Türkiye’nin yüz yıllık sorunlarından biri; Kürtlere Kürt diyecek miyiz? Dillerini, kültürlerini yaşama ve yaşatmalarına imkân verecek miyiz? Biz meseleyi Kürt kimliği üzerinden tartışsak da aslında ‘Farklı kültür, din ve dilden insanı bir arada tutmanın formülü ne?’ sorusu en çok Batılı ülkelerin başını ağrıtıyor. Tek millet, dil, din ve kültürden insanların yaşadığı yekpare ülke neredeyse yok arz üzerinde. Geçen 50 yıllık dönemde iş gücü ihtiyacı, sömürgelere karşı hissedilen bir nevi suçluluk duygusu ve insan hakları söyleminin zorunlu kıldığı göç; devletlerin kültürel kimliklerini daha renkli, çeşitli ve aslında karmaşık bir hâle getirdi. Bulunan çözümler bazı dertlere deva olurken yeni problemler taşıdı bu ülkelere. Tartışmalar devam ederken, bazı uygulamaların ötekilerden daha fonksiyonel olduğu aşikâr.
İngilizlerin kıtaya yerleşmesinin ardından ‘Beyaz Avustralya’ hayalini gerçekleştirmek için kontrollü bir göç sistemi uygulayan, sert asimilasyon politikasının başarısızlığı üzerine entegrasyonda da tutunamayan Avustralya’nın verdiği çok kültürlülük kararı, evrensel bir hakikate de işaret ediyor: Farklılıkları bir arada tutmanın yolu, onları oldukları gibi kabul edip eşit haklar tanımak… 1970’lerin sonlarında çok kültürlülük politikasında karar kılan ülke, sosyolog ve siyaset bilimciler için zengin bir saha görünümünde bugün. 200’ü aşkın ülkeden gelmiş milyonlarca insan, aynı toprak üzerinde her hangi bir sorunla karşılaşmadan yaşıyor. Üstelik dillerini, kültür ve dinlerini korumaları, yeni nesillere aktarmaları devlet tarafından destekleniyor. Başkent Canberra ve ülkenin en büyük şehri Sydney’in de içinde bulunduğu New South Wales (NSW) Eyaleti Toplumsal İlişkiler Komisyonu Başkanı Stepan Kerkyasharian, ülkenin bu noktaya gelmesini ‘kaçınılmaz’ olarak değerlendiriyor.
İlk gençlik yıllarından beri Avustralya’da yaşayan Stepan Kerksharian bir Türkiye Ermenisinin oğlu; yani kendisi de göçmen. Azınlık İşleri ve Ayrımcılıkla Mücadele komisyonlarındaki başkanlık görevinin ardından Toplumsal İlişkiler Komisyonu’nun başına getirilen Kerkyasharian, meslek hayatının önemli bir kısmını Avustralya’ya göçen insanların sorunlarıyla ilgili çalışmalar yaparak geçirmiş. ‘Farklılıkları temsil eden insanlardan bir halk kurmaya çalışmak’ ne demek iyi biliyor.
Asimilasyon büyük ölçüde önemini yitirse de entegrasyon Batılı ülkelerin hâlâ tercih ettiği bir toplumsal politika. Avustralya neden bunun ötesine geçti? Bu soruya siyasi tarihi kısaca özetleyerek cevap veriyor Kerkyasharian: “İngilizler buraya geldiklerinde hayallerinde İngiliz asıllı insanların yaşadığı bir ülke kurmak vardı. 1966’da anayasa değişene kadar Avustralya’da Anglosaksonlar dışındaki insanların varlığı inkâr edildi, Aborijinler de dâhildi buna. Bugün anayasada hâlâ o anlayışı yansıtan maddeler var. Mesela 25’inci bölümde deniyor ki ‘eyaletler kişilerin ya da ırkların varlığını inkâr edebilir.’ Bu hakka dayanarak senatolar çıkıp ‘Türkler, Çinliler ya da Yunanlar oy kullanamaz’ diyebilir.”
İkinci Dünya Savaşı sonrası güçlü bir ülke olabilecek nüfusa ulaşmak için mecburen kapılarını aralayan Avustralya, ‘beyaz’ olmaktan/kalmaktan kısmen vazgeçse de Hıristiyanlığı muhafaza niyetini koruyor. 50’li yıllarda ilk kez Avrupa dışından, Mısır’dan göç almaya başlıyor. Ancak Kerkyasharian o yıllarda gelen binlerce Mısırlının (tamamının) Hıristiyan olduğuna dikkat çekiyor. “Müslümanların gelmek istemediklerini sanmıyorum.” diyen Kerkyasharian’a göre, ülkenin seçimiydi bu. İlginçtir, dünyanın en genç kıtasının sıra dışı ilk göçmenleri 1967’de Türkiye’den gidiyor. Avrupa dışından ve Müslüman… Sonra sıra Yunanistan’a, Malta’ya ve diğer üçüncü dünya ülkelerine geliyor. Devlet, halkının endişelerini, ‘Bunlar düşük profilli insanlar. Eğitimli değiller, sizin için tehlike oluşturmuyor’ mesajıyla gidermeye çalışırken bir yandan da asimilasyon politikası uyguluyor. Çocuklar Hıristiyan okullarına gönderiliyor, herkes İngilizce konuşmaya zorlanıyor, kilise dışında ibadethane bulunmadığı için dinî hayat zayıflıyor. Stepan Kerkyasharian, asimilasyonu baştan kaybetmiş bir tercih olarak değerlendiriyor. “İnsanları havaalanlarında tutup beyinlerini mi yıkayacaksınız? ‘Bunlar yiyeceğiniz yemeklerin listesi, kendi yemeklerinizi yemeyeceksiniz’ mi diyeceksiniz?”
Resmî yetkililerin tabiriyle, düşük profilli göçmenlerin çocukları 70’lerin başlarında mühendis, doktor, avukat, iş adamı olarak boy göstermeye başlayınca ikinci nesil göçmenleri ikna etmek için yumuşak bir politikaya ihtiyaç duyuluyor ve kaçınılmaz olarak entegrasyona geçiş kararı alınıyor. “Entegrasyon iyi yürüyordu. Ama ülkeyi bir kavşağa getirdi.” diyor Kerkyasharian. “Azınlıklar ve İngilizler için iki ayrı hukuk sistemi mi kuracaksınız yoksa bir ülke, bir millet olmayı mı tercih edeceksiniz?” sorusunun cevabı çok kültürlülüğe taşıyor ülkeyi.
Bir caddede yürürken ten rengi, kıyafeti, konuştuğu dil itibarıyla dünya karmasını çağrıştıran Avustralya vatandaşlarının ‘Nerelisiniz?’ sorusuna ‘Avustralyalı’ cevabını vermesinin temel sebebi, kendilerini yaşadıkları ülkeye ait hissetmeleri. Kerkyasharian’a göre, çok kültürlülük politikasının en büyük başarısı insanlara bu hissi verebilmiş olması. Onlarca ayrı din ve inanışa ait ibadethaneyi, farklı damak tatlarına hizmet veren restoranları, kültürel ihtiyaçları karşılamaya yönelik merkezleri ve devlet destekli ‘ana dili’ okullarını çok kültürlülük politikasının temel sonuçları olarak sıralamak mümkün. Üstelik bu kurumların büyük kısmı devlet destekli. Peki devlet, niçin yaşatılmasına izin vermenin ötesine geçip bunun için kaynak sağlıyor? Kerkyasharian’ın cevabı şöyle: “Çünkü dillerin, kültürlerin değerine inanıyor. Serbestlik entegrasyon ve asimilasyon sürecini durdurmaz. Muhtemelen ana vatanından çıktığı gibi korunan unsurlar bile Avustralya’nın kültürü içinde yeni bir form kazanacak. Belki 50 yıl sonra burada hâlâ bir Türk toplumu olacak fakat sayıları azalacak. Belki Türkçe konuşmaya devam edecek, özel günlerini kutlayacak, dinlerini yaşamaya çalışacaklar. Fakat gündelik hayatlarını analiz ettiğinizde Türkiye’deki toplumdan farklı uygulamalar göreceksiniz.” Özetlemek gerekirse çok kültürlü bir devletin vatandaşlarına verdiği mesaj şu: Dininiz, ırkınız, diliniz resmî makamları ilgilendirmez. Kim olursanız olun kanun önünde eşitsiniz. Devlet sizin konuştuğunuz dille, gittiğiniz ibadethaneyle ilgilenmiyor.
Oluşan bu karşılıklı güven ortamında yavaş da olsa bir ‘Avustralyalı kimliği ve kültürü’ doğacağını düşünüyor Kerkyasharian. Ona göre, şu anda önlerindeki en büyük problem 11 Eylül ve Bali bombalamalarından sonra toplumda oluşan İslam karşıtı tepki. Resmî makamların çeşitli yollarla insanlara ‘dünyadaki terör ortamının düşmanı İslam değil!’ mesajını ilettiklerini belirten Kerkyasharian, din adamları, kanaat önderleri ve resmî yetkililerin kalabalıklara, “Benim dinim seninkinden farklı, fakat bu kavga sebebi değil.” diyebilme özgüvenini kazandırmaya çalıştığını belirtiyor.
Asimilasyon ve entegrasyona kıyasla daha sorunsuz yürüse de Avustralya’da çok kültürlülüğe atfedilen önemli bir sorun var: Göçmenlerin yoğun yaşadığı şehirlerde gettoyu andıran ‘özerk’ bölgeler oluşmuş durumda. Farklı din ve milletlerden insanlar kendi ibadethanelerine devam ediyor, çocuklarını aynı milletten insanların kurduğu özel okullara gönderiyor, kablolu televizyonlar aracılığıyla ana vatanlarının gündemini Avustralya’ya kıyasla daha yakından takip ediyorlar. Kimilerine göre Kerkyasharian’ın temas ettiği kültürel çeşitlilik, bir araya gelecek ve değerlerini aynı potada eritecek karma ortamlara sahip olmadığı için toplumu birleşmeye değil daha da ayrışmaya götürecek. Ülkeyi içinde bulunduğu zorunlulukların bu politikanın eşiğine getirdiğini itiraf eden Kerkyasharian, bu eleştiri karşısında da ümidini muhafaza ediyor. Ona göre, nasıl olacağı konusunda bir fikri olmasa da gelecek nesiller anne babalarının bulamadıkları ortak zemini bulacak ve günün birinde parmakla gösterilecek bir ‘Avustralyalı kimliği’ inşa edecek…
30 kasım 2009








