40’lı yaşlarda bir kadın, kürsüde zaman zaman sesi titreyerek anlatıyor: “Hukuk eğitimi aldığım Ürdün’den Filistin’e dönüyordum. 20 yaşındaydım. Ailemi görmeyeli birkaç yıl olmuştu. Çok heyecanlıydım. Ancak eve ulaşamadan gözaltına alındım. Polisler hiçbir soruma cevap vermiyordu. İtip kakarak, hakaret ederek bir arabaya bindirdiler. Karakola gidince kafama pis bir poşet geçirip zorla kıyafetlerimi çıkarttılar. Günlerce kabir gibi bir yerde; o halde, kıpırdamama izin vermeden tuttular. Temizlenmek istediğimde, ‘kendi kokundan ölmen için seni pislik içinde tutuyoruz’ diyorlardı. Gerçekten kirleniyor muydum yoksa temizleniyor muydum hiç emin olamadım…” Salona yoğun bir duygusallık hâkim. Şimdi Lübnan’da yaşayan avukat Selva Hanım cezaevinden ancak bir yıl sonra çıkabildiğini söylüyor. Hangi suçtan tutuklandığını hâlâ bilmiyor…
2001 yılında Ariel Şaron’un Mescid-i Aksa’yı ziyaretine duyulan öfkeyle bir araya gelen Kudüs Müessesesi’nin düzenlediği toplantıya katılanlarda bariz bir tepki ve öfke hissediliyor. Yusuf el- Kardavi’nin gayreti ve teşvikiyle bir araya gelen Kudüs Müessesesi’nin İstanbul’da düzenlediği sempozyumda 65 ülkeden binlerce Müslüman ve Hıristiyan bir arada. Doğu Kilisesi, Arap Barolar Birliği, sosyal demokrat ve milliyetçi Arap örgütleri… Ancak iki eksik kendini hemen fark ettiriyor. Ev sahibi konumundaki Türk katılımcı sayısı yok denecek kadar az ve anti-siyonist Yahudiler programa davet edilmemiş.
Dışarıdan bakanlar için işgal ve beraberinde getirdiği sıkıntılar onlarca yılda Filistinlilerin kaderi haline geldi adeta. Ancak dünyanın geri kalanına hâkim olan bu teslimiyet hali Filistin halkı için geçerli değil. Duygu ve öfke dolu konuşmalar, keskin genellemeler, tekbirler, sloganlar; ardında Hamas’ın, Mahmud Abbas ve Şimon Peres restleşmelerinin, intihar saldırılarının görünmez kıldığı acıları saklıyor.
“Medeniyetin beşiğini koruyalım. Çünkü o tutsak kutsallığın başkentidir. Çünkü o zincirlere vurulmuş bir yüceliktir. Çünkü 181 km uzunluğundaki beton duvar onun boğazını sıkıyor. Çünkü onu kuşatan 23 askerî kontrol noktası, ahaliye zindan hayatı yaşatıyor. Çünkü etrafından 26 Yahudi yerleşim merkeziyle kuşatılmış durumdadır.” Çağrı metninde yer alan bu cümleler 1947’den beri yaşanan sıkıntıları ifade etmeye yetmiyor. Tebliğlerde İsrail yönetiminin sokakların, caddelerin, dağların, derelerin, ağacın, kuşun… yüzyıllardır taşıdığı isimleri değiştirdiği ifade ediliyor. “Hafızamız silinmeye çalışılıyor.” diyor Filistinliler.
Kudüs sempozyumunda, alışıldığı üzere önceden hazırlanmış tebliğler sunulmuyor. Kürsüye çıkan her konuşmacı bir diğerinden aldığı ilhamla giriyor söze. Ortama acının dili hâkim. Siyasi ve fiilî zorlukları aşarak Filistin’den gelebilen onlarca katılımcıdan biri Kudüs Müftüsü Muhammed Hüseyin. Kudüs’ün mahremiyetinin ihlal edildiğini söylüyor Hüseyin: “Müslüman gençler Mescid-i Aksa’ya giremiyor. Camiler tamir edilemiyor, insanlar ev yapamıyor. Hıristiyanların Kıyamet Kilisesi’ne gitmesi engelleniyor. Hayat hürriyeti yok. Yerde ve gökte tüm kanunların kabul ettiği ibadet hürriyeti yok… Onlar Mescid-i Aksa’nın altını kazdıkça biz Kudüs sevgisini kalplerimize kazmakla yetiniyoruz…”
Filistin sorununun Türkiye gündeminde olduğu günlerde yapılıyor toplantı. Sempozyum konukları İstanbul’a gelirken Mahmud Abbas ve Şimon Peres Ankara’da el sıkışıyor. Bir sonraki gün Türk bilirkişi heyetinin Mescid-i Aksa ve çevresinde yaptıkları keşif gezisi sonucunda hazırlanan ve aylardır sır gibi saklanan Kudüs raporu basına sızıyor. Katılımcılar bu gelişmelerden etkilenmiş görünmüyor. Kalıcı bir çözüm için hakkaniyet ve uluslararası kararlılık gerekiyor onlara göre. Ancak taraflardan biri İsrail olunca arabulucuların tarafsızlık sağlayamadığını düşünüyorlar. Hâkim kanaat şu: Arabulucu devletler İsrail’den yana tavır takındığı için barış görüşmeleri başarısız oluyor.
HIRİSTİYANLAR DA MAĞDUR
Kudüs Müftüsü, Filistinlilerden İsrail lehine tavizler koparmakla suçluyor üçüncü ülkeleri. Geçmişte yaşanan olumsuz tecrübeler sebebiyle Türkiye’nin başlattığı diplomatik atağı ümitle; ama temkinle izliyorlar. “Hazreti Ömer, Kudüs fethedildiğinde Kıyamet Kilisesi’nde namaz kılmayı reddetmişti. Ömer orada namaz kılarsa Hıristiyanlar kendi dinleri üzerine ibadet etmekten men edilebilirdi. Bu hassasiyet yüzlerce yıl korundu. Ya bugün? Yahudiler dışında kim özgür Filistin’de?” diye sormaktan kendini alamıyor Muhammed Hüseyin. İslam ülkeleri Filistin sorununu Müslümanlar üzerinden okumaya alışmışken Hıristiyanların da işgalden etkilendiklerini duymak şaşırtıcı geliyor. Fakat Kudüs Ortodoks Kilisesi Sözcüsü Ataallah Hanna’ya göre ağaçla taş arasında bile fark gözetmeyen işgal güçlerinin insanlar arasında fark gözetmesini beklememek gerek. “İsrailliler için barış, Filistinlileri oradan sürmek anlamına geliyor.” diyor Hanna. “1948’den beri Ortodoks Hıristiyanlara ait binlerce dönüm araziye el konuldu. Tersine göç eden din adamlarının işlerini hiç olmadığı kadar kolaylaştırdılar. Kudüs’ü Kudüslülerden arındırmak istiyorlar.” Ataallah Hanna, Hıristiyan cemaatin Filistin’deki tüm örgütlerle ve siyasi hareketlerle iyi ilişkileri bulunduğunu, İsrail’in bu dayanışmayı dünyaya göstermek istemediğini anlatıyor. Bu nedenle Kudüs buluşmasına katılma kararı İsrail basını tarafından sert bir dille eleştirilmiş. Kendi ifadesiyle toplantıya katılmaması için yoğun baskı görmüş. İri yapısı, tepeden tırnağa siyah kıyafeti, uzun sakalı, boynundaki Hazreti Meryem kolyesi ile kalabalık salonda hemen fark ediliyor Hanna. Kendisine yoğun ilgi gösteren dinleyicilere İsrail’in en başta dinleri istismar ettiğinden söz ediyor: “Mücadelelerini dünyaya dinî bir dava gibi sunuyorlar. Oysa oradaki mücadele hak sahibi ile hakkı gasp eden arasında yaşanıyor.”
Batılı ülkeler İsrail’e açık destek verirken Müslümanların suskunluğundan yakınıyor. Ve haklı bir soru soruyor Ortodoks cemaati sözcüsü Ataallah Hanna: “Zengin Yahudiler ve ABD’liler Kudüs’ten toprak satın alırken varlıklı Müslümanlar nerede? Bunu çok merak ediyorum…”Ancak aynı soruyu Hıristiyan dünya için de sormak mümkün elbette. İsrail’in en büyük destekçisi durumundaki Hıristiyan Batı’yı nasıl açıklamak gerek? Bir düzeltme yapma ihtiyacı duyuyor: “Halkının bir kısmı Hıristiyan olsa da Batılı ülkelerde laik rejimler hâkim.” İstanbul ziyareti esnasında Fener Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos ile de görüşen Ataallah Hanna, Ortodoks cemaatinin Filistin sorununu Batı’nın gündemine taşımak maksadıyla Avrupa’da bir toplantı hazırlığı içinde bulundukları haberini de veriyor. Hanna, Bartholomeos’la ilgili olarak, “Çağırılsaydı o da burada, yanımızda olurdu.” diyor.
Toplantı boyunca pek temas edilmeyen hususlar var. Filistinli örgütler arasındaki çatışma ve intihar saldırıları gibi. Kudüs Müessesesi Genel Sekreteri Ekrem Adlunî’nin de belirttiği gibi toplantının tertip sebebi Kudüs merkezli bir birleşme sağlamak. Bu konuların konuşulması ise kaçınılmaz bir ayrılık manasına gelecek. Ataallah Hanna, Hıristiyanların intihar saldırılarına kesinlikle karşı çıktıklarını söylemekte sakınca görmüyor yine de.
Kudüs’te üç ilahi dinin kutsal kabul ettiği çok sayıda ibadethane var. Mescid-i Aksa’nın bulunduğu bahçenin 20 kapısı bulunuyor. UNESCO’dan sonra Türk heyetinin de raporda belirttiği gibi Mağrib kapısı İsrail’in gerçekleştirdiği kazılar sebebiyle yıkılmak üzere. Yine aynı bölgede bulunan Kıyamet Kilisesi’nin onarılmasına da izin verilmiyor. Ataallah Hanna, Kudüs’ün son halini kanserli bir bünyeye benzetiyor: “Kudüs’e yukarıdan baktığınızda şehrin Araplara ait olduğunu anlarsınız. Ama aradaki anlamsız çıkıntılar da dikkatinizden kaçmaz. Bunlar İsrail yapıları. Kanser hücreleri gibiler. Orada olsalar da şehre ait değiller.”
KUDÜS İÇİN SİLAHSIZ MÜCADELE
Hazreti İsa’nın doğduğu, Hazreti Muhammed’in semaya yükseldiği şehrin her taşı kıymetli muhakkak. Ancak tarihî yapılar çerçevesinde dönen tartışmalar o binaların çevresinde yaşayan insanları görünmez kılabiliyor. Filistinli Abdurrahman Abbad da buna itiraz ediyor. “İnsan binadan daha önemlidir. Secde eden bir kul, bir mescidden daha önemlidir.” diyerek giriyor söze Abbad. “1968’den beri 800 binden fazla insan İsrail cezaevlerine girdi. İsrail sadece iki askeri için Lübnan’a saldırdı. Peki, dünya öldürülen 12 bin Filistinli için ne yaptı? Onların anne babaları, kanı, canı yok mu? Suçlu değillerdi bu insanlar, hiçbirimiz değiliz. Özgürlük istediğimiz için mahkûm olduk biz…”
Çekilen tüm acıları bir anda dindirmek mümkün değilse de yapılabilecek bir şeyler olmalı! Ekrem Adlunî Müslümanlara, Kudüs’e karşı sorumluluklarını hatırlatıyor: “Çok acı bir savaş veren Kudüs sadaka dilenmeyecek kadar onurlu ve kişiliklidir. Elinize silah alarak da; kişisel imkânlarınızı, emeğinizi, bilginizi, paranızı seferber ederek de işgalle mücadele edebilirsiniz. Bizim vazifemiz ikincisini yapmak.”
26 kasım 2007








