İkinci Abdülhamid döneminde hazırlanan fotoğraf koleksiyonu, dünya çapında bir hazine. Prof. Nurhan Atasoy’un 30 yıllık çalışması, albümlerin daha fazla insana ulaşmasını hedefliyor.Hayatını sarayda geçirmiş, orada eğitim almış, yalnız saraylılarla hemhal olmuş bir genç cariye, genellikle evlendirilip saray dışına çıktığında yabancı bir dünya bulurmuş karşısında. Gelenekleri farklı, hayat tarzı farklı, kullandığı kelimeler bile farklı olan bu kalabalık içinde kendini o kadar yalnız hisseder ve kabuğuna çekilirmiş ki bir süre sonra insanlar saray hayatını sokakta aradığı için adını söylemek yerine ‘deli saraylı’ diye bahsederlermiş ondan
Sanat tarihi profesörü Nurhan Atasoy, neredeyse 50 yıldır saray etrafında bir hayat sürdüğü için “Siz de bir nevi saraylısınız artık herhalde” tespiti karşısında önce bir ‘deli’ sıfatı ekliyor saraylının önüne, sonra da bu hüzünlü hikâyeyi anlatıyor. “Saraylılar, dışarıdan bakıldığında anlaşılamamıştır. İnsanlar anlamadıkları için deli demişler onlara.” Bir de Osmanlı’da sadece sarayların ve amme mallarının çatısı kurşunla kaplandığından kurşun altında yatanlar için kullanılırmış bu sıfat. Atasoy, sarayda yaşamasa da yıllarca kurşun altında kaldığı için kendisinin de deli saraylılar sınıfına dâhil edilebileceğini düşünüyor. Deli diyen çıkmasa da tavır ve davranışlarının yadırgandığını düşünüyor Nurhan Hanım.
DEDESİNİN İZİNDE, GELECEĞİN DERDİNDE
Üç duvarı kitaplarla kaplı salonunda sık sık yerinden kalkarak kitaplığına doğru yürüyor, kimi zaman kendi çalışmalarından biriyle, kiminde dünyanın dört bir tarafından topladığı ve sayfalarını okşarcasına açtığı bir kitapla dönüyor koltuğuna. En çok ‘gerçek bir entelektüeldi’ dediği büyükbabasından etkilendiğini düşünüyor Nurhan Hanım. Şam tıbbiyesinin ardından Kurtuluş Savaşı yıllarında sahra hastanelerinde doktorluk yapmış Profesör Ali Rıza Atasoy’dan. Tarih merakları da müşterek. “Benim gibi ol diye bir telkini yoktu; ama ben farkında olmadan onu örnek aldığımı sanıyorum. Çok sorumluluk sahibi bir insandı.” Büyüklerinden, hocalarından önemli bir miras devralmış, o da kendini sonrakiler için yedekliyor adeta. Peşpeşe projelere imza atıyor, henüz başladığı çalışmaları üzerine isim ve tarih koyarak devam edilmek üzere bir kenara koyuyor. Konferanslar, seyahatler sürüyor bir yandan. Yalnızca elindeki slaytların sayısı 28 bin. “Akıllı insan emekli maaşıyla slayt taratır mı?” O yapıyor işte: “73 yaşındayım bunu niye yapıyorum, ne zamana hazırlanıyorum kendim de bilmiyorum; ama yapıyorum işte. Sorumluluk duygusundan herhalde. Bu kadar emek verdim, boşa gitmesin diye gayretim. Karmakarışık bırakırsam kimsenin işine yaramaz, emeklerim ziyan olur.”
Atasoy, 73 yaşında genç bir hanımefendi. Hareketli, coşkulu, heyecanlı. Dinlenmeyi ‘ebedi uykuya’ erteleyip durmaksızın çalışsa da 24 saatin yetmediğinden yakınıyor. Şu sıralar 20 yıldan fazladır üzerinde çalıştığı Yıldız Sarayı fotoğraf koleksiyonunun ilk sergi ve kitabının hazırlıkları ile meşgul. 1970’li yılların başında keşfettiği ‘hazine’ bu sayede ilk kez görücüye çıkmış olacak. İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde çalışırken şans eseri karşısına çıkan koleksiyonu ilk gördüğünde neler hissettiğini anlatırken adeta aynı coşkuyu hissediyor: “Tüm dünyadan daha da önemlisi İmparatorluğun 4 tarafından çekilmiş binlerce kare vardı. Önce kendi alanımda işime yarayacak, arşivimde bulunmasını istediğim fotoğraflar üzerinde üç yıl kadar tek başına çalıştım. Fotoğraf çektim. Bütün gün ciltler üzerine eğildiğim için akşamları bel ağrısından kıvranıyordum.”
‘HASTA ADAM’ FOTOĞRAFLARI VE ABDÜLHAMİD
Üç yılın sonunda koleksiyondan daha fazla insan yararlanabilsin diye katalog hazırlama fikri düşmüş aklına. Kütüphane müdürü ve eski öğrencileri de destek verince 35 binin üzerinde fotoğraf 5 yılda tek tek elden geçirilmiş. Sonuçta ortaya ancak 17 ciltte toplanabilecek binlerce sayfa doküman çıkmış. Kimse bu çapta bir çalışmanın baskı maliyetini üstlenmemiş tabii. Nurhan Hanım da kendisini diğer projelerine vermiş çaresiz. Nihayet 20 yıl sonra Akkök Şirketler Grubu’nun ‘bir kitap yapın; basalım’ teklifiyle kollarını sıvayıp işe koyulmuş.
Koleksiyondaki fotoğrafların büyük kısmı imparatorluğun ‘hasta adam’ kabul edildiği tarihlerde çekilmiş. Sultan Abdülhamid, hazırlattığı albümleri 1893’te İngiltere ve Amerika’ya göndererek dünyaya Osmanlı’nın zannettikleri gibi geri kalmış bir yer olmadığını göstermeye çalışmış. Atasoy, adını Yadigar-ı İstanbul koyduğu çalışmanın en fazla Sultan Abdülhamid hakkındaki fikirleri etkileyeceğini düşünüyor. Kimi tarihçilerin ‘kızıl sultan diye nitelediği İkinci Abdülhamid’i o; “Sanıldığının aksine çok geniş görüşlü, hoş bir adam. Kişilikli, yeniliğe açık. Avrupa’yı ve oradaki hayatı tanımak istiyor. Abdülaziz gibi seyahat etmiyor; ama fotoğraf getirtiyor, roman okuyor. Müziğe, tiyatroya çok düşkün. Yeni sanatlara da meraklı.” diye anlatıyor.
Koleksiyon, Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar, adından anlaşılacağı gibi, Yıldız Sarayı kütüphanesinde bulunuyor. Saltanat’ın kaldırılmasının ardından sarayda yağmalamalar başlayınca dönemin hafız-ı küttâbı kapının önüne yatıp canı pahasına kütüphanenin zarar görmesini engelliyor. Yıldız arşivleri 1925’te İstanbul Üniversitesi’ne nakledilince o zatın oğlu Nurettin Kalkandelen kütüphane müdürlüğüne getiriliyor. Bu olayı anlatırken sesi titriyor Nurhan Hoca’nın. Kalkandelen’in yöneticilik dönemi Atasoy’un öğrenciliğine denk geliyor. Yayına hazırladığı albümü sadece İstanbul’un değil o insanların da yadigârı gibi anlatıyor: “Allah rahmet eylesin, fevkalade yardım sever bir insandı. Öğrenciliğimde ve asistanken çok çalışırdım kütüphanede. Her gidenle ilgilenir, bir saraylı adabıyla hangi konuda çalıştığını sorar, sonra notlarını kontrol ederek herkese yardımcı olmaya çalışırdı. Bunlar benim borcum gibi, gözümün önünden gitmiyor o anlar.”
Nurhan Hanım öğrenciliğinde de farkını ortaya koymuş olacak ki Nurettin Bey’in özel ilgisine de mazhar olmuş: “Çalışkan olduğuna hükmettiği kişilerle ayrıca ilgilenirdi. Beni de gözü tutmuştu herhalde. Çay zamanı hademe gelir, ‘Müdür bey sizi odasına kadar bekliyor’ derdi. Aralarında Abdülbaki Gölpınarlı’nın da olduğu âlim arkadaşları ile çay içerken ben de onlara katılırdım.”
O GÜNÜN ZENGİNLİĞİ, O GÜNÜN FAKİRLİĞİ
Şu sıralarda üzerinde çalıştığı ‘Avrupa’da Türk İzleri’ projesi için gittiği İngiltere’den döneli birkaç gün olmuş. Tarihî fotoğrafları yayına hazırladığını duyan herkesin ‘Yıldız albümleri mi?’ diye sorduğunu söylüyor. Bilinen; ama tanınmayan bir koleksiyon diye tanımlıyor Yıldız arşivlerini. Fotoğraflarda sizi en fazla etkileyen ne oldu? diye sorduğumuzda hiç düşünmeden “O günün zenginliği ve o günün fakirliği” diye cevap veriyor. “Bir yanda sokaklar, karakollar, hastaneler; öte yanda saraylar, yalılar.”
Nurhan Hoca araştırmacıların son yıllarda Osmanlı tarihine gösterdikleri yoğun ilgiyi hayra alamet bulmadığını söylüyor söz arasında. Bir kimlik arayışı yaşanıyor ona göre. Bu nedenle Osmanlı’nın daha sık gündeme gelmesi normal; ancak insanlar onun dışında kalanları reddetmeye başlayınca işin rengi değişiyor: “Geçmişini araştıran insan onunla iftihar etmek istiyor. Mimaride, tarihte Batı’yla kıyaslıyorsun. Sonra Mimar Sinan’ı keşfediyorsun bu müthiş bir şey. Ama bu sevinç o kadar abartılı yaşanıyor ki bu sefer de sadece Osmanlı Türk sanatına bakılıyor. Bu abartı doğru değil. Kendi kimliğimizi bulmak için çevreyi de bilmek lazım ki, seni üstün kılan ne? Yeterli olmadığın alan ne, bilesin.”
Mukayeseli çalışmanın faydasını örnek vererek anlatmaya başlıyor Atasoy. Türk tarihçilerle birlikte yabancı seyyahları da okumaya başlayınca ‘dışarıdan’ alındığını düşündüğü pek çok uygulamanın Türklere ait olduğunu görmüş: “Duygularını ifade etmek maksadıyla çiçek sunmanın, mezara ya da ev ziyaretine giderken çiçek götürmenin ‘gâvurlardan’ aldığımız adetlerden olduğunu sanıyordum. Oysa bize aitmiş. Bunu 16’ıncı yüzyılda Osmanlı’ya gelen bir yabancının anılarından öğreniyoruz. Biz sıradan kabul ettiğimiz için kayda almayabiliyoruz; ama yabancıların dikkatini çekiyor ve yazıyorlar.”
İdeolojilerin gerçeğin önüne geçmesi Osmanlı tarihçiliğinde artık alışılmış bir tavır. Nurhan Atasoy’un Osmanlı ile ilişkisi nasıl acaba? “Bazen çok milliyetçi buluyorum kendimi. Bazen bir Batılı gibi dışardan bakıyorum. Batılı değerlere ile Osmanlı nasıl görülüyordu öyle bakabiliyorum sanırım. Ama hep kaynaklara dayanıyorum. Benim görüşlerimi kaynaklar tayin ediyor. Çalışma yaparken neci olduğumu hiç bilmiyorum. Bunlar hoşuma da gitmiyor. Ben bilim adamıyım.” diye kestirip atıyor. Bu cevabına dayanarak sadece estetik anlayışından hareketle bir Osmanlı tahlili yapmasını rica ediyoruz biz de. Memnuniyetle karşılıyor bu talebi: “Tabii. Topkapı Sarayı’nın mimari yapısı aslında bir otağ-ı hümayun gibidir. Bu anlayışın kökleri Orta Asya’ya dayanır. Orada çadır kentler var. Çadırların etrafı avlularla çevriliyor ve birbirini izleyen avlular halinde sıralanıyor. Topkapı Sarayı’nı böyle görmek lazım. Dolmabahçe Sarayı’na gittiğiniz zaman ise devlet teşkilatının değiştiğini görüyorsunuz. Aslında ana fikir aynı; ama isimler farklı. Vezirin adı nazır oluyor. Topkapı Sarayı’ndaki Birun’un adı Dolmabahçe’de Mabeyn oluyor. Buna Batılılaşma deniyor.”
DEĞİŞİM, YAVAŞ VE ‘DIŞARIDAN’ BAŞLADI
Atasoy, Üçüncü Selim, İkinci Mahmud gibi padişahlarla özdeşleştirilen Batılılaşmanın birdenbire olmadığını ifade ediyor. Örnek mi? Sultan Abdülmecid iyi bir örnek ona göre: “Avrupai tarzda giyinir Sultan Abdülaziz. Ancak ben çamaşırlarını gördüm, onlar eski usul. Dışta değişiklik var; ama içte yok. Hayatta da aynı şey söz konusu.” Sonra sarayların dekorasyonlarından örneklerle delillendiriyor tezini. Topkapı Sarayı’nda sonradan gelmiş bir iki koltuk dışında her yer sedirlerle kaplıyken Dolmabahçe’de her tarafta koltuk ve kanepe var. Ancak içerilere ilerlediğinizde minderle karşılaşıyorsunuz. Dershanelerde de var bu ikili anlayış. Kur’an okutulduğu için rahle var, ayrıca masa da var; çünkü çocuklar Fransızca öğreniyor. Fark böyle bir fark. Kopukluk yok, esas olarak değişiklik ve yeni duruma uyum var.
Atasoy Osmanlı’yı sadece estetik açıdan ele almıyor. Gündelik hayatla da çok ilgili. Nitekim yetişebildiği son saraylılarla yapılmış görüşmelerin kasetleri çekmecelerde sıralarını bekliyor. Kendini bir yandan çok modern, öte yandan fevkalade gelenekçi buluyor. Biraz Dolmabahçe modeli gibi yani. “Modernleşmeye hiç karşı değilim” diye ısrarla altını çizse de modernleşmenin terbiyesizleşme gibi sunulmasına itirazı var. Öğrencilerinin ayrılırken ‘öpüyorum sizi’ demelerini anlamıyor söz gelimi. “Hoca öpülmez, ona hürmet gösterilir. Hoca seni öper. Küçük büyüğe ‘nasılsınız’ diye sormaz. Büyük sorar.” diye biraz şaşkın biraz kızgın aldığı terbiyeyi dile getiriyor.
Hiç evlenmemiş Nurhan Atasoy. Ama ablasının çocukları ve torunları onun elinde büyümüş. Hâlâ onlarla bir arada yaşıyor. Yakınları çok çalışmasından endişe etse de o çalışmadığı zamanlarda çekilmez olduğunu düşünüyor. Bu sebeple hız kesmeye niyeti yok. En büyük tesellisi arşivinin ve kütüphanesinin “O olmasaydı emeklerimin heba olmasından endişe edebilirdim.” dediği yeğeni ve meslektaşı Prof. Dr. Gül İrepoğlu’na kalacak olması.
26 şubat 2007








