Close Menu
Ayşe AdlıAyşe Adlı

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    • Yeşilçam’dan Portreler
    • Geçmiş Zaman Olur Ki…
    • Türkiye Kurulurken…
    • Hoş Sada!
    • Tüm Kategoriler
      • Şehir ve Mekan
      • Dünya’dan
      • GeziYorum
      • Kitabiyat
      • Nadir Söyleşiler
      • O Şehr-i İstanbul Ki…
      • Portreler
      • Sinema Yazıları
      • Sanat Penceresi
      • Tarih Yazıları
      • MetaFizik
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    Geçmiş Zaman Olur Ki… - gittin de bıraktın beni böyle perişan!

    gittin de bıraktın beni böyle perişan!

    Eski Devlet ve Millî Savunma Bakanı Mehmet Yazar, 1990’da kızını kaybetti. Ardından yazıp bestelediği şiirle hayatının yönünü değiştirdi. Müziği, siyaseti ve iş adamlığını bıraktı. Kızı Sema Yazar adına vakıf kurarak hayatını eğitime adadı.
    Şubat 12, 2015
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

     

    Mehmet Yazar, 80’li yılların öne çıkan siyasi kimliklerinden. Politik kariyerini hazırlayan en önemli basamaklar arasında Ankara Sanayi Odası (ASO) ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) başkanlıkları geliyor. 12 Eylül sonrası, hem dönemin askerî yönetimiyle hem de ihtilal öncesi ve sonrasının politik simaları ile yakın temasta. Araları bozulana kadar Süleyman Demirel’in, hayatının sonuna kadar da Turgut Özal’ın prenslerinden biri. Pek çok kişi için ‘Türkiye’yi 2000’li yıllara taşıyacak lider adaylarından aynı zamanda. Tâ ki, 1990’da iki çocuğundan küçüğü Sema’yı trafik kazasında kaybedene kadar…

    24 Mart 1990’da devlet bakanı ve hükümet sözcüsü sıfatını taşırken yaşanan kaza, Yazar’ın hayatındaki en önemli kırılmayı oluşturuyor. Kızının ardından yaptığı Hüseynî beste ile üniversite yıllarından itibaren sürdürdüğü müzikle ilişkisine nokta koyuyor. Kazadan hemen sonra aldığı ‘politikayı bırakma kararı’nı ise ancak bir yıl sonra hayata geçirebiliyor. Şubat 1991’deki Körfez Savaşı’na kadar devlet bakanlığı, Mart 91’den aynı yılın sonundaki seçimlere kadar da millî savunma bakanlığı yapıyor. Ardından siyasetten çekilerek derin bir sessizliğe gömülüyor.

    Aradan geçen yıllarda kimi vefat ettiğine hükmetti, kimi tasavvufa dalıp Antalya’daki ‘dergâhında’ yaşadığını düşündü. Biz, Ankara’da kızı adına kurduğu vakfın genel merkezinde bulduk Yazar’ı. 17 yıl önce aldığı ‘sessizlik’ kararını bir istisna yaparak bozdu ve birkaç saate sığdığı kadarıyla kendini anlattı.

    ‘Artık atlattım’ dese de kızını kaybetmenin ne mânâya geldiğini görmek için odasını çevreleyen duvarlara bakmak yetiyor. Zamanının çoğunu geçirdiği vakıfta her yer 20 yaşında vefat eden Sema Yazar’a ait anılarla dolu. Ondan söz ederken Mehmet Bey’in sesi hâlâ titriyor…

    Mehmet Yazar, 1936 Kayseri doğumlu. Şehrin ileri gelen varlıklı ailelerinden birinin çocuğu. Turgut Özal ve Abdullah Gül gibi iki cumhurbaşkanı ve daha pek çok önemli simanın eğitim gördüğü Kayseri Lisesi’nden mezun. Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan ve Turgut Özal gibi o da İTÜ’lü. Arkasından ASO ve Necmettin Erbakan, Ali Coşkun, Yalım Erez, Ersin Faralyalı gibi isimleri de siyasete taşıyan TOBB başkanlığı geliyor. Bu seyir içinde politikaya bir nevi mecbur kalıyor Mehmet Bey.

    80’li yılların bir diğer önemli siması Hasan Celal Güzel, Mehmet Yazar için “Karizmatik lider adayları arasındaydı. Politikayı bırakması hem Türkiye için, hem kendisi için büyük kayıp.” değerlendirmesi yapıyor. Peki, Yazar bu kanaate katılıyor mu? “Çok doğru bulduğum davranışlarım da var, hayal kırıklıklarım da.” diye giriyor söze Mehmet Bey, “Ama doğrusu içimde hiç pişmanlık yok. Yaşanması gerekenler yaşandı…” eklemesini de yaparak.

    Yazar’a göre onun neslini, nasıl bir ruh hâli içinde olduklarını bilmeden anlamak mümkün değil: “Çoğumuzda romantik derecede vatanseverlik ve bunun getirdiği idealizm vardır. Hayatımız bu uğurda geçmiştir.” Onun vatanseverliği babasından. Aile içindeki havanın etkisiyle ilkokuldan itibaren kendisini kâh Fatih’in, kâh Atatürk’ün yerine koyup ‘memlekete hizmet’in hayalini kuruyor. Babası Atatürk döneminde yaşamış, İnönü’yü takip etmiş bir Halk Partili. Bu yüzden, olaylara ‘CHP merkezli’ bakılan bir ortamda yetişiyor. Babasının çizgisi 1954’ten sonra Demokrat Parti’ye (DP) doğru kayıyor ve ondan sonra hep orta sağda kalıyor. 1958, 59’daki öğrenci olaylarına pek karışmamakla birlikte ‘diktatörlere ölüm’ diye slogan attığını inkâr etmeyen Mehmet Bey de o tarihlerden beri aynı çizgide.

    Mehmet Yazar, 90’lı yılların ortasına kadar sürdürdüğü iş hayatında hep zorluklarla mücadele etmek zorunda kalıyor. 70’lerde dışarıdan teknoloji transfer etmek niyetiyle kuruyor Yazar Pompa’yı: “Ülke zor günler yaşıyordu. Evimizin, fabrikanın hemen yanında silahlar, bombalar patlıyor, anarşi kol geziyordu. Fabrika daha inşaat hâlindeyken kurşunlanmaya başlandı.” Bu ortamda ‘bir şeyler yapmak gerekiyor ama ne?’ diye düşünürken kendini ASO’da buluyor. 1977’de oda başkanı Prof. Dr. Orhan Işık’ın teşvikiyle en alt kademeden başlıyor. Ve çok hızlı bir ilerlemeyle ertesi yıl kendini oda başkanı olarak buluyor. O tarihte yalnızca 11 şehirde bulunan sanayi odaları, Sakıp Sabancı başkanlığındaki özel Sanayi Odaları Birliği aracılığıyla sesini duyurmaya çalışıyor. Sık sık bir araya gelen Sakıp Sabancı, Nurullah Gezgin, Mümtaz Zeytinoğlu, İbrahim Bodur, Muharrem Eskiyapan, Alaaddin Ceceli ve diğer sanayiciler, ‘Artık Odalar Birliği’nde etkili olmanın zamanı geldi’ deyince gözler kaçınılmaz olarak genç ve başarılı işadamı Mehmet Yazar’a dönüyor. O ise itiraz ediyor önce: “Fabrika bitmek üzere. Borç içindeyim. Yalvarıyorum, ‘Ne olur ısrar etmeyin. Beni TOBB’a gönderirseniz işlerim yarım kalır, borçlarımı ödeyemem’ diye.” O dönemde Odalar Birliği üzerinde çok etkili olan Süleyman Demirel de muvafakat edince Yazar’ın itirazları işe yaramıyor. 1979’un gerilim ve çatışma ortamında TOBB başkanlık koltuğuna oturuyor.

    Altı yıl süren görevi boyunca Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Kenan Evren ve Turgut Özal’la çalışıyor. Bu tarihlerde Türkiye’ye önce anarşi ve terör, sonra askerî yönetim, ardından da liberal ekonomik politikalar hâkim oluyor. Ekonomiyi ayakta tutan işadamlarının tüm endişe ve şikâyetlerine göğüs germek de Mehmet Bey’e düşüyor. “Sanayiciler çok şikâyet etti, kimi ‘battık’ diyordu, kimi vergilerden yakınıyordu. Onlara her zaman Türkiye’nin menfaatlerinin şahsi menfaatimizin üzerinde olduğunu söyledim.” Bu yaklaşımın verdiği rahatlık kadar güçlü kadrosu da işini kolaylaştırıyor. Sonraki yıllarda politik hayatın önemli kademelerinde gördüğümüz Mehmet Batallı, Yalım Erez, Mehmet Sağlam, Ersin Faralyalı, Ali Coşkun… Yazar’ın kadrosundaki isimlerden sadece birkaçı.

    Vakıf merkezindeki mütevazı odasında, telefonda torununun dakikalar süren siparişlerini sabır ve keyifle dinleyen kişiyle, 12 Eylül’ün hassas ortamında diğerleri kapatıldığı için muhalefet edebilen tek kurumun başında, ülkenin kaderinde söz sahibi olan kişi aynı değil sanki… Son derece sakin ve mütebessim anlattığı olaylar çok geride kalmış. Senelerdir tüm teklifleri reddettiği için hayatına dair pek çok detay ilk kez gündeme geliyor.

    Sonradan Kenan Evren’le bugüne kadar sürecek bir ilişki kursa da zaman zaman gerilim yaşadıklarını inkâr etmiyor Yazar: “Türkiye’nin gerçeklerini görüyorduk, ülkenin sivilleşmesine yönelik taleplerimiz vardı. Ama bunları kavga etmeden yapmak lazımdı; çünkü kavga ederseniz hiçbir sonuç alamazsınız.” Çatışma ve gerilimden bunalan kamuoyunun onu ülke yönetiminde görmek istemesine de hâlâ muhafaza ettiği bu mutedil tutum vesile oluyor. 1982 sonunda seçim havasına giren Türkiye’de, Mehmet Yazar, en sık anılan isimlerden biri. Üzerindeki baskı giderek artıyor; ama askerlerin ‘siyaseti kendi düşüncelerine göre şekillendirme’ programı yaptıklarından da haberdar. Askerin planı biri sağda diğeri solda iki parti kurmak. Necdet Üruğ, Necdet Öztorun, Turgut Sunalp paşalar ‘siyaseti kendi hâline bırakmayalım, disiplinli bir yönetimle ülkeyi toparlayalım’ diye düşünüyor. Ama bir taraftan da Türkiye Avrupa Birliği’nin kapısında. Demokrasi, yolunda devam etmesi lazım. Bu çelişkiyi en fazla siyasetin merkezindeki isimler hissediyor.

    DEMİREL: MEHMET YAZAR ÖN PLANA ÇIKMASIN!

    Peki siviller açısından durum ne?

    Mehmet Bey, ortamın gergin olduğunu hatırlatarak, “Zincirbozan devam ediyor. Siyasi yasaklı Süleyman Demirel, tabanı elde tutmak için kontrol edebileceği, yüzde yüz emin olduğu kişilerle çalışmak istiyordu.” diyor. Dışarıdan bakıldığında iki taraf da kendine yakın gibi görünüyor. Ancak henüz 40’lı yaşlardaki Mehmet Yazar’ın o tarihlerdeki pozisyonu pek imrenilecek gibi değil.

    Yazar’ın siyasi hayatı Adalet Partisi (AP) tabanının talebiyle başlıyor. Halk sıcak bakıyor; ancak Yazar ismi o günlerde parti yönetimi için tehdit manasına geliyor: “Süleyman Bey, Zincirbozan’a giderken bir kâğıda 3 isim yazmış. ‘Aman bunlara dikkat edin, ön plana çıkmasınlar’ demiş. Listede Bülent Ulusu, İhsan Doğramacı ve benim adım varmış.” AP yönetimi, ‘arazimize çadır kurdurmayız’ mantığıyla hareket ediyordu Mehmet Bey’e göre. ‘Başka bir isim çıkarmazsak taban bunları destekler. En iyisi vazifeyi emin olduğumuz birine verelim’ diye düşünüyorlardı:

    “83 seçimlerinin hemen öncesi. Bir yandan siyasete atılmam isteniyor öte yandan Demirel de, beni sivillerin yanında gören asker de adaylığıma sıcak bakmıyor. Paşalar; yumuşak tabiatıyla sivilleri bile etkileyebilecek, siviller gibi davranabilecek Ulusu’nun orta sağda parti kurmasını, o da benim onunla hareket etmemi istiyor.”

    YAZAR ‘YOKUM’ DEYİNCE ULUSU DA ÇEKİLİYOR

    Seçim yaklaştıkça artan asker-sivil gerilimi, Yazar’ın oyun dışında kalma kararında etkili oluyor. Onun ‘ben yokum’ cevabı Ulusu’nun da geri durmasına sebep olunca görev Turgut Sunalp’e veriliyor.

    Olay burada kalmıyor tabii. Yazar, yetkili kişilere ‘siyasette yokum’ dese de bundan haberi olmayan taban, Sunalp’in Milliyetçi Demokrasi Partisi’ne (MDP) uzak duruyor. Vakit daraldıkça rahatsızlığı artan askerin, ‘Zincirbozan’dan sonra bir de başka yer çıkarttırmasın.’ mesajı muhatabına ulaşmakta gecikmiyor. Mehmet Bey işin aslını, ‘Malatya’ diye bir liste olduğunu sonradan örfi idare komutanı olan rahmetli bir paşadan öğreniyor. “O ayrı bir hikâye” diye çabucak geçiştiriyor mevzuyu.

    83 seçimlerinde sular ancak Kenan Evren’in olaya müdahil olmasıyla duruluyor: “O günlerde şimdi ilk kez anlatacağım bir şey oldu. Cumhurbaşkanı Kenan Paşa, benimle görüşmek istedi. Köşk’e gittim, dedi ki ‘bir yere girmek istemiyorsan girme, uzak dur. Senden rica ediyorum.’ Bunun manası, ‘net konuş ki millet önünü görsün’dü. Ben de ertesi gün parti kurmayacağım diye açıklama yaptım.”

    Hadisenin bir de Turgut Özal boyutu var tabii. Özal-Yazar tanışıklığı 12 Eylül öncesine, Turgut Bey’in Süleyman Demirel’e müsteşarlık yaptığı günlere uzanıyor. İhtilalden sonra başbakan yardımcısı sıfatıyla ekonominin başına geçen Turgut Özal’la TOBB Başkanı Mehmet Yazar daha sık görüşmeye başlıyor. Profesyonel ilişki zamanla dostluğa dönüşüyor. Başarılı bürokrat Turgut Özal da Odalar Birliği Başkanı gibi kamuoyunun politik beklenti içinde olduğu bir isim: “İkimize de zaman zaman ‘birlikte bir şeyler yapın’ diye telkinler geliyordu. Turgut Bey geçmişte denemiş, içinde siyasete yönelik bir istek var. Bana göre efsanevî çocuklardan biri olan İstanbul Ticaret Odası Başkanı Nuh Kuşçulu da bu beraberliği destekliyor.” Kuşçulu’nun ısrarıyla bir Ramazan gecesi onun evinin balkonunda “İlerde siyaset görev almamızı gerektirirse beraber hareket edelim.” cümlesiyle kurulan mutabakat kısa süre sonra Özal’ın basına yaptığı bir açıklama ile bozuluyor:

    “Kemer’deyim. Haberlerde, ‘Turgut Özal istifa etti’ diye duydum. Banker meselesi yüzünden. Turgut Bey veda etmeden çekip gitmiş. Evren Paşa arkasından telsizle aratmış; ama bulamamış. Eşimle Side’ye gittik. Turgut Bey kanepeye uzanmış yatıyor. Morali bozuk. ‘Gazeteciler sürekli arıyor’ dedi. Aman ha! dedim. Anladığım kadarıyla Evren Paşa’yla problemli ayrılmışsınız. Hava yumuşamadan konuşursan iyi olmaz. Önce sinirler otursun, Nuh’u (Kuşçulu) da çağırır, beraber karar veririz.” Hemen Ankara’ya dönen Yazar, Özal’la yapacakları ikinci toplantıda politikaya atılma kararı çıkması durumunda hazır olmak için işlerini hızlandırıyor. Ancak iki gün sonra Milliyet gazetesinden Özal’ın “Kendi partimi kuracağım.” beyanını okuyor. İlişkileri Turgut Özal vefat edene kadar sürse de bu kırgınlığı unutamıyor Mehmet Yazar. Özal’ın ‘gel bu işe beraber girelim’ ısrarı 1987’ye kadar karşılıksız kalıyor.

    Mehmet Bey’in tabiriyle ‘yaşanması gerektiği için’ siyaset iki yıl sonra, 1985’te yeniden gündeme geliyor. Bu kez Demirel’in ilk emanetçisi Yıldırım Avcı başkanlığındaki Doğru Yol Partisi (DYP) seçimlerde istenen seviyeye çıkamadığı için o kanat hareketleniyor. Ve taban yine Mehmet Yazar’a dikiyor gözünü. 1983’te teklifleri reddeden Yazar bu kez istekli, ancak ailesi kesinlikle karşı çıkıyor. “Doğru dürüst bir aile hayatım kalmamıştı. Eşim, ‘çoluğumuza çocuğumuza bakalım’ diyordu.” O günlerde, kararını etkilemese de unutamadığı bir olay yaşanıyor. Merkezde yine Sema var: “Bir akşam eve gittim, yatağın üzerinde bir not, rahmetli kızım yazmış. Bu içime çok derttir… Sayın Başkanım; beş dakika görüşmek için randevu talep ediyorum…” İstişareler neticesinde olumlu karar çıkıyor. Yazar, DYP meselesine sıcak bakıyor.

    EMANETÇİLİĞİ REDDEDİNCE DIŞLANDIM

    “Demirel, Mehmet Yazar’ın DYP genel başkanlığına sıcak bakıyordu. Ancak TOBB Başkanı adaylık için Kenan Evren’den izin isteyince ibreyi Cindoruk’tan yana çevirdi.” Nazlı Ilıcak’ın gündeme taşıdığı bu iddiayı kesin bir dille reddediyor Mehmet Bey. Meselenin aslı şu: “Adaylığımın kesinleştiği günlerde İhsan Sabri Çağlayangil aradı. Süleyman Bey’in bir numaralı ismiydi. Genel Türkiye meseleleriyle ilgili uzun bir konuşma yaptık. Sona doğru dedi ki: Beyefendi ile de değerlendirdik, bugünkü ortamda işi en iyi götürecek kişi el-hak sizsiniz. Şuna da eminiz, siz başa geçerseniz partiyi iktidara taşırsınız. Ancak iki sorum var. Bir; partinin başına geçip iktidar olduktan sonra yasaklarımızı kaldırmak yönünde çalışacak mısınız?” “Demokrasiye ve sivil yönetimin önemine inanmış insanlarız. Böyle inanıyorum ve inancım için çalışırım.” cevabı sayesinde ilk aşama başarıyla tamamlanıyor. Olayın kaderini ikinci soru değiştiriyor: “Doğru Yol’un başına geçip iktidar oldunuz, yasakları da kaldırdınız. O zaman biz ne olacağız?” “Orada demeliymişim ki, lafı mı olur, ben bu işi zaten emaneten yapıyorum. Gayet tabii ki siz geldiğinizde buyurursunuz…” Hep doğru bildiğini yapmakla iftihar ediyor Mehmet Bey. Bu bazen DYP liderliğinde olduğu gibi istenen sonucu vermese de… O günden sonra Demirel, Yazar’ın tüm görüşme taleplerini ‘Hele şu kongre aradan çıksın’ diyerek karşılıksız bırakıyor.

    Sonucu Cindoruk’un adaylığı değil, Demirel’in kongre için Ankara’ya gelen delegelerle yaptığı görüşmeler değiştiriyor Yazar’a göre. Süleyman Bey kimine yemin ettirerek, kimine Kur’an’a el bastırarak, kimine ağlayarak ‘Mehmet Yazar’a oy vermeyeceğim’ diye yemin ettiriyor. ‘Şimdiye kadar sizden bir şey istemedim, ilk defa, belki de son defa istiyorum. Beni kırmayın, Cindoruk’a oy verin’ diyor. Aynı delegeler bu olaydan sonra Mehmet Bey’e gidip neler olduğunu anlattığı için yaşananları gayet emin şekilde naklediyor. Netice, Demirel’in istediği gibi oluyor. Bundan sonra sadece cenazelerde karşılaşan ikili, ne bu konuda ne de diğer hususlarda konuşuyor…

    Mehmet Yazar denince, amblemi isminin önüne geçen ‘Çınar’ Partisi’ni konuşmamak olmaz elbet. Yıl 1986. Siyasi arena müsait, kadro güçlü, TBMM’de grup kurmaya yetecek sayıda milletvekili, gelecek vadeden bir lider var. Hür Demokrat Parti, iyi bir çıkış yapıyor; ama bu teşebbüs kısa sürede hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor.

    ‘Çınar’ın başarısızlığının iki sebebi var Yazar’a göre, ilki parasızlık, ikincisi acemilik. İktidara oynayıp kazancı garantilemek isteyen işadamları uzak durunca parasız, parti yönetimi kurulalı daha bir iki ay olan HDP’yi ara seçimlere sokunca oysuz kalıyorlar. “Kendimizden o kadar eminiz ki Don Kişot’luk yapıyoruz. Aslan kahramanlarız hepimiz. Millet neden yeni kurulmuş bir partiye oy versin ki? Çok düşük oy aldık. Çıkıp iktidara karşı konuşuyorsun. Oyuna bakıyorlar, yüzde bir falan. Morallerimiz dağıldı hâliyle.” Sonra Turgut Özal başkanlığındaki ANAP’la birleşme, 1987 Kayseri milletvekilliği, devlet bakanlığı, hükümet sözcülüğü… Hızlı geçen 3 yıl.

    Konu ister istemez politikaya nokta koyma kararına, yani kızına geliyor. Konuşurken hüzünlü; ama rahat. Kaza günü karar veriyor politikayı bırakmaya. Ancak Cumhurbaşkanı Turgut Özal da, Başbakan Yıldırım Akbulut da bunun acıyla alınmış geçici bir karar olduğunu düşünmeyi tercih ediyor. Hiç olmazsa kongreye kadar kalması istenince, bir buçuk yıl daha oturuyor bakanlık koltuğunda. Tüm acısına rağmen işini yaptığı kanaatinde.

    O günlerde yaşadıklarını hiçbir şeyle mukayese edemiyor. Kendini eleştirmekten de geri durmuyor tabii. “Eşim benden güçlü çıktı. O daha çok dayandı. Bu kadar zaafta olacağımı tahmin etmemiştim.” Sadece politikayı değil, dünyayı terk ediyor kendi tabiriyle. Antalya’da Kaleiçi’nde eski bir ev alıp oraya kapanıyor. Sonraki 6-7 yıl boyunca tamamen tasavvufa veriyor kendini. “Şimdi bende çok derin tasavvuf bilgisi, kültürü ve yaşantısı var.” diye anlatıyor.

    Hangi meşrebe daha yakınsınız?

    ‘Allah’a daha yakınım’ diyor gülerek. Detaya girmiyor, meşrep kendi meşrebi… Tasavvuf dışında felsefe okuyor, Kur’an-ı Kerim okumayı öğreniyor. “Şu anda da iyi kötü tecvitli ve makamlı okuyabilirim. Son yıllarda yine dünya işlerine daldım, o yüzden eski akıcılığı kalmadı tabii.” Yıllarca küçük bir çevrede kalıp kitap okuyor, sabahlara kadar ilmi meseleler üzerinde konuşup tartışıyor. Sonraki yıllarda kaleme aldığı 3 kitap da bu birikimin mahsulü.

    Politika katılık istiyor Mehmet Bey’e göre. Onda ise bir hassasiyet, biraz sanatkâr ruhu var. Bu yüzden, yaşadığı hayatın ızdırabını daha derin hissediyor. “Bazı şeyler var ki tahammül etmeniz imkânsız; ama oradasınız. Çok sıkıntı çektim. Yine de Sema vefat etmese politikayı bırakmazdım. Çünkü çok iyi durumdaydım. Turgut Bey’in Cumhurbaşkanlığı ile birlikte ANAP tabanında da bana karşı bir beklenti oluşmuştu. Bunlar konuşuluyordu.”

     

     

    AĞAR’IN TAVRI DOĞRU; BENİMKİ DEĞİL

    Ölüm, hayatın bir parçası. En başarılı yıllarında yakınlarını kaybeden başka siyasiler de var. Ali Coşkun, Mehmet Ağar, Bülent Arınç… Onlarla mukayese edince kızının vefatına verdiği tepkiyi nasıl değerlendiriyor acaba?

    “Ali Bey, kendisi direksiyondayken meydana gelen kazada eşini ve kızını kaybetti. Benden daha kötü günler yaşadı. O konuları pek sık açmıyoruz; ama geçenlerde oturup konuştuk. Mehmet Ağar ise tam hayranlık duyulacak bir tavır sergiledi. Kızını kaybettikten 3 ay sonra çıkıp kongre yaptı. Onun yaptığı doğru, benimki değil.” Ama o gün böyle düşünemiyor, öyle davranamıyor. Artık tartışmaya açık. ‘Bu bir zaaf belki’ deme noktasında. Fakat hakkını da veriyor: “Ben de kazadan bir hafta sonra içime kan akarak da olsa hükümet sözcülüğünü yaptım. Bir yıl sürdürdüm o işi. Körfez Savaşı’ndan sonra milli savunma bakanı oldum. Çok hassas günler yaşanıyordu, ayakta duruyordum; ama içim boştu.”

    ‘Hayata verilen tepkiler, yaşadıklarınızı nasıl yorumladığınıza göre değişiyor’ diye açıklıyor. Bir yorum meselesi. O da, o günlerde kendince bir yorum yapıyor. “Belki yanlıştı, bilmiyorum. Politikaya atılmama annem, babam, eşim kimse razı olmadı. Kendimi cezalandırılmış hissettim. Ama bugün o yorumun doğru olmadığını biliyorum.”

    ÖZAL’LA SON GÖRÜŞMESİ VE PİŞMANLIK

    ‘Mehmet Yazar politikayı bırakıyor’ haberi kazadan hemen sonra sızıyor basına. Turgut Bey’in şaşkınlığı ve üzüntüsü herkesinkinden fazla şüphesiz. Zira partinin yeniden yapılandırılmasını istediği günlerde Yazar’dan çok şey bekliyor. Ve bu ümidini hiç yitirmiyor. “Bir Kurban ya da Ramazan bayramıydı. Artık milletvekili değilim, hâlâ dergâhtayım. Turgut Bey bayram tatilinde Antalya’ya gelmiş. Hüsnü’ye (Doğan) ‘parti kur’ diye görev vermiş.” Hüsnü Doğan, Turgut Bey’i kıramıyor ancak bu fikre sıcak bakmıyor. Arabuluculuk, yakın dost Mehmet Yazar’a düşüyor. “Eşimle birlikte bayram ziyaretine gittik. Yemek yedik, Hüsnü Bey sesini çıkarmıyor. Dedim ki; ‘Turgut Bey, bilirsiniz bu işler kolay değil. Hüsnü Bey’in üstüne varmayalım.’ Bunu fırsat bilip ‘Mehmet, bu işi seninle yapıyoruz’ dedi. Cebimdeki tesbihi çıkarıp; ‘bakın, ben artık bu işlerle uğraşıyorum’ dedim. Akşama kadar tartıştık. Ben İngiltere’ye gidiyordum, o Kafkasya’ya. Dönüşte konuşalım diye kapattık meseleyi. Bu, son görüşmemiz oldu…” Özal’ın, ‘Siz partiyi kurun, arkadaşları toplayın ne zaman çağırırsanız istifa edip geleceğim’ vaadini hâlâ gerçekçi bulmuyor; fakat ‘hiç olmazsa daha açıktan gönlünü alsaydım’ diye pişmanlık duyuyor bugün.

    ERDOĞAN, BAYKAL’A DEĞİL TABANINA BAKMALI

    Öyle zannedildiği gibi Türkiye’den de dünyadan da kopmuş değil Mehmet Yazar. Kamuoyu önüne çıkmamakta kararlı; ama siyaset çevresiyle ilişkisini de sürdürüyor. Son dönemde sıkça vurgu yapılan ‘Söz konusu olan vatansa gerisi teferruattır’ ifadesi güncel siyaseti konuşmak için ‘bahane’ oluyor. Biraz tedirgin. “Türkiye alışıktır bu tür gerilimlere.” diyor ama Güneydoğu’dan gelen çatışma haberleri de, başörtüsü tartışmalarının gereksiz yere bu kadar büyümesi de canını sıkıyor. “Bizim toplumumuzda ‘böyüklerimizin’ her şeyi önemlidir. Davranışları, yürüyüşü bile taklit edilir. Yukarıdakilerin bir kısmı bu meseleleri siyaseten değerlendirir. Tabanı nasıl yanımda tutarım diye düşünür. Karşıtlıkları öne çıkarır.” Ve “Sorumluluğun önemli kısmı Recep Bey’de” diye eklemeyi de ihmal etmiyor. “Başbakan bazen atak bir üslup kullanıyor. Bu her zaman doğru sonuç vermez.” diyor. “Toplumu asker gibi hizaya geçiremezsiniz. Başbakan’ın kimseyi karşısına alıyor gibi görünmemesi lazım. Muhalefet onu karşısına alacak, görevi bu. Ama Recep Bey Baykal’a değil, onun tabanındaki halka bakmalı!”

    BİZİM MÜZİK, BURGU GİBİ DELER İNSANI

    Bugünü değerlendirirken sıkça Turgut Özal’dan örnekler veriyor Mehmet Yazar. Zaman zaman ikaz etmiş, çeşitli mevzular üzerinde tartışmış olsa da onun ‘mutedil’ politikalarından alınacak dersler olduğunu düşünüyor. Hele de bugünkü ortamda…

    Mehmet Yazar’ın diğer sıfatlarının gölgesinde kalan bir yönü var ki konuşmamak olmaz: Müzik. İyi bir Türk müziği dinleyicisi, vaktinde ud çalmaya virtüözite seviyesinde vâkıf olmuş, güfteleri, besteleri var. Fakat müziği de geride bırakmış. Önce iş ve siyaset hayatı, sonra kızının vefatı girmiş baba mirası müzik zevkiyle arasına. Fasıllar yapılan, pek çok enstrümanın çalındığı bir evde büyümüş. Bağlama, keman, kaval… Derken ortaokul yıllarında udda karar kılmış. “Liseyi bitirdiğimde çevremde bana karşı büyük müzisyenmişim gibi bir hava vardı. Arkadaşlar üstad derlerdi. Çalgıcılıktan dolayı böyle bir makâma gelmiştim.” diyor gülerek.

    Üniversite yıllarında Udi Serope Efendi’den ders almaya kadar giden, en önemli dostlarından birini, Cinüçen Tanrıkorur’u tanımasına vesile olan müziğe, kızının ardından yazıp bestelediği (Hüseynî) bir şiirle nokta koymuş: Gittin de bıraktın beni böyle perişan/ Ruhum kara zindanlar içinde çürüyor/ Nurum, gelecekmiş gibisin sanki her an/ Ömrüm kuru otlar gibi sensiz sürüyor…

    Öyle değil şüphesiz. Torunu Sera’nın çevresinde şekillenen sakin, huzurlu bir hayatı var; ama yine de gözleri doluyor şiiri okurken. “Orada noktaladım. Çünkü bizim müzik burgu gibi deler insanı. Acılıysan dayanamazsın.”

    SEMRA HANIM, ANAP İÇİN ÖZAL’I CESARETLENDİRDİ

    Söz Turgut Özal’dan açıldıkça Semra Hanım’a dair anekdotlar naklediyor Mehmet Bey. Kamuoyundaki Semra Hanım imajını isabetsiz buluyor. Semra Özal’ın Turgut Bey üzerinde etkili olduğuna şüphesi yok. Ama hakkını da veriyor. “ANAP’ın kurulmasındaki esas irade Semra Hanım’ındır. Turgut Bey askerin izin vermeyeceği endişesi taşıyordu. Evren Paşa’yla sorunlu ayrılmıştı. Necdet Üruğ ve ekibi ona karşıydı. Odalar Birliği başkanıydım. Siyasette yokum dediğim için en rahatı da benim. ‘Sen görüş Evren’le’ dedi. ‘Bu hiç şık olmaz. Sen bu ekiple çalıştın, başbakan yardımcılığı yaptın. Randevu al, git konuş’ dedim.” Bu münakaşaya şahit olan Semra Hanım’ın tavrını Özal için büyük şans diye niteliyor Yazar. “Turgut, Turgut bak! Mehmet Bey doğru söylüyor. Eğer sen cesaret edemiyorsan ben giderim, dedi. İnsanın eşinden bu ölçüde destek alması önemlidir.” O istişarenin ardından Kenan Evren’le görüşen Özal, parti kurma iznini alıyor ve ANAP bu tarihten kısa bir süre sonra yapılan seçimlerde ezici bir oy farkıyla tek başına iktidar oluyordu.

    NASIRINA BASILIRSA DEMİREL DEĞİŞİR

    Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in son yıllarda asker ve statüko karşısında takındığı tavır, ‘Süleyman Bey değişti mi?’ sorusunu gündeme taşıdı. Kendisini uzun yıllardan beri tanıyan Mehmet Yazar katılıyor mu bu tespite? Demirel değişti mi, yoksa hep böyleydi de halk mı onu tanıyamadı?

    Önce girizgâh: “Süleyman Bey siyaseti iyi bilir.” diyor Yazar. Sorunun cevabı arkadan geliyor: “Nasırına basılırsa yahut siyasi, maddi, manevi menfaatlerine müdahale edilmek istenirse değişir! Ben bir değişimden şüphe etsem, kardeşleriyle ilgili duruma bakarım.” Bir de hatırlatma: “He şeye rağmen bu memlekette en çok ayakta kalmış, en üst mevkilerde görev yapmış bir siyasetçi o. Arkadaşların yerinde olsam bazı konularda ondan fikrini alırdım. Gidip sorsalar mesela türban konusunda ne düşünüyorsun diye…” Bu noktada, Demirel’in “Arabistan’a gitsinler” sözünü hatırlatıyoruz. “O hassas bir döneminde, kavgalı döneminde oldu. Basın sormayacak bunu, başbakana yakın isimler gidecek ona danışacak. En azından gönlü alınmış olur. Bunlara dikkat etmek iyi olur gibi geliyor bana.”

    KIZIM, GENÇLİĞİN IŞIĞI OLACAKTI…

    18 yıl önceki kazadan birkaç ay sonra kurulan Sema Yazar Gençlik Vakfı aileyi bir arada tutuyor. Türkiye’de yaptırdıkları çeşitli sağlık kurumlarından, okullardan, üniversite öğrencilerine verdikleri burslardan söz ederken bir hatırasını da anlatıyor Mehmet Bey: “Sema 6 ya da 7 yaşındayken doğum gününü kutlamışız. Ben demişim ki herkes hissettiklerini bir kâğıda yazsın ve bana versin. Annem dâhil herkes yazmış. Bir kesenin içinde unutmuşum ben o notları.” Eşi Kübra Hanım’ın yıllar sonra taşınırken bulduğu notlar arasında en çok kendi yazdığından etkilenmiş. “İnsan farkında olmadan bir şeyleri ya algılıyor, ya hissediyor ya da hissettiriliyor. Ben ‘bir gün gelecek kızım gençliğin ışığı olacak’ diye yazmışım… Nereden bilebilirdim ki… Şu anda o bir ışık.” Vakfın sağladığı bursla üniversite eğitimini tamamlayan öğrencilerin sayısı 500’ü geçmiş durumda. Vakıf; 17 yıl içinde Kayseri’de, Antalya ve Ankara’da Mehmet Bey’in bir çırpıda saymakta zorlandığı kadar çok okul ve sağlık merkezi yaptırdı. Şimdi yeni projeler var gündemde.

    18 ağustos 2008

    Related Posts

    hezar gıpta o devr-i kadîm efendisine…

    Mayıs 24, 2017

    münir nurettin selçuk

    Ocak 12, 2017

    roman kahramanı olarak peyami safa

    Ocak 12, 2017
    Add A Comment
    Leave A Reply Cancel Reply

    Çok Okunanlar
    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum
    Nisan 21, 2025
    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!
    Nisan 21, 2025
    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!
    Nisan 21, 2025
    biz çalıkuşu nesliyiz!
    Nisan 21, 2025
    anadolu kitabı koruyamamıştır
    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram Pinterest
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    © 2025 Ayşe Adli

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.