Hazret-i Mevlânâ’nın ismi ve eserleri 19. asırdan itibaren Hıristiyan dünyasının yoğun ilgisi altında. Amerika’da, İngiltere, Almanya, Fransa ve sair Avrupa ülkelerinde Mesnevî tercümeleri, sûfî topluluklarının faaliyetleri, Mevlevî ayin-i şerifi icraları her kesimden insanı vecdle kuşatıyor. Bu etki onun İlahî ilham kaynaklı kelâmının gücüne işaret ediyor elbette. Ancak öte yandan ‘İslam dışı’ popüler bir figüre dönüştürülmüş durumda. The Royal Islamic Strategic Studies Centre’ın ‘En etkili 500 Müslüman listesinde yer alan Cambridge Üniversitesi Muslim College Dekanı İngiliz Sûfî Müslüman araştırmacı yazar Dr. Abdal Hakim Murad (Timothy Winter), çizilen bu portrenin Hazret-i Pîr’in Batı’daki gerçek algısını temsil etmediği kanaatinde.
-Hazret-i Mevlânâ ne söylüyor ki mesajı 8 asırdır geniş farklı toplumlarda karşılık buluyor?
Mevlânâ evrensel insan kaygılarından bahsediyor. Bu kaygılar hangi kültürden olursak olalım hayatımızın bir parçası. Fiziksel varlığın kabuğunun ardında, her atomun derisinin altında ve her zerrenin hareket etmesinin arkasında tek bir kaynak var. Mevlânâ bize bunu söylüyor. Çokluk, başka bir çoktan gelmiyor, Tek’ten geliyor. Ve bu Tek olan sadece felsefi sorgulayışın objesi değil. Bize bizim anlayabileceğimiz şekilde ifşa ediyor kendisini. Saf merhamet, adalet, hakkaniyet ve güzellik… Evrenin altında yatan enerjiler bunlar. Kalp bunu seziyor ve bununla temas etmeyi arzuluyor. Fakat sadece Allah parmağımızı gerçeğin teninden geçirmeye yardımcı olabilir. Böylelikle Tek olanın o aydınlık enerjisini hissetmemizi sağlar.
-Mevlânâ’nın bilinirliği tüm dünyada giderek artıyor. Peki, Mesnevî’de şikâyet ettiği anlaşılmamak duvarı aşılabiliyor mu?
Erken dönem oryantalistleri toplum üzerinde etkili olacak faktörler ararken Mevlânâ’nın öğretilerini neo-Platonik ve Nostik bilinmeyenlere bağlamaya çalıştılar. Ama bugün Batı akademisi onun, kendisinin de söylediği gibi “Kur’an’ın kulu” olduğunu kabul ediyor. Özellikle William Chittick’in yazdıkları Amerikan ve İngiliz okurlara Mevlânâ’nın entelektüel sisteminin ardındaki kat’î vahiy kaynaklarını gösteriyor. Mevlânâ’nın eserlerindeki dünya görüşü, terminoloji ve ruhani ortam tam olarak Kur’ânî ahlakın içinde demlenmiştir. Bu da onun mistik varoluş bakış açısını evrensel ve zamanlar üstü yapan diğer faktörlerden biridir zaten. Bazı popüler Batı anlatımlarında Mevlânâ “kişisel keşif” rehberi olarak anlaşılıyor. Aslında o bize gerçekte benliğin bir hapishane olduğunu anlatıyor. Tek gerçek ‘Gerçek’tir. Diğer her şey aynalar koridorundan ibarettir. Mevlânâ ‘Hakiki’ olana eriştirecek aşkın şişesinden içmemizi istiyor. Böylelikle “kendimizi doğrulamak” yerine “nefsimizi, disiplin denen bıçak ile kesebiliriz.” Meşhur ‘tencerede kaynayan nohutlar’ gazelinin anlamı budur. Acıdan şikâyet ediyorlar ancak bunun anlamına ya da aşçının muradına dair bilgileri yok. İnsanlar da böyle…
-Fakat hâlâ mesajı ve şahsiyeti kimi çevrelerce dinden bağımsız/din üstü kabul ediliyor. Bu algıyı problemli bulmalı mıyız?
Evet, Amerika’daki bazı yeni dönem yazarları Mevlânâ’ya dinin zahirî yapılarına karşı kayıtsız, liberal bir maneviyat havarisi olmayı yakıştırıyorlar. Fakat ciddi Batı bilimi istikrarlı bir şekilde onun İslam’a olan tam ve vefalı aidiyetini teyit ediyor. Mevlânâ’nın sözlerinin Madonna, Deepak Chopra ve farklı kişisel gelişim guruları tarafından kullanılması, her ne kadar kontekstini doğru öğretiler üzerinden ve farkında olarak algılamasalar da, onun profilini manevi arayış içinde olanlar için yükseltiyor. Bu meraklı kişiler devam edip daha ciddi kitaplar okumaya başlıyor. Ve unutulmamalı ki ciddi Batı müziği de mesela John Tavener’in farklı çalışmalarında veya Amerikalı besteci Philip Glass’in 1998 operası “Monsters of Grace” Mevlânâ’nın yazılarını merkezine alır.
-Neden diğer sûfîler değil de Hz. Mevlânâ? Söyledikleri mi, söyleyişi mi farklı?
Edebî süslemeleri, şaşırtıcı metaforları, hafif ve doğal olan Farisî diksiyonundan kaynaklanan şiirsel ihtişamı onu en iyi klasik Müslüman şairimiz yapıyor.
-Hazret-i Pîr anılınca herkes bir aşktan bahsediyor. Nedir bu aşk?
Mevlânâ metaforik bir aşktan bahsediyor, bu aşk maddi dünyada mükemmellik, simetri, erdem ve asalete dair algı ve deneyimlerimizdir. Ve gerçek aşk; bu da kulların Yaradan’a olan sevgisidir. Yaradan’ın yaratılmıştaki ulvi varlığının etkilerini algılayışımızdır. Bundan ötürüdür ki bizi yüceltir ve değiştirir. Kendimizi sevmekten başkalarını sevmeye götürür. Geçici olanla meşgul olmaktan alıp fâni olanı daha duyarlı bir şekilde takdir ettirir.








