Bazı insanlar bir ömre nasıl sığdırıldığına beşerin akıl erdiremeyeceği bereketle yaşıyorlar hayatı. Geride bıraktıkları mirasın büyüklüğünü gözlerinizi kapatsanız bile görmezden gelmeniz mümkün değil. Ordinaryus Profesör Süheyl Ünver, bu milletin her ferdi üzerinde emek sahibi o bahtiyar insanlardan biri. 88 yıllık ömrünü, imparatorluk kültüründen geriye kalanları Cumhuriyet’e aktarmak için köprü gibi kullanmış tepeden tırnağa idrak sahibi bir münevver. Biz yeterince yaşamıyoruz diye hayıflanmadan edemiyor insan onlara baktıkça. Heveslerin, birikmiş kederlerin, tatmin olmayacak özlemlerin ardında ömür tüketiyoruz hoyratça…
Ancak herkese de nasip olmuyor öylesi bir hayat. Daha çok küçük yaşta erişiyor bu sorumluluk bilincine Ünver. 18 Haziran 1984 tarihli ‘Benim arşivim nedir, ne değildir?” başlıklı bir anı notunda şöyle anlatıyor içine ilk tohumların nasıl serpildiğini; “Çocukluğumdan beri babamın not defterlerini görürdüm. Hatta birgün bunlardan birini yanına almıştı, günlerden Cuma idi. Fatih’ten ileride, Çarşamba’da, sevdiği, devrin yüksek alimlerinden yaşlıca bir zatı ziyaretten dönüyorduk. Bayezid Camii içinden girilen Şeyhülislam Veliyyüddin Efendi Kütüphanesi’ne girdik. Sene 1906. (Süheyl Bey 8 yaşında!) Babam defterine el yazması bir kitaptan yanında taşıdığı hokka ve kalemi ile notlar aldı. Eser herhalde Arapça idi. Bunları ben anlamayarak görüyordum. Ama bunun manasını bana seneler anlattı. Işte hayatımın programı böyle başladı. Artık ben de bu hususu severek benimsedim. Peki ne yaptım? Okuduklarımı, gördüklerimi her zaman yazmayı esas tuttum. … 1898 doğumluyum, şimdi 1984’teyiz. Bütün bu yaptıklarım bir gün gelir lazım olur.”
Babasının hokkası gibi o da kalemini kağıdını ve suluboya takımını eksik etmiyor yanından ömrünün sonuna dek. Bir yerin resmini yapması gerektiğinde rastgele çaldığı kapılardan boyası için su istiyor ve oracıkta görüyor işini. Bulunduğu meclislerde her konuşulanı, her güzel sözü, her güzel olayı ya da bir İstanbul sokağında köşeyi dönünce gördüğü çeşmeyi, hoşuna giden bir manzarayı, eğik duran bir mezar taşını bile kaydeden Süheyl Ünver’in tedbiri kısa süre içinde bir kehanet gibi gerçek oluyor. Yüzlerce yıl içinde taş taş örülen bir imparatorluğun mirası, çok kısa sürede enkaza dönüyor. Günün birinde kalan enkazı tamir etmek isteyeceklerin imdadına ise Ünver’in notları, resimleri yetişiyor.
Darülfünûn’da tıp tahsilini tamamladıktan sonra ihtisas için Fransa’ya gidiyor Ünver. Ve daha talebeliği zamanında başladığı kayıt çalışmalarına döndükten sonra iyice hız veriyor. Her gün bir eserin, bir değerin yok olduğunu gördüğünden olacak çocuklarına ayırdığı dar vakitlerde bile çalışıyor. Hat, ebru ve minyatür gibi klasik sanatlar yanında Hoca Alirıza’dan resim dersi de alan Süheyl Ünver, yaptığı suluboya resimleri sayesinde pek çok eserin yok olmaktan kurtulmasına vesile oluyor. Depremle yıkılan Kuleli Askeri Lisesi’nin tadilati bile onun çizdiği resimler sayesinde mümkün oluyor.
Öğrencilerine ısrarla “Şifahi olmayın, not alın!” nasihatini tekrarlıyor hoca, “Türk, tarihte ve hatta bugün işittiği her güzel şeyi kalemiyle bir kâğıda yazmanın lüzumunu duymamıştır. Bizim kolay kolay her ulusa nasib olmayan müstesna bir kültürümüz ve cidden derin bir görüşümüz vardır. Bunların geçmiş asırda olanlarını kaybettik. Tesbit olunmalı idi… Geçen asırda tevekeli dememişler: Dünyada keşfedilecek iki meçhul vardır. Biri kutuplar, diğeri Türkler. Biz şimdi o ikinci meçhulün çocuklarıyız.” Ve en başta kendisi, geriye bıraktığı binlerce eserle, tavizsiz uyuyor bu düstûra.
Titizliği ve gayreti sebebiyle umulmadık şekilde karşılaşabiliyorsunuz Süheyl Ünver imzasıyla. Tıpkı yayın hayatına 1949’da başlayan Türk Folklör Araştırmaları Dergisi’nin ilk sayısında olduğu gibi…
Yazı İşleri Müdürü İhsan Hınçer’in vefatına kadar 30 yıl yayın yapan dergi, o günler için devrin önemli kültür adamlarını bir araya getiren okul vazifesi görüyor. 16 sayfalık ilk sayıda Hınçer’in sunuş yazısı dışında M. Uraz’ın Halk Edebiyatı’nda Bade, Sadi Yaver Ataman’ın Folklör Çalışmalarında Disiplin, M. Halit Bayrı’nın Konyalı Aşık Rıza, Basri Gucul’un Oğuzlamadan Parçalar, Vahit A. Salcı’nın Kaygusuz Abdal Hakkında Etüdler ve Celaleddin Keşmir’in Yunus Emre ve Mezarı yazıları bulunuyor. Bu yazıya konu olan Profesör Dr. Süheyl Ünver’in Ayasofya Türk Efsaneleri de aynı sayıda yer alıyor.
Süheyl Ünver, Ayasofya Müzesi Müdürü Muzaffer Ramazanoğlu’na, ithaf ettiği makalesinde, mimari açıdan Bizans’a ait bir yapının kültürel açıdan nasıl Türklüğe ve Müslümanlığa devşirildiğini madde madde anlatıyor. Adı üstünde efsanelere dayanıyor yazdıkları. Ancak milli kültür, geleceğe bu efsaneler üzerinde yükseliyor. Süheyl Ünver gibi ciddi bir ilim adamının hürmet gösterip kayda aldığı bu inanışlar, bir halkın hangi vasıtalarla millet olduğunu da ortaya koyuyor. Gördüğümüzün ne olduğu mu, bizim ona ne nazarla baktığımız mı aslolan? Efsaneler, kıssalar, kerametler ve rüyalar olmasa bu kültür nereye, ne kadar taşınabilirdi? Bu soruların cevabını ağır ağır mayalanmaya bırakırken sözü “Bir insan yüzde yirmi okumakla, yüzde seksen sohbetle yetişir!” diyen Süheyl Ünver’e devredelim. Zira himmeti ve sohbet halkası bizleri de kuşatacak kadar geniş…
“Ayasofya muhakkak ki bir Bizans eseridir. 1949 da yapılışının 1412. senesidir. … Ananeye göre Ayasofya, Ortodoks Hıristiyanlarının büyük bir mabedi olmaktan önce cami olsun diye yapılmış ve sonra kilise olmuştur. Bugün, bu mabed, en olgun çağında Fatih Sultan Mehmet tarafından tekrar Müslüman edilmiştir. Beş asırdır da Müslümandır. Onda şimdi ibadet edilmiyor.. … Garp medeniyet aleminde bir kilisenin müze olduğu vaki değildir. İzah etmek istemediğim bir görüşle bugün müze olmuştur. Fakat yine Müslümandır.
… Ayasofya o kadar bizim olmuştur ki onun Türk ve Müslümanlığından bir taş koparıldığı gün yıkılacaktır. Onun kenarlarına muhteşem istinat duvarlarını Türkler yapmıştır. Bir taş koparılamaz. Bir köşesinde sıraya dizilen o muhteşem türbeler kaldırılamaz. Zira buna beşerin takati ve hissi manidir ve onlar bu eseri korumaktadır. … Ayasofya o kadar Türk ve Müslümandır ki, Efsanemiz, onun bir türlü tutmayan kubbesine Peygamberimizin tükrüğünü karıştırmıştır.
…Efsaneyi kısaca izah edelim: Hızır Aleyhisselam birgün Ayasofya’nın bir türlü tutmıyan ve daima yıkılan kubbesine bir çare bulduğunu abdal şekline girerek rahiplere:
-Ahirzaman peygamberinin tükrüğü olmadıkça bu kubbe tutmaz, eğer onu zemzem suyu ile karıştırıp kubbenin hamuruna katarsanız kubbe sabit olur, der kaybolur. Rahipler Mekke’ye giderler. Peygamberimizin amucası Ebu Talib’i bulurlar. Bunun delaletiyle Peygamberimizin yanına girerek türküğünden isterler. Bir hokkaya tükrüğünden alırlar. 70 deveye Mekke toprağı, 70 deveye de zemzem yükliyerek getirirler. Ayasofya’da terler direk yanında Mekke toprağıyla Mekke zemzemini hamur ederler, tükrüğü de karıştırarak kubbeyi tuttururlar.
Fatih de bu azametli kubbenin Peygamberimizin tükrüğüyle kaim olmasından ortasına bir zincir ile teberrüken bir altun top astırır ki içi 50 kile buğday alırmış. Hızır Aleyhisselam bunun altında ibadet edermiş, orayı kendine makam tutmuştur. O mahalde 40 sabah namaza devam edenin dünyadan ve ahretten muradı ne ise hasıl olur.
Bizans şehri imparatoru Ayasofya’nın yıkılma tehlikesini önlemek için İkinci Sultan Mehmet Çelebi’den bir mimar istiyor. Evliya Çelebi’nin müntehibatından öğrendiğimize göre gönderilen mimar Ali Neccar, lazım gelen onarımı yapıyor. İşi bitince Edirne’ye dönüyor. Neticeyi Padişah’a şöyle anlatıyor:
Padişahım inşallah İstanbul sizin olacak. Ayasofya’yı cami yapacaksınız. Ona dört payanda vurdum. Minarenizin kaidesini kurdum. Içinin 200 basamaklı merdiveninin döşedim. Kostantin ‘Ne yapıyorsun?’ dedi. Tabakaya çıkmaya merdiven dedim. Onun üzerinde de namaz kıldım. Payandalar ile kubbeyi kurtardım. Tamir vazifesi bana düştü. Fetih vazifesi de sana düştü.
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u alıp Ayasofya’yı cami yapınca Hızır Aleyhisselam içine girer. Bakar ki kıble Mekke’ye müteveccih değildir. Solda, arkada terler direk denen ve üzeri bakır kaplı mermer direk kaidesine parmağını sokar. Camiyi Kabe’ye çevirir. … O delik Ayasofya’da daha Hıristiyan iken vardır ve Hıristiyanlarca bunun bir manası olduğundan ziyaretgahtır. Işte onu İstanbul Türk Efsanesi derhal Müslümanlaştırmıştır. Yani Ayasofya’nın bütünü değil, her bir parçası böylece Müslüman edilmiştir.
Ayasofyanın her parça ve bucağının müslüman olması için söylenen ve muhakkak ki bir aslı olması icabeden efsaneler bize Ayasofya’da pek çok makam seçmiştir.
-Müselleme Makamı; Halife Muaviye zamanında Müselleme serdarlığında İstanbul muhasara edilir. Ayasofya’da üç bucak nam mahaldedir, salihler burada namaz kılmışlardır.
-Eyüp Sultan Makamı. Hicretin 50. yılında (660) burada Eba Eyyüb iki rekat namaz kılmıştır. Bu, terler direk kıblesindeki mihraptır.
-Halife Ömer İbnil Aziz Makamı. Salihlerin Ayasofya’nın garbinde yeşil mihrap dibinde ibadet ettikleri yerdir.
-Şeyh Maksut Makamı. Baba Cağfer ile İstanbul’a kral müsaadesiyle gelip Ayasofya’nın şarkında türbe kapısının iç tarafında köşede ibadet etmiştir.
-Süleyman Peygamber Makamı. Minberin sağındaki yeşil mihrabın bulunduğu yerdir. İbtida Ayasofya zemininde (ilk Ayasofya’da) kadim ibadetgahtır. Bu makamda teheccud ve işrak namazları kılınır.
-İskender Zülkarneyn Makamı. Minberin yerinde imiş
-Hızır Aleyhisselam Makamı, Kubbe ortasında top kandil altındadır. Bazı salihler burada Hızır’la karşılaşabilirlermiş.
-Kırklar Makamı. Müezzinler mahfelinin cenup tarafındadır. Bu makamda ibadet edenlerden nice kimseler bunlara mülaki olmuşlardır.
-Havariyyun Makamı. Ayasofya camiinin üst tabakasının şark tarafındadır.
– Ak Şemseddin Makamı. Terlek direk kurbünde ibadet ittiği için bu makam ziyaretgahtır.
– Terler direk. Yaz kış terler. Alt kısmı bakır kaplıdır. Temelinde tılsım var derler. Bu direk Vedud sultanın yürekler yakıcı Ah’ı hararetinin hala tesirleri devamından terlemiştir.
– Büyük kapı efsanesi. Nuh’un gemisi tahtasından yapılmıştır. Bir adam sefere veya ticarede gidecek olsa iki rekat namaz kılıp kapının tahtasına elini sürse Nuh’a Fatiha okusa seferden selametle döner
– Ayasofya kuyusu. Yürek çarpıntısı çekenler üç Cumartesi seher vakti aç karnına içse iyi olur
– Altun top inanışı. Unutkanlığı olan 7 sabah altında sabah namazı kılsa ve dua etse ve her vakitte 7 siyah üzüm yese iyi olur. Ak Şemseddin’in oğlu Hamdi Çelebi de bu makamda bu suretle iyi olmuştur.
– Soğuk pencere makamı. Kıble tarafında Hünkar Kapısı iç tarafındadır. Oradan rüzgar gelir. Burada Ak Şemseddin tefsir okutmuş ve o zaman ve ondan sonra da ders okuyanlara dua etmiştir. Burada Bismillah diyen mahrum kalmaz. Nice adam burada kurra olmuştur.
– Yediler makamı. Yukarı tabakanın şarkındadır.
-İsa Peygamber Beşiği. Hıristiyan iken Ayasofya’da bulunur ve aynı zamanda yeni doğan çocukları içinde vaftiz ederlerdi. Fatih Sultan Mehmet bunu sarayına getirtmiş ve kütüphanesinin baş köşesine koydurtmuştur.
Fatih Sultan Mehmet Ayasofya’yı cami yapınca içindeki putları kaldırtmış ve onları Okmeydanı’na göndererek nişangah olarak kullanıldığı ve pota atış veyahut puta atışın buradan geldiği söylenir.








