Close Menu
Ayşe AdlıAyşe Adlı

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    • Yeşilçam’dan Portreler
    • Geçmiş Zaman Olur Ki…
    • Türkiye Kurulurken…
    • Hoş Sada!
    • Tüm Kategoriler
      • Şehir ve Mekan
      • Dünya’dan
      • GeziYorum
      • Kitabiyat
      • Nadir Söyleşiler
      • O Şehr-i İstanbul Ki…
      • Portreler
      • Sinema Yazıları
      • Sanat Penceresi
      • Tarih Yazıları
      • MetaFizik
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    GeziYorum - artuklu’dan arta kalan mardin

    artuklu’dan arta kalan mardin

    Yazının, yani medeniyetin doğduğu toprakların şehri Mardin. İslam’ın Anadolu’ya giriş kapılarından. Türklerin göçerlikten yerleşikliğe geçtiğinin ilk şahitlerinden. Artuklu, Selçuklu, Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Osmanlı yurdu. Müslüman’ın, Süryani’nin, Musevi’nin, Kürt’ün, Türk’ün, Arap’ın memleketi…
    Şubat 11, 2015
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

    Mardin ve çevresine hâkim olan mimari, asırlarca önce tarihe karışan Artukoğulları Beyliği’nin imzasını taşıyor. Bu abideleri üreten medeniyet; uyguladığı siyasetle dünyayı bugüne taşıyan ilim, teknik ve kültürde de büyük pay sahibi.Yazının, yani medeniyetin doğduğu toprakların şehri Mardin. İslam’ın Anadolu’ya giriş kapılarından. Türklerin göçerlikten yerleşikliğe geçtiğinin ilk şahitlerinden. Artuklu, Selçuklu, Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Osmanlı yurdu. Müslüman’ın, Süryani’nin, Musevi’nin, Kürt’ün, Türk’ün, Arap’ın memleketi… Efsunlu bir belde. Sadece şehrin değil, şehirlinin de ayrı bir şahsiyeti var Mardin’de. Bin yıllık bir kimlik, sözünü ettiğimiz. Tarihin derinliklerine inildiğinde Mardin medeniyetinin iki fethin ürünü olduğu ortaya çıkıyor. İlki; İslam’ın gönülleri fethi, diğeri Artuklu’nun toprağı fethi. Eski Mardin’in yüzlerce yıldır değiştirilemeyen dar taş sokakları, biri diğerinin mahremiyetine gölge düşürmesin diye incelikle inşa edilmiş evleri, medreseleri, ibadethaneleri kadar şehirde esen huzur da İslam’ın ve geçmiş medeniyetlerin mirası.

    Toprağı tanımak, o toprakla ünsiyet kurmak diye tarif edilebilir. Geçmişine doğru seyahate çıkamıyorsanız; nesiller boyu aynı avlularda, aynı ağaçların gölgesinde soluklanmakla; yeni yetme, üslupsuz caddelerden gelip geçmek arasındaki fark siliniverir. Duvarları gelin çeyizi gibi işlenmiş bir binanın üstüne kerpiç kat çıkarsınız ve Mardin’deki bir konağı, Sultanbeyli’deki gecekonduya eş kılarsınız. Geriye kaç kişiye ulaştığı bilinmez bir küskün sitem kalır… Bütün hor kullanılmışlığına ve ihmal edilmişliğine rağmen Mardin için Türkiye’nin en karakteristik şehri demek abartılı olmasa gerek. Ancak asırları varlığıyla renklendiren şehir, insanla girdiği mücadeleden yenik çıkmak üzere. Binlerce yıllık tarih, kültür, coğrafya ve mimari, iki medrese bir manastır parantezine alınmış adeta. Bu parantezin dışında ise Türk/İslam ve Doğu kimliğini birlikte temsil eden bir medeniyet, Artuklu duruyor.

    Artukoğulları Beyliği ve medeniyetinin gündeme gelme sebebi, Mardin Valiliği’nin bu yıl ilkini düzenlediği sempozyum. Geçtiğimiz haftalarda Mardin’de düzenlendi bu toplantı. Maksat, Mardin’den hareketle hafıza tazelemek ve Artuklular üzerinden şehrin ve bölgenin kültür köklerine vurgu yapmaktı. Bugünü anlamak ve eldeki mirasa sahip çıkmak ancak maziyi doğru idrak etmekle mümkündü zira.

    Artuklu Beyliği’nin uluslararası bir toplantıya konu olmasını manidar kılan başka gerekçeler de var elbette. 300 yıllık tarihi boyunca topraklarında yaşayan milletler için adalet ve barışın sembolü kabul edilmiş Artuklu. Bugün din ve millet farklılığı sebebiyle yaşanan çatışmalar ülke gündeminin birinci maddesi olmuşken Artuklu’yu konuşmak ayrı bir kıymet kazanıyor haliyle. Mardin’i ve bölgeyi oluşturan asli unsur Kürtler mi yoksa gayrimüslimler mi? Kısır bir yörüngeye oturan bu tartışma bitecek gibi görünmüyor. Oysa bölgesine barış içinde hükmeden Artuklu Beyliği, medeniyetler ittifakının ilk temsilcisi belki de.

    Türkiye’nin bugününü anlamak için Anadolu’nun geçmişine doğru bir seyir izlemek gerekiyor. Çünkü bu topraklar hakiki karakterini 10’uncu asırda başlayan Türk göçleri sayesinde kazanıyor. Orta Asya’dan yola çıkıp seferini yüzlerce yıl sonra tamamlayan insan seli, sadece Anadolu’nun kaderini değil İslam tarihini de değiştiriyor. İslam, Avrupa’ya Türkler eliyle ve Anadolu üzerinden taşınıyor. Bu toprakları ifade eden kimlikte asırlar önce atılmış adımların izleri yaşamaya devam ediyor. Anadolu kimliğini inşa eden Selçuklu ve Artukluların tamamlanan rüyaları medeniyet, eksik kalanları ise dert olarak kendini hissettiriyor.

    Artukoğulları Güneydoğu Anadolu’ya yerleşirken Anadolu’nun içlerine ilerleyen Selçukluların yerleşik hayata geçmesi yüzyıldan uzun sürüyor. İlk Selçuklu medresesi, Konya alındıktan 125 yıl sonra kuruluyor. İznik için de benzer bir durum söz konusu. Bu boşluk dolana kadar Şam, Bağdat, Semerkand gibi ilim merkezlerine gidenler geriye orada edindikleri bilgi ve kültürle dönüyor. Şia inancı yani Alevilik de İran medreselerinde eğitim görenler tarafından taşınıyor Anadolu’ya. Yüzlerce yıldır çözülemeyen Alevi-Sünni gerilimi, Selçuklu’nun gecikmişliğinden kaynaklanan kültürel kuraklığın ürünü yani. Selçuklu hayat tarzı, kendi medresesini kuramadığı için medeniyetini kurmakta da gecikiyor…

    Ancak yine bir göçer beylik olan ve 12’nci yüzyılla 15’inci yüzyıl arasında Diyarbakır, Hasankeyf, Silvan, Kızıltepe, Nusaybin, Dara, Harput gibi güneydoğunun önemli merkezlerini elinde bulunduran Artuklu, Mardin’i fethettikten 10 yıl sonra bir şehir medeniyetine imza atıyor. 12’nci yüzyılın başında fethedilen Mardin’de ilk 25 senede inşa edilen medrese sayısı 7. Bunlara cami, köprü, han, hankâh, hamam gibi bir şehrin ihtiyaç duyacağı bütün altyapı unsurlarını da eklemek gerek. Artuklu sultanlarının Selçuklu’nun göremediği bu vizyonu neye borçlu olduğu, ortaçağ tarihçilerinin cevaplamakta zorlandığı bir soru.

    TÜRKLERİN ASIL HEDEFİ MISIR’DI

    Selçuklu ve Artukoğulları Beylikleri Anadolu’nun dönüşümünü sağlayan iki önemli unsur. Muğla Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Adnan Çevik’in ifadesiyle Anadolu, Türklerle birlikte etnik, siyasi ve politik açılardan tam bir dönüşüm geçirdi. 10’uncu asra kadar Batı Roma, Bizans, İran gibi pek çok köklü medeniyet yaşasa da hiçbiri bölgenin tamamını dönüştürememişti. Çevik, resmî tarih tezi doğrultusunda anlatıla geldiği gibi Anadolu’nun planlı bir şekilde Türkleşmediğini düşünüyor. Asıl hedef, o dönemde ticari ve kültürel manada münbit topraklara, Mısır’a gitmekken ‘sevk-i İlahi’ Türklerin rotasını Anadolu’ya çeviriyor: “Orta Asya’da yaşayan insanları ihtiyaçları Anadolu’ya sevk etti. Kimi hayvanları için otlak arıyordu. Kimi yağma ve talan için yola düşmüştü. Kimi de küfür diyarına İslam’ı ulaştırmaya çalışan erenlerdi. Büyük Selçuklu sultanları onlara istikamet göstermekle yetindi. Göçer kitleleri Anadolu yaylasına yönlendirirken onlar güneye inmeyi planlıyordu.” Nitekim Çevik’in anlattığına göre 11’inci yüzyılın başlarından itibaren Azerbaycan’a yığılan Türkmenlerin her baharla birlikte Bizans topraklarına akına geçmesinden bunalan Bizans, Romenos Diogenes’in komutasında Selçuklu başkenti İsfahan’a yürüdüğü sırada Sultan Alparslan Halep önlerindeydi. Bu taarruz Malazgirt’e sebep olunca Selçuklu orduları Ortadoğu seferini noktalamak zorunda kaldı.

    Malazgirt Zaferi, Anadolu’nun Türkleşmesindeki en önemli dönüm noktalarından biri. Zira Bizans’ın yarım asırlık mukavemeti bu zaferle kırıldı ve Türkmen kitlelerinin Anadolu’yu yurt tutma girişimi hızla başladı. Selçuklu, Anadolu topraklarını nüfus olarak Türkleştirse de kendi kültürü doğrultusunda bir medeniyet kurmak için yüz yıldan fazla beklemesi gerekecekti. Çünkü Anadolu’ya taşıdığı Türk nüfus, yerleşik hayata geçmeye yanaşmıyordu. Aynı tarihlerde Artuklu’nun eline geçen Güneydoğu Anadolu topraklarında ise yerleşik hayatın tüm unsurları hızla inşa ediliyordu. Bu fark Artuklu’yu yüzlerce yıl sürecek bir medeniyetin beşiği yapıyordu.

    ŞEHİRLEŞME İSLAMLA BAŞLIYOR

    Çevik, Güneydoğu Anadolu’nun, kültürel, siyasi ve coğrafi olarak Anadolu bütününün bir parçası olmadığını belirterek başlıyor Artuklu’yu çözümlemeye. Hatay’dan başlayıp Hakkâri’ye uzanan Toroslar, diyar-ı Rum diye anılan Bizans ile Mezopotamya’yı birbirinden ayırıyor. Binlerce yıllık bu yükselti sebebiyle iki bölge arasında kültürel ve siyasi ilişki kurulamıyor. Çevik, daha önce Anadolu’dan gelenlerin bir türlü Mezopotamya’ya hâkim olamamalarını bereketli hilal olarak adlandırılan bu duvara bağlıyor. Selçuklular kendilerini güçlü hissettikleri her seferde bu seddi aşıp güneye, Bağdat’a inmeye çalışıyor. Fakat Mezopotamya’nın kapılarını açmak Kudüs’ten Yukarı Dicle ve Fırat havzalarına çekilen Artuklu’lara nasip oluyor.

    Mardin değilse de Nusaybin, Harran, Urfa, Diyarbakır 11’inci asrın önemli ve büyük şehirleri. Adnan Çevik, stratejik konumundan dolayı Sasaniler’le Bizans arasında sık el değiştiren bölgenin askerî üsler nedeniyle 5’inci yüzyıldan beri mamur olduğunu anlatıyor. Şehirleşme, Türk akınlarından önce gerçekleşen İslamlaşma süreciyle başlıyor. Artuklu, zaten var olan şehri medenî kılıyor bir nevi. Ortaçağ’da Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki Türk siyasi teşekkülleri alanında çalışan Adnan Çevik, bölgede kısa sürede başlayan imar ve inşa faaliyetlerini fetih zihniyetine bağlıyor: “Müslümanlar, İslam’ın tanınmadığı yerlerde hâkikatten uzak bir hayat yaşandığını düşünürler. Bütün dertleri vâkıf oldukları bu hakikati dünyaya yaymak. İnsanlara bu teklifle gittiler ve davetlerine cevap aldılar.” Doğu ve güneydoğunun Şam’dan yola çıkan 5 bin kişilik ordu tarafından bir yıl gibi kısa bir sürede fethedilmesini de bu anlayışa bağlıyor Çevik. “Buralar boş topraklar değildi. Araplar, arkalarında bin yıl olan Sasaniler’e ve Bizans’a kafa tutuyordu. Dünün bedevileri! Düzenli ordu, yerleşik hayat daha çok yeni. Ama Sasanileri tarih sahnesinden siliyor, Bizans’ta da tamir edemeyeceği bir yara açıyorlar.”

    O gün için anlamak zor olsa da dayandıkları her kapı açılıyor İslam orduları önünde. Artuklu bölgeye hâkim olduğunda ona kalplerin fethi kalıyor. İnandıkları din gönülleri zorla açmayı yasakladığı için sultanlar, şehri imar ve ihya etmeye başlıyor. Çünkü kazanmak istedikleri bir halk var karşılarında. Çevik, bölgedeki gayr-i Müslim unsurların tarihinin Müslümanları kurtarıcı olarak anlattığını naklediyor. “Artuk Bey adeta efsanevi bir adam. Girip de kazanamadığı savaş yok deniyor onun için. Dönemin Arap müellifleri içinde Şii Fatımîler Artukluları Kudüs’ü terk etmek zorunda bırakmasalardı şehir asla haçlıların eline geçmezdi diyenler bile var. ”

    Gönül fethetmenin kolay olmadığını fark eden efsanevi Türkmen beylerinden biri Artuklu İlgazi. 1106’da Mardin’i kurduğunda işe İpekyolu güzergâhının dışında kalan şehri canlandırmakla başlıyor. Kervanların Nusaybin’den yola çıktıktan sonra Kızıltepe’de durduklarını fark ediyor ve onlara hizmet sunmaya başlıyor. Kısa bir süre içinde küçücük bir kasaba olan Kızıltepe’ye cami, kervansaray, han, hamam inşa ediliyor. Otuz yılda tanınamayacak kadar değişen Kızıltepe, Suriye’den, Endülüs’ten, Venedik’ten, Sicilya’dan gelen kervanlar için ticaret merkezi haline geliyor. Bu süre zarfında bir yandan da Artuklu ilmî birikimi oluşuyor. Artuklu hükümdarlarının himaye ettiği ilim adamları yine çok kısa bir zamanda önemli başarılara imza atıyor. Artukoğulları Beyliği’nin bölgeyi ele geçirdikleri günden itibaren bütün ayaklarıyla bir medeniyet zemini oluşturduklarını anlatıyor Adnan Çevik. Daha 12’nci yüzyılda, henüz Selçuklu yerleşik hayata geçmemişken Artuklu medreselerinden Hızır bin İlalmış gibi büyük tabipler, Ebul-İzz İsmail el-Razzaz el Cezeri gibi önemli âlimler yetişiyor. Savaştan başka bir şey bilmediği düşünülen ‘dünün göçerleri’, 12’nci asırda kendi medreselerinde dünyaya istikamet verecek nitelikte ilim üretiyor. İlme meraklı olan Artuklu devlet adamları sayesinde saray ve şehirlerde kurulan kütüphanelerde binlerce ciltlik kitap toplanıyor.

    Yrd. Doç. Dr. Adnan Çevik, bütün bu ipuçlarını yan yana koyduğunda Artuklu’nun göçer bir kavim olduğundan şüphe duyduğunu ifade ediyor. Ona göre Artuklular, Orta Asya’da da şehir kültürünün unsurları. Peki, neden ülkelerini terk ettiler? Bu soruya Selçuklu örneğinden hareketle cevap veriyor Çevik: “Selçuklular niye geldiyse onlar da aynı sebepten gelmiş olabilir. Selçuklular Isfahan’dan, Hemedan’dan geldiler. Nişabur’dan, Semerkand’dan Buhara’dan geldiler. Tuğrul Bey, okuma yazma bilmiyordu ama bir vizyonu vardı, şehre yabancı değildi. Artukoğulları da onların soydaşı ve gerçekleştirmek istedikleri bir rüyaları var.” Adnan Bey bu tezi destekleyen başka delillere de sahip. İlgazi’nin Mardin’i fethetmeden önce Bağdat’ta valilik yaptığını anlatıyor. Hem de 11’inci yüzyılın bir milyon nüfuslu Bağdat’ında. Artuk Bey ise kendisine ait olmayan, dilinin konuşulmadığı Kudüs’te valilik yapıyor. Bütün bu veriler Artuklular’ın özel olduğunu ortaya koyuyor Çevik’e göre.

    ARTUKLU BİR VİZYONDU

    Bölgede 300 yıl kalan Artuklular, Türklerin yanı sıra Arap, Süryani, Rum, Ermeni ve Yahudi’lere de hükmediyor. Tarih kaynakları; Artuklu yönetimi altındaki her milletin, kendi lisanını konuştuğunu, kendi din ve mezhepleri üzerine ibadet ettiklerini aktarıyor. Adnan Çevik’in uzmanlık alanı Anadolu’nun Türkleşme sürecine girdiği yıllar. Bölge üzerine yaptığı 12 yıllık çalışma, Artuklu hanedanının enteresan insanlar çıkardığı düşüncesini oluşturmuş kendisinde. “Artuklu sultanları; mimariden, siyasetten anlayan, gittiği yeri imar etmeye çalışan, ilme ve ilim adamına kıymet veren insanlar. Aynı dönemde hüküm süren diğer iktidarlar var olan düzeni bozmaya çalışırken onlar düzen kurmak için uğraşıyor.”

    Çevik, Artuklu’yu içinde Türk’ü, Arap’ı, Fars’ı, gayr-i Müslim’i barındıran bir vizyon olarak tarif ediyor: “Bu coğrafyaya kimliğini Müslüman bir Türk boyu kazandırmıştır. Tarih, bu toprakların yaklaşık 300 yıl önceki renginin her şeyiyle Türk olduğunu ortaya koyuyor. Oysa oluşturulan imaj Türklerin bölgeye sonradan yerleştiği yönünde.” Tarihî gerçeklere bilimsellikten uzak, milliyetçi hassasiyetlerle yaklaşmanın hatalı olduğunu belirttikten sonra bu tespiti yapan Çevik’e göre Kürtler Türklerden önce bu topraklarda var; ama Hakkâri dağlarında göçer toplulukları olarak yaşıyorlar. Hasankeyf’in, Mardin’in içinde de, kültür, sanat, ticaret ve ilim hayatında da yoklar. Türk, Fars ve Arap kaynakları Kürtlerin yaşam alanı olarak kuzey Zağros dağ seddini işaret ediyor. Bu vesikalar üzerinden yol alındığında bugün sürdürülen pek çok tartışmanın hakiki zeminin uzağında cereyan ettiği görülüyor. Çevik, Artuklu’yu tanımanın güneydoğu coğrafyası üzerine bugün yazılıp söylenenleri tashih ve tekzip etmek açısından da önemli olduğu kanaatinde. “Aksi yönde iddiaları olanlar ortaya bilimsel veri koysun, tartışalım.” dese de bölgede tarih adına görülen her şeyin Türk ve Müslüman Artuklu’yu işaret ettiğini eklemeyi ihmal etmiyor.

    Üzerinde yaşanılan şehirlerle ünsiyet kurmak ve var olan sorunları aşmak için yalnızca toprağın kimler tarafından ve ne zaman fethedildiğini bilmek yetmiyor velhasıl. İnsanların o topraklar üzerinde nasıl yaşadığını anlamaya çalışmadan sokaklar ve binalarla yani tarihin izdüşümüyle konuşmak mümkün olmuyor. Sultanları 300 yıl hüküm sürse de varlığını koruyan mimari eserler Artuklu’nun aslında sanıldığından daha uzun ömürlü olduğunu ortaya koyuyor. Ancak koskoca bir medeniyeti sadece mimarî ile hatırlamak atalara karşı işlenecek en büyük saygısızlıklardan olsa gerek. Yüzlerce yıl önce bölgeye has bir denge siyaseti yürüten ve bu sebeple asırlardır rahmetle yâd edilen Artuklu’nun kulak verenlere anlatacağı daha çok şeyi olsa gerek…

    MİMARİ ESERLER ARTUKLU’YU BİN YILDIR AYAKTA TUTUYOR

    Artukluları bugüne taşıyan en önemli unsurların başında mimari eserler geliyor. Artuklu şehirleri olan Mardin, Diyarbakır, Hasankeyf, Silvan, Kızıltepe, Nusaybin, Dara, Harput ve Halep’te hâlâ sanatkârlığı, tezyinatı ve malzeme seçimindeki ustalığı ile şaheser kabul edilen çok sayıda Artuklu mimari eseri bulunuyor. Bunlardan bazıları:

    Mardin’de Emineddin ve Necmeddin külliyeleri; Harput, Silvan, Mardin, Kızıltepe Ulu camileri, Harput Alacalı Camii, Mardin’de Abdüllatif Camii, Bab-es-Sur da denilen Melik Mahmud Camii

    Mardin’de Hatuniye de denilen Sitti Radviyye, Ma’rufiye, Şehidiye, Melik Mensur, Altunboğa, Zinciriyye, Harzem’de Tacüddin-i Mes’ud, Diyarbakır’da Mes’udiyye ve Zinciriyye medreseleri

    Mardin’de Maristan, Radviyye, Yeni Kapı ve Harput’ta dere hamamları

    Hasankeyf, Haburman Botaman Suyu, Deve Geçidi köprüleri

    Hasankeyf Sarayı, Diyarbakır İçkale Sarayı, Mardin’de Firdevs Köşkü, Silvan’da Darü’l-Acemiyye Sarayı

    Diyarbakır’da Ulu Beden, Yedi Kardeş Burçları, Harput Kalesi

    SİBERNETİK’İN MUCİDİ BİR ARTUKLU TÜRK’Ü

    Osmanlı Sarayı’nda da devam eden ilme ve ilim adamına sahip çıkma geleneği ilk Türk devletlerinden beri devam ediyor. Adı kısaca “el Cezeri” olarak bilinen Bediüzzaman Ebul-İzz İsmail el-Razzaz el-Cezeri, 1136’da Artuklu hâkimiyeti altındaki Diyarbakır’da doğdu. 13’üncü asrın başlarında Diyarbakır Artuklu Sarayı’nda 32 yıl başmühendislik yapan el-Cezeri, Avrupa’nın Ortaçağ karanlığını yaşadığı yıllarda verdiği eserlerle dünya ilim tarihine kalıcı bir iz ve isim bıraktı. Daha 1200’lü yılların başında su saati, otomatik kontrol düzenleri, fıskiyeler, kan toplama kapları, şifreli anahtarlar ve robotlar gibi pratik ve estetik birçok düzeni tasarlayan ilim adamı, aynı zamanda haberleşme, denge kurma ve ayarlama bilimi diye tarif edilen sibernetiğin de kurucusu. Ortaya koyduğu eserler sebebiyle zamanın dâhisi olarak anılan Ebul-İz el-Cezeri, devrin hükümdarının isteğiyle başta makine ve robot resimleri ve çizimleri olmak üzere tüm çalışmalarını bir kitapta topladı. Topkapı Sarayı’nda bulunan ve “Kitab-ül Hiyal” ismini taşıyan 750 senelik bu eser bugüne dek de Türkçe’ye çevrilmedi. Ancak Kitab-ül Hiyal’in Almanca ve İngilizce tercümelerinin yayınlandığı ve orada yer alan tasarımlardan bazılarının da üretildiği biliniyor.

    3 aralık 2007

     
    Related Posts

    payitaht istanbul’dan başkent ankara’ya

    Ocak 12, 2017

    korkusuz muhalif; abdülkadir kemâlî bey

    Şubat 13, 2015

    âkif mısır’a neden gitti?

    Şubat 13, 2015
    Add A Comment
    Leave A Reply Cancel Reply

    Çok Okunanlar
    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum
    Nisan 21, 2025
    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!
    Nisan 21, 2025
    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!
    Nisan 21, 2025
    biz çalıkuşu nesliyiz!
    Nisan 21, 2025
    anadolu kitabı koruyamamıştır
    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram Pinterest
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    © 2026 Ayşe Adli

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.