Uzun boylu, ince yapılı, 70’lerinin sonlarında dinamik bir adam. Melbourne sokaklarında karşılaşsak İngiliz ‘azınlık’tan biri sanmamız işten bile değil. Neyse ki geçmişini özetleyen bir yerde buluyoruz onu; Türklerin yoğun yaşadığı Broadmedows semtindeki Işık Koleji’nde. Günlerden Cuma, öğrenciler gideli çok olmuş, öğretmenler de birer ikişer boşaltıyor koridorları. İbrahim Bey, çalışmak üzere odasına çıkıyor. Ne iş yaptığı, değerlendirmeyi kimin yaptığına göre değişir. Bizde oluşan intibaa göre adeta her aşamasında emek sahibi olduğu bir toplumun inşasını sürdürüyor.
Avustralya’da varlık mücadelesi veren Türkleri tanımaya çalışırken, kiminle karşılaşsak ‘İbrahim Dellal’la konuştun mu?’ diye soruyor. Anlatıldığına göre, devlet yetkililerinden sorunlu ailelere kadar hemen herkesin hakemliğine başvurduğu, öğretmenlerin sınıflarına misafir edip hayatını ders diye okuttuğu biri. Bugün Avustralya’da Türk toplumundan söz ediliyorsa, arkasında adı anılacak birkaç kişi arasında İbrahim Dellal. 1950’de, henüz 18 yaşındayken 2 sene önce göçme kararı alan ağabeylerinin ardından ayrılmış Kıbrıs’tan. Şimdi 77 yaşında. Ömrünün 59 senesini doğduğu topraklardan binlerce kilometre ötede geçirmiş. Öyle çok şey sığmış ki bu yıllara. Dinledikçe sıkıntı artıyor. Bir dergiye ne kadarı sığdırılabilir bu yaşananların?
İbrahim Dellal’ın hikâyesi 1932’de Larnaka’da başlıyor. Babası Osmanlı coğrafyasında yapan bir canlı hayvan tüccarı. Annesinin babası, Kıbrıs’ın son Şeyhülislamı. Dedelerinin Anadolu’dan gittiğini söylemiş büyükleri. “Gençlik, pek üstünde durmadık bunların.” diye hayıflanıyor bugün. Geçmişi ile ilgili pek çok detayı 1984’te, son Türkiye ziyaretinde Cemaliye halasından öğreniyor. Birkaç yıl sonra o da vefat edince ancak bu kadar malumat kalıyor ellerinde. İhtişamlı bir çocukluk hayali var zihninde. İki bahçe kapısı da sonuna kadar açılıyor her sabah. Evin önünde kazanlar kaynıyor, camiden çıkan cemaat kahvaltısını onların kurduğu sofralarda ediyor. Hamamlar ihtiyaç sahipleri için devamlı yanıyor. Babası Rumların da Türklerin de sevdiği, saydığı bir isim.
Dellal ailesinin 3 çocuğunun en küçüğü İbrahim Bey. Ahmet ağabeyinden 12, Hasan ağabeyinden 6 yaş küçük. Kıbrıs Amerikan Akademisi’nden mezun. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra göç almaya başlayan Avustralya, İngiliz tabiyetindeki Kıbrıslılara da açıyor kapılarını. Dellal ailesinin iki büyük oğlu Ahmet ve Hasan ilk gidenlerden. İbrahim Bey’se 2 sene sonra lise biter bitmez ayrılıyor. 20 Temmuz 1974’te, Türkiye’nin Kıbrıs’a asker çıkardığı gün annesi vefat ediyor. Larnaka Rumlara geçince babası ceketini alıp ayrılıyor evinden. 78’de Türk kesiminde bir huzurevinde tamamlıyor ömrünü. “Milyonluk insandı” diyor İbrahim Bey, “kader…” derken de derinden çıkıyor sesi…
O yıllarda Kıbrıs’ta henüz bir siyasi karışıklık yok. Dellal ailesinin mali durumu gayet iyi, baba oğullarına her türlü imkânı sunmaya hazır. Lakin bu şartlar kâfi gelmiyor 3 kardeşi baba ocağında tutmaya. “Ben de bilmiyorum ki neden geldik!” diyor İbrahim Bey: “Hâlâ bulamadım bu sorunun cevabını, belki kaderimiz çağırdı…” Sadece mekânı değil, dili, dini, kültürü, aileyi ve geçmişi geride bırakarak çıkıyorlar yola. 1960’ların sonlarında Avustralya’daki Kıbrıslı Türk nüfusu ancak birkaç yüz kişiyi buluyor. Onlar da para kazanma, yeni bir hayat kurma telaşıyla sadece çalışıyor. “Geldikten sonra her şeyime hasret duymaya başladım, lisanıma, hayat şeklime, aileme… Baktım ben bunlar gibi olamam, onların okullarında yetiştim; ama onlar gibi hissetmiyordum. ‘Üzülmüyorum, yaptığım doğruydu’ diyorsun. Hâlbuki 35 gün gemi yolculuğuyla geldim. Defalarca ağladığımı çok iyi hatırlıyorum.”
Kimlik muhasebesine girmek için genç sayılabilecek yaşta, 20’lerinin başlarında bir karara varıyor İbrahim Dellal. “Ben bunlar gibi değilim, öyle olmadığım için de avantajlıyım. O halde bana ait değerleri sahiplenmeli ve insanlara hatırlatmalıyım.” Bahçeden yükselen çocuk sesleri arasında uzun bir yolculuğa çıktığımız okulun, İbrahim Bey’in önceki gün bir grup Hıristiyan üniversite öğrencisine İslam’ın temsil ettiği değerleri anlattığı caminin binalarını, bu özlem ve muhasebe ile daha 50’li yıllarda zihnen inşa etmeye başlıyor. İki ağabeyiyle birlikte İslam ülkelerinden gelen Müslümanlarla tanışıp Avustralya İslam Federasyonu’nun kurulmasını sağlıyorlar. İbrahim Bey hafta içi mesai saatleri sonrasında yakın bölgeleri, hafta sonları diğer eyaletleri dolaşarak bir araya gelmenin önemini anlatıyor insanlara. “Azdık, yalnızdık” diyor. “Nasıl bekledik Müslüman kardeşlerimizin gelmesini…” Avustralya’da düzenlenen 1956 olimpiyatları dönüm noktası Dellal’a göre. Yaşar Doğu, Celal Atik, Hamit Kaplan ve Mustafa Dağıstanlı’dan oluşan Türk güreş takımı sayesinde Türkiye ile ilk kez temasa geçiyor. O minderde, Hasan ağabeyi olimpiyat köyünde tercümanlık yapıyor heyete.
Daha 30’lu yaşlarda gayreti ve vizyonuyla dikkat çekmeye başlıyor. Bir gün yarı resmi bir derneğe davet ediliyor. Orada Türkiye ve Türklerle ilgili bazı sorulara muhatap oluyor. 2 hafta sonra kendisine ulaşan resmi davette açığa çıkıyor maksat. Nüfusunu artırmak isteyen dönemin Avustralya hükümeti, Türkiye’den göçmen almanın yollarını arıyor. Danışmanlık alabilecekleri en yetkin isim İbrahim Dellal. Türkiye ile göç anlaşması 1967’de imzalanıyor ve ilk kafile bir yıl sonra iniyor Sidney’e. Karşılama törenlerinin hazırlanması, ‘hoş geldin’ konuşmalarının yapılması, ilişkiler tıkandıkça Türkiye’ye gidip problemlerin giderilmesi Dellal’a düşüyor. Bütün bunları, Victoria eyaleti genelinde kendisine bağlı 75 kişiyle yürüttüğü kamu görevinden arta kalan zamanda yapıyor tabii. Ailesini, özel hayatını yok sayarcasına gecesini gündüzüne katmasını zorunluluk telakki ediyor: “Çok yalnızdık, bu yalnızlıktan kurtulmak için insana ihtiyacımız vardı. İnsan çoğaldığı zaman ihtiyaç duyduğumuz hizmetler gerçekleşecekti. Gelenler fakirdi, bilgisizdi. Yardıma ihtiyaçları vardı…”
Onlar elinden geleni yapmış şüphesiz. Yine de kolay olmamış sayıları kısa sürede binleri bulan Türk göçmenlere bir düzen kurmak. Gelişleri program dâhilinde gerçekleşse, göçmenler yeni şartlarına önceden hazırlanmış olsa çok daha iyi olabilirdi Dellal’a göre. “İnsanlar, lisansız, parasız, güvensizdi. En fazla 2 yüz, 3 yüz kişi olan Kıbrıslılar dışında ilgilenecek kimse de yoktu.” Karşılanması gereken acil ihtiyaçların üstüne bir de Avustralya toplumunun ön yargıları eklenince daha ağırlaşıyor yükleri. Gazetelerde, “Türkler tembeldir, cahildir, bu memlekette kalmak istemiyorlar.” diye yazılar çıkmaya başlıyor. İş yine başa düşüyor. İslam federasyonu adına Dellal kardeşler öncülüğünde yeni göçmenleri ev sahibi yapmak maksadıyla kooperatif kuruluyor. Ardından da İngilizce öğrenimini yaygınlaştırmak için gazete çıkarmaya karar veriyor İbrahim Bey. Söylemeye ne hacet, yine tek başına sıvıyor kolları. 27 sene aralıksız çıkacak olan Türk Sesi Gazetesi 1970’te başlıyor yayın hayatına. Haftada bir çıkan gazetenin arka sayfası İngilizce dil derslerine ayrılıyor. Bütün bu telaş içinde ayrılırken anne babasına verdiği “5 sene sonra döneceğim” sözü de tutulamıyor tabii. Ayrıldıktan 17 yıl sonra gidiyor ilk kez memleketine.
Menderes Hükümeti, 1954’te Türkiye dışındaki Türkleri tanıyana kadar terkedilmiş hissi içinde olduklarını belirtiyor laf arasında. Avustralya’da adeta bayram gibi kutlanıyor bu karar. Ancak bu kabul de yetmiyor. Türkiye göçmen gönderdiği halde resmi temsil noktasında epey geç kalıyor 5’inci kıtaya. Diyanet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç diplomatlardan sonra Avustralya’yı ziyaret eden ilk resmi yetkililerden. İbrahim Bey o ziyaret esnasında bir hikâye anlatıyor Diyanet İşleri Başkanı’na. Hüseyin Ârâ Efendi’nin ve 400 kişiye yaklaşan ailesinin hikâyesini: “Hüseyin Ârâ Efendi 1900’lerde ticaret gemisiyle gelmiş ve kalmış burada. Bir Avustralyalıyla evlenmiş. Çocukları, torunları olmuş. Biz adını duyduğumuzda vefat etmişti. Ailesi neredeyse 400 kişiyi buluyor bugün. Tamamı gayr-i Müslim…” Hikâyenin sonunda kendi tespitini de aktarıyor Altıkulaç’a: “İlgilenmez, din görevlisi göndermezseniz buradaki insanların akıbeti de aynı olacak…”
Birinci neslin ihtiyaç duyduğu yardım eli ikinci neslin gençlik yıllarında, gecikmeli de olsa uzanıyor. Olumsuzlukları hatırlamak niyetinde değil İbrahim Bey. Sadece gerekli gördüğünde kısacık temas edip geçiyor: “Çocuklarımız onlara benzemek istedi, isimlerini değiştirdiler. Ahmet’in adı John oldu. Bilal demek, Cemal demek ağır geldi, Bill, Jim dediler kendilerine. Farklı görünmek istemiyorlardı. Atalarını, dili, dini, tarihi bilmedikleri için köksüz, zayıf hissediyorlardı.”
2009 itibarıyla sadece Victoria eyaletinde ağırlıkla Türk ve Müslüman çocuklarına eğitim veren 7 okul var. Bu sayıyı yeterli bulmuyor Dellal. Eğitimin bıraktığı boşluk diğer etkenler tarafından doldurulamıyor ona göre. 70’lerde önce cami yaptırıyorlar, bizi bir arada tutsun, korusun düşüncesiyle. Ancak maksat hâsıl olmuyor: “Bakıyoruz camilerde hep yaşlılar var. Çocukları koruyamıyoruz. Daha o zaman başladım benliğimizi, kimliğimizi yaşatmak istiyorsak okul açmalıyız diye düşünmeye. Yoksa bu camilerin hepsi bir gün müze olacak diyordum.” Bu düşünce 1995’e kadar giderek güçleniyor.
Yalnızlığına, parasızlığa rağmen okul açma izni için bakanlığa başvuruyor bir gün. Ne olursa olsun diyor nihayetinde. 2 sene sürüyor iznin çıkması. Sonra sıra bina bulmaya geliyor. Kimsenin haberi yok onun bu girişiminden. Türklerin ilk yerleşim yeri olan Broadmedows’ta o yıl boşalan harabe halindeki bir okulu tutmayı koyuyor kafasına. 400 bin dolarlık binayı 20 dolar depozitle kiralıyor: “Birkaç yıl önce Selimiye Eğitim Vakfı’nı kurmuştuk. Mütevelli heyetini topladım ve ‘bu okulu alalım’ dedim. Kimse inanmıyor üstesinden gelebileceğimize. Kimsede para yok. İlk taksit için borç bulduk ona bile seviniyoruz.” Binanın sağlamlığını teftişe gelen heyet, tadilatın 3 aydan önce bitmeyeceğini söylüyor; ama İbrahim Bey aklına koymuş, okul bir iki hafta içinde açılacak. Buna ondan başka inanan olmasa da… Bir perşembe akşamı, ‘Yarın herkes iş tulumunu, kazmasını, küreğini alsın gelsin!’ diyor mütevelli heyetine. Kendi tabiriyle 2 gün 3 gece meleklerle birlikte çalışıp pazartesi sabahına hazırlıyorlar binayı. Masa yok, sandalye yok, öğretmen yok, öğrenci yok ya olsun, İbrahim Bey’in gözünün önünden silinmeyen bir fotoğraf var; tekrar yaşanmaması için mücadele etmek zorunda. “Kaldırımda bir erkek cesedi bulunmuş. Çok fena alkol kokuyor, düşmüş ölmüş. Çağırdılar, gittim. Bizim çocuklardan biri. Cenazesinde hiç Türk yoktu. Hıristiyan yardım kuruluşu kaldırdı… Of, of… Sağa bakıyorsun, sola bakıyorsun, önüne, arkana bakıyorsun herkes yokluğa yuvarlanıyor sanki. Korkunç bir çileydi. Bunu gördükten sonra nasıl duracaksın.” Ne yapılması gerektiğine emin, eksikler bir şekilde tamamlanır… Öyle de oluyor nitekim. Perşembe günü 3 aylık işi var denilen binada ertesi hafta salı günü ikinci el eşyalar, işsiz iki Türk öğretmen ve 28 öğrenci ile ders başı yapılıyor. Bahçeyi işaret ediyor konuşurken, “Bu çocukları görüyorum ya her sabah, daha ne isteyeyim. Yıllarca başkalarının bizim çocuklarımızı yetiştirmesini bekledik, olmadı. Çocuklar farklı olmak istemez, arkadaşlarına, çoğunluğa benzemek ister. Bu yüzden gitti nesiller. Okul çok önemli, Çok şükür şimdi ‘bizden’ yetişiyor çocuklarımız.”
Ağabeyleri vefat etmiş, ilk nesilden İbrahim Bey ve yengesi dışında kimse kalmamış. Çocuklar ve torunlar sayesinde epey genişlemiş Dellal ailesi. Çocukları imkân ve çevre eksikliği sebebiyle Türk toplumundan uzak yetişmiş. Kurduğu her cümleden bu durumun onu nasıl etkilediği anlaşılıyor. Ahmet ağabeyinin torunlarından birinin ismi Max. Fotoğrafta cıvıl cıvıl bakan çocuğu işaret ediyor, “Bu Max beni mahvediyor” derken. “Çilemi görüyorsun. Ben neden buradayım, ne yapmaya çalışıyorum? Ahmet ağabeyim ölürken dedi ki ‘çocuklarım sana emanet’. Ama bir şey yapamadım. İnşallah onların çocukları kurtulur…”
Geride bıraktığı 59 senenin neredeyse her gününü verdiği toplumdan hiç şikâyeti yok. Felsefesi şu: “Topluluğum benim mutluluğumdur, onlar yokken ben mutlu olamam. Dertleri benim derdim. Onlar bendendir, düzeltmek lazım.” Bugün çok daha umutlu gelecek için. “Daha bir tane camimiz, okulumuz yokken istiyordum gelmelerini. Şimdi var, okullarımız var. Çocuklarımızı orada yetiştireceğiz, bizden insanlar yetiştireceğiz. Tüm insanlığa ışık tutmak için onlara ihtiyacımız var.”
İş varsa Dellal’lar yapmalı
Sohbetin sonunda bir sürpriz bekliyor bizi. Avustralya Çok Kültürlülük Vakfı’na gidiyoruz İbrahim Bey eşliğinde. Bayrak yarışını devam ettiren Bülent Hass Dellal’la tanışmaya. Daha baştan koyuyor tavrını Bülent Bey: “Babamı, amcalarımı çok az gördüm çocukluğumda. Fakat hiç düşünmedim neden başkalarıyla ilgileniyorlar diye. Yapılması gereken bir iş varsa Dellal’lar yapmalıydı, benim için de bu böyle. Bir miras sanki. Öyle bir ailede büyüdüm ki sanırım başka seçeneğim yoktu.”
Bülent Hass Dellal, Hasan Dellal’ın oğlu, İkinci isim olarak aldığı Hass, babasının ismine atıf yapıyor. Dellal ailesinin Avustralya’daki ikinci neslinden. Melbourne’de doğmuş. Babasının işleri sebebiyle ilkokul çağında geldikleri Türkiye’de 4 yıl eğitim görmüş. Bugünü Türkiye’de geçirdiği senelerin hazırladığı kanaatinde. Ankara Koleji’nde eğitim aldığı küçük yaşlarda iki tarafı da tanıyan tek kişi olduğu için sınıfındaki yabancılarla Türkler arasında köprülük etmeye başlamış. “Dünyadaki pozisyonumu tayin etmek için de anlam taşıyordu.” diyor Bülent Dellal. “Türkler için Avustralyalıydım, Amerikalılar için Türk. Aslında hem her ikisiydim hem de hiç biri. Gelibolu’yu canlandıran bir oyun oynamıştık. Anzak rolünü bana verdiler.” Yıllar sonra Avust-ralya’ya dönünce bir daha rol alıyor aynı oyunda. Bu kez Türk rolünde ama yine düşman safında. Bu çocukça oyunların kişisel becerilerini geliştirdiğini düşünüyor. Empati kurmayı, karşıdan bakmakla içeride olmanın farklı olduğunu öğreniyor.
Amcasının dikkatli bakışları altında anlatıyor iki topluma dair görüşlerini Bülent Bey: “Bu ülkede büyümek önemli bir fark. 1960’ların sonlarına kadar Beyaz Avustralya politikası yürütüldü. Çok zor göç alıyor, gelen insanların asimile olmasını istiyorlardı. Neden bilmem yürümeyeceğini daha o günlerden biliyordum. Türkiye tecrübesi bana insanların kendi değerlerini koruyarak da farklı kültürlerle bir arada yaşayabileceğini öğretmişti. Çevrem bunu gözlemlemeye çok müsaitti. 2 yüz farklı millet, yüzlerce farklı dil, yüzlerce kültür, din…” Victoria eyalet hükümetine bağlı Çok Kültürlülük Vakfı’nın Başkanı Bülent Hass Dellal. 80’lerde benimsenen çok kültürlülük politikasının bütün milletler gibi Türklere de kendi kimliklerini koruyarak var olma imkânı verdiğini söylüyor. Ve bu imkânın çok önemli olduğunu. Ona göre anahtar kelime ‘ait hissetmek.’ Zor olan da varlık mücadelesi içindeki insanların kendilerini Avustralya’ya ait hissetmelerini sağlamak. Yeri geldiğinde sokak sokak dolaşarak göçmenlere ülke için ne kadar önemli olduklarını ve büyük bir fırsata sahip olduklarını anlatmaya çalışıyor. Peki, Türk nüfusu için ne düşünüyor? Uyum noktasında bir sıkıntı yok ona göre. İzlenme oranları giderek yükselen ve insanları yaşadıkları yerden koparan kablolu televizyon dışında: “Sadece Türklerin problemi değil fakat ben onları daha iyi biliyorum. Avustralya ile ilgili haberleri TRT üzerinden alıyorlar. Çocukların anadillerini TV’den izlemesi iyi olabilir ama kendi dış dünyaları ile alakasız bir gündemle kuşatılmış programları izleyen bir çocuk sokaktaki dünyaya ne kadar adapte olabilir?”
Diğer ikinci nesil Türkler gibi Bülent Hass Dellal da kendini Türk arka planlı Avustralyalı diye tanımlıyor. Türklüğü, arka planda sahip oldukları onu başkalarından farklı kılıyor. Diğer bir farkı ise ailesi. Babası ve amcalarının başlattığı işi sürdürmekten başka seçeneği yok sanki. Söz çocuklarına gelince benzer bir güvenle dile getiriyor kanaatini: “Beni kimse bu yola itmedi, kendi seçimimi yaptım. Ben de çocuklarımı itmiyorum ama gördükleri örnekler yollarını şekillendirirken etkili olacaktır diye inanıyorum.”
28 eylül 2009








