçinde kazların, ördeklerin yüzdüğü, insanların deniz bisikletleriyle, yunuslarla gezdiği, kendinizi bir fotoğraf karesine girivermiş gibi hissedeceğiniz dere kenarından ayrılmak isteyeceğinizi pek sanmıyoruz lakin olur da etrafı keşfetmek isterseniz baraj, deniz ve orman emrinize amade…
Tabiata dâhil olmak; sesini, kokusunu, rengini bütün mevcudiyetinizle hissetmek için yerinizden kalkmanız da şart değil aslına bakarsanız. Karşı çayırda birarada otlayan inek, at ve mandalar, derede yüzen kazlar, yoldan geçen kaplumbağalar, masanızın üzerinden uçan arılar… Çocukluktan kalma anılar eşliğinde tutuveriyor elinizden. Ve ‘burası da İstanbul’ diyorsunuz kendi kendinize. Şükür ki öyle…
Köy halkı, sabaha bülbül sesiyle adım atıyor olmalı. Biz o kadar şanslı değildik maalesef. Ama olur da hafta içi düşürürseniz yolunuzu; rüzgârı, dereyi, kuşları, hatta çimlerin rüzgârda salınırken çıkardığı latif sesleri duyabileceğinizin canlı şahidiyiz…
Çevresi lüks villalar tarafından sarılmaya başlasa da köy; ahşap evleri, camisi, kahvesi, okulu, yollarda oynayan çocuklarıyla bildik mütevazı havasını muhafaza ediyor. Dere kenarına kurulan at çiftlikleri, piknik alanları, paintball tesisleri sizi o ortamdan koparıyor ama hiç de rahatsız etmiyor açıkçası. Değil mi ki dinlenmeye gitmişsiniz! Mevcut seçenekler içinden istediğinizi tercih edeceksiniz elbet…
Günle birlikte söz de nihayete eriyor tabii. Köyü ve dereyi cırcır böceklerinin nağmesine terk edip dönüyoruz geriye. İçimizde bir ukte! Ah kıymeti bilinse şu güzelliklerin. Yolumuz bir daha düştüğünde bıraktığımız gibi bulabileceğimize dair şüphelerden emin olsak. Gökdelenler, apartmanlar, oteller hiç değilse bu kadarcık hayat alanı bıraksa bize…








