Aydınlık ve karanlık yer değiştirir bazen. Gün ışığında geçit vermez dağlar gibi önünüze dikilen, karanlığın sinesinde dağılıp gidiverir. Ya da eşyayı görünmez kıldığını farz ettiğimiz simsiyah gece, hakikati bütün açıklığıyla koyar önümüze de değil anlatmak, anlamaya bile kudret yetiremeyiz. Özer Şimşek’in 8 yıldır yaşadığı körlük tecrübesi, benzer bir etki bırakıyor üzerimizde. Onun aynanın diğer tarafında gördükleri, gözümüzü alan aydınlık sebebiyle göremediklerimizden utandırıyor. Bize göre mucizevi bir şey başarıyor Dr. Özer Şimşek. Gözlerini kaybetmesine rağmen mesleğini sürdürüyor. Sohbet ilerledikçe asıl başarının hekimlik yapmak değil de toplumsal bariyerlere rağmen ayakta kalmak olduğu çıkıyor ortaya. ‘Normal’ çoğunluk engellilere hayatın kıyısında bir yer göstermişken o merkezdeki yerini terk etmeyi reddediyor zira…
Şimşek, Türkiye’nin tek görme engelli hekimi. Meslek hayatı beklenmedik sürprizlerle yeniden ve yeniden şekillenmese cerrah olacak aslında. Eğitim hayatı boyunca bunun hayalini kuruyor. Mezuniyetinden bir sene önce, 1982’de darbe yönetimi tıp fakültesi mezunlarına mecburi hizmet şartı getirince ihtisasını ertelemek zorunda kalıyor. Bugün Kırıkkale’ye bağlı olan Delice ilçesine çıkıyor tayini. Ocak 1986’ya kadar Delice’de pratisyen hekim olarak görev yapıyor. İki buçuk yılın sonunda vazife bitiyor nihayet. Her şey hazır, ertesi gün Ankara’ya dönecek. Dönüyor da, ama planladığı gibi değil: “Ayrılacağım günün akşamı, veda yemeğinden sonra trafik kazası geçirdim. Ciddi bir kazaydı. Kafatası kemikleri tamamen kırıldı. Vücudumda başka kırıklar da vardı. Sağgözümü kaybetmiştim…” Gözüyle birlikte cerrah olma ihtimalini de yitiriyor ne yazık ki.
8 ay kadar süren tedaviden sonra yeni bir yol çiziyor kendine. Elinde; fizik tedavi, cildiye gibi seçenekler var. Ama o, “İstemediğim bir saha için 4-5 sene sürecek yeni bir eğitim sürecine başlamak anlamsız.” diyerek pratisyen hekimlikte karar kılıyor. Ankara’da çeşitli kurumlarda çalıştıktan sora 1998’de Özürlüler İdaresi Başkanlığı’na atanıyor. Evleniyor bu arada, çocukları oluyor.
Ve sene 2005. Hayat belli bir rutinde ilerlerken yeni bir kaza geçiriyor Şimşek. Evde, televizyon görüntüsünü yaklaştırmak ve net görmek için taktığı teleskopik gözlük gözündeyken kapı pervazına çarpıyor. Gözlük camının üzerindeki dürbün kırılıyor ve sağlam olan sol göz küresinin yırtılmasına sebep oluyor. İlkiyle kıyaslanamayacak kadar zor bir tecrübe bu. Hayatı altüst oluyor: “Birdenbire sıfıra düştüğünüzü hissediyorsunuz. İş hayatınızda, özel hayatınızda her şey bitmiş gibi görünüyor size. Müthiş bir duygusal karmaşa.” Olayın sıcaklığıyla emeklilik kararı alıyor. “Başka çarem yok diye düşünüyordum. Hiçbir şey görmüyorsun. Evden çıkıp iş yerine gitmen bile büyük problem. Bunları düşünmekten mesleği yapabilir miyim diye sormaya sıra gelmiyor.”
Tek başına sokağa bile çıkamazken çalışmakta ısrar edemiyor elbette. Ancak daha ilk ayın sonunda hayatının bundan sonrasını evde oturarak geçiremeyeceğini de görüyor. Yeni bir düzen kurmalı, bir şeylerle meşgul olmalı. Ama neyle?.. “Ailem çok destek oldu o günlerde. Onların sayesinde yeniden hayata tutundum. Ağabeyim mesela. İstanbul’da bütün işlerini bırakıp Ankara’ya geldi ve 2 ay rehabilitasyona gidip gelmemi sağladı.” diyor Şimşek. Sonra, vazgeçmesine müsaade etmeyen insanların desteğiyle yeni şartlara hazırlanması gerektiğine ikna oluyor: “Görme duyumu kaybettim, peki elimde neler var, diye sordum kendime. ‘Bilgi var, eğitim var, kültür ve tecrübe var.’ Ve elimde kalanları en iyi şekilde kullanmaya karar verdim. Bütün mesele buydu!”
“Birdenbire sıfıra düştüğünüzü hissediyorsunuz!” derken neyi kastettiği sonra çıkıyor ortaya. Gündelik hayatını görmeden devam ettirecek donanıma sahip değil. Okuyabilmek, hatta tek başına yürüyebilmek için ders alması gerekiyor. Bağımsız hareket edebilmesi ancak baston kullanmayı öğrendikten sonra mümkün oluyor. “Yavaş yavaş bir şeyler yapabileceğinize inanmaya başlıyorsunuz. O özgüven cesaret veriyor size. Sandığınız kadar âciz olmadığınızı görüyorsunuz.”
Kazanın üzerinden 3 ay geçmişken ‘normal hayata’ dönme kararı alıyor. Normal hayattan kastı, işinin başına dönmek elbette. Sabah kalkıp toplu taşıma araçlarıyla o zamanlar Kızılay’da bulunan iş yerine gidecek ve akşam tek başına geri dönecek. Aradaki vakitte de hasta bakacak! Aldığı eğitim cesaret verse de bu tempo için cesaretten fazlası gerekiyor. Kararlılık ve elbette muhataplarının vereceği güven hissi: “O zamanlar çalıştığım genel müdürlük 120-130 kişilik bir kurumdu. Tüm personeli ve yakınlarını tanıyordum. Hemen hepsini öncesinde muayene etmiştim.” Mesai arkadaşlarının ilk günden itibaren verdiği destek sayesinde mayıs ayında yeniden hasta muayene etmeye başlıyor. Bugün “Meslek hayatımın başında olsaydı iş buraya kadar gelmez, orada biterdi.” itirafıyla teslim ediyor aslında ne kadar zor bir iş başardığını.
-Neden?
Mücadeleyi göze alamazdım herhâlde. Ama benim pek çok artım vardı. Mesleğimin 22. senesindeydim bu kazayı geçirdiğimde. Evliydim; ailem, çocuklarım vardı. Bazı şeyler kurulmuş ve devam ediyordu. Bu cesaret ve bir amacımın varlığı travmayı atlatmama çok yardım etti.
-Hiç tereddüt etmediniz mi yapabilir miyim diye?
Bir tek görme gerektiren şeylerde tereddüt söz konusu olabilirdi. Göğüs, sırt, karın muayenesini gören bir doktor nasıl yapıyorsa görmeyen kişi de aynı yapıyor. Görmeniz bir şeyi değiştirmiyor. Ultrason, radyoloji ve laboratuvar tetkikleri de zaten raporlanarak geliyor. Okuyarak, gerektiğinde okutarak ulaşıyordum o bilgilere.
Görme engelliler için hazırlanmış okuyucu aletlerin, yazılı metinleri ses dosyasına çeviren bilgisayar programlarının varlığından haberdar oldukça hareket alanı genişliyor, işi kolaylaşıyor. Yazmayı biliyor nasılsa, okuma işini de bilgisayar halledince Braille alfabesinin bütün zorluğundan kurtuluyor bir anda. Bu kadar kolay olacağını kendisi de tahmin etmiyor başlangıçta: “Onları hesaba katmayınca kendinizi daha kısıtlı, çevreye kapalı, yardıma muhtaç hissediyorsunuz. Elinizin altındaki aletler sayesinde bilimsel yayınlara ulaşabileceğinizi, günlük yayınları takip edebileceğinizi bilmek önemli bir rahatlık sağlıyor.”
Hayatıyla birlikte gündemi, kısmen çevresi de değişiyor. Mukayeseler yapıyor kaçınılmaz olarak. Gözlerini sonradan kaybeden insanların yaşadığı sarsıntının şiddetiyle yüzleşiyor. İnsanlarla konuşuyor, hikâyeler dinliyor: “Eğitimini tamamlamış, meslek hayatının başında bu travmayı yaşamış kişilerde çöküntü büyük oluyor. Hayattan kopuyorlar.” İçe kapanmak iyileşmeyi de zorlaştırıyor elbette. “Ama insan iyileşmeyi düşünemiyor ki!” diyor Özer Bey. “Birden sıfıra düşme duygusu teslim alıyor sizi. ‘Bundan sonra hiçbir işe yaramam!’ diyorsunuz. O duygu hayattan koparıyor.”
-Kendinizi içinde bulduğunuz bu yeni ortam ve çevre ne hissettirdi size?
İnsan kendi başına geldikten sonra toplumsal yargıların farkına varıyor. Genel bir anlayış var; görme engelli kişi işe yaramaz. Ancak santral memuru olarak çalışabilir. Hafızlık yapar, onlar da yoksa metroda, cami önünde, kaldırım kenarında dilenir. Bu anlayışı değiştirmek hakikaten çok zor.
İlk anda ‘hayır’ diyor insan. ‘Ben bu kategoriye dâhil değilim.’ Savunma mekanizması kendimizi istisna etmek için harekete geçmişken; bizi Ankara’ya, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na sevk eden merak hatırlatıyor kendini. ‘Bir görme engelli nasıl hekimlik yapabilir?’ sorusunun peşine takılıp düşmüşüz yola. İlk anda masum bir soru bu. Ardındaki mucizevi başarı hikâyesini arıyoruz. ‘Mucizevi’ vasfıyla başarının altını çizerken bir şey daha yapıyoruz farkında olmadan aslında. O başarının sıradanlaşmasına, tekrar edilmesine mâni olacak bir duvar örüyoruz hayatla arasına. ‘Bir kişinin yapabilmesi başkalarının da bu şansa sahip olduğu anlamına gelmez’ mesajı tekrarlanıp duruyor zihnimizde. Bu düşüncelerin mahcubiyeti sürerken kendi hayatından örnekler veriyor Özer Bey: “Eski işyerim Kızılay’daydı. Her sabah Güven Park’ta dolmuştan inip Zafer Meydanı’na doğru yürüyordum. Bir gün bir belediye işçisi yardım etmek için girdi koluma. ‘Nereye gidiyorsun?’ dedi. ‘İşe gidiyorum.’ ‘Hımm sen çalışıyorsun!’ ‘Evet, çalışıyorum.’ ‘Aferin, aferin! Bak senin gibiler sağda solda dileniyorlar. Sen çalışıyorsun, aferin devam et!’…” Sonra bu diyaloğun alt okumasını yapıyor: “Görmüyorsanız layık görüldüğünüz yer belli. Sizden ne avukat, ne sosyolog, psikolog, öğretmen, ne de doktor olur! Beceremezsiniz.”
-Tepkiniz ne oluyor? Kızıyor musunuz?
Hayır! Ben de sorardım herhâlde diye düşünüyorum. Gerçek anlamda teşhis koyabilir mi diye tereddüt edebilir insanlar. Ama sonuçta teşhis koyarken sorduğunuz sorularla, ayrıntılara girerek görmek isteyip de göremediğiniz şeyleri kafanızda netleştirebiliyorsunuz. Üstelik 30 yılın getirdiği bir tecrübem var. Ama aynı sorulardan bıkıyor insan. 8 sene önce 20 cümleyle cevap verirken zamanla 10, hatta 5 cümleye düştü. Yoruldum.”
2 yıl önce bakanlık bünyesindeki bütün birimler tek çatı altında toplanmış. O vakte dek 100 küsur kişiyle muhatap olurken şimdi aileleriyle birlikte bin beşyüz kişilik bir hasta kitlesi var. Tereddütlerin farkında Özer Bey. Eskiden tanıyanlar gelmeye devam ediyor. Yenilerden de bir-iki kere muayene olduktan sonra ona devam edenler var. “Benim çemberimden geçen insanlar güveniyorlar çok şükür. Ama tercih şansı olanlar diğer doktora gidiyor. Ben olsam ben de gören bir doktor tercih ederdim herhâlde.” diyor gülerek.
Farklı gerekçelerle gözlerini kaybeden hekimler var. Onlar mesleklerini bırakmak yönünde kullanmış tercihini. Kişisel karara itiraz mümkün değil elbette ancak bunun zaruret gibi algılanmasına itiraz ediyor Şimşek. Nitekim öyle olmadığını yaşayarak ispat ediyor. Hiç tepki almıyor değil. Körler Federasyonu’nun bir toplantısında görevinden ayrılmış bir görme engelli hekimden ‘çalışmakla yanlış yaptığı’ yönünde ikaz almışlığı var mesela. Beklenti, başkalarının da yaptığı gibi yenilgiyi kabul etmesi yönünde.
30 yıllık tecrübesi kadar kurum hekimi olması da kolaylaştırmış Özer Şimşek’in işini. “Numune Hastanesi polikliniğinde görev yaparken bu kazayı geçirseydim devam edemezdim!” dediğinde mesleki bir zorluktan söz ettiğini düşünüyoruz.
-Karşılaşacağınız vak’aların çeşitliliği mi zorlaştırırdı işinizi?
Hayır. Mesleki zorluktan söz etmiyor. “Hastaya teşhis koyabilir miyim gibi bir tereddüdüm hiç olmadı. Hâlâ da yok. Hatta teşhis ve tedavi noktasında gören birçok meslektaşımdan daha iyi olduğumu düşünüyorum.” Zor olan, her gün değişen bir kitlenin güvenini kazanmak. Toplumsal kabulleri aşmak.
Trafik kazasında kaybettiği gözünde yara izi olduğu için anlaşılıyor görmediği. Ancak diğer gözünde bir sorun görünmüyor. Bu avantaj sebebiyle ilk anda anlamıyorsunuz Şimşek’in görme engelli olduğunu. Toplumun engellilerle ilişkiye geçme biçimini konuşurken insanların görmediğini öğrendikleri anda geçirdikleri değişimden bahsediyor: “Konu görmediğime gelince tavır bir anda değişiyor. Ses tonundan anlıyorum. Daha sıcak, merhametli, acıma yüklü bir sesle konuşmaya başlıyorlar. Bu rahatsız edici elbette.”
Çare, mücadeleden vazgeçmemek. Başka yol görünmüyor. Ancak bir kişinin üstesinden gelebileceği bir yük değil bu. Engellilerin topluma kazandırılmasından önce kazanılması gereken koskoca bir toplum var zira. Acımaktan vazgeçip engellilerin de her fert gibi yapabileceği şeyler olduğunu görmek, her kademede engellilere yer açmak gerekiyor Şimşek’e göre. Lütuf gibi değil, hak ettikleri için bulunmalılar orada. Daire başkanı, avukat, psikolog olmaya başladıklarında bu yargı yavaş yavaş normalleşecek.









