Close Menu
Ayşe AdlıAyşe Adlı

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    • Yeşilçam’dan Portreler
    • Geçmiş Zaman Olur Ki…
    • Türkiye Kurulurken…
    • Hoş Sada!
    • Tüm Kategoriler
      • Şehir ve Mekan
      • Dünya’dan
      • GeziYorum
      • Kitabiyat
      • Nadir Söyleşiler
      • O Şehr-i İstanbul Ki…
      • Portreler
      • Sinema Yazıları
      • Sanat Penceresi
      • Tarih Yazıları
      • MetaFizik
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    Gündem - kat karşılığı şehirler…

    kat karşılığı şehirler…

    Kentsel dönüşümle şehirlere gecikmişliğin bedelini ödetiyoruz. İlim, sanat, tarih ya da doğayla değil; siteler ve gökdelenlerle boy veriyoruz muasır devletler arenasında. Birileri çıkıp ‘inşaatla medeniyet olmaz!’ dese, ne olur acaba?
    Şubat 13, 2015
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

     

    Altyapısı yenilenmiş, kaldırımı genişletilmiş yolda başlıyor gün. Caddenin karşısındaki selâtin caminin arkasında, ‘ultra lüks’ bir site yükseliyor. Yarım saatlik mesafede bir otel, üç rezidans, birkaç site inşaatını göre göre yol alıyoruz. Otoyol kenarlarında, üstgeçitlerde; devlet büyüklerinin katılacağı tesis, alışveriş merkezi, gökdelen açılışı duyuruları… Şehir seferberlik hâlinde yeniden ve yeniden inşa ediliyor. Bir yanıyla mutluluk veriyor bu hareket. Yapılar güçleniyor, dikili bir taşa sahip olma ihtimalimiz oluyor. Öte yandan ne zaman şehirde yaşamaktan bahis açılsa şikâyetler peş peşe sıralanıyor. Doğup büyüdüğümüz bahçeli evleri özlüyor, kendi elimizle inşa ettiğimiz şehirde giderek daha da silikleşiyoruz. Görünüşünü beğenmiyor, yollarında yürüyemiyor, havasını soluyamıyoruz.

    Hummalı bir göç hareketiyle inşa ettiğimiz gecekondu ve derme çatma apartmanları bir o kadar hararetli bir faaliyetle yıkıyoruz şu günlerde. Başbakan’ın, ‘iktidarı pahasına’ çıktığı bu yoldan dönüş yok. Şehrin dönüşmeye ihtiyacı olduğuna kim itiraz edebilir? Ama çok temel bir soru var önümüzde: Şehir nasıl dönüşür? Gecekonduların yerine tek tip, biçimsiz, devasa apartmanlar dikerek mi? Şimdiye kadar bulunmuş tek cevap bu. Peki ‘kentleri’ neye dönüştürüyoruz? Şehirler mi, toplum mu dönüşüyor?.. Soruları çoğaltmak mümkün ancak cevap bulmak o kadar kolay görünmüyor.

    İş makineleri kentsel dönüşüm için yola çıkmadan, Diyanet İşleri Başkanı cami mimarisini eleştirerek dâhil oldu mevzua. Gözler bir daha, kısa süre için de olsa şehre döndü. Ancak gecekondular arasından yükselen ‘camikonduları’, gökdelenlerin gölgesinde ezilen ‘Sinan taklidi’ camileri konuşmaktan öte gidilmedi. Yetki ve sorumluluk alanı açısından değerlendirildiğinde Görmez’in “Cumhuriyet, kendine has cami mimarisi geliştiremedi!” çıkışına hak vermemek mümkün değil. Ancak dev bir şantiyeyi andıran şehirlerde, her gün onlarca bina; usûl erkân tanımaz ergen delikanlılar gibi baş kaldırırken tartışmanın bir üst seviyeden sürdürülmesi gerekiyor. ‘İki büklüm ahşap konakların, tek tük kalmış bahçeli evlerin yanında yükselen biçimsiz apartmanları, şehrin yarınını ipotek altına alan gökdelenleri yok sayıp camilerimizi düzelttiğimizde mimari meselemizi çözmüş mü olacağız?’ haklı sorusu, üzerinde düşünülmeyi ve ehli tarafından cevaplanmayı bekliyor. Şu günlerde Trabzon’da düzenlenen proje olimpiyatları gibi biçimsel bir arayış değil sözünü ettiğimiz. Günü kurtarma telaşını bir kenara koyup şehre şerh düşmekle başlamaktan başka çıkar yol görünmüyor…

    Goethe, mimariyi, ‘dondurulmuş müzik’e benzetiyor. Müzik insan ruhunu, mimari şehrinkini açığa vuruyor. Ve elbette şehir, içinde yaşayan insana tercümanlık ediyor. Eski çağların kalıntıları nasıl kendi devrini, kültürünü, insanını anlatıyorsa bugün çakılan her çivi, kenar mahallelerde çıkılan her kaçak kat, şehrin olmadık yerlerinden boy gösteren gökdelen de bizi anlatıyor. Evet, yollarımız bozuk, binalarımız çirkin ve çürük. Evet, camilerimiz üslupsuz! Peki neden?

    “Bir şehrin karakterini anlamak için ilk bakılacak yer silueti.” diyor uzmanlar. Tarihin bütün devirlerinde toplum, kendini ifade edecek yapıyı şehrin en görkemli yerine dikiyor. Hayat, zamanla onun etrafında şekilleniyor. Karşıdan bakmak yetiyor şehri kuranların nasıl bir zihniyet dünyasına; estetik, güç ve iktidar algısına sahip olduğunu anlamaya. Kubbelerin, minarelerin hâkimiyetini yitirdiği; apartmanların, gökdelenlerin her müsait boşluktan kafasını uzattığı yeni şehirlerimizin ilk vurgusu, kimliğiyle kavgalı ‘Osmanlı evlatları’na ev sahipliği yaptığı herhâlde.

    Osmanlı şehri, dünden bugüne değişmiş değil aslına bakarsanız. Taşla, toprakla yazılan tarih de kâğıt kalemle yazılana paralel ilerliyor. Önce insan değişiyor, sonra şehir. Mimar Sinan’la zirveye çıkan Osmanlı mimarisi, 18’inci asırda imparatorluğun gerilemesine paralel duraklama evresine giriyor. İnşaat mühendisi Prof. Dr. Sadettin Ökten, mimari başkalaşımı 1750’lerden başlatıyor. İmparatorluk savaş kaybetmeye, Osmanlı münevveri Avrupa’ya itibar edip orayı tanımaya başlamış. Bu hareketlilik şehirde Barok yapılarda, mesela Nur-u Osmaniye’de gösteriyor kendini. Devlet sarsıntı geçirse de hâlâ güçlü. Geleneksel çizginin devam etmesini bu güce bağlıyor Ökten. “Barok kültürdü, ama kubbe de öyleydi. Osmanlı bunları birleştirerek yeni bir üslup oluşturdu. Notaları aldı, kendine uygun ses sistemini kurdu. Arapça, Farsça kelimeleri Türkçenin sentaksına oturttu, şiir yazdı.”

    Önce biz değiştik, sonra şehir

    Geleneksel Osmanlı şehri, cami ve külliyeden ibaret desek yeri. O kültür ve varlık telakkisi içinde insan gibi evi de fâni. Medreseler, külliyeler, köprüler taştan yapılırken ev için kullanılan malzeme ahşap. Kalıcılık iddiası yok. Malzeme miadını doldurdukça yapı yenileniyor. Şehrin sureti insanlarla birlikte yenileniyor. Sultan Abdülmecit dönemine kadar saraylar bile neredeyse tamamıyla ahşap. Lale Devri’nde Kâğıthane düzenlemeleriyle başlayan Batı etkisi, 1700’lü yıllarda önce Saray ve Osmanlı yöneticilerine ait binalara aksediyor. Ordudaki reformlar, yeni ihdas edilen eğitim kurumları ve kılık kıyafet üzerinden takip etmeye alışık olduğumuz modernleşme, en iddialı çıkışını şehirde yapıyor aslında. Üçüncü Selim, Boğaziçi kıyılarında uzun süre oturmaya yönelik yeni saraylar inşa ettiriyor. Paşalar ve halk onu izliyor. Devlet fikri değiştikçe camiler küçülüyor; mimari hâkimiyet kışla, okul, hastane gibi kamu binalarına geçiyor.

    Osmanlı’ya has değil bu çalkantı. “Yeni mimari karışıktı ama onu doğuran Batı da çok karışıktı.” diyor Sadettin Ökten. “Sanayi Devrimi Batı’yı çok etkilemiş, sarsmıştı. Değerler, fikirler altüst oldu. Geri dönülmez bir yola girdiklerini kabul edince rasyonel, fonksiyonel bir mimari kurdular. Abidevi, toplumu etkileyecek yapılar, yerini ileri teknolojiyle üretilmiş binalara, fabrikalara bıraktı.”

    Yeni devletin kendi şehrini kurma iddiasını akılda tutmakla birlikte Cumhuriyet’in mimariye etkisini abartmamak gerekiyor. İTÜ Öğretim Üyesi, Çevre ve Kültürel Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı Başkanı Prof. Dr. Metin Sözen, Cumhuriyet Türkiye’sinin kuruluş yıllarındaki mimarlık ortamının, ulusal bilinç oluşturma eylemleri içinde meydana geldiğini yazıyor. Güneş Dil Teorisi, Türk Tarih Tezi ne işe yarıyorsa mimaride ‘ulusalcılık’ arayışı da o maksada hizmet için tasarlanıyor. Mimari, yeni bir halk inşası için kullanılacak araçlar arasında. 1927’de, Ankara’da Türk Ocağı’na hizmet verecek bir bina için yarışma açılıyor. Jüride ulus devlet ideolojinin teorisyeni Ziya Gökalp’ın da ismi var. Sadece bu tercih bile siyasetle mimari anlayış arasındaki ilişkiyi anlatmaya yetiyor. İstanbul’a küskün Cumhuriyet kadroları, iradesini Ankara’yı inşa etmekten yana kullanıyor. Atatürk Bulvarı üzerindeki kamu binaları, Meclis ve bakanlıklar; o dönem yaklaşımını, hayat tarzını temsil ediyor. Eski devrin insanı gibi onlar için inşa edilen yapılara da yer yok yeni hayatta. Ancak 50’lere kadar sürdürülebiliyor bu politika. Cumhuriyet şehri kurulamadan ülke makas değiştiriyor zira.

     

    Aslına bakarsanız asıl hikâye de o tarihlerde, köyden şehre göçle başlıyor. Bilindik mesele; Amerika Türkiye’yi de Marshall Yardımı kapsamına alıyor. Sağlanan kaynakla önce yol yapılıyor, sonra tarımda makineleşme başlıyor ve işini kaybeden köylü şehre akın ediyor. Halkın yüzde 60’ı, 10 sene içinde şehre göçüyor. Derken ver elini karmaşa…

    Mimari kimlik, en büyük darbeyi başını sokacak yer arayan yeni şehirlilerin inşa ettiği gecekondulardan alıyor şüphesiz. Ancak kimsenin şikâyeti yok o zamanlar. Fakir halk ev sahibi olduğu, belediye altyapı hizmeti karşılığında oy aldığı, işveren işçi taşıma masrafından kurtulduğu, hükümet konut sorunu kendiliğinden çözüldüğü için memnun… Sonrasını anlatmaya gerek yok, o bizlerin tarihi nasılsa…

    Şehirdeki değişimin insanı izlediği hatırda tutulduğunda itirazın da, şikâyetin de tonu değişiyor. Mardin Artuklu Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Uğur Tanyeli’nin tartışmalara mesafeli duruşu bizi, bizim tepkimiz onu şaşırtıyor sohbetin başında. Şehirler ‘zamanın ruhunu’ mükemmelen yansıtıyor Uğur Hoca’ya göre. Başka türlü olması da beklenemez: “Şehirlerimiz biziz. Önce bunu kabul edelim. Şehre mecbur olmuyor, onu biz yapıyoruz. Orada kendimizi gördüğümüz için kentten değil, kendimizden şikâyet ediyoruz. Kendimizi beğenmiyoruz aslında. Kolay olduğu, gözle görüldüğü için de her seferinde mimariye saldırıyoruz.”

    Mevzu derinleştikçe mimari, mühendisliğin alanından çıkıp felsefe ve sosyolojinin konusu oluyor. Merhum Mimar Turgut Cansever’in ömrü boyunca her fırsatta dile getirdiği gibi sağlam ve karakteristik bina inşası, ardındaki insanın zihin dünyasının sağlamlığıyla alakalı. “Farklı varlık düzeylerinde ortaya çıkan problemleri değerlendirmek, tercihlere dayalı kararlar almak ve mümkün seçenekleri ayıklamak suretiyle geliştirilen bir insan ürünü olması hasebiyle mimari, estetik ve teknolojinin alanında yer almaz.” diyor Cansever. O, ahlak ve din alanının ürünüdür. Ve yaratılmışâlemi ‘olduğu gibi’ anlayan / değerlendiren sorumlu Müslüman tarafından tasarlanıp uygulanır.

    Bu kadar önem atfedilmesi, mimarinin yapı inşa tekniğinden öte, medeniyet tasavvurunun dışa vurumu olmasından kaynaklanıyor şüphesiz. İnsanların ibadet etmek, barınmak, çalışmak için inşa ettiği binalar bir araya geldiğinde şehrin ruhu, kimliği, toplumun medeniyet seviyesi meydana çıkıyor. Prof. Dr. Sadettin Ökten’e göre medeniyetler birkaç alanda kendini çok vurgulu ifade eder. Gündelik hayatta icra edilen ritüeller, ekonomik faaliyetler, bilim felsefesi ve tefekkürleri gibi sanatlar da toplumları anlamak için ipucu içerir. Bu yüzden medeniyet söylemine sahip devletler; birikimlerini kültüre, sanata dökme ihtiyacı duyar. ‘Sessiz bir mürebbi’ye benzetiyor Ökten mimariyi. “Mesajını her an, kesintisiz iletir. Toplumu etkilemek gibi bir gücü ve özelliği vardır.”

     

    Şehri kurmak da, korumak da şehirlinin işi. Çok zor bir sorumluluk bu. Yaşanmaya, yeniden yorumlanmaya ihtiyaç duyuyor. Şehrin şehirliyi nasıl tarif ettiğine gelelim istiyoruz ama Ökten araya giriyor; “Şehirli kalmadı bizde! Bir asır kadar önce medeniyet tercihi yapıldı ve yeni entelektüel şehirli başka medeniyetin değerlerine göre eğitildi. Kimliğini yitirmiş insandan gelenek adına bir şey bekleyemezsiniz.”

    Bu kimlik karmaşası şehre yansır mı acaba? “Yansımaz olur mu? Kabalaştık, sertleştik. Rasyonelleştik. İslam rasyonalizme kesin karşı değil; ama yeterli bulmuyor. Batı, irrasyonel dünya ile çok oynandığı için modernite ile birlikte o tarafı kesti attı. Biz onu da yapamadık! Sonuçta nispetler allak bullak oldu. O bozuk nispetlerle hayata bakıyoruz artık…”

    Mimar Prof. Dr. Ahmet Vefik Alp nispetsizliğe, çok tartışılan Ataşehir Mimar Sinan Camii’ni örnek gösteriyor.  “Cami, kendisine tepeden bakan iki gökdelenin gölgesinde eziliyor. Yukarıdaki adam balkonunda viski içerken aşağıda ezan okunuyor. Ne o memnun ne diğeri. İkisi de kendi dünya görüşü içinde rahatsız edildiğini düşünüyor…”

    Modern dünya üslup üretemez

    Düzensizlik ve bozulma modernleşmenin karakterinden kaynaklanıyor. Toplum, zamana ayak uydururken gelenek ve kültür zayıflıyor. Sosyal bilimciler, modernleşen toplumların bununla başa çıkmak zorunda olduğunun altını çiziyor. Farklı vesilelerle tekrarlanan tartışmaların ortaya koyduğu gibi İslam dininin hâkim olduğu coğrafyalarda moderniteye karşı üretilmiş bir reçete ‘henüz’ yok. Sadettin Ökten toplumda bir fikrî mutabakat sağlanması hâlinde biçimin bulunacağına işaret ediyor. Toplum ‘ide’yi bulursa sanatkâr onun biçimini ortaya koyabilir…

    Ancak her tartışmada ortaya çıktığı gibi ortak bir iyi, doğru, güzel tanımından, buna karar verecek otoriteden mahrumuz. Zamanın bu karakterini kimi kaos, kimi çoğulculuk diye tanımlıyor. Bakış açıları da o tanım etrafında şekilleniyor. Mimar Cengiz Bektaş biçim tartışmasının bizi meselenin özünden uzaklaştırdığını düşünenlerden. Aslolan toplumun ihtiyaçlarının tespit edilmesi ona göre. Biçim, fonksiyonu takip eder.

     
     

    Prof. Uğur Tanyeli de itiraz ediyor üslup tartışmalarına. Farklı bir gerekçeyle tabii. Ona göre, biçimsel bütünlük arayışı çoğulculuğa, çeşitliliğe direncin işareti. “Farklı doğruların, tercihlerin varlığını kabullenmekte zorlanıyoruz. Batı bu tartışmaları uzun süre yaptı. Nihayet 1940’larda teslim oldu modernliğe. Almanya, Sovyetler Birliği ülkeleri ağır bedeller ödedi.” Anlaşılan o ki, geç modernler listesindeki Türkiye ve İslam ülkelerinde, bedel ödeme sırası. Birbirine ayar verme, kendi doğrularını, değerlerini ölçü kabul etme hâlini ‘modernliğe direniş’ şeklinde yorumluyor Tanyeli. “Sürekli birileri diğerlerini adam etmeye çalışıyor. Kimsenin kimseyi adam edecek niteliği yok oysa. Tek bir doğru yok artık. Bu yüzden modern dünya üslup üretme yeteneğinden yoksun.”

    15 – 20 sene öncenin kasabaları canlanıyor zihnimizde. Komşuluk ilişkilerinin, kapı önü sohbetlerinin devam ettiği, insanların birbirini selamladığı mahallelerde evin dış duvar badanası bile komşuların tercihi gözetilerek yapılıyor o zamanlar. Bu ilişki doğuruyor üslubu biraz da. Bütünlüğe erişmek, hiç olmazsa bir grup insanın fikir birliği etmesi demek. Binalar arası uyum bir yana bir evin penceresiyle bacası, mutfak tezgahıyla sandalyesi birlik içinde değil bugün. Türk mutfağından yemekler, bar taburesi üzerinde yenebiliyorken şehirde bütünsellik aramak yaşadığımız dünyayı anlamadığımıza işaret ediyor. Yine Tanyeli giriyor devreye: “Bugünün dünyasında böyle fikir birliktelikleri üretme yeteneğimiz yok. Avrupa’nın geçen asırda mücadeleler sonucu kabul ettiği bu gerçeğe teslim olmamak için direniyor, yeni krizler üretiyoruz.”

    Ataşehir ve Çamlıca Camii tartışmalarını bir de bu nazarla değerlendirmek gerekiyor belki de. Birilerinin tek alternatif kabul ettiği klasik Osmanlı formu, diğer bir kısım tarafından taklitten öte mana ifade etmediği gerekçesiyle eleştiriliyor. Hiç olmazsa 40 yıldır devam eden bu tartışmaların tek yeni boyutu, siyasi iradenin doğrudan bir mimari tavırdan yana ağırlığını koyması Tanyeli’ne göre. “Çamlıca’da şu üslupta cami yapılsın dediğiniz zaman bir tavrı destekliyorsunuz demektir. Toplum karar vermiş olsa istediğini yapar. Camilerini Osmanlı üslubunda istiyorlarsa yaparlar. Kimin söyleyecek sözü var?”

    Mardin Artuklu Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr Halil İbrahim Düzenli Turgut Cansever’in cami mimarisi tartışmasını yıllar önce başlattığını hatırlatıyor. Cansever’in başlığı; ‘Cumhuriyet cami mimarisini ihmal ederek marazileştirdi’. “Acaba Cumhuriyet’e çok yükleniyor olabilir miyiz?” diye soruyor Düzenli. “Bu soru bir kenarda durmalı. Ayrıca Cumhuriyet hangi meseleyi ihmal etmedi, marazileştirmedi? gibi bir soru da sorulabilir. Mimari tartışmaların ülkenin diğer meselelerinden farklı, özel bir tarafı yok. Necip Fazıl’ın ifadesiyle Haliç’in neresinden bir kova su alsanız tahlil sonucu aynı çıkar… Peki, realiteye teslim olup postmodern zamanların dağınıklığına, her şeyi mubah gören anlayışına mı teslim olacağız? “Üslup, sadece biçime indirgenen ve bu çerçevede tartışılan bir şey. Bu sorunun cevabı ise biçimde yatmıyor.” Şu an her anlamıyla bir kalite sorunu yaşıyoruz Düzenli’ye göre. Tartışmada kalite, inşada kalite, biçimde kalite. Yanlışsorular soruyor ve çözüme hiç değilse yaklaşamıyoruz…

    Türkiye’ye yöneltilen eleştiriler biraz da, Batı’ya kıyasla daha sorunlu ve biçimsiz bir mimari tarza, şehirleşmeye sahip olduğumuz tespitine dayanıyor. ‘Onların yakaladığı seviyeye ulaşamadık’ psikolojisi gerçeği ne kadar yansıtıyor? Burada da farklı görüşler var. Sadettin Ökten’e göre irreel düşünce sistemini reddetmek Batı’yı yeni bir biçime taşıdı. Yüksek teknolojinin kullanıldığı fonksiyonel mimari, Hıristiyan dünyanın bugününe karşılık geliyor. İslam dünyası ise ne metafiziği tam manasıyla reddediyor ne de sağlıklı bir bağ kurmayı başarıyor. Bu yüzden kimlik arayışı bir türlü son bulmuyor.

    Uğur Tanyeli iyimser bakışını bu mevzuda da muhafaza ediyor. “Şehircilikte bizden daha iyi durumda olduklarını söylemek Batı’yı hak etmediği kadar idealize etmek olur. Buradan daha iyi işleyen şehirler var. Altyapıları daha iyi, asfaltları daha kaliteli. Sistem daha iyi çalışıyor… Bütün sistemleri bizimkinden daha iyi çalışıyor zaten. Şaşıracak bir şey yok. Estetik açıdan bütünlüklü mü diye soruyorsanız, hayır! New York’un neresi bütünlüklü? İki katlı binanın yanında 75 katlı bina durur.” Paris, San Petersburg, Floransa gibi baştan beri gabari sınırlamasıyla korunan şehirleri baz almaktan kaynaklanıyor sıkıntı. Genel itibarıyla Türkiye’den çok farklı bir ülke arıyorsak boşuna, öyle bir yer yok zira…

    Para dikleşince gökdelen olur

    20’nci asrın şehrinde zenginlik gayrimenkul, kalkınma gökdelen adediyle hükme bağlanıyor. Geleneksel dönem gibi modern kapitalist dünyanın da abideleri var. Şehrin siluetini teslim alan gökdelenler! Ve her yapının olduğu gibi gökdelenlerin ardında da ciddi bir felsefe var. Göre göre, kullana kullana, yavaş yavaş benimsediğimiz bir felsefe… Abidevi binalar; hangi maksatla yapılmışolursa olsun, son tahlilde mistik bir etki uyandırıyor insan üzerinde. Turgut Cansever, bu etkiyi İbn-i Arabî’ye atıfla “Suretlerde ulûhiyetin rüyasını görmek mümkündür!” sözleriyle açıklıyor. “Eğer bu rüya olmasaydı, taş vesair putlara ibadet edilmezdi.”

    Fransız mimar Christian de Portzampac 11 Eylül saldırısının ardından ikiz kulelere yönelik saldırıyı değerlendirdiği bir yazısında ‘paranın dikleşmiş hâli’ dediği gökdelenlerin belirli bir yükseklikten sonra çevrede oluşturduğu etkiden söz ediyor. “250 – 300 metreyi geçtikten sonra boyunu ölçmek imkânsız hâle geliyor. Hiç gölge oluşturmuyor, gökyüzünde çünkü. Bu kulelerin soyutluğu insan bedenini inkâr etmiyor, onu mekânsal ve tinsel olarak başka bir yere taşıyor.” Ve provokatif bir soru soruyor: “Diyelim ki 11 Eylül’de teröristler hedeflerini ıskaladı ve uçaklar New Jersey’de yere çakıldı. Ne olurdu?” Cevabı yine kendisi veriyor: “Kesinlikle çok daha büyük bir zarar ortaya çıkardı. Gösteri korkunç olurdu ama kulelere yapılan saldırıdan çok daha önemsiz, çok daha küçük düşürücü olurdu.”

    Yukarı doğru yükselme kapitalizmin getirdiği bir mimari form. Azamet, yenilmezlik, başkaldırı, güç gibi pek çok mana yükleniyor gökdelen mantığına. Ama hiç kimse insani bir yapı biçimi olduğunu iddia edemiyor. Mimar Cengiz Bektaş’ın “İnsan topraktan ne kadar koparsa insanlığından da o kadar kopar!” tespiti çok manidar. Analizin doğru yapılması, ihtiyaç üzerinde mutabık kalındıktan sonra ve sadece hastane, otopark, büro gibi tasarruf gerektiren birimler için gökdelen inşa edilmesi gerekiyor. Ve elbette o çapta binalar için düzenlenmiş bölgelerde tutulmaları kaydıyla. Pek çok alanda olduğu gibi gökdelen yapılaşmasında da geç kalmışlık telaşıyla hatalar yapılıyor Türkiye’de. Fiziki pek çok sorunu var çok katlı yapıların. Özellikle İstanbul’un altyapısı bu yoğunlukta gökdeleni kaldırmaya müsait değil. Cengiz Bektaş hızlıca özetliyor gerekçelerini: “Oksijen mimari planlama için iyi bir ölçü! 6 metreküp hava insana bir saat yeter. Bir saatten fazla aynı havada kalırsanız başınız ağrımaya başlar. Bir diğer gösterge nem. İstanbul nemli, Ankara kuru. İstanbul’da 10 derecede üşürsünüz. Ankara’da üşümezsiniz. Nem de size bir şeyler söyler. Bu kadar oksijen nerede üretilir? Ağaç ve yeşilin olduğu yerde. Adam başı 7 metrekare yeşillik: güzellikten, peyzajdan öte ihtiyaçtır. Bu hesapları yaparak hangi alana hangi yükseklikte bina yapılacağını belirlersiniz.” Binadaki kat sayısı arttıkça kişi başına düşen doğal ihtiyaç bölünüyor. Bir kata izin verilen yere 10 kat bina yapıldığında bir kişiye yetecek doğal ortam 10 kişi tarafından paylaşılıyor. Bu kadar da değil. Teknik olarak gökdelen çevresinde, her yönden, yüksekliğinin yarısı kadar bahçe olması gerekiyor. Ancak biz yol kenarına, 180 metrekare için planlanmış alana 750 bin metrekarelik bina dikmekte beis görmüyoruz. Varlığı itibarıyla çetrefilli bir meseleyi, içinden çıkılmaz hâle getiriyoruz böylelikle…

    Yapılaşmanın biçimi, kalitesi, üslubu gibi hızı da problem. İsteseniz, buna imkân bulsanız da birkaç ay / yıl içinde şehri yıkıp yeniden yapmak mümkün değil. Teknik imkânlarınız yetebilir, evet; ancak inşa ettiğiniz yere şehir denir mi? Olumlu cevap vermek mümkün görünmüyor. Zira bir yeri şehir yapan binalar kadar insani ve sosyal ilişkiler, kültür ve hayat tarzı. Şehir; binlerce senede, bir doğallık içinde oluşuyor. Bir binanın yanına başkası yeni bir şey yapıyor. Yanına, arkasına, karşısına konumlananla yavaş yavaş kuruluyor şehir. Pencereler, çatılar, saçaklar, eli böğründeler babadan oğula, ustadan çırağa geçtikçe anlam kazanıyor. Doktora konusu olarak şehir / insan ilişkisini çalışan Ahmet Vefik Alp, sonuçlarını düşününce iş makineleri marifetiyle yürütülen büyük projelerin kendisini korkuttuğunu itiraf ediyor. “Eski sosyal ilişkiler, komşuluklar, bakkal, manav zaten kayboldu. Yeni yapılaşma daha köklü bir kültürel dönüşüme sebep olacak. Sadece yap, yık olayı değil bu. Binayla birlikte orada yaşayacak toplumu inşa ediyorsunuz. Çevremiz hiç farkında olmadan etkiliyor bizi. Mutluluğumuzu belirliyor.”

    Mimarinin önceliği insan değil

    Halil İbrahim Düzenli, genç bir mimar. İnsani ihtiyaçlar ve mimari tercihler arasındaki ilişkiden bahsederken kızıyla devlet televizyonu TRT’de izlediği çizgi filmlere getiriyor sözü. Keloğlan Masalları, Pepe, Biz İkimiz gibi Türk yapımı çizgi filmlerde çocukların yetişeceği ortam olarak tek ya da iki katlı, yeşillikler içinde bahçeli evler gösteriliyor. Çocuk annesiyle dışarı çıkıyor. Bahçede oynuyor, çimenler üzerine yatıp gökyüzünü seyrediyor. “Ama aynı devlet, TOKİ eliyle tam tersi bir uygulama yürütüyor.” diyor Düzenli. İdeal hayat buysa realite ne? Bu sorgulama hayati önem taşıyor. Dolayısıyla herkesin başını önüne koyup düşünmesi gerekiyor. O kendi muhasebesini yapmış. Babasının Amasya’da 60 sene önce kendi yoğurduğu kerpiçle inşa ettiği 2 odalı evi gezmişyakınlarda. Önündeki küçük bahçede, üzerinde asma olan alelade çardak duruyor hâlâ. Gölgelikte, oturak niyetine iki taş üzerine konulmuş bir tahta. “Orayı gördüğümde kendi oturduğum apartman dairesinden nefret ettim. Biliyorum ki imkân verilse insanlar tercihini bu yönde kullanır.”

    Anadolu mimarisi konusunda önemli çalışmalar yürüten Cengiz Bektaş’ın Safranbolu’da yaşadığı da benzer bir hadise. “Eski bir evin fotoğrafını çekiyordum. Karşısındaki yeni yapılmışapartmandan kucağındaki torunuyla beni izleyen kadın ‘Eski püskü evler yerine benim güzel evimin resmini çeksene!’ dedi. ‘Güzel mi çirkin mi diye bakmıyorum ki!’ deyince meraklandı; ‘Neyine bakıyorsun o zaman?’ ‘Sevisi var mı yok mu ona bakıyorum.’ dedim. ‘Sen torununu pencereye tek başına bırakabilir misin? Hayır, çünkü düşer! Demek ki bu binayı yapan adam torununu sevmiyormuş. Ama bak ötekinin bel tahtası var pencerede. Onu yapan torununu seviyormuş.’ Baktı, baktı ‘haklısın’ dedi.”

    50 yıllık meslek hayatının neticesinde mimarinin insandan koptuğu sonucuna varmış Bektaş. Bütün şikâyetlerin ardında, giderilemeyen ihtiyaçlar var. İçinde bulunduğumuz durum pek iç açıcı değil fakat telafisi imkânsız bir noktada bulunduğumuz da söylenemez. “Bütün dünya aynı çöküntünün içinde. Sürekli bir yerleri yıkıp yapmıyorlar mı? Yine yapılır. Şehrin belli yerlerinde merkezler saptanır. Kültür merkezleri, sosyal alanlar yapılır. Çevre ona göre şekillenir. Yeter ki bunu yapacak adam ve irade olsun.”

    Meselenin akademi boyutunda yer alan Halil İbrahim Düzenli de uygulamadan gelen Bektaş’ın görüşlerini destekliyor. Neye karar verirseniz onu yaparsınız. Maliyet, ucuzluk, ekonomi halledilemeyecek meseleler değil. “Turgut Cansever’in sürekli tekrar ettiği bir şey var. Bugün Amerika dediğimiz yerdeki konut stokunun yüzde 80’i iki katlı, ahşap çelik evlerden oluşuyor. Amerika’dan bahsediyoruz. Oysa bizdeki imaj hiç öyle değil. Bizim ürettiğimiz konut stoklarına baktığınızda bambaşka bir manzara ile karşı karşıya kalırsınız.” Hızlı üretim, fakir fukarayı ev sahibi yapma gayreti böyle gerektirmiş olabilir. Ancak hiçbir mecburiyet işin hayat ve kalite boyutunu ihmal etmeyi mazur gösteremez Düzenli’ye göre. Mimari de dâhil hiçbir sorun çözümsüz değil. Yeter ki ne istendiği bilinsin ve bu yönde irade sergilensin.

    15 ekim 2012

     

     
    Related Posts

    etyen mahcupyan; batı devletten, doğu örgütten özgürleşmeli!

    Şubat 13, 2015

    türkiye çözümü konuşuyor!

    Şubat 13, 2015

    islam ansiklopedisi ile çığır açıldı!

    Şubat 13, 2015
    Add A Comment
    Leave A Reply Cancel Reply

    Çok Okunanlar
    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum
    Nisan 21, 2025
    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!
    Nisan 21, 2025
    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!
    Nisan 21, 2025
    biz çalıkuşu nesliyiz!
    Nisan 21, 2025
    anadolu kitabı koruyamamıştır
    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram Pinterest
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    © 2026 Ayşe Adli

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.