Sene 1919. Osmanlı İmpara-torluğu’nun resmen tarih sahnesinden silinmesinin hemen öncesi. Siyaset, yetki, unvan, strateji toz duman. Tam bir alt-üst oluş yaşıyor devlet. Ve bizler o günleri daha çok Millî Mücadele tarihi üzerinden yorumluyoruz. İkinci Meşrutiyet sonrası, Sultan Reşad ve Vahdettin dönemlerinin uygulamaları kalın bir sis perdesi ardında. Abdülmecid Efendi’nin 1919 Temmuz’unda Sultan’a takdim edilmek üzere yazdığı kitapçık bu açıdan çok önemli. Görülüyor ki, İttihad ve Terakki imparatorluk yönetimini saray sınırlarına hapsetmek istese de hanedanın hiç olmazsa bazı üyeleri mücadeleden vazgeçmeye niyetli değil… Veliaht, idare ettiği topraklarda neler olduğunu bilmemesi imkânsız olan padişaha bir kez de kendisi izah ediyor içinde bulundukları ‘vahim hâli’.
Önce 1919’da karşımızda nasıl bir devlet olduğunu hatırlayalım. Birinci Dünya Savaşı, bir sene evvel İttifak Devletleri’nin mağlubiyeti ile sonuçlanmış. Anadolu coğrafyasının tüm sınırlarında açılan cephelerde binlerce şehit verilmiş, ülke toprak kaybetmiş. İstanbul ve İzmir dâhil pek çok şehir işgal edilmiş. Devletin kaybettiği savaşı halkın devam ettirmesinden başka çare görünmüyor. Ancak Osmanlı teb’asının millî / dinî azınlıkları, içeriden ve dışarıdan gelen tahriklerle kaynamaya devam ediyor. İttihad Terakki’nin öncülük ettiği çeteler bu şartlar altında kurulmaya başlıyor.
Tahtta; yetkilerinin bir kısmına işgalciler, bir kısmına İttihad Terakki tarafından el konan Sultan Vahdettin oturuyor bir senedir. Neler olup bittiğini görüyor mutlaka. Fakat ya sesi çıkmıyor ya da kimsenin sarayın ne dediğine itibar ettiği yok… Sultan Abdülaziz’in şehzadelerinden Abdülmecid, babasının azlinden itibaren 33 sene Dolmabahçe Sarayı’nda münzevi bir hayat yaşasa da siyasi olayları yakından takip ediyor. Amcasının oğlu Vahdettin tahta geçince 50 yaşında veliaht olan Abdülmecid Efendi, işgal günlerinde padişahı alenen tenkit etmekten çekinmiyor. Erzurum Kongresi’nden sadece bir hafta önce kaleme aldığı raporda, merkezî hükümeti tanımayanları Celalilere benzetiyor. Padişah’ın kontrolü ele alıp ülkenin bu hâline sebep olanlardan hesap sormasını istiyor.
‘Veliahd-ı saltanat-ı seniyye devletlû, necabetlû Abdülmecid Efendi Hazret-leri’nin imzasını taşıyan Hakikatin Tecellisi başlıklı raporda 15 Şevval 1335 – 16 Temmuz 1919 tarihi dışında hiçbir kayıt yok. Kaç adet basıldı, kimlere iletildi, Padişah’a ulaştı mı? Bilinmiyor…
“Menafi-i âliyye-i memlekete müteallik fevkalhad mühim gördüğüm mesâili bervech-i zir hâk-i pây-i meâli-i ihtiva-yı Cenâb-ı tâcdârilerine arz etmeği vecibe addeylerim.” diyerek giriyor söze Abdülmecid Efendi. Memleketin âli menfaatleriyle alakalı son derece mühim gördüğü meseleleri zat-ı âlilerine arz etmenin görevi olduğunu hatırlatma gereği duyuyor.
“Anadolu’nun afakında hükümet-i merkeziyyeyi tanımamak tarzında başlayan teşevvüşatın Celaliler devrini andıran şekavetin mazallah-i teala netayic-i müessife tevlid eyleyeceği” kaygısını paylaşıyor öncelikle. “Keyfiyet tedkik ve tahlil edilince evvela bu hâlin bilhassa hükümet-i hâzıranın böyle buhran-engiz bir zamanda idare-i umura adem kabiliyetinden ilerü geldiği ve keza esbab-ı atiyeden tevellüd eylediği nümayan olur.” diyor Veliaht. Mütarekeden beri merkez-i saltanat-ı seniyyede ve vilayat-ı şahanede kulub-ı ammeyi, yani kamuoyunu tatmin edecek bir idare tesis edilememesine bağlıyor bu durumu.
Abdülmecid Efendi’ye göre idari işlerde devam eden karışıklık ve fırkacılığın artması yüzünden necip Osmanlı milleti, millî birlik neticesinden giderek uzaklaşıyor. Başıbozuk biçimde ilerleyen millî mücadelenin zemin bulmasının ve halka nüfuz eden ayrılık düşüncesinin sebepleri ise açık; ‘Sadrazam Paşa’nın doğu vilayetlerinde özerk bir Ermenistan kurulması yönündeki beyanı halkta, vatan topraklarının gayrimüslimlere terk edileceği endişesini doğurmuştur. Olaylar, hükümetten ümidini kesen ahaliyi kendi kurtuluş vesilelerini aramaya sevk etmiştir.’
Sorunları madde madde sıralayan Veliaht’a göre Ferit Paşa, milletin hukukunu müdafaa yetkisine sahip değil. Ahval vahim! Devlet ve milletin menfaati için derhâl gerekli adımların atılması ve bu elim akıbeti hazırlayanlar hakkında gerekli muamelenin yapılması gerekiyor…
6 sayfalık raporda tek tek sıralıyor alınacak önlemleri: Milletin yegâne dayanağı olan hilafet ve saltanat makamı, toplum ve partiler arasında dengeyi gözeterek hareket etmeli.
Derhâl seçim yapılmalı.
Milletin güvenine sahip, tecrübeli, içinde bulunduğumuz duruma vâkıf devlet erkânından bir merkezî kabine kurulmalı.
Uzmanlardan oluşan bir istişare heyeti ihdas edilmeli, dünyaya maksadımız doğrultusunda teklifler sunulmalı.
Ahali arasında giderek artan kutuplaşmalara son verilerek bütün dünyaya İslam milletinin tek maksat, tek menfaat üzere oldukları gösterilmelidir.
…
Abdülmecid Efendi, ‘Bu hakikatlerin göz ardı edilmesi durumunda bizi büyük bir felaketin beklediğini zat-ı hümayunlarından gizlemek ihanet olacağından bu vazifeyi yerine getirmeye cür’et ediyorum.’ diyerek noktalıyor Hakikatin Tecellisi’ni.
Hilafet Osmanlı hanedanının
29 Mayıs 1868’de Sultan Abdülaziz’in 7’nci çocuğu olarak dünyaya gelen Abdülmecid Efendi, babası gibi resme ve musikiye istidadıyla dikkat çekiyor. Sultan Abdülaziz 1876’da tahttan indirildikten sonra İkinci Meşrutiyet’e kadar sarayda kapalı bir hayat yaşıyor. Bu süre boyunca yabancı dil öğrenip müzik ve resim çalışmalarına yoğunlaşıyor.
1 Kasım 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi “Osmanlı İmparatorluğu’nun münkariz olduğuna” hükmederek saltanatı kaldırıyor. Ancak aynı kararda hilafetin Osmanlı hanedanına ait olduğunun altı çiziliyor. Ve Meclis’in ilim ve ahlak bakımından en layık olan hanedan üyesini halife seçeceği ifade ediliyor. Takip eden günlerde hıyanet-i vataniye ile itham edilen Sultan Vahdettin’in İstanbul’u terk etmesi üzerine 19 Kasım 1922’de Abdülmecid Efendi Osmanlı’nın son halifesi seçiliyor. Halife, Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte tüm siyasi hakları elinden alınan hanedan ailesini de temsil ediyor elbette. Ve her hareketi yeni kurulan devletin müesses nizamı tarafından tehdit olarak algılanıyor. Nitekim ‘sarık mı sarmalı, redingot şapka mı giymeli’ konusu da mesele oluyor, dünya Müslümanlarının Halife’den beklentilerini beyan ettikleri tartışmalar da. 1924 başlarında bütçe görüşmeleri esnasında bir daha gündeme geliyor Hilafet makamının akıbeti. Ve itirazlara rağmen Urfa mebusu Şeyh Saffet Efendi ile 53 arkadaşının teklifi üzerine 3 Mart’ta kaldırılmasına karar veriliyor.
Meclis’in hemen hükme bağladığı, Hilafetin İlgasına ve Hanedan-ı Osmanî’nin Türkiye Cumhuriyeti Memâliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun’un birinci maddesi’nde, “Halife hal’edilmiştir. Hilafet Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır.” dendikten sonra ikinci madde ile hanedan ailesinin sürgünü karara bağlanıyor. Aynı gün tebliğ ediliyor saraya Meclis’in kararı. Abdülmecid Efendi 4 Mart günü sabaha karşı yakınları ile birlikte ayrılıyor saraydan. Sürgünde yaşadıkları kâtibinin tuttuğu notlar sayesinde gün gün takip edilebiliyor.
“3 Mart 1924 günü gece yarısına doğru Mabeyn’e çağırıldım… Yüksek rütbeli bir zabit elindeki kâğıda bakarak; ‘Bu gece yola çıkacak olan Abdülmecid Efendi’nin siz de maiyetinde bulunacaksınız, ona göre hazırlanın.’ dedi. Sonra üst kata çıktım, Halife Hazretlerinin Kur’an-ı Kerim okumakta olduğunu açık duran kapıdan gördüm. Duasını bitirince huzuruna girdim. Bana: ‘Vali Bey birkaç saate kadar yola çıkacağımızı bildirdi. Nereye gönderileceğimizden haberim yok. Sizin de beraber bulunmanızı istedim.’ dedi.”
Çatalca’da trene bindirildikten sonra Vali bir zarf uzatıyor Halife’ye. İçinde ne olduğunu ertesi sabah, Bulgaristan sınırını geçtikten sonra öğreniyorlar. Sabah selamlığında zarfın açılması emrediliyor. İçinden sadece çıkış için İsviçre’ye vizelenen pasaportlarla 2 bin İngiliz sterlini çıkıyor. O vakit anlaşılıyor yurtdışına aceleyle ve toptan sürüldükleri.
9 Mart’ta turistik bir İsviçre sahil kasabasına yerleşiyor kafile. Ertesi gün Mısır, Endonezya ve Hindistan Müslümanlarının gönderdiği telgraflar okunuyor Halife’ye. Hilafetin kaldırılmasından duydukları derin üzüntüyü dile getiriyor, bundan sonra ne yapacaklarını soruyorlar. Abdülmecid Efendi 11 Mart’ta ajanslar aracılığıyla bir açıklama yayımlıyor: “TBMM’nin hilafeti ilga kararı yersiz ve yolsuzdur. Hilafet sade Türklerin değil, bütün Müslimlerin müşterek dinî ve tarihî müessesesidir. Tek taraflı bir kararla kaldırılamaz. (…) yersiz ve yolsuz gördüğüm kararı hükümsüz saydığımı ve tanımadığımı bütün Müslim cemaatlere bildiririm. Bütün Müslim kardeşlerimizin selahiyetli mümessillerini, ileride toplanabileceğini umduğum bir dinî şûraya davet ederek müşterek ve mukaddes müessesemizi birlikte desteklemek ümidiyle her taraftaki din kardeşlerimizin bu büyük davamıza gönüllü ve sürekli yardımlarını bekler, muvaffakiyetimizi Rabbimizin inayetinden dilerim.”
17 Mart’ta ziyarete gelen İsviçreli bir hariciye görevlisi, Türkiye Hükümeti’nin açıklamadan rahatsızlık duyduğunu ve İsviçre Hükümeti’nden ‘sabık halife’nin bir daha böyle bir faaliyette bulunmasına mâni olmalarını talep ettiğini iletiyor Abdülmecid Efendi’ye. Cevabı açık ve net: “Buraya sürgün olarak gönderildik. Ancak dinî riyaset vazifesinin Müslim cemaatlerin taleplerini yerine getirmekle mükellef bulunuyoruz. Vicdan hürriyetine hürmet ve riayeti ananevi şiarı sayan İsviçre Hükümeti’nin bu vaziyeti takdir edeceğinden ve dinî kanaatimize uymayan bir taahhüt altına girmemizi beklemeyeceğinden eminiz…”
Hicretten hicrete sevk…
Ülkeden ayrılırken kendilerine verilen para kafilenin ancak iki aylık masrafına yetiyor. Eylül ayı içerisinde Fransa’dan alınan izinle Nice’te kiralanan bir konağa taşınıyor hanedan ailesi. Aynı yılın sonlarında kendisinden ayrılarak Türkiye’ye dönen kâtibine 14 Nisan 1939’da yazdığı bir mektupta; “Avrupa’nın ahvali pek fena gidiyor. Eğer harp zuhur edecek olursa tam topların, teyyarelerin hedefi olan mevkide bulunuyoruz. Taliin garabeti: Hicretten hicrete sevk edilmek pek elîm…” diyor Halife. Nitekim haziran ayının 19’unda Abdülmecid’in Paris’e taşındığı haberi geliyor. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye ile irtibatı kesilen Abdülmecid Efendi 23 Ağustos 1944’te Paris’te vefat ediyor.
Hindistan’da yaşayan kızı Dürrüşehvâr Sultan 20 Şubat 1945’te Londra ve Kahire üzerinden İstanbul’a gelerek babasının vasiyetine uygun olarak İstanbul’a defnini sağlamak için teşebbüslerde bulunuyor. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile Savarona yatında öğle yemeği yiyen Sultan, muhtelif teşebbüslerine net bir karşılık alamıyor. 1946 sonunda aileye kanuni düzenleme için vaziyetin olgunlaşmadığı cevabı iletiliyor. 1950’de bu kez de Demokrat Parti Hükümeti’ne iletiliyor talep. 4 yıl süren müracaatlar karşılıksız kalınca 10 yıldır mumyalanmış hâlde Paris Camii’nde tutulan cenazenin Medine-i Münevvere’de defnine karar veriyor aile. 28 Mart 1954’te özel bir uçakla Medine’ye taşınan cenaze, 2 gün sonra Cennet-ül Baki’ye defnediliyor.










