Birini tanımak için hakkında o vakte kadar tüm öğrendiklerinizi unutmanız gerekir bazen. Şehirler de öyledir. Dinlemek, anlamak istediğinizden emin olduklarında anlatırlar ancak. Asi bir çocuğunkine benziyor Şırnak’ın kaderi. Bir kere hırçınlık etmiş ve mahcup, mahzun, bilge yüzü unutuluvermiş. Kızmış, kırılmış, içine kapanmış… Yine de onu gerçekten tanıma cesareti gösterecek biri çıksın diye beklemiş hep… Nihayet yüzü aydınlanmaya, sadâsı duyulmaya başladı ya; şimdi bir kalemde silip atabilir geçmişi belki. Hem acı hatıraları diri tutmanın kime ne faydası var!..
Şehirle ilk karşılaşmamızda kuşatıyor bu his bizi. Binlerce yılına şahitlik ettiği insanlık tarihinden ne çok hikâye biriktirmiş anlatmak için. Daha ilk adımda cömertçe döküveriyor eteklerimize. Onlarca medeniyet konup göçmüş bu topraklardan. Dağlar, o dağdağa hiç yaşanmamışçasına vakur, mütevazı duruyor yine de. Cudi’yi görüyorsunuz kafanızı kaldırdığınızda. Öyle bir bakıp yüz çevirmeniz mümkün değil. Görüşünüze hep o zemin oluşturuyor. Her cümle onunla başlıyor, her fotoğraf karesi onunla bitiyor. Şehrin sırtlarına bir bilge gibi bağdaş kurmuş Cudi’yi yok sayarak Şırnak’ı anlamamız mümkün değil belki de. Batılı kaynaklar Ağrı Dağı’nı işaret etse de Kur’an-ı Kerim, tufanın Cudi Dağı’nda son bulduğunu bildiriyor. Zirvesini mesken tutmuş Peygamberin hatırasını hala bağrında saklıyor. Nuh Aleyhisselam’dan başlıyor anlatmaya. Ümmetine yakarışını, karşılıksız kalan gözyaşlarını… Emir geliyor, gemi inşa ediliyor ve sular yükseliyor sonra. Çok, çok zaman geçiyor aradan. Bir sabah toprağa iniveriyor Peygamber ve inanışa göre 80 kişilik ümmeti. Yeryüzündeki hayattan haber getirsin diye salınan güvercin, bir zeytin dalıyla dönüyor geriye. Şehrin cömertliğine, evini orada kurmakla karşılık veriyor Nuh peygamber. Hazreti Âdem ve Havva’ya kollarını açan Mekke’den sonra insanlığın ikinci yuvası Şırnak oluyor…
Şehir gibi şehirli de âli cenap. Hangi kapıyı çalsanız hazır bir sofra, mütebessim bir çehre bulacaksınız sanki. Yoksa neden dağlar, yamaçlar kıvrım kıvrım yollarla dolu olsun? Yüzlerce odalı kasırlar inşa edilsin? Dile, bunca ikram dolu cümle yerleşsin?..
Şırnak’ı dolaşmanın alternatif bir yolu Dicle’yi takip etmek. Nehir yatağı hiç yanıltmıyor. Dağ yollarından döne döne yukarı, yukarı biraz daha yukarı tırmanmanın tadına doyamamışken bir vadi uzanıveriyor önünüzde. Ama nehrin rehberliğinde yol almak için önce şehrin bekçileri Cudi ve Gabar’dan müsaade almalısınız. Burada en eski, en köklü, en söz sahibi olan dağlar zira. İzin çıkarsa tarihin ve tabiatın vaatleriyle gönül eğliyor, geçit vermezlerse eteklerine sığınıp sabrı öğreniyorsunuz…
İki dağı birbirinden ayıran Karsik Boğazı’nı geçince bir yol Güçlükonak’a, öteki Cizre’ye davet ediyor. Yollara; çevrenize dikkatle bakmanızı öğütleyen levhalar koyulsa yeri! Yoksa Gabar’ın bedenine kazınmış heykelleri, asırlarca kimine mesken, kimine zindan olmuş mağaraları, yaşanan çetin savaşların kapanmayan çatlaklarını kaçırmanız işten bile değil… Binlerce yıl! Onlarca devlet! Guti, Babil, Asur, Med, Emevi, Abbasi, Artuklu, Selçuklu, Osmanlı… Hepsi kaya diplerinde, su başlarında izler bırakmış. Üzerinde kim yaşadıysa onun rengini almış toprak. Birinden cami, ötekinden medrese, kilise; dağa oyulmuş bir resim ya da dilden dile aktarılan destan kalmış geriye.
Şırnak’ın gözdesi Cizre. Davetkâr, alımlı… Her gelen hakkını vermiş bu cazibenin. Nuh Peygamber Türbesi, Kırmızı Medrese, Ulu Cami, Han Mahmud ve Deşt Akabin köprüleri, Bırc-a Belek namıyla maruf Cizre Kalesi, Hamidiye Kışlası… Beyliklerin, Selçuklu’nun, Osmanlı’nın hatırasını sımsıcak muhafaza ediyor.
Gözünüz, kulağınız, damağınız ve hafızanız yeni tecrübelere hazır olmalı bu yolculukta. Duvar dibine çöküp içtiğiniz bir bardak çayda, bir taşın dibinden süzülen suda, uzaktan uzağa duyulan türküde; rengin, lezzetin, sesin ve hatıranın bin bir türlü daveti gizli. Taze, serin dağ havasına eşlik eden dupduru bir his bu…
İnsana karşı hep cömert olmuş şehir. Daha 12’nci asırda, Selçuklu yerleşik hayata geçmemişken; Artuklu, medreselerinde tabipler, ilim adamları, mutasavvıflar yetiştirmiş. Molla Ahmede Cezerî, Ahmede Xani, Ebu-l İz İsmail el-Rezzaz el Cezeri… ismi, eserleri bugüne kadar gelenlerden.
Cizre demişken kaderi ve hatırası ötekilerden farklı iki, üç demeli belki de, isim daha var yâd etmemiz gereken. Sevdaları asırlardır dilden dile dolaşan saray kızı Zin, en kıymetli varlığını; hayatını yârinin ayaklarının dibine seren Mem ve kavuşamasınlar diye iki sevgili öldükten sonra bile kara bir çalı olup aralarına giren, ölümü bile vuslat için kâfi görmeyen zalim hizmetçi Beko. Alçacık kapıdan girdiğinizde üçü birden karşılıyor sizi. Birinin kaskatı yüreği, ötekilerin içinize akan sevdasına karışıyor. Ahmede Xani’nin kaleminden dökülene dek dilden dile aktarılan bu sevda için ya da aslında aşkın kaderi için hala ağıtlar yakılıyor, gözyaşı dökülüyor mezarları başında…
Tarihi, kültürü, iklimi, coğrafi yapısıyla adeta küçük bir hazine kutusu Şırnak. Gözünüzü yeryüzünün tufandan sonraki ilk evini görmek için Cudi’nin zirvesine de dikseniz; direksiyonu cennet hayalinizi gözden geçirmek pahasına Cehennem Deresi Kanyonu’na da kırsanız neticede yaşayacağınız ilk vatana dönmenin aşinalığı. Şehr-i Nuh’un kapısından girmeye niyet edin yeter ki!
Deha’nın temsilcisi el-Cezeri
Adı kısaca “el Cezeri” olarak bilinen Bediüzzaman Ebul-İzz İsmail el-Razzaz el-Cezeri, 1136’da Cizre’de dünyaya geliyor. Diyarbakır Artuklu Sarayı’nda 32 yıl başmühendislik yapan el-Cezeri, Avrupa’nın Ortaçağ karanlığını yaşadığı yıllarda verdiği eserlerle dünya ilim tarihine kalıcı bir iz ve isim bırakıyor. Daha 1200’lü yılların başında su saati, otomatik kontrol düzenleri, fıskiyeler, kan toplama kapları, şifreli anahtar ve robot gibi pratik ve estetik birçok düzeni tasarlayan el-Cezerî, sibernetiğin de kurucusu kabul ediliyor. ‘Zamanın dâhisi’ olarak anılan Ebul-İz el-Cezeri, devrin hükümdarının isteğiyle tüm çalışmalarını bir kitapta toplamış. Topkapı Sarayı’nda bulunan ve “Kitab-ül Hiyel” ismini taşıyan bu eserin Almanca ve İngilizce’ye tercüme edildiği, tasarımlardan bazılarının üretildiği biliniyor.
Şehir Rehberi
Merkezde soluklandıktan sonra ilk durağınızı Kasrik olmalı. Beylikler döneminden kalma Han Mahmut Köprüsü, Şırnak civarındaki taş köprülerin tipik bir örneği.
Cudi ve Gabar dağlarını birbirinden ayıran Kasrik Boğazı sarp kaya oluşumu ve irili ufaklı mağaralarıyla görülmeye değer.
Güçlükonak yönünde ilerlediğinizde sırasıyla Finik Kalesi’ni, su değirmenlerini, Timur ordusunun kaleyi ele geçirmek için mancınıkla attığı taşların kayalar üzerindeki izlerini görmeniz mümkün. Yolun sonunda sizi Cehennem Deresi Kanyonu ve kaplıcalar bekliyor.
Cizre şehrin tarihi açıdan en zengin yeri. Nuh Peygamber Türbesi, Kırmızı Medrese, Ulu Cami, Deşt Akabin Köprüsü, Bırc-a Belek namıyla maruf Cizre Kalesi, Hamidiye Kışlası, Mem u Zin türbesi ziyaret edebileceğiniz yerlerden bazıları.
Eruh, bölgenin çok dinli / kültürlü yapısına güzel bir örnek. Sayıları azalmış da olsa Süryaniler yaşıyor hala şehirde.
Anadolu Jet








