Açe bağımsızlık mücadelesinin bayrak ismi Hasan Di Tiro, vefat etti. Türkiye’de kendisini en iyi tanıyanlar açısından dahi silik bir figür Di Tiro. Ancak Uzak Asya ve Avrupa için uzun bir hikâyesi ve zengin çağrışımları var bu ismin. 2008 Ekim’inde 30 yıl aradan sonra memleketine dönmesi de vefatı da dünya basınında geniş yer buldu bu sebeple. 2 yıl önce ata topraklarına düzenlediği ziyaret Ramazan Bayramı ertesine denk gelmişti ve ben de beklenmedik şekilde kendisini bekleyen gazeteciler arasındaydım. Sumatra Adası için o gün tarih yeniden yazılıyordu adeta.
Hasan Di Tiro’nun hayatı, bir devrin ve anlayışın özeti gibi okunabilir. O günün gerçekleri ve mücadele araçları, silahlı direnişi çare olarak sunuyordu dünyaya. Ancak aradan geçen yıllar ve ödenen bedeller hemen herkesin aklına cevabı çok zor bir ‘acaba?’ düşürdü. Nitekim Hasan Di Tiro da yıllarca süren hasretin sonunda halkını selamlarken sadece, “Savaş için çok ağır bedeller ödedik, ama barışın bedeli daha ağır oldu. Ona sahip çıkın!” diyebildi. Daha fazlasını söylemeye gücü yoktu. Buna gerek de yoktu artık… Topraklarının bağımsızlığı uğruna açtıkları bayrak, 27 senede 15 bin kişinin ölümü, binlerce çocuğun yetim kalması ve Açe’nin dünyaya kapanmasıyla sonuçlanmıştı. Ve binlerce kişinin arasından Hasan Di Tiro’yu izlerken en merak ettiğim şey, ‘deydi mi?’ sorusuna vereceği cevaptı.
İslam Dünyası’nın İran Devrimi’ni bütün hızıyla yaşadığı günlerde Uzak Asya gözünü kulağını Endonezya’nın kuzeydoğu ucuna, Açe’ye çevirmişti. Hasan Di Tiro başkanlığında bir grup 1976’da Halimon Dağı’nda Açe Bağımsızlık Hareketini başlatmıştı zira. Bu karar bir günde verilmemişti elbette. Endonezya 350 senelik Hollanda sömürgesinin ardından 1945’te bağımsızlık kazanmış, milyonlarca insan zincirlerinden kurtulduğu ümidine kapılmıştı. İslam’la Allah Rasulü’nün irtihalinden önce tanışan Müslümanlar, sömürge yönetiminde dini eğitim alamıyor, serbestçe ibadet edemiyor, çocuklarına Müslüman ismi dahi koyamıyordu. Endonezya’nın bağımsızlığı o günlerin geride kaldığı anlamına geliyordu. Açe’nin son sultanı Tunku Muhammed Davud 1903’te yakalanmıştı. Yetkilerini fermanlarla çeşitli ilim ve düşünce adamlarına devreden sultana, Davud Beureuh vekâlet ediyordu. Bölgenin önemli ilim adamlarından Beureuh, ilk devlet başkanı Sukarno’nun ‘Federasyon esasına dayanacak İslam devleti’ kurma vaadine dayanarak Açe’nin Hollandalılar tarafından Endonezya’ya katılmasına direnmemişti. Ancak kısa sürede yeni yönetimin sömürgeci politikaları sürdürmeye kararlı olduğu ortaya çıktı. Bu şartlar altında ülke genelinde silahlı mücadeleye başlayan Darül İslam Hareketi’nin destek bulması hiç zor olmadı. Sukarno, direnişin önemli merkezlerinden Açe’yi kazanmak istiyordu. 1958’de eğitim, din ve sosyal işleri yerel yönetime bırakma vaadinde bulununca Beureuh, silahlı direnişe desteğini kesti ancak bu söz de tutulmadı.
Hoşnutsuzluk yıllar içinde artarak devam ederken gözler 1940’lardan beri Davud Beureuh’in yanında olan öğrencisi, ‘altın çocuğu’ Tengku Syik di Tiro Dr Hasan Muhammed’e dönmeye başlamıştı. Sultan’ın yetkilerini devrettiği birkaç kişiden birinin torunu olan Di Tiro, ilk öğrenimini Beureuh’in açtığı okulda aldıktan sonra hocasının yönlendirmesiyle Jakarta ve Amerika’da devam etti eğitimine. Ülke diplomasinde önemli görevler üstlenip Endonezya’nın Birleşmiş Milletler temsilcisi görevine kadar yükselse de hocasıyla ve Açe direnişiyle ilişkisini hiç kesmedi. 1953 yılında Darul İslam Hareketi ve Davud Beureueh’le ilişkisi anlaşılınca kendisine sorumlulukları hatırlatılan Di Tiro, hükümetin Müslümanlara yönelik baskılarını ve insan hakları ihlâllerini eleştirerek BM’de Endonezya İslam Cumhuriyeti’nin temsilciliğini açacağını ilan etti. Resti karşılığında pasaportu dâhil tüm yetkileri alındı elinden. 1976’ya kadar Amerika ve Avrupa’da yaşamaya devam eden Hasan Di Tiro, başarılı bir iş adamıydı sadece.
Geçen yıllar içinde Açe’de sular durulmadı. Halk direnmeye, merkezi yönetim tepkileri cezalandırmaya devam ediyordu. Gerilim tırmanırken güvenlik güçlerinin 100 köylüyü öldürmesi bardağı taşıran son damla oldu. Pasaportu elinden alınan ve hakkında yakalama emri bulunan Di Tiro, 1975’te gizlice ülkesine döndü. Ve 4 Aralık 1976’da 24 arkadaşıyla birlikte dünyaya Açe’nin bağımsızlığını ilan etti. Bölge halkının kutsal kabul ettiği Halimon Dağı’nda okuduğu bağımsızlık bildirgesinde, “Biz, Açe – Sumatralılar; self determinasyon hakkımızı ve atalarımıza ait topraklar üzerindeki tarihi hakkımızı kullanarak bu deklerasyonla Jakarta yönetiminden ve Jawa adasındaki yabancı kontrolünden bağımsızlığımızı ilan ediyoruz.” diye sesleniyordu dünyaya. Direnişin ilk 3 yılında 25 kişilik ana kadrodan 10’u öldürüldü, gerisi ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Di Tiro da Mart 1979’da ayrıldı Açe’den.
Yıllar sonra yayımlanan ve Türkçeye ‘Özgürlüğün Bedeli’ ismiyle çevrilen günlüklerinde dağlarda geçen yıllarını anlatırken ruh halini açıkça ortaya koyuyordu Di Tiro. “Bu kitabı, daha önce atalarımın, şimdi de beni takip edenlerin dökülen kanlarıyla mukaddesleşen bir düşünceye şahit olarak, şehitliğe hazırlanırken yazdım. Bir şeyin değeri, onun için feda etmeye hazır olduğumuz şeyle belirlenir. Özgürlük; kendimiz, halkımız ve ülkemiz için tam bir sorumluluk yüklenmek demektir. Özgürlük; artık güçlüklerden, zorluklardan, sıkıntılardan, acılardan ve ölümden korkmamak demektir. Özgürlük; bizi diğerlerinden ayıran mesafeyi gözler önüne sermektir. Nasıl ölüneceğini öğrenen kimse, artık köle ya da sömürge olamaz. Özgür olmak isteyen, savaşmaya ve ölmeye hazır olmalıdır…”
Hareketin ‘sürgündeki lideri’, Açe’yi terk ettikten sonra İsveç’e yerleşip uluslararası düzeyde destek arayışına başlamıştı. Eski diplomat Di Tiro’nun İslam ve Batı dünyaları nezdindeki lobi faaliyetleri barışın altına imza atılana dek sürdü. Fakat Davut Beureuh’in İslami içerikli talepleri, yerini ekonomik temelli beklentilere bırakmıştı. Barış ancak 2000 yılında telaffuz edilmeye başlandı. Çatışmalar aralıklarla 2004’e kadar sürdü. Tüm çabalara rağmen görüşmeler başarısızlıkla sonuçlanıyor, taraflar müzakere masasından eli boş dönüyordu. 2004’te Endonezya’ya hükümet etme vazifesi demokrat kimlikleriyle öne çıkan iki isme, Susilo Bambang Yudyohono ve Yusuf Kalla’ya tevdi edilmişken yaşanan tsunami, bölge için milad anlamı taşıyordu. Açe halkı dünya ile ağız birliği edip barış talebini ilan ediyordu. Nihayet 2005 yılında, 28 seneden sonra Helsinki’de imzalanan anlaşma, bağımsızlık değilse de sınırlı özerklik getiriyordu Açe’ye.
2008’e kadar çok önemli eşikler aşıldı. Ancak ‘Bağımsız Açe Devleti’nin lideri Di Tiro’nun İsveç’teki sürgün hayatı devam ediyordu. Ekim ayında önce bir söylenti ulaştı bölge halkına, Hasan Di Tiro Açe’ye dönüyordu. Resmi olarak doğrulanmasa da basında her geçen gün yeni bir bilgi yer almaya devam etti. Nihayet 11 Ekim’de Malezya’nın Başkenti Kuala Lumpur’dan Açe eyaletinin başkenti Banda Açe’ye geleceği ilan edildi. Endonezya Başkan Yardımcısı Yusuf Kalla, ‘Hiçbir resmi niteliği olmayan sıradan bir ziyaret’ diyordu lakin Açe’de 7’den 70’e herkes için büyük önemi vardı bu haberin. Kimine göre kahraman, kimine göre 10 binlerce insanın katiliydi Di Tiro. Tek bir cevabı yoktu elbette ancak kendisini nasıl hissettiği ve bu tespitleri nasıl yorumladığını merak ediyordum. Etrafına örülen etten duvar ulaşılamaz kılıyordu Di Tiro’yu. Yüzlerce araç, binlerce insan tarafından karşılandı. Tek başına yürüme kudreti olmaya Di Tiro bir görünüp bir kayboluyordu kalabalık arasında. Dünya basını oradaydı. El Cezire, BBC, Malezya televizyonları ve gazeteleri, AP, Japon televizyonu… Sadece çok ‘şükür vatanımdayım’ dediği aktarılıyor, sorulara onun yerine başbakanı Malik Mahmut cevap veriyordu. Bu şartlar altında ümitsiz bir girişimdi röportaj teklifim ancak ziyaretin 10’uncu gününde aniden karşılık buldu.
Bir kısmı babasını Açe bağımsızlık mücadelesinde kaybetmiş yetimlerle dolu yetimhaneden onlar adına muhasebe çağrısı yapmak üzere yola koyuluyordum. Kimseyle görüşmüyordu Di Tiro, eli boş dönme ihtimalim vardı. Ancak öyle olmadı. 80’ini aşalı hayli olmuş yaşlı adam bir anda beliriverdi karşımda. Kendisini Türk gazetecilerin beklediğini duyunca beklemek istememişti anlaşılan. “Türk müsünüz?… Ben defalarca gittim ülkenize…”
Ülke siyasetine yön veren bir devlet adamıyla görüşme beklentim beyhudeydi. Tıpkı iç savaş yetimlerinin çok değil 10 yıl sonra yapacağı muhasebeyi öne alma niyetim gibi. Malik Mahmut daha ilk dakikalarda sorulara onun adına kendisinin cevap vereceğini söylüyordu. Zira Di Tiro’nun sağlık durumu karşılıklı diyaloga müsait değildi. Nezaketen sorulan sorulara yardımcısının verdiği politik karşılıkları izlerken Di Tiro’nun gözleri doldu bir ara. Bir kaç damla yaş aktı sonra. Konuşulanları dinliyor gibi değildi. Eski karizmatik, mücadeleci asinin yerinde yaşlı, çevresindeki dünyayla iletişimi büyük ölçüde kopmuş merhamete muhtaç yaşlı bir adam oturuyordu şimdi. Muhasebe yapmak için de, geri dönmek için de hatta vefatından birkaç gün önce tamamlanan vatandaşlığının iade edilmesi için de çok geçti artık. Hesap bir başka yerde görülecekti…








