‘Sütun gövdeleri arasında rüya hayaletleri gibi silikleşmiş küçük cemaat işte teravihe kalktı. Güzel sesler salâvat getirmeye başladı. Ve her dört rek’at başında Enderunlular bestenigârdan, sabadan, hüzzamdan, hicaz ve acemaşirandan kadim besteli Türkçe ilahiler okuyorlardı…” Ruşen Eşref (Ünaydın) hatıralarında bir çocukluk teravihini böyle anlatıyor. Muhtemelen selatin camilerden birinde kılınan namazdan cumhur müezzinlerin okuduğu ilahiler kazınıyor hafızasına. “Eskiler, dinledikleri eserin makamını anlayacak kadar musiki bilirdi.” tespitini doğrularcasına peşpeşe sıralıyor dinlediği eserlerin makamını.
Ramazan; rahmet, huzur, biraz da hüzün ve özlem ayı. Boşuna değil henüz gençliğinin sonlarındakilerin bile ah edip eski günleri özlemle anması. Bu nostaljiye uyup hatıra kitaplarına daldık sanılmasın. Biz geçmişin izinden gidip onu günü güzelleştirmek için kullananlardan bahsetmek niyetindeyiz. Müjdeyi baştan verelim, ramazanı İstanbul’da geçirecek ya da birkaç gün için yolunu düşürebilecek bahtiyarların da merhum muharririmizin naklettiği türden bir anı kaleme alma şansı var. Zira mübarek ay boyunca şehri bir uçtan diğerine dolaşacak cumhur müezzin grubu, camileri ve cemaati Enderun teravihi ile ihya edecek.
Enderun usulü 18’inci asrın başlarında Buhurizade Mustafa Itri Efendi tarafından tesis ediliyor. Musikinin ibadet içinde yoğun biçimde kullanılmasına dayandığı uygulamayı; ‘yatsı namazının farzından başlayarak her dört rekâtın başka bir makamda kıldırılması, müezzinlerin aralarda imamın yönlendirdiği makamlarda ramazan ilahileri okuması’ diye özetlemek mümkün. Ancak en başta tertibi ortaya çıkaran ortam ve kültürün özellikleri mâni bu basitleştirmeye. Zira her aşama başka incelik taşıyor ve bir maksada hizmet ediyor.
Müezzinlerin hep birlikte okuduğu hüseyni kametle başlayan namazın farzı, ısfahan makamında kılındıktan sonra müezzinbaşının rast tesbihine cemaat de eşlik ediyor. Silsile; uşşak, saba, evc ve acemaşiran şeklinde sıralanıyor. Sair zamanlarda Fatiha’dan sonra dilediği ayetleri okuyan imam, teravih namazı kıldırırken birtakım şekil şartlara tâbi. Kur’an-ı Kerim’den birbirini açıklar nitelikte bölümler okuyabiliyor. Kur’an-ı Kerim’den dua ayetlerinde olduğu gibi aralarında konu bütünlüğü bulunan bölümler yahut aynı kelimeyle başlayıp biten bir seri tilavet ediliyor.
Adından anlaşılacağı gibi sarayda başlayıp zamanla büyük camiler, konak ve dergâhlarda uygulanan usul, giderek tüm Osmanlı coğrafyasına yayılıyor. İmparatorluğun çöküş sürecine girmesiyle Eyüp Sultan bölgesinden başka uygulama alanı kalmıyor. Cumhuriyet döneminde cami görevlilerinin bir imam ve müezzinle sınırlandırılması ise uygulamayı neredeyse tamamen ortadan kaldırıyor… Enderun teravihinin inceliklerini bilenlerin sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor bugün. Mehmet Kemiksiz ve arkadaşlarının yürüttüğü çalışma, bu tablo içinde buluyor asıl anlamını. Yüzlerce yıllık medeniyetin inceliklerini ortaya koyan bir ramazan geleneği, geçmişin sisli hatıraları arasından günümüze taşınıyor.
18 sene evvel Hafız İlhan Tok himayesinde yola koyulup musiki çalışmalarına Mehmet Kemiksiz’le devam eden din görevlileri, aslında 2002’den beri Üsküdar’daki iki camide Enderun teravihi kıldırıyor. Bu süre, uygulamadaki eksikleri kapatmak ve repertuar oluşturmakla geçiyor. Malum unutulmuş bir gelenekten söz ediyoruz. Hatıratlar dışında yazılı kaynağın bulunmadığı bir alanda yol alabilmek için her tereddütlerinde çocukluğunda cemaate iştirak etmiş Emin Işık, Mehmet Ali Sarı, Niyazi Sayın, Necdet Tanlak gibi hocaefendilerin anılarına müracaat ettiklerini anlatıyor Kemiksiz. Tüm grup üyelerinin emek sarf ettiği araştırma sürecinde, beklenmedik karşılaşmalar da yaşanıyor. 10’u, 15’i geçmeyen ramazan ilahileri repertuarını genişletme çalışmaları sürerken Sultan Abdülaziz’in torunu Şehzade Mahmut Şevket Efendi’nin sarayda kılınan teravih namazlarında okunan ilahileri kaydettiği bir defter çıkıyor karşılarına mesela. Ya da tarihçe konusunda tereddüt yaşarken Dede Efendi’nin sarayda cumhur müezzin başı olduğuna dair bir vesikaya ulaşıyorlar. Neticede eksikler tamamlanıyor, eser sayısı 130’a kadar çıkıyor.
Grup ramazana hazırlanırken İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı da dâhil oluyor projeye. Neticede İstanbul’da heyecana vesile olacak, Anadolu’ya bir kez daha kendini taşra hissettirecek program son hâlini alıyor. Ramazan boyunca muhtelif camilerde eda edilecek teravihin ilk mekânı Sultanahmet Camii. 10 Ağustos’ta burada başlayacak uygulama, 7 Eylül’de Emirgân Birinci Abdülhamid Camii’nde nihayete erecek.
Bu aşamada akla gelebilecek sorulardan biri, kimilerinin din dışı kabul ettiği musikinin ibadet içinde kullanılmasının mahzurlu olup olmadığı? Kendisi de ilahiyat fakültesi mezunu olan Kemiksiz, geçmişteki uygulamaların aksini söylemesine rağmen oluşan geleneksel sanatların din dışı olduğu yönündeki telkine itibar etmiyor. Ona göre musikisiz din düşünülemez. Sadece 4 duvardan ibaret bir cami algısı ibadet ve muamelat tarafı bu kadar güçlü olan İslam’a yakışmıyor. Musikiyi lâdini ilan ettiğimizde Bilal-i Habeşi’nin ezan okumasını, Efendimizin Kur’an-ı Kerim’i ağlamaklı bir sesle tilavet ettirip tefekküre dalışını anlama imkânımız ortadan kalkıyor zira. “Farabi’den beri kabul edilen bir şey var. Geleneksel musikimizin makamları insan ruhuna etki ediyor. Neden sabah ezanı saba, akşam ezanı segâh makamında okunuyor, düşünmek lazım.” Teravih namazı için seçilen makamlar da belli bir maksada hizmet ediyor. Rast’tan başlayıp ısfahan, saba, hüseyni, evc, acemaşiran ve muhayyer ya da karcığarla biten seride makamların insan ruhu üzerindeki etkileri göz önünde bulunduruluyor. İftarın verdiği rehavetin ardından sükûnete ihtiyaç duyan bünye pestten tize, ağırdan hızlıya doğru yavaş yavaş hareketleniyor. İbadeti bir an önce bitmesi gereken bir külfet gibi algılamaktan uzaklaştırıp şevk ve zevkle idrak edilir hâle getiriyor.
Cemaatin kendiliğinden bu gayeyi idraki beklenmemeli elbette. Nitekim 8 yıl önceki ilk uygulamalarında epeyce tepki alan grup, bu kez imam ve müezzinlerin yanında hatipleri de dâhil etmiş çalışmaya. Musiki kültürüne vâkıf üç hatip her gün namaz öncesi cami kültürü ve musikisinden, edebiyatından, teravih namazlarından bahseden konuşmalar yaparak cemaati Enderun teravihi ve ezandan önce okunacak temcit ve sala, aralarda icra edilecek ilahiler konusunda bilgilendirecek ki ibadetin zevki sorularla gölgelenmesin.
Namazın süresi bir saati geçmeyecek şekilde ayarlanmış. Lakin Osmanlı’da böyle bir sınır yok. Terviha, kelime itibarıyla rahatlama anlamına geliyor. İki rekâtta bir selam veren cemaat, dağıtılan şerbetlerle serinletiliyor önce. Ardından biri kaside okuyor, bir başkası menkıbe anlatıyor. Cemaatle kılınan ve 20 rekât olduğu yönünde kuvvetli rivayetler bulunan teravih namazı, ramazanın feyiz ve bereketini zirveye çıkarıyor böylelikle.
Oruçla geçen bir günün sonunu bülbül sesli hafızların tilaveti eşliğinde kılınan namazla getirmenin zevkini kelimelere dökmek kabil değil elbette. Buradan sonra söz, neredeyse 100 yıldır kubbeleri altında böylesi bir şölen yaşamayan camilere koşacak cemaatte. İstanbul’un taşrasındakilerin duyacağı hüznü de göz ardı etmemek gerek. İlk teselli, namazların bazı televizyonlardan canlı yayınlanma ihtimali. Ayrıca bu sene için geç olsa da gelecek yıllarda uygulama alanını genişletebilecek bir gelişmeden de söz edelim. Namaz kılınışının, makamlar ve ramazan ilahileriyle örneklendiği iki CD ile birlikte bugüne kadar elde edilen bilgi ve belgelerin hülasasını içeren Enderun Teravihi kitabı, Türkiye genelindeki tüm müftülüklere iletilmiş durumda. Ayrıca kitap ve CD içerikleri dileyen herkesin indirebilmesi için www.enderunteravihi.com adresine de yüklenmiş. Gayretli imam ve müezzinlerin kalıcı bir adım atılana kadar bu kaynaklar aracılığı ile uygulamayı kendi cemaatlerine taşımaları mümkün. Sonrasında asıl vazife Diyanet İşleri Başkanlığı’nın elbette. Aşk ile buyurun Teravih namazına…
9 ağustos 2010








