Geçmişi, bugünden geriye bakarak yeniden ve yeniden yazıyoruz her seferinde. Aynı ülke, şehir, insan… bambaşka çehrelere bürünüyor farklı bakış açıları altında. Yâd edenin, yazanın, yorumlayanın inşa ettiği tarihler arasından hangisini seçtiğimiz, bize dair ne çok şey söylüyor aslında. Anakronik Osmanlı okuması, geçmişle hesabın bitmesine müsaade etmiyor mesela. ‘Yok ben nostaljik bakmayı tercih ederim’ diyorsanız bu sefer de hayalle hakikat birbirine giriyor. Bilginin bıraktığı boşluğu hisler dolduruyor ister istemez…
29 Mayıs Üniversitesi’nin fethin 561’inci yıldönümü vesilesiyle ikincisini düzenlediği Osmanlı İstanbul’u Sempozyumu, ‘hayal İstanbul’una hakiki malzemeler taşıması açısından önemli bir buluşmayı mümkün kıldı. 3 gün süren toplantı; salonlar, oturumlar, tebliğler arasında dolaşarak kendi İstanbul’umuzu inşa etme fırsatı sundu bize. Memurların mesai saatlerinin yeniden tanzimine, Beykoz Anadolu Feneri tramvay projesi ya da şehrin fiziki gelişimine değil de 19. asrın kadın hırsızlarına, dilencilerine, bekâr girer melek girmez odalarına kulak kabartınca kendimizi gündelik hayatın şiirselliği içinde bulmamız kaçınılmazdı elbette.
Tarihin; devlet sistemi, savaşlar ve saray teşkilatı dışında da manalar ifade ettiği iddiası kolay kolay kulak ardı edilemiyor artık. Gelin görün ki bir gün sıradan olana merak salınacağı kimsenin aklına gelmediğinden sokakların kaydı da kitabı da yok. Ancak hasbelbeşer devlet kapısına işleri düşenlerin izi kalabilmiş bugüne… Mühtedi Emine, Esma ya da hırsız Hafize mesela! Bu kadınlar başkalarını malına el uzatmasalar ne isimlerini, ne hikâyelerini bilecektik. Yakalandıkları ve kadı huzuruna çıktıkları için, sayelerinde yani, 19’uncu asırda ev dışında varlık göstermeye başlayan kadınların suça da karıştıklarını öğreniyoruz. Bu kayıtların ele verdiği bir başka detay da; hukuk sisteminin Galata, Beyoğlu, Üsküdar gibi semtlerde ‘icrâ-yı sanat’ eyleyen bu hanımlara karşı erkeklerden farklı işletildiği. Erkek hırsızların elinin kesilmesine hükmeden kadı efendiler, kadınlar için sürgün cezasını yeterli buluyor. Ancak arşiv belgeleri, bu insaflı yaklaşımın caydırıcılık bir yana neredeyse teşvik ettiğini ortaya koyuyor. Sürgün hırsızlar, gittikleri yerde ve döndükten sonra İstanbul’da suçlular dünyasındaki yerlerini alıyor zira…
Hırsızlardan başladık dilencilerden devam edelim… Rivayet odur ki İstanbul’da dilenciliğin tarihi Bizans’a kadar uzanıyor. Vakit ilerleyip Osmanlı’ya geldiğimizde dilencileri artık bir esnaf topluluğu halinde buluyoruz karşımızda. Bâb-ı Âli bir dönem; kimsesiz, hasta, sakat, felçli gibi ihtiyaç sahiplerine dilenme izni veriyor. Bu müsamahanın suiistimal edilmesi çok sürmüyor tabii. Arşiv belgeleri, seyahatnameler ve hatıratlar 16’ncı asırdan itibaren boy gösteren dilenci tipleriyle ilgili enteresan bilgiler veriyor. Cenaze dilencileri, külhanbeyleri, goygoycular, kasideciler, sebilciler, ıskatçılar, sakatlar, sakat olmadığı hâlde sakat gibi dilenenler, kadın ve çocuk dilenciler, taşradan kısa süreliğine gelen mevsimlik dilenciler… Liste uzayıp gidiyor… İhtiyacı olmadığı hâlde dilenmeye kalkanlar, toplum hafızasında silinmeyecek bir güvensizlik inşa ediyor bu sınıfa karşı. Dilencilere duyulan güvensizliğin sebeplerini geçmişte aramak gerekiyor yani. Tıpkı büyükşehirlere hâkim olan ‘bekâr’ önyargısı gibi…
Malum; ev sahipleri, bina sakinleri pek hoşlanmaz bekârlardan. Evli olmadığınızı öğrendikleri andan itibaren yaşınızın, mesleğinizin, kazancınızın pek de önemi kalmaz. Özellikle erkekseniz… Bu bakış açısının asırlardır süregeldiğini öğrenmek sizi bilemeyiz ancak bizim için tam bir sürpriz oldu. Müsebbibin Celali İsyanları’nın ardından Payitaht’a göç eden delikanlılar olduğunu nereden bilebilirdik ki! Anlaşılan o ki; herhangi bir mesleği, vasfı olmayan ‘bekârların’ toplum değerleriyle pek uyuşmayan hayat tarzları, daha 16’ncı asırda bekar erkeklere karşı bir antipati oluşturmaya başlıyor. Mahallelerde kendine yer bulamayan gençler, biraz da mecburiyetten, yerleşim yerlerinin dışında kalabalık gruplar halinde yaşıyor. En ufak bir asayiş sorunu baş gösterdiğinde bütün gözler ‘bekâr girer, melek girmez’ odalarına dikiliyor tabii. O kadar ki Üçüncü Selim döneminde bu başıboş taifenin İstanbul’dan sürgün edilmesi bile gündeme geliyor…
Osmanlı tarihi açısından takibi en zor konulardan biri de kadın modernleşmesi. Örfî ve dinî saiklerle daha kapalı bir hayat süren Müslüman kadın, Batı’yla temasın da etkisiyle 19’uncu asırda gündelik hayatta epeyce görünür oluyor. O vakte kadar iki cins ancak efendi-cariye, akraba ya da evlilik ilişkisi içinde bir araya gelebiliyor ve bu çerçevenin dışındaki temaslar kadının namusunu tartışmalı hale getiriyor. Meseleyi Tanzimat Dönemi romanlarından takip ettiğimizde; ‘serbest’, ‘hoppa’, ‘hafif’ veya ‘hafifmeşrep’, ‘aşüfte’, ‘yosma’ gibi tabirlerle ifade edilen ‘türedi’ bir kadın zümresiyle karşılaşıyoruz. Son tahlilde kendileri de modern olan Namık Kemal, Ahmet Midhat Efendi, Recaizade Mahmut Ekrem, Fatma Aliye Hanım gibi yazarlar toplumun değerlerini pek de umursamayan bu kadınlara karşı daha ‘muhafazakâr’ bir modernlik teklif ediyor, eserlerinde ölçülü bir batılılaşmanın propagandasını yapıyorlar.
‘Bozulma’ sadece kadınlara mahsus bir durum da değil. Kadınları çarşafları renklenip peçeleri incelirken erkeklerin gardıroplarında da gözle görülür bir değişim yaşanıyor aynı dönemde. Sultan Abdülmecid ve Abdülaziz devrinde makbul olan İstanbulin, İkinci Abdülhamid devrinde yerini alafranga redingota bırakıyor. İstanbulin; 1860’larda İstanbullu terzilerin tasarladığı, yakası kapalı, dize kadar uzanan ve tek sıra beş-altı düğme ile kapalı olarak giyilen bir ceket. Redingot da yine bir ceket modeli. Her şeyiyle Avrupai olan bu tasarım; kravat ve kolalı gömlekle birlikte önü açık giyiliyor. Kiralık Konak romanında bu iki tarzı masaya yatıran Yakup Kadri, İstanbulin ve redingotu iki devrin sembolü kabul ediyor. Cumhuriyet teorisyenlerinden olan yazarımıza göre bu kıyafet tercihini pek de hafife almamak gerek! Zira İstanbulin devrinde Osmanlılar vahşi Asya ile haşin Avrupa arasında hususi bir millet hüviyetine büründüler. O vakitler Osmanlı tebaası yaşayış ve giyiniş olarak gayet zarif, temiz, ölçülü ve sadeydi. Redingotun içinden yarı uşak, yarı kapıkulu, riyakâr, adi bir nesil çıktı. Ne yaşayışın, ne düşünüşün, ne giyinişin üslubu kaldı…
Beyoğlu, Bâb-ı Âli ve köşk konak sakinleri değişime çok açık 19’uncu asırda. Fakat aynı günlerde kenar mahallelere baktığımızda bu tartışmalardan bîhaber bir güruh çıkıyor karşımıza. Köle pazarlarından esirler alınıp satılıyor. Yaz günlerinde sokaklarda atlı arabalarla, serin şerbetler hazırlamak için kar ve buz satılıyor. Köşe başlarında kahvehanelerde tezgâh açan berberler hem tıraş hem ameliyat yapıyor… Berberlerden bahsetmişken mevzuyu biraz tafsilatlandıralım hatta… 16’ncı asra kadar sakal kesmek ve sakal tıraşı karşılığında para almak haram kabul ediliyormuşOsmanlı’da! Ayrıca her milletten insana hizmet veren berberlerin Müslüman ve kâfirler için ayrı ustura ve havlu kullanma zarureti bulunuyormuş…
İlginç satırbaşlarından birkaç örnek daha; her dine mensup berbere rastlamak mümkün İstanbul sokaklarında. Sünnetçiler genellikle Müslüman ve Musevi, hacamatçılar Ermeni, kırıkçılar Musevi berberler arasından çıkıyor. 1500’lü yıllarda 1, 2 asır sonra 3 akçe ücret alıyorlar… Siyasi tartışmaların halka kadar sirayet ettiği son Osmanlı asrında berber dükkânlarına koltuk konulması yasaklanıyor bir ara. Sebebi gayet basit; müşterilerinin uzun uzun oturmasına mâni olmak! Böylelikle siyasi sohbetlerin ve tabii devlet karşıtı dedikoduların önüne geçilmiş olacak…
Hamam meselesi de bir bu kadar enteresan. Geleneksel esnaf yapılanmasında hemşehriciliğin önemi malum. Yakın zamana kadar Erzincanlıların daha çok kasap, Sivaslıların kapıcı olması gibi tellaklar da Arnavutlar arasından çıkıyor eski İstanbul’da. Tespit edilebildiği kadarıyla 1730’larda hamam çalışanlarının yüzde 64’ü Arnavut… Buraya kadar her şey normal seyrinde. Ancak hamalların Yeniçeri isyanıyla ilişkilendirilmesi gibi tellakların da Patrona Halil isyanından sonra olağan şüpheliler sınıfında görülmesi hayli enteresan. Patrona Halil’in Arnavut kökenli hatta Bayezid hamamında tellak olduğu rivayeti sebep oluyor bu kanaate. Arnavut taifesinin isyanı desteklediği gerekçesiyle 1730’da bir dönem hamamlara yeni Arnavut tellaklar alınmaması, eskilerin yakından takip edilmesi isteniyor…
Osmanlı İstanbul’unun değişmeyen ve bugün de özlemle yâd edilen bir başka yüzü var; tekke ve dergâhlarda devam eden dini hayat… Hemen her sokakta bir tekke, her birinde kalabalık derviştoplulukları yaşıyor 19’uncu asırda. O günlerde yaşamış meşayihten İbrahim Efendi, nam-ı diğer Aşçı Dede, seyyah bir zat. Gittiği her yerden İstanbul özlemiyle dönen Mevlevî-Nakşî-Kadirî meşrep Dede, hatıralarında; ‘vatanım’ dediği İstanbul’un bu yüzünü anlatıyor uzun uzun. Sultanahmet’ten Kuruçeşme’ye, Küçüksu’dan Kocamustafapaşa’ya ne meclisler toplanıyor, ne lezzetler yaşanıyor…
Cumhuriyet’in hemen öncesine kadar Suriçi’ne hayat veren merkezlerden biri Fatih Çarşamba’daki Murad Molla Tekkesi. Dergâh ve kütüphaneyi, Dersaadet’in 4 kere kadılık yapan tek ismi Murad Molla 1771’de inşa ettiriyor. Bir başka Murad, Mehmed Murad Nakşibendi ise en parlak günlerini yaşatıyor mekâna. Şeyh Efendi’den farsça dersi almak için 20 – 23 yaşları arasında tekkeye devam eden Ahmed Cevdet Paşa, ‘bayağı bir darülfünun idi’ diyor Murad Molla Tekkesi için. Murad Efendi’den mesnevihanlık icazeti de alan Cevdet Paşa gözde talebelerden olacak ki Sultanahmet’te Cuma vaizliği yapan Mehmed Murad Nakşibendi, işi çıktığında yerine Ahmed Cevdet Paşa’yı vazifelendirmek istiyor. Paşa yaşının gençliği ve cübbeyi sevmediği için bu teklifi kabul etmediğini yazıyor hatıratında.
Çok değil yüz sene öncesinin İstanbul’unu tasvir ediyor bu detaylar. Fakat bir masal kadar uzak geliyor kulağa. Tek şahidi var o günlerin, yalan söylemeyen eşya; taşlar! İstanbullu kimliği hızla eridiği, taşların şehrin maruz kaldığı yağmaya dur diyecek gücü olmadığı için kuyudan çıkarıldıktan sonra kazanlarda erimeye başlayan kar gibi kayboluyor eski İstanbul. Görünen o ki bir asır sonra gökdelenlerin ve sitelerin tarihi anlatılacak sempozyumlarda…
İstanbul nasıl gezilir?
Klasik dönemde insanlar dini, ticari ve diplomatik gerekçelerle seyahat ederken Sanayi Devrimi’yle birlikte yeni bir vakıayla karşılaşıyor dünya. Yeni yeni ortaya çıkan orta sınıf turistik maksatla seyahat etmeye başlıyor. Avrupa’dan başlayarak yaygınlaşan demiryolu ulaşımı seyahat etmeyi kolaylaştırıyor. Türkiye için ilk gezi rehberi de o yıllarda, 1845’te İngiltere’de yayımlanıyor.
Konaklanacak yerler arasında Pera Palas, Tokatlıyan, Londra Oteli mutlaka anılıyor. Tavsiyeler; hamam görün. Boğaz’da ve Büyükada’da deniz banyosu yapın. Ayasofya, Sultanahmet ve Eyüp Sultan camilerini ziyaret edin. Haftada 2 gün ziyarete açık olan Topkapı Sarayı’nı, Galata Kulesi, Galata Mevlevihanesi ve boğaz köylerini gezin! 1840’ta yayımlanan rehberde 6 gün ayırılması tavsiye ediliyor. 1881 basıkısı diğer bir rehber de 10’a uzuyor bu süre. O dönem Avrupa’sında mezarlık yok. İnsanlar kilise altlarındaki mahzenlere ya da kilise bahçelerine gömülüyor. O yüzden İstanbul mezarlıkları çok ilgi çekiyor.










