Ağaçlardan koparılmış yapraklar, bir kısmı özellikle satın alınmış, bazıları arkadaşlarla takas edilerek biriktirilmiş kağıt peçeteler, renkli mektup kağıtları, kibrit kutuları, deniz kabukları, babadan ya da ağabeyden devralınmış pullar, eski paralar… Bu listeyi daha da uzatmak mümkün. Hemen herkes çocukluğunda koleksiyon yapmış; kartpostal, eski para, pul, ağaç-çiçek yaprağı biriktirmiştir. Koleksiyondaki parçalar önceleri her gün sayılır, okşanır. Çeşitliliği ve büyüklüğü ile gurur duyulur. Yaş ilerleyip eldekiler fazlalaştıkça ya dağıtılır ya da olduğu gibi saklanır. Ama bazı ‘çocuklar’ vardır ki yıllar geçtikçe içlerindeki ateş büyür ve günün birinde mütevazı bir müzeyi dolduracak kadar malzeme birikir ellerinde.
Onlar için değişen tek şey sahip oldukları eşyanın çocukluktaki gibi harcıâlem olmayışıdır. Yaş ilerleyip pozisyonlar değiştikçe mendiller, misketler yerini Van Gogh tablolarına, Acem halılarına, dolmakalemlere, otomobillere ve daha akla gelmeyecek bin bir çeşit malzemeye bırakır. Koleksiyonlarını çocukluğun puslu anıları arasında unutanlar, mahzenlerden, tozlu raflardan vitrinlere çıkan bu servet değerindeki eşyayı bir ibadet şuuruyla derleyenlere hayretle bakar.
“Koleksiyoncular, bir şeyleri biriktirme işini insanlık adına kendilerine verilmiş ilahi bir görev gibi aşkla yapıyorlar. Bu nedenle hepsinde patolojik bir problem olduğunu düşünüyorum.” dese de Prof. Dr. Turgut Göksoy da bir koleksiyoner. Turgut Bey, sadece fizik tedavi ve rehabilitasyon alanında değil, koleksiyonerler arasında da saygın bir yere sahip. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde başladığı meslek hayatını emekliliğinin ardından kendi hastanesinde sürdüren Göksoy, 40’lı yaşlara geldiğinde kendini bir koleksiyon merakının içinde buluvermiş. 1870’lerde devrin padişahına armağan edilen fotoğraf makinası, Ernest Hemingway’ın film çekiminde kullandığı kamera, Ayhan Işık’ın otomobili gibi sembolik değeri olan birçok eşya zamana meydan okuyarak Turgut Bey’in arşivinde bir araya gelmiş. Koleksiyonunda 10 yılı aşkın sürede dünyanın dört bir tarafından topladığı binlerce parça var. Kartpostal, pul, kitap, kamera-fotoğraf makinası, film afişleri, sinema filmleri ve klasik otomobiller…
Koleksiyon genişlemeye devam ediyor
Hastane yöneticiliğinin dışında hekimlik de yapan Göksoy, işinden geri kalan zamanlarda tozlu raflar arasında geçmişe doğru yolculuğa çıkıyor. “Dinlenmek ve uyumak yerine bununla uğraşıyorum” dese de birçoğu tarihin imbiğinden süzülüp gelen eşyalardan söz etmeye başladığında, koleksiyonculuğun, hayatında söylediğinden daha fazla yer tuttuğu hissine kapılıyorsunuz. Çünkü bu merak Turgut Göksoy’da öylesine ilerlemiş ki günün birinde kendini kamera başında belgesel film çekerken buluvermiş. 25 bölümlük ‘Tarihin Tanıkları’ belgeseli tamamlanmak üzere. Ayrıca klasik otomobillere ve otomobil tarihine ilişkin albüm niteliğindeki kitabı da yakında piyasada olacak.
“Koleksiyonculuk hastalığının ilerlemiş hâli” olarak tarif ettiği belgeselcilik, sahip olduğu malzemeyi değerlendirme ihtiyacından doğmuş. Yalnız beraberinde ciddi bir problem de getirmiş; “Üzerinize belgeselci kimliği yapışınca sanki her şey sizde olmalıymış gibi bir hisse kapılıyorsunuz. İnsanlar gelip sizde vardır deyince bunu görev addedip bu şuurla hareket ediyorsunuz.” diye anlatıyor, koleksiyonun nasıl genişlediğini. Büyük bir keyif alarak başlasa da derlediği malzeme tek başına üstesinden gelemeyeceği kadar artınca, bunları uygun şartlarda saklamak, temiz tutmak, korumak için yardım almaya başlamış.
Kennedy’nin vurulduğu arabanın benzeri
“Bundan bir tek bende var. Bir benzeri daha yok.” demenin koleksiyonerlerin patolojik halet-i ruhiyesinin bir diğer göstergesi olduğunu düşündüğünden koleksiyonuna değer biçmekten kaçınıyor. Fakat sahip olduğu film ve afiş koleksiyonunda hayli iddialı. Uzun vadede koleksiyonundaki parçaları sergilemeyi düşündüğü binada, yerli ve yabancı filmlere ait 3 bin 500 civarında afiş ve çok sayıda sinema filmi var. Elinde bulunan 800 kadar filmin içinde ilk sessiz sinema örneklerinden olan Şarlo filmleri ve belgeseller de var. Yerli ve yabancı sinemanın en güzel örneklerinden oluşan filmleri, “Doktor film gösterip para kazanıyor” denmesini istemediği için şimdilik sadece dost toplantılarında gösterime sokuyor.
Günlük hayatta Peugeot 607 marka otomobil kullanan Prof. Dr. Göksoy’a, hiçbir araç klasik otomobiller kadar tat vermiyor. En eskisi 1937 model olan 18 klasik otomobile sahip Göksoy’un koleksiyonda Ayhan Işık ve Haldun Simavi’nin kullandığı otomobiller de var. Ayrıca dört kapılı, üstü açık bir Lincoln Kontinental marka otomobili de var ki o, Turgut Göksoy için çok özel. Çünkü ABD başkanlarından Kennedy aynı marka bir aracın içinde vuruldu. Hepsini bir araya getirmek zor olduğu için klasik otomobillerini elindeki araçlara benzer modellerle tanıtan Turgut Bey, klasik otomobil sahibi olmayı cins köpek sahibi olmaya benzetiyor: “Önce benim de bir köpeğim olsun deyip alıyorsunuz. Bir süre sonra hayatınızı ona göre programlamak gereği ortaya çıkınca eşe dosta ‘Ben yokken ilgilenebilir misin?’ diye ricalarda bulunmaya başlıyorsunuz. Klasik otomobilin derdi de biraz buna benziyor.”
Ah bir müzem olsa…
Her fırsatta hekimlikle koleksiyonerlik arasında paralellikler kuran Göksoy’a göre doktorların hastane sahibi olmayı düşlemesi gibi koleksiyonerlerin hayalini de müze sahibi olmak süslüyor: “Hastane sahipleri iki defa sevinirlermiş. Önce hastaneyi açtıklarında; sonra da satıp kurtulduklarında.” Ancak müzenin satılması da mümkün değil. Kültür Bakanlığı’na başvurup müze açma izni aldıktan sonra elinizdeki malları satma şansınız kalmıyor. Elinizdekiler milletin malı, siz de onun bekçisi oluyorsunuz. Turgut Göksoy, bundan dolayı patolojik ruh halinden sıyrılmaya çalışarak ne yapmalıyım diye düşünmeye başlıyor. Ya içindeki arzuları dizginleyip araç sayısını sınırlayacak ya da işi daha ileri götürüp bir müze açacak.
Fotoğraf makinası babadan, kamera Hemingway’den
Göksoy için fotoğraf makinalarının yeri ise ayrı. Demiryolcu olan babasının ikinci mesleği fotoğrafçılıkmış çünkü. Karanlık odası olan bir evde büyümüş. Sadece bir tanesi babasından kalma olsa da 200’ün üzerinde makina var koleksiyonunda. Elindeki parçalara değer biçmekten ısrarla kaçınsa da fotoğraf makinalarının en ucuzunun 15 milyon, en pahalı Leica’larınsa 600 dolar civarında olduğunu söylüyor. Ernest Hemingway’in film çekiminde kullandığı ifade edilen kameranın yanında 1870’lerde “Selanik’ten Der-Saadet’e armağan’dır” notuyla saraya gönderilen fotoğraf makinası da kendisinde… Cam dolaplarda itinayla korunan makinalar, beş yılda toplanmış. Bazıları bit pazarından, bazıları internet üzerinde yapılan açık artırmalarda koleksiyonerlerden alınmış olsa da Turgut Göksoy için her biri vazgeçilemeyecek kadar değerli.
“Ailenizde bu tutkuyu paylaştığınız ve koleksiyonunuzla ilgilenen başka kimse var mı?” sorusuna gülerek karşılık veriyor: “Şu anda 26 yaşında olan büyük oğlumla paylaşmak istiyorum bu keyfimi, ama bendeki heyecanı göremiyorum henüz onda.”
Çok isteyip alamadığı bir şey olmadığını ama bazı eşyaları alabileceği halde bundan vazgeçtiğini söyleyen Göksoy’a göre bir koleksiyoncu bazen arzularını dizginleyebilmeli. Yemek yiyebilecek bir kişinin oruç olduğu için bunu yapmaması gibi. Aksi takdirde önü alınamaz pişmanlıklar yaşamak kaçınılmaz olabilir. Yalnız kendisi de zaman zaman yanılgıya düşmüyor değil. “Elimde müzayededen alınmış 1923’te Prag’da basılmış ‘Doğu Bölgesi İslam Sanatları’ başlıklı bir kitap var. Anadolu’da bulunan Osmanlı ve Selçuklu mimarisine ait bir çok cami motifinin elle çizilmiş taslakları var bu kitapta. Alırken çok heyecanlandım ama sonra acaba almalı mıydım diye düşündüm. Bazen böyle pişman olabiliyorsunuz.
15 kasım 2004








