Yaşar Kemal, 1954’te Cumhuriyet gazetesi için muhabirlik yapmaktadır. Soğuk bir Ocak gününde, akşamüstü yolu Beyazıt’a, Sahaflar Çarşısı’na düşer. Belli ki planlı bir ziyaret değildir bu. Ancak anlatılanlar dikkatini çekmiştir. O ziyarette gördüklerini ve Muzaffer Ozak’la konuştuklarını gazete için kaleme alır.
Bugün, günlerden Salı… Usuldan usuldan bir kar serpeliyor. Sulusepken. Bir soğuk var ki, deme gitsin… İki genç kız, on yedişer yaşlarında gösteriyorlar, büzülerek, birbirlerine sokularak çarşıya girdiler. Başkaca çarşı ıpıssız. İn cin top oynuyor. Başka günler yırtık pırtık kitaplar kaldırımdan taşardı. Kar altında kalacak değil ya, kitapları, dükkanı olanlar içeri, olmayanlar da saçak altlarına, evlerine çekmişler… Bir kitapçı dükkanının vitrinine uzun uzun bakan kızlar hiç bir dükkana girmeden, gene aynı titreme telaşı içinde çarşıdan çikip gittiler ve ben bekledim. Vakit ikindiüstüdür. Daha çok akşama yakın… Hiç mi hiç kimse bir dükkandan başını uzatıp bir şey sormadı. Soğuktan desek… Belki ama, tek tük de olsa birkaç müşterinin çıkması gerek.
Neyse efendim, ben de o kadar dışarıda kalıp, dükkanlara giren çıkan var mı diye gözetleyemedim. Üşüdüm yani. Bir kitapçıya girdim. Bu kitapçı daha çok yeni kitap alıp satıyor. Eskilerle pek ilişiği yok. Eskiden, yani Sahaflar yanmadan önce, dükkan kirası olarak beş lira veriyormuş. Şimdi yüz bir lira veriyor. Diyor ki, “Bu sebepten, çok ziyan ediyoruz. Okul kitapları da satamaz olduk. Çünkü sahafların kitap alıcısı yarı fiyatına, dörtte bir fiyatına eski kitap almaya alışmıştır. Dükkan fiyatları arttığından dolayı biz de kitap fiyatlarını biraz artırmak zorunda kaldık. Ondan dolayı alıcı azaldı. Son yıllarda, yani 950’den sonra dini kitaplara fazla miktarda talep arttı. Bu da olmasaydı halimiz dumandı. Bana gelince, ben sahaf değilim. Yani eski manada. Şimdi, eski kitaplar alıp satan, onları değerlendirebilen üç sahaf kalmıştır: Raif Yelkenci, İsmail Hoca, bir de Muzaffer Ozak.”

Ondan sonra, Sahaflar Derneği Başkanı Ekrem Karadeniz’e gittim. O da dert yandı. “Sahaflar eski halini, havasını kaybetti bu kübik kitaplarla. Eskiden bir şark, bir eski havası vardı her şeyi ile. Buradaki dükkanlar da çok pahalıdır. Eskiden 30 kadar dükkan vardı. Şimdi belediye bunun yerine yirmi iki dükkan yaptırdı. Sekiz kişi açıkta kaldı. Bunlar da kaldırımlarda iş görüyorlar,” dedi.
Kitapçılar Başkanından sonra da en meşhur kitapçı Muzaffer Ozaka gittim. Dükkanı eski kitaplarla tıklım tıklım. Kitaplar sararıp kararmış. Dükkanın bir tarafında da en güzel yazılarla yazılı levhalar asılı.
Muzaffer Ozaka sordum:
“Bir şeyi merak ediyorum. Bir kitabın takdirini nasıl yaparsınız?”
Muzaffer Ozak:
“Bu daha çok ihtisas işidir. Önce kitabın değeri… Sonra eskiliği, daha sonra da hattatın meşhur bir hattat olup olmadığı, yani yaşadığı zamanda. Bir de kitabın nüsha-i nadirattan olup olmadığı…”
“Bu nüsha-i nadirat ne demektir?” dedim.
“Mesela, bir kitap yalnız, zamanında üç nüsha yazılmıştır. Bu kitabın bir nüshası dünyanın falan yerindeki kütüphanededir. Biri de falan yerde. Birisi de bizim elimize geçmiş. İşte bu çok kıymetlidir. Eğer bunun baskısı yapılmamışsa daha çok artar. Mesela geçende Amerikada, Hayyam zamanında yazılmış, Hayyamın rubailerini toplayan el yazması bir kitap on bin dolara satıldı. Bu kitap, işte bizden, yani Türkiye’den gitmiştir.”
“Sizde şimdi böyle kıymetli kitaplar var mı?”
Muzaffer Ozak:
“Tabii var,” dedi.
“Mesela?” dedim.
“Mesela, bende, Kazasker Mustafa İzzetin yazdığı Kuran vardır. Mustafa İzzet, devrinin en meşhur hattatıdır. Sultan Abdülmecidin imamıdır. Bu kitabı Topkapı Müzesi için devlet benden yedi bin liraya aldı. Bundan başka Mevlana zamanında yazılmış Mesnevi de var bende. Bunlar da pahalıdır.”
Sonra işi sohbete döktük. Devrimizin hattatlarından Osman Bey de geldi bu arada dükkana. Muzaffer Beyin arkadaşı imiş. Bu Osman Bey, pirinç taneleri üstüne ayet yazan Osman Beydir. Bu yüzden de ünü vardır. O da karıştı sohbetimize. İslam yazısının her şeklini iyice tetkik etmiş, söylediklerine göre bu hususta derin bilgisi varmış.
“Türkler kadar güzel yazı yazmış hiç bir millet yoktur yeryüzünde,” dedi. “Bütün İslam aleminde en güzel hatlar Türklerindir. Ne Araplar ne de Acemler Türklere erişebilmişlerdir, bu işte.”
Muzaffer Bey, eski kitapları, ölen kitapseverlerin kitaplıklarından alarak tedarik ettiğini de ilave etti. Bu kitaplıkların içinde ölen adamın hususiyetlerine ait gayet enteresan notlar da çıkarmış.
“Mesela,” diyor Muzaffer Bey, “mesela Bebek sırtlarında ölmüş bir adamın bir miktar kitabını aldım. İçinden yirmiden fazla defter çıktı. Defterler büyüktü ve çok ince yazılarla yazılmıştı. Bu yirmi defterin yirmisinde de aşk şiirleri vardı.
Bu aşık adam sevgilisine bütün bir ömür durmadan şiirler yazmış. On binden fazla şiir.”
“Bu defterleri ne yaptınız?” dedim.
“Sattık,” dedi. “Her bir defteri birisi aldı.”
“Yazık,” dedim.
Bir ömür durmadan sevgilisine şiirler yazan bu adamın şiirlerinden, hiç olmazsa birini okumak isterdim.
Muzaffer Bey’in anlattığına göre, kitaplar arasında hatıra defterleri, akla hayale gelmez yazılar da çıkarmış. Para da çıkarmış. Eyüpten alınan bir kitaplığın kitapları arasından altın çıkmış. Bu kitapları taşımakta olan Çingene hamallar altın yüzünden kavga etmişler, biri diğerini öldürmüş…
Sahaflar Çarşısı’nda artık eski canlılık, eski hayat kalmamış. Eskiden yüzlerce kitap tiryakisi Sahafları doldurur, gelen kitapları durdurmazlarmış dükkanlarda. Alıp götürürlermiş.
Şimdi üç tane tiryaki kalmış. Onlar da her sabah gelir, dükkan dükkan dolaşırlar, adeta boynu bükük giderlermiş. Bulurlarsa bir kitap alırlarmış.
Muzaffer Ozaktan ayrıldığımda karanlık kavuşuyordu.
Havada küf kokusu vardı. Usuldan usuldan kar yağıyordu Fatih devrinden beri gelen köhnemiş Sahaflar Çarşısının üstüne. Cümle Sahaflar dükkanlarını örtmüşler, ışıklarını söndürmüşlerdi.
Sahaflar Çarşısı ölü gibiydi.
İzinsiz Ve Kaynak Gösterilmeden Kısmen Ya Da Tamamen Kullanılamaz!








