Yakın zamana kadar devlet memurlarının sürgün yeriydi Hakkâri. Giden de bilirdi bunu, onu bekleyenler de… Birkaç yıldır bu imajı düzeltmeye yönelik adımlar atıldığı çoğunluğun malumu. Ancak kimse bu kadar kısa sürede tayinle gönderilmiş bir memurun, ‘Yeryüzünde bulunabileceğim en doğru yer Hakkâri!’ deme noktasına gelmesini beklemiyordu. Hakkâri Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İbrahim Belenli’yi, Vali Muammer Türker’i, Dr. Dilek Yeşilbaş’ı ve bugünlerde Hakkâri’de görev yapan diğer bazı devlet memurlarını ilgi odağı hâline getiren en önemli sebep, bu sıra dışı tavırları.
İki dağın arasında bir şehir Hakkâri. Bir yanında Cilo, diğerinde Sümbül. Yüksekçe bir tepeye çıkıp baktığınızda karşıdaki manzaraya şehir diyebilmek kolay değil. Nüfusu 80 bin kadar. Hayat yukarıdan aşağı inen bir ana cadde etrafında akıp gidiyor. Ulaşım üç saat mesafedeki Van üzerinden sağlanıyor. Günlük gazeteler akşamüstü ulaşıyor şehre. Terör eylemi olmadıkça ses seda gelmiyor. Hâl böyle olunca Hakkâri’nin ve Hakkârilinin imajı da terör parantezine kısılıp kalıyor. Neyse ki şu günlerde bu makûs talihe meydan okuyan birtakım gelişmeler cereyan ediyor şehirde. ‘Olayların’ perde arkasında ise aralarında Dr. Dilek Yeşilbaş’ın da bulunduğu bir avuç insan var.
Dilek Yeşilbaş, uzmanlığını 2008 yılı sonbaharında tamamlamış bir psikiyatr. Mecburi hizmet kurasında Türkiye’nin iki ucu; Kırklareli ve Hakkâri ihtimalleri ile yüz yüze gelince ilk tepkisi, ‘bana da bu yakışırdı’ oluyor. İlkokul yıllarında dedesinin cenazesi için gittiği Erzurum’u saymazsak Türkiye’nin doğusuyla hiç teması olmamış. Hakkâri’de görev yapacağı kesinleşince biraz tedirgin oluyor hâliyle. Ancak merak daha ağır basıyor. “Oraya neden gidiyorum? Neden ben ve neden Hakkâri?” Sekiz ay önce sorduğu bu sorunun cevabını şimdi biliyor.
Dilek Hanım’ın yıllık izninin bir haftasını İstanbul’da geçirdiğini Samsun’da yaşayan annesi bilmiyor. Gizlediğinden değil ama duyarsa neden buraya gelmedin diye üzülür düşüncesiyle söylememiş. Biz soruyoruz, neden Samsun’da ya da bir tatil beldesinde değil de İstanbul’da geçiriyor tatilini? “Bir gün geri dönüp baktığımda, ‘gerçekten uğraştım, yıllık iznimde bile kapı kapı dolaşıp neler yapılabileceğini anlattım’ diyebilmek için…”
Sokaklarında tanklar gezen şehir diyor Hakkâri’ye. Bu bir güvenlik meselesi ve zorunluluk, kabul ama kendini o şehirde büyüyen çocukların yerine koymadan da edemiyor. “Sokağa her çıktığımda kendime soruyorum, ben bu ortamda büyüsem ne hissederim? Zihnim sürekli tüfekle, tankla meşgul olacak. O benim dünyamda nereye oturur diye sorguluyorum. Ben bir psikiyatrım, bu insanlar hasta olarak karşıma geliyor. Taş atan çocukların adliyeye sevki için rapor vermem gerekiyor. Çocuklar taş atıyor. Sosyal faaliyetleri de, oyunları, eğlenceleri, eylemleri de bu.” Bu muhasebeyi bir tespitle noktalıyor: “İstanbul’daki çocuğun huzurla uyuması Hakkâri’dekinin taşatmaktan vazgeçmesine bağlı.”
Hakkâri’de yaşamak dünya nimetlerinin önemli bir kısmından mahrum olmak demek. Sinema, tiyatro, kafe, park, alışveriş merkezi… arıyorsanız nafile. Alışılan hayat standardından vazgeçmek kimse için kolay değil. Yeşilbaş için bu zorluğu katlanılır kılan, oradaki insanlarla empati kurabilmesi. Her gün hastalarından Hakkârili olmanın ne demek olduğunu dinliyor. “Poliklinikte insanlar her şeyi anlatıyor. Kocası kaybolan kadınlar geliyor mesela. Adam yok; ölü de, diri de yok. 80 yaşında depresyonda nineler geliyor. Köylerinden çıkarılmışlar. Yaşlı kadın torununa sarılıp ağlıyor, dayanamıyorsun.” Bir gece uykudan uyandırıp hastaneye çağırıyorlar Yeşilbaş’ı. 18’inde bir delikanlı intihara teşebbüs etmiş. Nedenini anlamaya çalışıyor. “Üniversiteyi kazandım.” diyor genç, ki Dilek Hanım gidip gördükten sonra bunun hiç de kolay olmadığına ikna olmuş durumda. “Aydın’a gidip kayıt yaptırdım ama yurt çıkmadı. Ev aradım, Hakkârili olduğum için kimse ev vermedi. Kalacak yer bulamayınca geri döndüm. Bu sene yine sınava hazırlanıyorum ama kazansam ne değişecek ki…” 9 yaşındaki bir çocuk 7 yaşındaki kardeşini getiriyor başka bir gün. Doktor hanım vaziyeti izah edecek kimseyi göremeyince ‘Bu çocukla kim ilgileniyor? Söylediklerimi kim yapacak?’ diye sorma gereği duyuyor. Ağabeyin cevabı karşısında bir kez daha hissediyor aynı çaresizliği: “Ben ilgileniyorum, dediklerinizi yapabilirim…”
İki ay sürüyor kendiyle mücadelesi. Baran Yetenek Avcıları Derneği’nin kuruluşu aynı günlere denk geliyor. Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Osman Gürdal’ın ‘kültürel aktiviteler düzenlemek istiyoruz. Bize danışmanlık yapar mısınız?’ ricası Yeşilbaş’ın arayıp da bulamadığı fırsat. 26 yıl sonra açılan sinema salonu, ÖSS sonuçlarının açıklanmasının ardından İstanbul’dan giden gönüllü hocaların hizmet verdiği tercih çadırı ilk icraatları. Yeni bir ajanda var şimdi elinde. Yüksekova yolunda arabaları taşlayan çocuklardan kurulacak 27 kişilik futbol takımına forma, top ve ayakkabı temin edilecek. İş adamları ve Hakkâri’nin İstanbul’da ikamet eden tanıdık simalarıyla görüşülerek şehrin ‘gerçek’ imajının tanıtımına katkı sağlanacak vs. Öncelikli gündem maddesi ise tenis kortunun üstünü kapatmayı üstlenecek bir gönüllü bulmak. Neden mi? Derneğin isminden de anlaşılacağı gibi şehir halkının yeteneklerine çok güveniyor Yeşilbaş. Ona sorarsanız daha kaç Yılmaz, Mustafa Erdoğan çıkar Hakkâri’den. Yeter ki önleri açılsın. Bu yüzden sanat ve spora ağırlık vermişler programlarında. Gönüllü ders vermeyi kabul eden tenis hocası takımını çalıştırmaya başlayamamışhenüz. Zira yıllar önce yapılan tenis kortu zemini hasarlı olduğu için iş görmüyor. Kışın altı ay yerde kalan kar hem kortun zeminine zarar veriyor hem de soğuk hava yüzünden kullanılmasına mani oluyor. Bu yüzden Türk Telekom zemini yaptırmayı üstlense de öncelikle üstünün kapatılması gerekiyor.
Yeşilbaş, ısrarla belirttiği gibi şehre umut taşımak amacında. Ayrıca ispatlamaya çalıştığı bir de iddiası var: “Başka alternatifleri olduğu hâlde terörü seçen insanları itham edebilirsiniz ama Hakkâri bu tarife uymuyor. Oyun parkı olmayan çocuk eğlenmek için taş atıyor. Ve siz ekranlarda teröre destek olmakla itham ediyorsunuz onları. Önce diğer çocukların sahip olduğu imkânları sunalım, taşatmaya devam ederlerse istediğinizi söyleyebilirsiniz ki ben bunun olmayacağını düşünüyorum.” Hakkâri insanına ne kadar güvendiğini her fırsatta dile getiriyor. Hakkârili kalbiyle konuşuyor, Dilek Hanım’a göre. Sanılanın aksine başkasını üzmemek, kırmamak üzerine inşa edilmiş bir hayatları var. “Hakkâri’nin hamuruna çok güveniyorum.” diyor: “Çocuklar bile başka burada. Utanır, isteyemez. 100 çocuk içine bir tane Hakkârili koyun, ben tanırım. Başını eğişinden, kaşını kaldırışından, çikolatayı alamayışından, mahcubiyetinden bilirim onu.”
“İnsanlığın kaybetmeye yüz tuttuğu” bu değerler hatırına orada ve ‘yeryüzünde bulunabileceğim en doğru yer’ noktasında Dilek Yeşilbaş. Neticede medeni kültür açısından birtakım eksiklikler olduğu muhakkak. Ancak önlerine doğru örnek koyulmamışsa neden öğrenmediniz demenin de manası yok. Şehrin gönüllü ‘imajmaker’leri, Rektör İbrahim Belenli, Vali Muammer Türker, Dr. İpek Erbarut, Dilek Yeşilbaş ve diğerleri geri kalan milyonları temsilen bu vazifeyi görmek için oradalar.
3 ağustos 2009








