‘Âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir.’ buyurmuş büyüklerimiz. Aralık ayı başlarında rahmet-i Rahman’a intikal eden Mehmet Kara, nam-ı diğer Kutuz Hocaefendi bir kez daha hatırlattı, hissettirdi bu hakikati. O da ‘acele edip kışta gelenlerden’di. 93 senelik ömrünün sonlarında şahit oldu kış şartlarının yumuşadığına. Sağlığı müsaade etmediği için mecburen evinin tenhasına çekilmiş, vazifeyi oğulları Mustafa, Hüseyin ve İsmail Kara hocalara bırakmıştı. Prof. Dr. Mustafa Kara Uludağ Üniversitesi’nde, Dr. Hüseyin Kara Kamboçya Zaman Üniversitesi’nde, Prof. Dr. İsmail Kara Marmara Üniversitesi’nde babalarından aldıkları terbiye üzere çalışmalarına devam ediyor. Hayatı geçen yıllarda İsmail Kara tarafından ‘Kutuz Hoca’nın Hatıraları ismiyle kitaplaştırılan Hocaefendi’nin büyük oğlu Prof. Dr. Mustafa Kara’dan kardeşleri adına babasını ve ardından yaşadıklarını, 60 yaşından sonra yetim kalan bir evladın hissiyatını bizimle paylaşmasını rica ettik.
-Babasını kaybetmiş torun sahibi bir evladın hissiyatını paylaşır mısınız bizimle?
Sorunuz bendenize 1928’de annesini kaybeden Tahiru’l-Mevlevî’nin tarih düşürmek için kaleme aldığı rubâîyi hatırlattı: “Terk edip gittin nihayet kimsesiz evladını / Ayrılıkmış mihr-i bî-pâyânın âhir sonu / Nüh felekden yâdıma târih-i menkutun gelir / Ellisinden sonra öksüz koydun anne oğlunu”… Mustafa Kara da dostlarının “Nasılsınız?” sorusuna, “Altmışından sonra yetimliğe alışıyoruz…” diye karşılık veriyor. Büyüklerimiz konuşmaları esnasında kendisinden bahsetmek zorunda kalırsa “Tahdis-i nimet olarak söylüyorum.” diye söze başlar. Yani bu söyleyeceklerim benim hünerim değil, Allah’ın lütfudur, onları sıralıyorum demektir. Bizim için en büyük lütuf onun oğlu olmak. Onunla büyümek, onun ekmeğiyle ve sohbetiyle, onun ikaz ve vaazlarıyla… Ciddi bir imam, tatlı sert bir Kur’an kursu öğretmeni, müşfik bir baba, mütebessim bir dede, mütevazı bir derviş, yardımsever bir komşu… Mehmet Akif Ersoy’un babası için söylediğini ben de babam için söylüyorum: “Hem babam hem hocamdı. Ne öğrendiysem ondan öğrendim.”
-Nasıl bir ortamda, hangi şartlarda sürdürdü hayatını?
Ömür boyu ilaç kullandı. Sıhhiye olarak askerlik yapması onu kendi kendinin doktoru yaptı. Çok sıhhatli bir babanın, çelimsiz zayıf bir annenin oğlu olmasını gündeme getirerek kendisinin yetim büyüyen annesine benzediğini söylerdi. Babasının çok çalışkan, mahallî tabirle “yürekli” oluşunu, annesinin ise ta’dil-i erkân ile namaz kılışını hiç unutmadı. Son on yılda unutkanlık hastalığı ile malul olduğundan ömrünün son elli senesi âdeta silinmiş, hafızlığının yanında çocukluk ve gençlik dönemi kalmıştı. Dolayısıyla o yıllarla ilgili hatıraları tekrar ediyor, her defasında aynı heyecanla aktarıyordu. Biz de ilk defa duyuyormuş gibi zevkle dinliyorduk. İlkokul çağında iken Kur’an kursuna gidişini, köy işlerinde babasının beklediği randımanı veremeyişini, ramazan aylarında mukabele okumak için Rize’ye, Giresun’a, Samsun Bafra’ya kadar gidişini, üç yıllık ilkokulu tamamlayışını anlatırdı. Seferberlik yıllarının sıkıntı ve yoksulluklarıyla sıhhî durumu arasında da zaman zaman ilişki kurardı.
-Tahsilini nasıl sürdürmüş o şartlarda?
Askerlik öncesi Emsile, Bina ve ilk dinî ilimler hocası Memiş Efendi, aynı zamanda onun demircilik ustasıydı. Küçük kulübe hem dükkânları hem de medreseleriydi. İkinci Cihan Savaşı’nın cereyan ettiği yıllarda İzmir Seferihisar’da 41 ay süren askerliği sıhhiye eri olarak tamamladığı için terhisten sonra yeni ilçe olan Güneyce Hükümet Tabipliği’nde sağlık memuru olarak göreve başlamıştı. Bir yıl sonra imam olduysa da sıhhiyelik görevi ömrünün sonuna kadar fahri olarak devam etti. Askerde iken bir yandan da sonradan Çaykara müftüsü olacak bir asker arkadaşından kıraat dersleri almıştı. 1950’den sonra siyasî hayatla birlikte beliren ortamdan istifade ederek arkadaşlarıyla birlikte Rize Müftüsü Yusuf Karali’nin rahle-i tedrisinden feyz alması onu “ikmâl” eden önemli basamaklardan biri olmuştu. 30 yaşında imam oldu, 30 yıl imamlık yaptı, yaklaşık 30 yıl da emekli olarak hizmetlerine devam etti.
-Sizlere yaptığı telkinler de gösteriyor ki ilme önem veriyordu.
İlim aşkı hiç dinmedi. Ahir ömründe bile ilim, kitap, okumak söz konusu olduğunda bakışları canlanır, morali düzelirdi. Dinî hissiyatını ve ibadet hayatını daha canlı tutmak ve karşılıksız hizmetlerini artırmak için de sürekli gayret gösterdi. Bunu gizli, sessiz ve iddiasız yaptı. Babam bize sadece Kur’an okumayı, imamlık yapmayı öğretmedi. Hastalara iğne yapmayı, çorap örmeyi, arıcılık yapmayı, hızarla kütük biçmeyi, baldan sirke yapmayı, dikiş dikmeyi, hepsinden önemlisi karşılık beklemeden hizmet etmeyi öğretti. Ne kadar öğrenebildiysek!..
-Zor bir devrin karalığında dünyaya gelmiş, şafağını hazırlamış az sayıda insandan biri Kutuz Hoca. Onlara kurumaya yüz tutmuş bir ağacı yeniden filizlendirecek gücü ve iradeyi veren neydi?
Bildiğiniz gibi güzel insanların oluşumunda iki temel sebep vardır: Doğuştan getirdiği vehbî kabiliyetler, sonradan kazandığı kesbî yetenekler… Kutuz Hoca da bu iki kanatla uçtu. Onun sözlüğünde iki kelime yoktu; şikâyet ve ümitsizlik… Hayatının hiçbir safhasında birilerinden şikâyet etmedi, ümitsizliğe yorulabilecek bir cümle kurmadı. Şahit olduğu yakın tarihle ilgili sıkıntılı konulardan bahsederken “işte şimdi birilerini tenkit edecek” dediğimiz zaman o cümlesini şöyle tamamlardı: “Bu meseleye dar açıdan bakarsanız bazı kimselere kızabilirsiniz ama geniş açıdan bakarsanız kusurlarımızdan dolayı imtihana tâbi tutulduğumuzu görürsünüz.” Hafızlık yaptığım yıllarda bir cuma vaazında babamdan duyduğum ilk beyit şudur: “Derman arardım derdime / Derdim bana derman imiş / Burhan sorardım aslıma / Aslım bana burhan imiş.” Nereden bilebilirdim otuz sene sonra bu beytin sahibiyle ilgili kitap yazacağımı…
-O devrin âlim ve kâmil insanlarını bugünkü emsâl-lerinden ayıran neydi? Sahip oldukları ilim mi, irfan mı, samimiyet mi, dert mi?
Kâmil insanlar, kâmil olduklarını bilmezler. Çünkü onlar daha kâmillerle yarış hâlindedirler. Kâmil insanların kemâlini tek sebebe bağlamak da zor. Kutuz Hoca’nın nesline ve meslektaşlarına bakıldığı zaman şunları görebiliriz: Siyasi şartlar ne olursa olsun öğrenmeye, öğretmeye devam ettiler. Sıhhî ve haricî şartlar ne olursa olsun ibadete devam ettiler. Malî ve fizikî şartlar ne olursa olsun vermeye, öğretmeye devam ettiler. Bu konular bir araya gelince “aşk” doğuyor. Onun neticesini de Yunus’umuz 7 asır önce söylemişti: “Aşk gelince cümle eksikler biter.” Yıllarca ona ders verenler “tek kuruş” almadı. O da ömrü boyunca okuttuklarından “tek kuruş” almadı. Günümüz insanının en büyük çıkmazı bu para-pul konusu. Tahrik edilmiş ihtiyaçlar, azmanlaştırılmış tüketim duygusu, sendikalaştırılmış vazife anlayışı aşkın mayalanmasına imkân vermiyor. Aşk olmayınca meşk olmuyor. O zaman da Fuzûlî’nin mısraı havada kalıyor: “Aşk imiş her ne var âlemde…” Aşk olmadan dinî bir hizmeti yürütmek ne kadar zor! Medreseden icazet aldıktan sonra resmî tahsilini tamamlayan bir meslektaşım vardı, şöyle diyordu: “Ben burada ders verdiğim için devletin bana maaş vermesi gerekmez. Aksine bu imkânı bana hazırladığı için benim devlete para vermem lazım.” Bu düşünceden ne kadar uzaktayız şimdi!
-Babanızın da benzer bir bakış açısı olduğunu biliyoruz!
Evet! Kutuz Hoca’nın emekli ikramiyesini almadığını, kamu yararına dernek ve vakıflara bağışladığını söylediğimde birçok kimse şaka yaptığımı zannediyor. Hâlbuki o zaman da parası yoktu, ayrıca kardeşlerimin tahsili daha bitmemişti. Gerçek zenginliği yakalayanlar için bu tip kararlar vaka-yı âdiyeden oluyor. O insanların öyle bir bereketle gönülleri dolu ki maddi şeyler yük ve külfet gibi geliyor. Sözünü bile etmek istemiyorlar. Kanaat bitmez tükenmez bir hazine… Üç buçuk yıllık askerlik süresini pirim ödeyerek emekliliğe saydırmak imkânı çıktığında verdiği cevap da aynı şeye işaret ediyor: “Askerlik gibi mühim bir hizmeti maddî bir şeyle değiştirmek istemem.”
-Son yıllarda âdeta o çocuk, evlatları ise baba olmuştu. O dönemi nasıl geçirdiniz? Neler yaşadınız?
Pederin son on yılı yaşlılığın cilveleriyle geçti. Unutkanlığın hem celâlî hem cemâlî tarafı vardı. Evde hizmet ediyor, yediriyor, içiriyor, yatırıyor, kaldırıyorduk. Durum iyi idi. Yaz aylarında da Rize’ye gidiyorduk. Fakat vefatından 5 ay kadar önce bacağı kırılınca durum değişti. Vefat ettiği güne kadar (8 Aralık 2011) yataktan kalkamadı. Bu celâlî tecellinin içinde enteresan cemâlî tecelliler zuhur etti. En güzeli ne hasta olduğunu tam biliyordu ne de hastanede olduğumuzun tamamen farkındaydı. Bazen hastanede olduğumuzu söylediğimizde sebebini soruyor, ‘evde düştün, ayağın kırıldı’ dediğimizde ise o muhteşem cevabı veriyordu: “Hayır ben düşmedim, beni günahlarım düşürdü.” Bu konularda tam bir melâmî idi: Artılarını gizli tutar, eksiklerini dillendirirdi. Sohbet ve vaazlarındaki üslûbu da böyle idi. Onun çocukları olarak şu hususta aynı kanaate ulaşmıştık: Kutuz Hoca’nın hastalığı onun için değil, bizim için bir imtihandı. Çünkü o kendi âlemindeydi. Evrâd u ezkârını yapıyordu sessizce, dualarını seslendiriyordu: “Bütün hasta kullarına yardım eyle Allah’ım, bütün düşmüş kullarına yardım eyle Allah’ım…” Bazen yattığı yerden hıçkırıklarla kalkıyor ve üzerinde düşündüğü ayeti ağlayarak okuyordu…
-Geriye dönüp baktığınızda nasıl bir hatıra görüyorsunuz onunla ilgili, dimağınızda kalan en bâriz unsur ne?
İslam’ı özetleyen bir ifade var: Yaratana itaat, yaratılana şefkat. Onun da ömrü böyle özetlenebilir. “İncinme ve incitme” esasını bizzat yaşayarak gösteren bir kişi olarak düşünüyorum onu. Sevdiği ve takdir ettiği dostlar için “ahlâklı insan” ifadesini kullanırken, en kötü işleri yapan bir kimse için onun ağzından duyabileceğiniz en menfi kelime “heyecanlı” idi. Kendi kusurlarıyla uğraşmaktan başkalarının kusurlarıyla uğraşmaya zaman bulamayanlardan idi. Aslında her şeyi gören, her şeyin farkında olan bir tarafı vardı. İşten anlar, hesap bilirdi. Fakat tercihlerini başka şekilde yapmıştı. Kendi çocuklarının yaramazlıklarını imamlıktaki kusurlarıyla izah ederdi. Evde herhangi bir zarar-ziyan olduğunda da izah tarzı bu minval üzereydi. Çocukluğumdan beri onun yanında konuşurken çok dikkatli olduğum konulardan biri de komşuları lakaplarıyla anmamaya dikkat etmekti. Gıybet gibi hassas olduğu konulardan biri de bu idi.
-Babanızdan size kalan en mühim miras nedir?
Arzusu üzere maddî bir miras kalmadığına göre bu sorunun cevabını vermek zor. Onun çocukları olarak anlattığım güzelliklerin bize intikal etmesi lazım. Fakat heyhat… “el-Veledu sırru ebihi” diye bir söz vardır. Yani çocuk babasının sırrıdır. Duanızla inşallah onun gibi oluruz. Dolayısıyla bu sorunun cevabını zaman gösterecek ve başka kimselerin tespitiyle olacak.
-Kutuz Hoca’nın baba olarak muvaffakiyetinin sırrı neydi? “Âlimin oğlu âlim olur ardandır, câhilin oğlu âlim olur kârdandır” düsturu üzerinizde baskı oluşturdu mu?
Konunun kader planını bilmiyoruz. Çocuklarını meslektaş olarak yetiştirmek için çok erken dönemlerde planlar yaptığını biliyoruz. Bendeniz daha ilkokula gitmeden “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna, caminin mihrabını kastederek “Babamın kıldığı delikte kılacağım.” dediğimi hatırlıyorum. Bizi meslektaş olarak yetiştirirken bir baskı ve zorlama hissetmedik. Bu tatlı geçişin kaidelerini de tam olarak bilmiyorum. Yalnız ben İmam Hatip Okulu’nda okurken, kendisinin imam ve Kur’an kursu öğretmeni olarak gece gündüz çalıştığını, çok yorulduğunu, biraz dinlenmesi gerektiğini söyleyen anneme ve komşularına “Ben çalışıp çabalamazsam İstanbul’daki Mustafa’nın hocaları da onun için çalışmazlar.” diyordu. Benzer konuları anlatırken her zaman gündemde tuttuğu bir konu da helal kazanç idi. Tabii bütün bunları tamamlayan bir unsur daha vardı ki o da dua idi. Onun dualarıyla bugünlere geldik.
-Tahirü’l-Mevlevî’nin, annesinin vefatına düşürdüğü tarih ile başlamıştık. İsterseniz Kutuz Hoca’nın vefatına düşürdüğünüz tarih ile son verelim.
Zaman zaman “Annemin yanına gideceğim, hocalarımın yanına gideceğim onlar beni korurlar.” diyerek zevkli sohbetler açardı. Bundan mülhem olarak Fakîr de şöyle bir tarih düşürdü: “O annesinin yanına gitti / Hocalarının yanına gitti / Çıktı nüh felek dedim tarihi: ‘BABAM RAHMET-İ RAHMÂN’A GİTTİ’ (1433)”










