48 yıllık kısa ömrüne asırlık eserler sığdıran Kâtip Çelebi, Türkiye’nin unutulmuş hazinelerinden biri. Pek çok Batı diline çevrilen kitapları yüzlerce yıldır kütüphane raflarında fark edilmeyi bekliyor.Onyedinci yüzyıl, Batı dünyasının Rönesans ve Reform’la kendini yeniden bulma çağı. Aynı dönemde Devlet-i Ali Osman Genç Osman olayı, Deli İbrahim’in yorumlanması zor tavırları, Dördüncü Mehmet’in av merakı, Balkanlarda patlak veren savaşlar ve iç isyanlarla çalkalanıyor. Kimse itiraf etmeye hazır olmasa da, cihan imparatorluğunun güzel günleri geride kalmış artık. Sadece imparatorluk toprağı değil, medreselerin ilmi birikimi de genişlemiyor. 13’üncü asırda kendi içine kapanan ilim camiası İslam dünyasını entelektüel bir tıkanmayla yüz yüze bırakmış… Prof. Dr. Bekir Karlığa, ihtişam ve durgunluğun derinden hissedilmeye başlandığı dönemde bir ikilem yaşandığını düşünüyor. Zengin bir mirasın üzerinde oturan ama gittikçe fakirleşen bir toplum… Bu ikilemin, dönemin üç ‘Çelebi’sinde görünür olduğunu söylüyor Karlığa. Binlerce kilometrelik Osmanlı toprağını 10 ciltlik dev eseriyle abideleştiren seyyâh ve üslup ustası Evliya Çelebi, Damat İbrahim Paşa tarafından Paris’e elçi olarak gönderilen ve bütün zorluğuna rağmen İslam ve Osmanlı kimliğini güvenle temsil eden 28 Mehmet Çelebi ve tabii geçmişin ihtişamıyla avunmak yerine geleceğe ayna tutmayı tercih eden önemli ilim adamı Kâtip Çelebi…
Kâtip Çelebi’nin kısa sayılabilecek ömrüne sığdırdığı onlarca eser Karlığa’nın ne demek istediğini açıkça ortaya koyuyor. Cihân-Nümâ isimli dünya coğrafyası kitabını 1732 İbrahim Müteferrika baskısından sonra ilk kez neşre hazırlayan heyette yer alan Prof. Bekir Karlığa, Kâtip Çelebi’yi Türk aydınlanmasının başlatıcısı kabul ediyor.
Çelebi, Osmanlıda zarif, asil ve bilgili insanlara verilen bir unvan. Daha çok yüksek tabakaya mensup beyzadeler, kalem efendileri, Mevlevi Dergâhı postnişinleri ve divan şairleri için kullanılıyor bu sıfat. 1609’da İstanbul’un Fatih semtinde doğan Mustafa Efendi, nam-ı diğer Kâtip Çelebi de kelimenin tam anlamıyla bir çelebi. Daha 14 yaşında devlet kaleminde göreve başlıyor. 1626’da ilk yurtdışı seyahatinde Osmanlı ordusuyla Bağdat’a gidiyor. Çelebi, 26 yaşına kadar orduyla katıldığı seferlerde yeni kütüphanesi ve kitap çalışmaları için çok sayıda malzeme toplamıştı. 1635’te 4. Murat’ın Revan Seferi’ne de katılan Çelebi, dönüşte kendisini tamamen ilmî çalışmalara verdi. Bu durumu, ‘küçük cihat’tan büyük cihada geçiş’ olarak tanımlıyordu.
İslam dünyasında 13’üncü asırdan sonra Haçlı Seferleri, Moğol istilası ve iç karışıklıklar sebebiyle içe kapanma başladığını anlatan Karlığa, çemberin, ancak 6 yüzyıl sonra kırılabildiğini belirtiyor. Bu kapalı dönemde dünyayı idrak etmeye çalışan Kâtip Çelebi, Batı’nın bilimsel ürünlerini kullanan ilk Osmanlı âlimiydi. Bir yandan imparatorluğun zengin kültür mirasını ve temel kaynaklarını kayıt altına alıyor, diğer yandan nesillerce ihmal edilen alanlara el atıyordu. Geniş ölçekli bir biyografi çalışması olan ve 20 yılda tamamlanan Keşfü’z-Zunûn’da gezip gördüğü yerlerde kaydını tuttuğu 14 bin 500 kadar kitap ve risale hakkında bilgi veriyordu. Halep’te bulunduğu yıllarda sahaf dükkânlarından kitap isimlerini yazarak başladığı bu derleme çalışması, dünyaya mal olan abidevi eserle sonuçlandı. Süllemü’l Vusûl’da ise Keşfü’z-Zunûn’da adı geçen eserleri kaleme alan ve artık isimleri bile hatırlanmayan ilim adamlarının hayat hikâyelerini derlemişti.
“Katip Çelebi, dünyayı bir bütün olarak idrak etmeye çalışıyordu.” diyor Bekir Karlığa. Bu sebeple dar bakış açıları onu tatmin etmiyordu. İslam tarihi ve coğrafyası dışında başka milletlerin dinlerini, dil ve kültürlerini öğrenmek için gayret ediyordu. Latince ve Yunanca öğrenmiş, Arapça ve Farsça eserler yazmıştı. Bu gayretin en büyük göstergesi Cihân-Nümâ adını verdiği, o güne kadar benzeri yazılmamış coğrafya kitabıydı şüphesiz. Kitaba, Yüce Allah’ın “Göklerin ve yerin yüceliğini düşünüp araştırmazlar mı?” ayet-i kerimesinden ilham alarak başladığını söyleyen Kâtip Çelebi, Batı dünyasının coğrafya ve astronomi alanında önemli mesafe kat etmesine rağmen Müslümanların bunları görmezden gelmesinden duyduğu rahatsızlığı daha girişte belirtiyordu. Cihân-Nümâ, coğrafya konusunda Osmanlı Devleti’nde çığır açan bir kitaptı. Batılı eserlere müracaat ederek oluşturduğu kitabıyla Kâtip Çelebi, Müslümanların bu alandaki bilgilerine Batılı âlimlerin birikimlerini de ilave ederek bir dönüşüm başlatmıştı. İki kez yazılan eserin 1648’de başlanan ilk hâli klasik İslam kitaplarına göre planlanmış ve anâsır-ı erbaa yani hava, su, toprak ve ateş biçiminde kategorize edilmişti. Hâlbuki 17’nci yüzyılda Batı’da gelişen denizcilik ve haritacılık vasıtasıyla küresel manada bir coğrafî yaklaşım vardı artık. Çalışma üzerinde yoğunlaştıkça elindeki bilginin yetersizliğine hükmeden Çelebi, Abraham Ortelius’un Avrupa hakkında detaylı malumat içeren Atlas Majör kitabını görünce eksik kalacağına hükmettiği Cihân-Nümâ’yı yarım bırakmıştı. Kitabı yeniden yazmaya ancak 1654’te, Atlas Majör’ü tercüme ettirdikten sonra başlayabildi. İlk Cihân-Nümâ Endülüs’ten başlıyor, Balkanlar ve Osmanlı coğrafyasını kapsıyordu. Bu kez Japonya ve Asya’dan yola çıkarak sırasıyla Afrika, Avrupa ve Amerika ile devam edeceğini söylüyordu Kâtip Çelebi. Bir memleketin tasvirine başladığında coğrafi konumu, yönetim biçimi, kültürü, dini, yeraltı ve yer üstü zenginlikleri gibi pek çok alanda bilgi veriyordu. İkinci Cihân-Nümâ’da Çin, Japonya, Hindistan, İran, Arabistan, Afrika ve Yemen’den sonra Van’a geldi ve ‘bitmesinin hayırla nasip olmasını istediği’ Cihân-Nümâ, Çelebi’nin 48 yaşında vefat etmesi üzerine 422’nci sayfada kaldı.
10 kişilik bir heyetin kısa sürede yeni Türkçeye aktardığı kitap Osmanlıca kaleme alınmıştı. Matbaanın kurulmasından sonra basılan ilk kitaplardan biri olan Cihân-Nümâ, 1732’den sonra kütüphane raflarında unutulmaya terk edilmişti âdeta. Bu kitap için Kâtip Çelebi hem kendisi haritalar çizmiş hem de Ortelius’un çizdiği haritalardan örnekler almıştı. Prof. Bekir Karlığa, şu anda yayına hazırlanan kitabın İbrahim Müteferrika tarafından basılan çalışma olduğunu belirtiyor. Müteferrika, kitabın eksik kısımlarını Çelebi’nin öğrencilerinin eserlerinden de istifade ederek tamamlamış olsa da, Karlığa içeriğin Katip Çelebi’ye göre çok zayıf kaldığını dile getiriyor. Hayatı boyunca âdet edindiği üzere vefat ettiği 6 Ekim 1657 günü de sabah namazı vaktine kadar mum ışığında çalıştığı tahmin edilen Katip Çelebi, geride referans niteliğinde 20’nin üzerinde eser bıraktı. Karlığa, eserleri Batı dillerine tercüme edilen Katip Çelebi’nin Osmanlı’da ve Türkiye’de unutulmaya terk edilmesini “Türk aydınının fikir sefaleti” diye özetliyor: “Kendi kültürümüze ne kadar sahip çıkıldığının örneğidir bu. Kâtip Çelebi’nin iki ya da üç küçük kitabı basılmıştır sadece, yalnız onlar bilinir. Oysa dünya tarihine, İslam ve Hıristiyanlık tarihine dair önemli kitapları, tercümeleri var. Bunların çoğu tek nüsha ve günümüze kadar ulaşmış. 15 eseri hâlâ el yazması olarak duruyor.”
Yüzlerce yıldır Süleymaniye Kütüphanesi’nin raflarını süsleyen Cihân-Nümâ’nın hem orijinal tıpkı basımı hem de Türkçe tercümesi İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş.’nin desteğiyle önümüzdeki aylarda yayımlanmış olacak. Orijinal metnin 700 büyük boy sayfa olduğunu söyleyen Karlığa, Türkçe tercümeninse 500’er sayfalık 3 cilt olabileceğini belirtiyor. Tıpkıbasımın hedefi ilim adamları. Türkçe tercüme ise 350 sene önce bir Türk mütefekkiri nelerle ilgilenmiş diye merak edecek gençler için neşrediliyor.
18 şubat 2008








