Close Menu
Ayşe AdlıAyşe Adlı

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    • Yeşilçam’dan Portreler
    • Geçmiş Zaman Olur Ki…
    • Türkiye Kurulurken…
    • Hoş Sada!
    • Tüm Kategoriler
      • Şehir ve Mekan
      • Dünya’dan
      • GeziYorum
      • Kitabiyat
      • Nadir Söyleşiler
      • O Şehr-i İstanbul Ki…
      • Portreler
      • Sinema Yazıları
      • Sanat Penceresi
      • Tarih Yazıları
      • MetaFizik
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    Türkiye Kurulurken… - türkiye’deki her mesele dinle ilgilidir!

    türkiye’deki her mesele dinle ilgilidir!

    Prof. Dr. İsmail Kara “Türkiye’de dinle ilgisi olmayan tek bir mesele yoktur.” diyor. 30 yıllık çalışmanın ürünü olarak çıkardığı kitabında Türkiye’deki İslam meselesini zaman zaman sert üslupla da olsa masaya yatırıyor.
    Şubat 12, 2015
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

     

    Türkiye’de bugün yaşananların ne kadarı dinle ilgili? Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Kara’ya göre Türkiye’de dinle ilgisi olmayan tek bir mesele yok. Ve maalesef Müslümanlar bile bunun farkında değil.

    Geçtiğimiz haftalarda yayımlanan “Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslam” isimli kitap yaklaşık 30 yıllık bir emeğin ürünü. İsmail Kara, çuvaldız ve iğneyi sık kullandığı çalışmasında; Türkiye’de, dinle irtibatı ne olursa olsun herkesin İslam meselesini birinci sırada önemseme zorunluluğuna dikkat çekiyor. Çünkü Türkiye, İslam meselesi paranteze alınarak anlaşılabilecek bir ülke değil ona göre. Prof. Dr. Kara, Türkiye’de dinin sadece bazı insanların, bazı kuruluşların meselesi olmaya itilmesine karşı herkesin mücadele etmesi gerektiğini de ısrarla vurguluyor.

    Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslam’ın serüveni 1970’lere dayanıyor. Kullanılan arşiv malzemesinin tarihi ise daha eski. Çalışmalarını bir sanatkâr titizliğiyle hazırlayan Kara, “Bu kitabı benden iyi yazacak biri çıksa ben bununla uğraşmam, yapacağım çok güzel başka işler var.” diyerek de bu alandaki iddiasını ortaya koyuyor.

    Mesele derin ve uzun. O yüzden sözü fazla uzatmıyoruz.

    -Kitabın özellikle bazı bölümleri çok sert. AK Parti’nin kapatılmasına ek delil teşkil edebilir mi size göre?

    İçerik Tablosu

    • 1 -Kitabın özellikle bazı bölümleri çok sert. AK Parti’nin kapatılmasına ek delil teşkil edebilir mi size göre?
    • 2 -AK Parti ikinci defa iktidara gelmeseydi Türkiye bugün ne durumda olurdu? Daha mı rahatlardı?
    • 3 -Kitabın Türkiye gündemine nasıl katkı yapacağını düşünüyorsunuz?
    • 4 -1960’larda İslam bir kesimin meselesi hâline geldi, dediniz. Peki, o tarihten önce mesele değil miydi?
    • 5 -Üstelik o dönem dinî eğitim ve dine dair pek çok şey yasak değil mi?
    • 6 -Ne oldu da Cumhuriyet’i kuran kadroların döneminde daha rahat işleyen sistem bugün kilitlendi?
    • 7 -Erbakan 12 Mart sürecinde yurtdışına gidiyor, sonra çağrılıyor vesaire…
    • 8 -İslam, Türkiye Cumhuriyeti için neden ve ne zamandır mesele?
    • 9 -Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında bunu problem yapmaması söz konusu muydu peki?
    • 10 -Bu yaranın derinleşmesinde, Kazım Karabekir’in hatıralarında da yer verdiği gibi İsmet İnönü’nün ona söylediği “İslam olmak, Müslüman kalmak bizi ileri götürmez” düşüncesinin payı var mı?
    • 11 -Günümüzde artık Allah demek bile problem…
    • 12 -Okur ‘hırsızın hiç mi suçu yok’ diye neden sormadınız demesin diye sorayım.
    • 13 -Geldiğimiz durum ortada. İslam’dan bir mesele olarak söz ediyorsak bugünkü çerçeve içinde nereye oturtabiliriz İslam’ı?
    • 14 -Tepede durup olayı inceleme sorumluluğu hissediyorsunuz.
    • 15 -Kitaptan anladığımız kadarıyla bunun önünü tıkayan bazı şeyler var. Ama solcuların da bu anlamda dinle çok mesafeli olduklarını görüyoruz. Yeni yeni bu tarz itiraflar dile getiriliyor. Sol ve din, aydınlar açısından Türkiye’de bağdaştırılamayacak bir alan. Nasıl barışacak bunlar?
    • 16 -Sol’un dinle problemi Meşrutiyet’le mi başlıyor?
    • 17 -Cumhuriyet’in sorunu dinle mi, dindarla mı?
    • 18 -Diyanet eliyle mi yürütülüyor bu proje? Kitapta da Diyanet’in Sünniliği terbiye etme mekanizması olarak işlev gördüğünü söylüyorsunuz.
    • 19 -Problem olsun diye tarifi yapılmadan konuluyor sanki?
    • 20 -Muğlak bir tarifte ısrar edildiğini söylüyorsunuz. İrtica vs. gibi şeyler de bu muğlaklıktan besleniyor.
    • 21 -Bir tür şizofreni yok mu burada? Bir yandan ortadan kaldırmaya çalışıyor öte yandan ikame ediyor…
    • 22 -Acaba hesaplanamayan bu muydu?
    • 23 -Siyasi merkezin dışında mekanizmalar da var Türkiye’de…
    • 24 -Din devlete karışmıyor diyebilir miyiz?
    • 25 -Birtakım temas noktaları var belki ama genel manada karışmıyor, karışamıyor. Buna karşılık devlet dini belli kutu ve kalıplara hapsetmiş durumda. Neden bu kadar kolay oluyor dinin yönlendirilmesi? Ve Diyanet’in bundaki rolü ne? 60’a kadar Diyanet İşleri başkanları biraz da olsa hissettirebilmişler dinî kimliklerini ama o tarihten sonra ipler kopmuş…
    • 26 -Atatürk’ün yanında bir müddet iktisat müşaviri olarak hizmet eden Ahmet Hamdi Başar’ın söylemi de bu yönde zaten.
    • 27 -Türkiye’ye has bir laiklik anlayışı olması lazım diyorsunuz.
    • 28 -İki kurum bakanlık olmaktan çıkarıldı Cumhuriyet’le beraber. Diyanet ve Genelkurmay…
    • 29 -Genelkurmay’a verilip Diyanet’e verilmeyen yetkiler mi var?
    • 30 -Kayıp İslam coğrafyası diye etkileyici bir ifade kullanmışsınız kitapta. Hilafetin kaldırılmasıyla İslam coğrafyasını kaybettik ve yerine de bir şey konulamadı. Hâlâ yaşanıyor değil mi bu sıkıntı?
    • 31 -Biz bir dönem haccı bile yasaklamışız…
    • 32 -İmam’la öğretmen arasında bir problem var mı, Şerif Mardin’in kastettiği manada?
    • 33 -Aydınların dinle aralarına mesafe koymasından kaynaklanıyor herhâlde.

    Şunu itiraf edebilirim. Bu kitabın çıkmasını hızlandıran hususlardan biri AK Parti’nin ikinci defa iktidara gelmiş olmasıydı; hem de oylarını artırarak. Bu benim için bir tedirginlik vesilesiydi. Maalesef tedirginliklerim kısa süre sonra doğrulandı. AK Parti politikalarının büyük kısmına karşıyım. Fakat AK Parti üzerinden Türkiye’nin ikinci defa İslam ve din meselesini paranteze almasından endişeliydim.

    -AK Parti ikinci defa iktidara gelmeseydi Türkiye bugün ne durumda olurdu? Daha mı rahatlardı?

    Hayır, iş bu kadar kolay değil. Ama kitapta da üzerinde durduğum bir mesele var: 1960 ihtilalinden sonra ülkemizde din meselesi sadece bir grubun meselesi olmaya doğru itilmiştir. Bu itilme sürecinin aktörleri içinde AK Parti’nin geldiği kaynak da var. Şunu unutmayalım. (Necmettin) Erbakan, “Bu seçimde Müslümanları, mü’minleri sayacağız.” demiştir. Bu bir siyasi cümle olarak nasıl anlaşılırsa anlaşılsın dini, Türkiye’de yaşayan insanların sadece bir kısmının problemi olmaya doğru itme hadisesinde çok önemli bir yere sahiptir. Bunun müspet tarafı da var. Türkiye’de İslami endişe sahibi insanları, sürüden farklılaşma istikametinde bir fikre sahip olmaya sevk etmiştir. Bu müspet bir etkidir. Ama biz olumsuz tarafları üzerinde duruyoruz. AK Parti bu sürecin parçasıdır. Onun için acaba başımıza AK Parti üzerinden neler gelecek diye bir tedirginlik vardı içimde. İkinci defa oyunu artırarak iktidara gelince biraz daha olgunlaşmasını ve ikinci cildin tamamlanmasını beklemeden yayımladım kitabı.

    1960’TA İSLAM BİR KESİMİN MESELESİ OLDU

    -Kitabın Türkiye gündemine nasıl katkı yapacağını düşünüyorsunuz?

    O konuda çok tecrübeli ve rahat bir insanım. Bu kitabın Türkiye’deki gidişi değiştireceğini falan hiç düşünmüyorum. Ben burada ahlaki bir vazife yapıyorum. Çünkü Türkiye’de bilgilenme çoğunlukla zulmü artırma istikametinde işler. Elbette bir yazar olarak kitabımın Türkiye’nin din meselelerinin çözümünde katkı sağlamasını çok isterim ama bu konuda kısa vadede çok ümitli değilim. Ben yayıncıyım, bu işleri bilirim.

    -1960’larda İslam bir kesimin meselesi hâline geldi, dediniz. Peki, o tarihten önce mesele değil miydi?

    Daha önce de ‘idi’, fakat ben şahsen bu tarihe dikkat kesilmemiz gerekir diye düşünüyorum. 1960’a kadar din, Türkiye’de yaşayan ve bu ülkeyle ilgili derdi olan herkesin meselesiydi. Askerin, aydınların, üniversitenin… Vatandaşın zaten meselesi. Bunu anlamak için gösterdiğim örneklerden biri şudur: 1940’lı yıllarda İstanbul Hukuk Fakültesi, İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen’in Hukuk-u İslamiyye ve Islahat-ı Fıkhiyye Kamusu’nu 6 cilt hâlinde basar. İstanbul Hukuk Fakültesi müftünün kitabını basıyor. Rektör, Sıdık Sami Onar. Fakültenin dekanı Hıfzı Veldet Velidedeoğlu veya Hüseyin Nail Kubalı. Üçünün takrizi var kitaba. Bu adamların dindarlıkla, irticayla falan alakaları yok. Sadece mesleklerini ve din meselesini ciddiye alıyorlar. Tipik Kemalist üniversite mensupları. Nitekim 1960 ihtilalini de destekliyorlar. Takrizlerinde diyorlar ki “Türkiye birtakım inkılâplar yaşadı fakat ülkemizdeki hukuk meselelerini anlayabilmek için İslam hukukuna zaruri denebilecek ölçüde ihtiyaç var. Onun için pek değerli âlimimiz İstanbul Müftüsü’nün büyük emeklerle hazırladığı bu kitabı basıyoruz.”

    TEAMÜLLER MSP’Yİ DE MÜSLÜMANLAŞTIRDI

    -Üstelik o dönem dinî eğitim ve dine dair pek çok şey yasak değil mi?

    Tabii, tabii. İlahiyat fakültesi henüz kurulmamış. Ben diyorum ki bugün Diyanet İşleri Başkanlığı basamaz bu kitabı! Adı İslam hukuku. Diyanet, Cumhuriyet döneminde projelendirilip yayımlanan Tecrid-i Sarih tercümesini 13 yıldır basmıyor, basamıyor. Hâlbuki bu kitap, Atatürk döneminde basılıyor, İnönü döneminde basılmaya devam ediyor ve tamamlanıyor.

    -Ne oldu da Cumhuriyet’i kuran kadroların döneminde daha rahat işleyen sistem bugün kilitlendi?

    Benim yorumum şu: Kırık dökük, uyduruk da olsa demokratik teamüller bir toplumun ana damarlarını, halkın ana temayüllerini bir şekilde öne çıkarır. Türkiye’de de böyle olmuştur. Demokrat Parti’nin dinle, dindarlıkla hiç alakası yoktur aslında. Bunlar netice itibarıyla Halk Partili’dir. Fakat demokratik teamüller DP’yi Müslümanlaştırmıştır. Adalet Partisi’ni de, ANAP’ı da Müslümanlaştırmıştır. Atlamayalım; Millî Nizam Partisi, Millî Selamet Partisi’ni de Müslümanlaştırmıştır. Erbakan, Adalet Partisi gibi bir parti kurmak ve geliştirmek istiyordu. İşler başka tarafa gitti. 60 ihtilaliyle müdahale edilen şey Türkiye’de demokratik mekanizmaların işlemesi, dolayısıyla halkın tekrar kendi gerçek hüviyetine, damarlarına doğru hareket etmeye başlaması ve ülkenin normalleşme sürecine girmesidir. Aslında bu müdahale devam ediyor. Türkiye’nin kendi tabii şartlarına doğru hareket etmesinin önü kesilmiştir. Dinin bir tarafa doğru itilmesi ve 60’lı yılların sonunda doğrudan dinî söylemlere sahip müstakil bir partinin kurulmasının ortamının hazırlanması bu süreçle alakalıdır. Unutmayınız ki Türkiye’de aktif dinî muhalefet hareketleri veya aktif dinî söylemlere sahip İslamcı fikir hareketlerinin yükselişi de 60’lı yıllarda olmuştur. Bunu besleyen başka sebepler de var.

    -Erbakan 12 Mart sürecinde yurtdışına gidiyor, sonra çağrılıyor vesaire…

    Buraya gitmeye gerek yok. Erbakan Millî Birlik Komitesi’nin (MBK) ikinci halkasının içindedir ve bu resmî olarak açıklanmıştır. 60 ihtilali sonrası MBK dışında sivil bir halka kuruluyor, Erbakan bunun içinde. Sanayi Bakanlığı için adı geçiyor. Cemal Gürsel’le arası çok iyi, Gümüş Motor’u destekliyor vs. Erbakan 60 ihtilalinden sonra bu problemlerle ilgili biri. Gizli bilgi falan değil. Ordunun bir tarafıyla irtibatı hep devam ediyor. İki örnek vereyim: 12 Mart Muhtırası’ndan sonra gidip Erbakan’ı alan kişi Muhsin Batur. 12 Eylül’den önce netice vermeyen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adaylardan biri de Batur, ve Erbakan onu desteklemiştir.

    MODERNLEŞME VE DİN İÇ İÇE

    -İslam, Türkiye Cumhuriyeti için neden ve ne zamandır mesele?

    İslam’ın mesele oluşu Cumhuriyet’le başlamıyor. Esas itibarıyla modernleşme hareketleriyle ilgili bu. Cumhuriyet’ten önce problemine göre değişecek şekilde 50 ya da 60 yıl geriye giden bir tarihi var. Çok kısa olarak söylersek modernleşme hareketi, tabiatı icabı dinle problemi olan bir şeydir. Felsefi olarak böyledir. Modernleşme projesi ile din, felsefi olarak çatışan iki unsurdur. Mesele Hıristiyanlık, İslamiyet ayrımı yapmaz. Çünkü esas itibarıyla dini, bilgi kaynağı olarak kabul etmeyen bir sürecin neticesidir modernleşme. Fakat İslam dünyasındaki modernleşme Batı Avrupa tecrübesinden biraz farklı olarak dinle iç içe cereyan etmiştir. Onun için bizde modernleşme bir tür dinîleşmedir. Ama bunun böyle olması modernleşme hareketleriyle İslam arasında problem olmadığı manasına gelmez. Cumhuriyet ideolojisi, hususen 1924’ten sonra İslam meselesini daha problemli bir hâle getirmiştir.

    İLK MECLİS, OSMANLI’DAKİNDEN DAHA DİNDARDI

    -Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında bunu problem yapmaması söz konusu muydu peki?

    Cumhuriyet’in kuruluşu aşaması derken bir açıklama yapmamız lazım. Resmî olarak 1923’te ilan edildi ama kuruluşunu biz kendi meselemiz açısından 1920’yle yani TBMM’nin kuruluşuyla başlatabiliriz. Birinci Meclis dönemi rahatlıkla Osmanlı modernleşmesinin devamı olarak mütalaa edilebilir. Hatta 1920-23 arasında Meşrutiyet döneminden daha ileride bir dinî yükselişe sahip olduğumuz bile söylenebilir. Kitapta fotoğrafı var. Birinci Meclis’te başkan koltuğunun arkasında “Ve emruhum şûrâ beynehum” (Onların işleri kendi aralarında şûra, meşveret iledir) yazar. Bu ayet-i kerime, meşrutiyet meclislerinde dahi yoktu. Çünkü meşrutiyet meclislerinde gayrimüslim milletvekilleri vardı. Eğer siyasi sembollerin bir anlamı varsa, ki bizim konumuz itibarıyla çok var, Birinci Meclis’in hem oluşumunun hem sembollerinin Osmanlı son meclislerinden daha dindar olduğunu söyleyebiliriz. Mesleki olarak yüzde itibarıyla hocalar ve şeyhler birinci sıradadır. Bu onlara verilmiş bir lütuf değil. Millî Mücadele’nin getirdiği tabii bir sonuç. Büyük kahramanlardır bunlar.

    -Bu yaranın derinleşmesinde, Kazım Karabekir’in hatıralarında da yer verdiği gibi İsmet İnönü’nün ona söylediği “İslam olmak, Müslüman kalmak bizi ileri götürmez” düşüncesinin payı var mı?

    Bu söze itibar etmek lazım ama bu, Cumhuriyet’i kuran kadronun operasyonlarını temellendirmek için söylediği bir sözdür. Asıl hadise Lozan Antlaşması’dır. Lozan’ı din politikaları açısından büyük değişimin başlangıcı hatta muharrik gücü kabul edebiliriz. Gerçi, Cumhuriyet’i kuran kadronun kafasında bunlar vardı, fırsatı gelince de gerekeni yaptılar gibi yorumlar da var. Ama benim katıldığım yorum, uluslararası şartların burada çok ciddi etkisinin olduğudur. Cumhuriyet’i kuran kadro geri dönüşü mümkün kılacak düzenlemeler yapmıştır. Yani hilafetin kaldırılışı sırasında düzenlenen kanun, hilafeti sanki meclise devrediyor gibi bir ifade taşıyor. Tevhid-i Tedrisat Kanunu medreseleri kapatmıyor, maarif nezaretine, millî eğitim bakanlığına devrediyor. Medreseleri kapatan bakanlıktır. Ayasofya yıllar sonra, 1934’te müze hâline getiriliyor ama imam kadrosu muhafaza ediliyor. Buradan hareketle Cumhuriyet’i kuran kadronun, karşı karşıya olduğu hadiseyi bildiği, gördüğü, buna göre uygulamalar, düzenlemeler yaptığı, fakat geri dönüşü mümkün kılacak kapıları açık bıraktığı düşünülebilir.

    En azından şöyle düşünmemiz lazım. Siyaset verdiklerini ilk fırsatta tekrar ele geçirmeyle yürütülen bir iştir. İşin tabiatında bu vardır. Verdiklerinizi ilk fırsatta alacaksınız ya da alacağınızı ima edeceksiniz. En azından siyasi olarak böyle bir çabanın olduğunu şahsen ben ileri sürüyorum. Ama Türkiye’nin akışı, belki dünyanın akışı ve İnönü’nün iktidara gelişi dönüş kapılarının kapatılmasına sebep olmuş gibi görünüyor. 60 ihtilalinden sonra da artık böyle kapılar bırakmıştık düşüncesi tamamen ortadan kalkacaktır.

    -Günümüzde artık Allah demek bile problem…

    Günümüz Türkiyesi, “İslam meselesinin akıl almaz boyutlara çıktığı bir yer midir? Yoksa İslam’la ilgili problemlerini yavaş yavaş çözmeye başlayan bir ülke midir?” sorusunun ortada dolaştığı bir memlekettir.

    AKP, SORUNA MI ÇÖZÜME Mİ KATKIDA BULUNDU?

    -Okur ‘hırsızın hiç mi suçu yok’ diye neden sormadınız demesin diye sorayım.

    Bir politikacı bize dönüp hırsızın hiç kabahati yok mu diyemez. Siyaset hırsızların cirit attığı meydanda yürütülür zaten. Dönüp bana efendim hırsızın hiç kabahati yok mu diye evet vatandaş sorabilir ama siyasetçi söylüyorsa siyasetin mantığından haberi yok demektir ki bu doğru olmaz.

    -Geldiğimiz durum ortada. İslam’dan bir mesele olarak söz ediyorsak bugünkü çerçeve içinde nereye oturtabiliriz İslam’ı?

    Bu soru etrafında konuşuyorum zaten. Benim AKP diye bir problemim bundan dolayı var. Soruyu ortada bırakmak zorundayız çünkü cevap verdiğimiz her soru daha büyük sorular ortaya çıkarıyor. Onun için soru sormak açısından hangi seviyeye çıktığımıza bakarak rahatlayabiliriz. Benim aktüel olarak sorduğum şu: AK Parti bugünün iktidarı olarak, Türkiye’de bir mesele olarak İslam probleminin çözümüne katkıda mı bulunmuştur yoksa yaraların daha deşilmiş bir hâle gelmesine mi sebep olmuştur. Bu soruyu sormak zorundayız. Bunu AKP de sormak zorunda. Çünkü Türkiye ile ilgili hayati bir soru bu. Tekrar ediyorum, ben İslam’ı sadece Müslümanların, İslamcıların meselesi olarak kesinlikle görmüyorum. Böyle görülmesinin de problemin ana sebeplerinden biri olduğunu düşünüyorum.

    -Tepede durup olayı inceleme sorumluluğu hissediyorsunuz.

    Herkes, İslam’la irtibatı her ne olursa olsun İslam meselesini birinci sırada önemsemek zorundadır. Çünkü Türkiye, İslam meselesi paranteze alınarak anlaşılabilecek, açıklanabilecek ve varlığını sürdürebilecek bir yer değil. Onun için Türkiye’de din meselesinin sadece bazı insanların, bazı kuruluşların meselesi olmaya itilmesine karşı herkesin mücadele etmesi lazım diyorum. Türkiye’de dinle ilgisi olmayan tek bir mesele yoktur. Maalesef Müslümanlar bile farkında değil bunun.

    İLK SOLCULARIMIZ PAN-İSLAMİST İDİ

    -Kitaptan anladığımız kadarıyla bunun önünü tıkayan bazı şeyler var. Ama solcuların da bu anlamda dinle çok mesafeli olduklarını görüyoruz. Yeni yeni bu tarz itiraflar dile getiriliyor. Sol ve din, aydınlar açısından Türkiye’de bağdaştırılamayacak bir alan. Nasıl barışacak bunlar?

    İşte sol diyorsunuz. 60 sonrası şartları konuşuyoruz yani. Şunu unutmamak gerek. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Bolşevikler Pan-İslamist’ti. Mete Tunçay bunu teziyle ortaya koyduğu zaman büyük inkisar meydana geldi. Türkiye’de sol hareket İkinci Meşrutiyet yıllarında dinî semboller içinde yapılanmıştır. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında da böyledir. O yıllardaki Bolşevik hareketlere baktığımızda, 60 sonrası sol hareketler gibi olmadıklarını görürüz. Dinle ilgileri de böyle değildir. Mesela 70’lerde Türkiye’de millî sol tartışılmıştır. Bu tartışmalar bir adım ötede İslam meselesini gündeme getirmiştir. Kemal Tahir gibi bir adam ortaya çıkıyor. Marksist olduğunu hiçbir zaman inkâr etmedi. Ama başka işlerle uğraşmak zorunda kaldı. Bunun başka örnekleri de var ama isimden bahsetmeyelim.

    BAŞÖRTÜSÜNDE ‘BABAANNE’ SAHTEKÂRLIĞI

    -Sol’un dinle problemi Meşrutiyet’le mi başlıyor?

    İkinci Meşrutiyet yıllarında sosyalist hareketlerin de dinî bir çerçevede açıklandığına şahit oluyoruz. Bugünkü dinle mesafeli durum 60 sonrasının ürünü. Tamamı için bunu söyleyebilir miyiz? Herhâlde söyleyemeyiz ama sol giderek ateizme işaret eden bir alan hâline gelecektir 60’tan sonra.

    -Cumhuriyet’in sorunu dinle mi, dindarla mı?

    Ben bu soruyu şöyle soruyorum: Cumhuriyet ideolojisi ve aydınlarının mücadele ettiği şey din ve İslamın bizzat kendisi mi yoksa siyasal İslam, irtica gibi isimlerle adlandırılan aktif dinî hareketler mi? Bu soru önemli. Ben doğrusu aktif dinî hareketlerin konjonktürel olarak tehlike gibi gösterildiğini düşünüyorum. Giderek daha fazla böyle düşünüyorum. Bütün modernleşme ve Cumhuriyet tarihi boyunca da mesele İslamın ve dinin bizzat kendisinin değiştirilmesi, dönüştürülmesi ve modernleştirmeyi yavaşlatıcı, geciktirici bir konumdan uzaklaştırılmasıdır. Onun için şimdi son örnek olarak başörtüsü hadisesinde “Efendim bizim babaannelerimizin, teyzelerimizin örtüsüyle sorunumuz yok. Siyasi simge olan başörtüsüyle problemimiz var.” diyorlar. Bu tamamen bir sahtekârlık. Kesinlikle doğru değil. Bütün İslam dünyasında ve Türkiye’de modernleşme tarihi boyunca Müslüman kadın tipi bir problemdir.

    -Diyanet eliyle mi yürütülüyor bu proje? Kitapta da Diyanet’in Sünniliği terbiye etme mekanizması olarak işlev gördüğünü söylüyorsunuz.

    Burada hadisenin iki tarafına da bakmak lazım. Diyanet bir taraftan bir tür dinî anlayışla mücadele ederek gelmiştir. Diğer taraftan da bir tür dinî anlayışı tahkim etmek maksadı taşımaktadır. Tek tip bir anlayış tabii bu. Bu tek tip meselesi de yine modernleşmeyle alakalı, Diyanet’le sınırlı değil. Çünkü Diyanet’e karşı olan aktif dinî hareketler de tek tip bir dinî anlayışı savunuyorlar. Dolayısıyla Diyanet’in ikili bir fonksiyon icra ettiğini söylememiz lazım. Cumhuriyet ideolojisi dinle arasının tamamen açık olması istikametinde bir tercih kullanmamıştır. Çünkü Cumhuriyet’i kuran kadro Türkiye’de dinin tuttuğu yerin bir şekilde farkındadır. Bunun anlaşılması için ben diyorum ki, Cumhuriyet ideolojisi bütün tarihi boyunca ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dini yoktur’ cümlesini ifade etmemiştir. Bu çok şuurlu bir tercihtir. Cumhuriyet bir İslam devleti olarak kuruldu; ama 1924’ten sonra işler değişti. 1928’e kadar Anayasa’da “devletin dini, din-i İslam’dır” ibaresi duruyor. Bugün o olmazsa Cumhuriyet olmaz denilen laiklik Anayasa’ya 1937’de giriyor. 37’e kadar anayasal bir ilke olarak laiklik ortalıkta yok.

    -Problem olsun diye tarifi yapılmadan konuluyor sanki?

    O sadece problem mi yoksa biraz önce söyledik ya dönüş kapılarının kapatılmasıyla mı alakalı? Bunu tam bilemiyoruz.

    -Muğlak bir tarifte ısrar edildiğini söylüyorsunuz. İrtica vs. gibi şeyler de bu muğlaklıktan besleniyor.

    Tabii. Diyanet merkezinde bu çift tarafı hesaba katmak lazım. Türkiye şartlarında, laik bir devlet bir tür dinîleşme, dindarlaşma politikası yürütüyor aynı zamanda. Bir din anlayışıyla mücadele ediyor, bir tür din anlayışını da empoze ediyor. Bunu her zaman yapıyor. 28 Şubat’tan sonra da yapıyor.

    -Bir tür şizofreni yok mu burada? Bir yandan ortadan kaldırmaya çalışıyor öte yandan ikame ediyor…

    Tabii, ama siyaset açısından burada bir paradoks yok. Siyasi merkez probleme şöyle bakar. Beni ayakta tutacak, benim için tehdit oluşturmayacak… Dolayısıyla kendisi için tehdit oluşturacak tarafları zayıflatır, kendisini ayakta tutacak tarafları da kuvvetlendirir. Bu yanlış bir şey değildir. Bizim yaklaşımımız ayrı tabii. Biz siyasi merkez gibi bakmak zorunda değiliz. Çünkü onların kuvvetlendirme, zayıflatma dediği şeyle bizim kuvvetlendirme ve zayıflatma dediğimiz şeyler hiçbir zaman aynı olmayacaktır. Fakat Türkiye’de şöyle bir şey vardır. Siz siyasi merkezi tahkim etmek için dine yer açarsınız ama orada durmaz, bunu halk insiyaki olarak daha ileri aşamalara götürür.

    10, 20 YILLIK FREN İHTİYACI…

    -Acaba hesaplanamayan bu muydu?

    Ben o kanaatte değilim fakat işte burada frenler kullanılıyor. İhtiyaç hasıl oldukça 10, 20 yıllık frenler giriyor devreye. Devletin kendine güveninin de burada çok önemli bir yeri vardır. Bunu ihmal etmemek lazım. Siyasi merkez kontrol edemeyeceği hareketlerden tedirginlik duyar. Bu hareketlerin hele yurtdışı irtibatlarına dair diyelim ki ihtimaller varsa bunlara karşı daha sert davranır. Fren mekanizmalarını devreye sokar. Siyasi merkezin yaklaşımı bu şekilde. Biz bunu siyasi merkezin mantığı ile düşünmek ve anlamak zorunda değiliz.

    ÜNİVERSİTE VE AYDIN İŞPORTACI GİBİ

    -Siyasi merkezin dışında mekanizmalar da var Türkiye’de…

    Artık kalmadı. Üniversite, aydınlar, basın… Bunların daha felsefi, derin, uzun vadeli fikirler yürütmeleri, geliştirmeleri beklenir ve istenirdi. Ama isterseniz yine 60 ihtilaline atıfta bulunalım. 27 Mayıs’tan sonra üniversite, aydın, basın yayın organları Ankara’ya kulak kabartarak hayatiyetlerini sürdürdüler. Ben üniversitenin, aydınların siyasi merkeze kulak kabartmalarını prensip itibariyle yanlış görmüyorum. Burada yanlış olduğunu düşündüğüm şey ona mahkûm olmaları. Hâlbuki üniversite, aydınlar bunun üstünde bir yere konumlanmalıydılar. Bugün ilimle ticaretin ne farkı kaldı? Üniversite ve aydınlar işportacı gibi davranıyor.

    -Din devlete karışmıyor diyebilir miyiz?

    Karışmıyor mu?

    -Birtakım temas noktaları var belki ama genel manada karışmıyor, karışamıyor. Buna karşılık devlet dini belli kutu ve kalıplara hapsetmiş durumda. Neden bu kadar kolay oluyor dinin yönlendirilmesi? Ve Diyanet’in bundaki rolü ne? 60’a kadar Diyanet İşleri başkanları biraz da olsa hissettirebilmişler dinî kimliklerini ama o tarihten sonra ipler kopmuş…

    Bu biraz Türkiye’deki laiklik anlayışıyla alakalı. Ben aslında din-devlet iç içe ana tercihinin esas itibarıyla doğru olduğu kanaatinde olanlardan biriyim. Türkiye’nin tarihî tecrübeleri ve kültürel kodları paralelinde bu doğru bir tercihtir.

    DİN, TÜRKİYE’Yİ YAŞATAN BİRİNCİ UNSUR

    -Atatürk’ün yanında bir müddet iktisat müşaviri olarak hizmet eden Ahmet Hamdi Başar’ın söylemi de bu yönde zaten.

    Ahmet Hamdi Başar’la ayrıştığımız nokta, o sadece dini kullanmaktan bahsediyor. Bizim bu noktada kalmamız mümkün değil. Tam tersine dinin Türk toplumunu, milletini, Türkiye’yi kuran ve yaşatan birinci unsur olduğunu söylüyoruz. Benim yaklaşımım itibarıyla devlet ve dinin iç içe olması doğru bir tercih. Onun için bugün İslamcıların da Avrupavari bir laiklik aramalarını doğrusu hiç anlamıyorum. Ne demek istiyorlar acaba?

    -Türkiye’ye has bir laiklik anlayışı olması lazım diyorsunuz.

    Her ülkenin laikliği kendine hastır. Biz Fransızlarınkini kullanmadık aslında. Din-devlet ayrılığı merkezli bir laiklik fikrine doğru hareket ettik. Yoksa ayırmadık. Diyanet İşleri Başkanlığı’nı devletten ayırmadı Cumhuriyet’i kuran kadro. Sadece kolay kontrol edilebilir, kullanılabilir bir hâle getirdi.

    -İki kurum bakanlık olmaktan çıkarıldı Cumhuriyet’le beraber. Diyanet ve Genelkurmay…

    Tabii. Genelkurmay Başkanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı’na karşılaştırma unsuru olarak bakılabilir. Aynı kanunla bakanlık olmaktan çıkarılıp başkanlık hâline getirilmişler. Gerekçesi de aynı: Din ve ordu siyasetten arındırılmalı… Bu meseleyi anlamak için iki kuruma bakalım bir diyorum ben.

    -Genelkurmay’a verilip Diyanet’e verilmeyen yetkiler mi var?

    Burada yine mecburen 60 ihtilaline dönüyoruz. İhtilalin getirdiği yarılma çok önemli. Unutmamak gerekir ki bütün tek parti yıllarının Genelkurmay başkanı bir Nakşi’dir. Ve namazında niyazında biridir (Fevzi Çakmak Paşa). Onun için din ve devletin prensip olarak iç içe oluşu, Türkiye açısından yanlış bir tercih değildir. Yanlışlık, bu ilişkinin seviyesiyle, ilişkiye yüklenen anlamlarla alakalıdır. Onun için Diyanet İşleri Başkanlığı’nın konumunu çok önemsiyorum. Ağır tenkitlerde de bulunuyorum. Bu tenkitlerin sebebi, kurumun temeliyle mütenasip olmasından kaynaklanıyor. Yoksa kişilerle bir alakamız yok.

    -Kayıp İslam coğrafyası diye etkileyici bir ifade kullanmışsınız kitapta. Hilafetin kaldırılmasıyla İslam coğrafyasını kaybettik ve yerine de bir şey konulamadı. Hâlâ yaşanıyor değil mi bu sıkıntı?

    Kayıp İslam coğrafyası ifadesini ben mecaz olarak kullanıyorum. 1924 yılından itibaren Türkiye, hilafetçi ve Panislamist düşünceleri terk ettiği ve İslam dünyasıyla en büyük irtibat noktası olan halifeliği ilga ettiği için İslam coğrafyasıyla -ki bu coğrafyanın önemli bir kısmı tarihî ve kültürel olarak bağlı olduğu yerlerdi- irtibatını kopardı. Unutmayınız Cumhuriyet’i kuran kadro Mustafa Kemal Paşa dâhil Filistin Cephesi’nde, Trablusgarp’ta savaşmıştır. 1924 sonrasında ise bu coğrafya artık unutulmaya terk edilmiş, kaybolması tercih edilmiştir. Türkiye, Mustafa Kemal Paşa zamanında da Demokrat Parti, Demirel zamanlarında da, daha sonra da diyelim mi acaba? Diyelim; bu coğrafya ile bir şekilde irtibata geçmeye çalışmıştır. Fakat Türkiye için hâlâ kayıptır İslam coğrafyası. Türkiye İslam merkezli bir tanım yapacak ki şu veya bu şekilde bu kayıp coğrafya bir şekilde yeniden bugünkü şartlarda ete kemiğe bürünsün.

    -Biz bir dönem haccı bile yasaklamışız…

    Evet 47’de serbest kalıyor hac… Bugün bakınız bu hadise Cumhuriyet’le alakalı değil. İlahiyat fakültesi talebe ve hocaları Mısır’a ve Şam’a gidiyor. Şunu soruyorum gidenlere: Kahire Mevlevihanesi’ni gördün mü? Kimsenin kafasında böyle bir şey yok. Parisliler gibi geziyorlar orayı. Bu kayıp coğrafyayı arama gibi bir heves yok.

    ŞERİF MARDİN SAÇMALIYOR!

    -İmam’la öğretmen arasında bir problem var mı, Şerif Mardin’in kastettiği manada?

    Şerif Mardin’in yaptığı tam bir artistlik. Şerif Bey yaşlandı, saçmalıyor. Bunların aynen kullanılmasını istiyorum. Gençliğinde daha rafine işler yapıyordu. Fakat din meselesi aydınlar tarafından iyi bilinmediği için hoca yine önemli bir şey söyledi zannediyorlar. Nakşilik hakkında yazdıkları da fecaat. Yaklaşık 10 yıldır Nakşilik üzerine yazıyor. Bir rezalet.

    -Aydınların dinle aralarına mesafe koymasından kaynaklanıyor herhâlde.

    Bu tam bir kombinezondur. Şu anda Türkiye’de din, dindarlık, başörtüsü konusunda kamuoyu araştırması yapan siyaset bilimi profesörleri cuma namazının cemaatle kılınmasının zorunlu olduğunu bilmiyor. Sorun bu işte. Ama gündelik hayatımızda o kadar akıl almaz hadiseler yaşıyoruz ki esas problemi tartışmaya vakit kalmıyor. Şerif Mardin başta olmak üzere herkes sıyırıyor.

    14 temmuz 2008

    Related Posts

    çalıkuşu’nun başına gelenler!

    Ocak 12, 2017

    payitaht istanbul’dan başkent ankara’ya

    Ocak 12, 2017

    korkusuz muhalif; abdülkadir kemâlî bey

    Şubat 13, 2015
    Add A Comment
    Leave A Reply Cancel Reply

    Çok Okunanlar
    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum
    Nisan 21, 2025
    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!
    Nisan 21, 2025
    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!
    Nisan 21, 2025
    biz çalıkuşu nesliyiz!
    Nisan 21, 2025
    anadolu kitabı koruyamamıştır
    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram Pinterest
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    © 2026 Ayşe Adli

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.