Geçen hafta kültür sanat camiası; aktörü edebiyat, sahnesi İstanbul olan bir mevsim yaşadı. Diğer mevsimlerin aksine bu sadece bir hafta sürdü. Kalem erbabı bir masa etrafına toplanıp bir salon dolusu meraklı bakışın şahitliğinde şiir, roman, hikâye, deneme konuştu. Aslına bakarsanız herkesin sözünü ettiği İstanbul’du. Konuşmaları, şiirleri dinlerken düşünmeden edemiyor insan; edebiyat başka şehre bu kadar yakışabilir mi? Başka her hangibir şehrin bir semtine ömür feda edilebilir mi? İstanbul dışında nereye ‘şehir kılığına bürünmüş şiir’ diyebilirsiniz?
Şehir ve edebiyatın bu kadar iç içe geçmesi İstanbul’a has bir durum mu? Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi Başkanı Ali Ural’a göre değil. “Şehir ve yazar birbirini besleyen iki alan.” diyor Ural. Edebiyatçı şehirden beslendiği gibi şehir de edebiyatçıdan beslenir. Fizikteki bileşik kaplar yasasından hareketle ‘bileşik kalpler’ diye açıklıyor bu etkileşimi. “Birikimleri, yoğunluklarıyla birbirini besler şehir ve edebiyatçı. Biri dolmadan diğeri dolamaz.”
Türkiye Yazarlar Birliği’nin İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti sekreterliği himayesinde hazırladığı festival, bir hakkın teslimi aslında. İnsanlığı kendisiyle beraber yoğuran şehirler bu vefakârlığı hak ediyor, hele de sözünü ettiğimiz milattan önce 6 binden beri insana ev sahipliği yapan İstanbul’sa… “Şehir sadece güzellikleriyle değil; kaosuyla, acılarıyla da, ağaçlarıyla olduğu kadar kaldırımlarıyla, barındırdığı insanlarla da şairi ve yazarı besler, etkiler, kuşatır.” diyor kendisi de bir edebiyatçı olan Ali Ural. Ve şöyle devam ediyor: “İstanbul’un ilk kent beylikleri Sultanahmet ve civarında kurulalı 5 bin sene olmuş. İnsanlık ve medeniyet İstanbul’u âdeta podyum olarak kullanmış. Böyle bir zenginlik içerisinde bu şehrin kapsamlı bir edebiyat festivali olması gerekiyordu.” Tarihî derinliği kadar bugünüyle de önemli İstanbul. Türkiye’nin kültür merkezi o.
Bir hafta süren edebiyat festivali süreklilik hedefiyle başlatıldı. Merkezde edebiyat olsa da edebiyatla ilişkisi bulunan sanat alanları da hatırlandı tabii olarak. Necip Sarıca’nın ‘Türk Filmlerinde İstanbul Belgeseli’ güzel örneklerden biri. Edebiyat festivali için yazılan Şeyh Galip tiyatro oyunu ve elbette şarkılar, İstanbul şarkıları. Etkinliğin belki de en etkileyici yanı mekânıydı. Programlar Mimar Sinan’ın 16’ncı yüzyılda inşa ettiği Kızlarağası Mehmet Ağa Medresesi’nde gerçekleştirildi.
Bir haftanın özetini verdikten sonra gelelim detaylara… Prof. Dr. İskender Pala bir süredir ‘Kültürel Meselelerimiz’ başlığıyla peş peşe kaleme aldığı yazılarda bihaber okurlarını belli bir kıvama getirmişti. Kısaca şunları söylüyordu Pala: “Kültür savaşlarından bahsedilen bir yüzyıldayız. Artık silahlar yerine kültürel değerlerinizle mücadele meydanına atılıyorsunuz. Bu savaşı kaybedecek olanlar hayatın diğer alanlarında da kayıpta sayılacak. Kültür ve sanat alanında ağır aksak, topal çolak da olsak bir vizyon kazandık. İlla ki vizyonun bir ayağı gerçekten topal: sağ ayağı… Derdimin modası geçmiş bir sağcılık – solculuk iddiasında bulunmak olmadığını bilirsiniz; hayır, benim maksadım ülkemizin sağ ayağı ile sol ayağının artık buluşması gerektiğini ve sağlıklı yürüyüşler için bunun kaçınılmaz olduğunun hatırlanmasıdır.” Bu ifadeler zihnimizde bütün tazeliğini korurken Edebiyat Festivali’nin ilk gününde Roni Margulies de katıldı tartışmaya.
Şairler toplanmış; şiir, şehir, İstanbul üçlemesini konuşuyor. Adnan Özer, mimarinin, müziğin donmuş hâli olduğunu söylüyor. Haydar Ergülen İstanbul’un kalenderliğinden dem vuruyorken, hazırlıksız yakalanıyor katılımcı ve konuklar. Margulies mikrofonunu açıp, “İtiraf ediyorum ki, Türkiye Yazarlar Birliği’nden davet aldığımda adlarını ilk kez duyuyordum.” diye giriyor söze: “Küçük bir araştırma yaptım. İnternet sitelerinde yer alan isimlerin hiçbirini tanımıyordum. Bu problem onlardan değil benden kaynaklanıyordu şüphesiz. Fakat Türk edebiyatını, bu alanda eser veren insanları takip etmeye çalışan biriyim ben. Sonradan hatırladım ki Türkiye tek değil iki memleket. Birinde yaşayanlar ötekinin sakinlerini tanımaz.” İster istemez tartışmaya çekiliyoruz yani. Ali Ural soracağımızı tahmin etmiş olacak ki kendisi başlıyor anlatmaya. “Çok farklı çevrelerden, şiir ve yazı anlayışlarından, inanç ideolojiden insan bir araya geldi. Etkinliğin bütününde bu yaklaşım hâkim. Çünkü Türkiye Yazarlar Birliği, Türk edebiyatının bir bütün olduğuna inanır.” Dünyanın başka bir yerinde edebiyat alanında sağ sol ayırımından bahsetmek mümkün değil. Sağcı İngiliz edebiyatı, solcu İngiliz edebiyat, sağcı Fransız edebiyatı, solcu Fransız edebiyatından değil İngiliz ve Fransız edebiyatından söz edilir. Oysa bizim ülkemizde camianın ikiye bölünmüşlüğü bir yana bir de bile isteye bir temassızlık var aralarında. Ural, festival katılımcılarından verdiği örneklerle Türkiye Yazarlar Birliği’nin bu kopuklukla mücadele ettiğinin altını çiziyor. Onlara göre, önemli olan nitelik: “Bu festival hiçbir zaman bir grubun, anlayışın, inancın sınırlarında kalmayacak. Bizim düsturumuz Türk edebiyatı platformunda buluşmak. Bütün etkinliklerimizde de buna dikkat ettik. İstanbul’dan nasiplenmiş herkese burada yer var.”
Medresenin odalarından birinde, karşılıklı konulmuş bir zamanlar Cemil Meriç’in kullandığı iki koltuk koyu bir edebiyat sohbeti için gerekli ortamı sağlıyor. Duvarlarda Üstad’ın hiç görülmemişfotoğrafları, masanın üzerinde kitapları duruyor. Yan odada Türk edebiyatının devlerinden Kemal Tahir’in eşyaları sergileniyor. Daktilosu, bastonu, şapkası, eldiveni, kalem açacağı ve 12 yıl kalacağı cezaevine giderken götürdüğü tahta bavulu… Bir diğer kapıdan içeri süzüldüğünüzde bu kez Tarık Buğra’nın özel eşyalarıyla karşılaşıyorsunuz. “Burada sergilenen fotoğraflara baktığımda bir zamanlar edebiyat çevrelerinin daha kolay bir araya geldiğini görüyorum.” diyor Ural: “Bu geleneğin devam etmesi gerekiyor. Ama siyasi hayatta statükonun devam etmesini isteyenler kadar sanat hayatındaki statükonun devam etmesini isteyenler de var.”
Ural’a göre, ‘sağ’ bu ayrılığı daha kolay aştı. Bunu “Hikmet mü’minin yitik malıdır. Nerede bulursa alır” düsturuna bağlıyor. Kendini sağ muhafazakâr olarak niteleyen insanlar hemen herkesi okuyor, yazıyorken solun rezervlerinin durduğunu kaydediyor: “Bugün hâlâ bazı sol aydınlar Peyami Safa’ya ambargo uygular. Yahya Kemal’i görmezden gelir, Mehmet Akif’i şairden saymazlar; hâlbuki Nazım, bir kitabının girişine ‘Akif büyük şair, inanmış adam’ yazmıştır. Sonradan o söz çıkarıldı kitaptan.” Söz konusu tutumu her iki çevreye de genellememek gerek elbette. Kiminin aşırı güvenden kimininse kompleksten kaynaklandığını söylediği bu ‘körlük hâli’ ülkenin kültür ve sanat camiasına ve kültür hayatına çok şey kaybettirmiş olsa da yavaş yavaş aşıldığı kanaatinde Ural. Tartışmayı başlatan İskender Pala ise bu kadar iyimser değil. Ona göre 68 kuşağı dünyadan çekilip gitmeden öteleyici anlayış da ülkemiz semalarından gitmiş olmayacak…
14 aralık 2009








