Close Menu
Ayşe AdlıAyşe Adlı

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    • Yeşilçam’dan Portreler
    • Geçmiş Zaman Olur Ki…
    • Türkiye Kurulurken…
    • Hoş Sada!
    • Tüm Kategoriler
      • Şehir ve Mekan
      • Dünya’dan
      • GeziYorum
      • Kitabiyat
      • Nadir Söyleşiler
      • O Şehr-i İstanbul Ki…
      • Portreler
      • Sinema Yazıları
      • Sanat Penceresi
      • Tarih Yazıları
      • MetaFizik
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    Portreler - men bende-i Kur’ânem…

    men bende-i Kur’ânem…

    Hazret-i Mevlânâ’yı tanımaya kendi tarifiyle, “Men bende-i Kur’ânem” ile başlayınca büyük bir mesafe açılıyor ona atfedilen, ismi ve yolu işaret edilerek yapılanlarla arasında. Kendisinden sonraya rehber olarak bıraktığı Mesnevî, muradı hakikate ulaşmak olanlara aynı istikameti işaret ediyor asırlardır…
    Şubat 13, 2015
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

    Bazen söze başlamak zordur. Dinlemeye, anlamaya ihtiyacınız varken anlatmanız istendiğinde, kelimeler karşınıza dikilir. Vuslat yıldönümü münasebetiyle Hazret-i Mevlânâ’dan bahis açmak gerekmişken bütün cesametiyle hissettiriyor aynı zorluk kendini. Söz bize düşmez elbet, farkındayız. Bu vakte dek dile gelmiş hikmeti; aklımızın erdiği, dilimizin döndüğünce nakletmek muradımız. Öyleyse destur isteyerek başlayalım. Umulur ki Hâzret-i Pîr’in himmetinden nasipleniriz.

    Yakınında bildiğini tanımaz çoğu zaman insan. Bu âşinalık zannı, anlamanın en büyük düşmanıdır. Hazret-i Mevlânâ ile aramızda böylesi bir görünmez duvar var âdeta. Kendinden, “Bizden sonra liderlik edecek” dediği Mesnevî’sinden haberdarız hesapta. Ancak ne kadar yakınız kastettiği mânâya? Ya da şöyle sormak gerek belki; mana âlemine tercüman olan zatlar mı anlaşılmaz, yoksa biz mi anlamak kabiliyetinden mahrumuz?

    Mesnevî’nin daha en başında bizim adımıza cevap veriyor Hazret: “Men beher cem’iyyeti nâlân şüdem / Cüft-i bedhâlân ü hoşhâlân şüdem / Herkesî ez zann-i hod şüd yâr-i men / Vez derûn-i men necüst esrâr-i men (Her cemiyette, mecliste inledim durdum. Kötü huylu olanlarla da, iyi huylu olanlarla da düşüp kalktım. Herkes kendi anlayışına göre yârim oldu. Çoğu, anladım zannıyla içimdeki sırları araştırmaya bile lüzum görmedi. Herkes beni kendi durduğu noktadan değerlendirdi. Kimse içimde yatan o derûnî sırrı araştırmadı.)” Öyleyse biz kim olduğunu öğrenmeye gayret ederek başlayalım, belki lutf-i İlahî fazlasını ihsan eder…

    Mevlânâ Hüdavendigar, dönemin önemli ilim merkezlerinden Belh’te, Efendimiz’in mana âleminde verdiği isimle ‘Sultanü’l-Ulemâ’ Bahâeddin Veled’in evladı olarak dünyaya geliyor. Belh; Moğol, Selçuklu, Haçlı tehdidi altında. Tercümeler vasıtasıyla İslam âlemine girmeye başlayan Yunan felsefesi metinleri, âlimler arasında ciddi ihtilaflara sebep olmuş. Bahâeddin Veled, kaynağı vahiy olan dinin yozlaşmasına vesile olacağını düşündüğü için tercümelere karşı çıkıyor. İmam-ı Gazâlî aynı endişeden dolayı İslam filozoflarını küfürle itham ediyor.

    Felsefî akımların ve etkilerinin giderek artmasını vaazlarına mevzu eden Sultanü’l-Ulema, Belhli âlimlerden büyük müfessir Fahreddin Razi ve Hükümdar Harizmşah’ın düşmanlığını çekince ayrılık zarurî oluyor. Kalmanın imkânı yok… Necmeddîn-i Kübra Hazretleri’nin halifesi, Kübrevî şeyhi Bahâeddin Veled, ailesi ve talebeleriyle birlikte sefere çıkıyor.

    Nakşî büyüklerinden Molla Cami’nin Nefehatü’l-Üns’te kaydettiğine göre; Anadolu’ya yönelmeden önce Hicaz’a giden kervan, Şam-ı Şerif’e de uğruyor. Ve Sultanü’l-Ulema o esnada orada ikâmet eden Muhyiddîn İbn-i Arabî Hazretleri ile görüşüyor. Şeyh-i Ekber, küçük bir çocuk olan Celâleddîn ve babasını gördüğünde; “Sübhanallah” diyor, “Bir umman, ırmağın peşinde yürüyor!” Irmak Bahâ Veled, ummandan kasıtsa Hazret-i Mevlânâ…

    Belh’ten başlayan sefer, Selçuklu hükümdarının davetiyle Konya’da nihayete eriyor. Anadolu siyaseten sarsıntılar içinde ancak manevi açıdan en bereketli devrini yaşıyor o yıllarda. Sadreddin Konevî, Necmeddin Dâye, Âhi Evran, Hacı Bektaş-ı Velî, Evhadüddîn Kirmânî, Fahreddîn Irakî, Kutbeddîn Şirazî, Yunus Emre ve elbette Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî birlikte karıyor doğacak yeni medeniyetin hamurunu.

    Babasının ve mürşid-i sanisi Seyyid Burhâneddin Muhakkik Tirmizî’nin rahle-i tedrisinden geçen Hazret-i Pîr, dervişlerinden Sipehsâlâr’ın kaydettiğine göre; lugat, Arabiyyat, fıkıh, tefsir, hadis ma’kulat ve menkulat (akli ve nakli) gibi ilimlerde zamanın önde gelen âlimleri arasında sayılıyor. Babasının vefatından sonra, daha 20’li yaşlarda medresesinin ve dergâhının başına geçiyor. Ancak gerçek şahsiyetinin ortaya çıkması için Şems-i Tebrîzî ile karşılaşması gerekiyor.

    Rivayet odur ki Mevlânâ Hüdâ-vendigâr 37 yaşında, binlerce müridi olan bir şeyhken düşüyor Hazret-i Şems’in yolu Konya’ya. O vakte kadar bilmediği bir lezzeti tadan Celaleddin-i Rûmî’yi, Kübrevîlikten Mevlevîliğe, Molla Hüdâvendigâr’lıktan Mevlâ-nâ’lığa taşıyor bu ilişki. Şems-i Tebrîzî ile birlikteyken Divan-ı Kebîr veriliyor Hazret-i Pîr’e. Şems alınınca ise Mesnevî…

    Sipehsâlâr’ın naklettiğine göre yanında bulunduğu 40 yıl içinde yatağına ve yastığına dinlenmek maksadıyla bir kere yan üstü yatmayan Hazret-i Pîr; vuslatı arzuluyor. Şems’le ulaştığı terk-i terk makamında şeyhlik bile ağır geliyor artık: “Ya Rabbi, beni oynak, yaramaz nefsin elinde bırakma! Beni senden başkasıyla uzlaştırma! Nefsimin hilesinden, fitnesinden sana sığınırım. Ben seninim, beni tekrar bana verme.”

    Mesnevî’nin kaleme alınması için Hazret-i Pîr’i teşvik eden ve kâtiplik yapan halifesi Hüsameddin Çelebi, Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’yi yazdırırken hiçbir kitaba bakmadığını, eline kalem almadığını anlatıyor. Medresede, Ilgın kaplıcalarında, Konya Hamamı’nda, Meram’da aklına ne geldiyse söylüyor. Bunları hemen zapt eden Hüsameddin Çelebi, yazmaya yetişemiyor bazen. Kimi zaman günlerce aralıksız ‘şiir’ söyleyen Hazret, bazen aylarca susuyor.

    Allah Rasulü bile aracılık ettiği vahiyden dolayı falcılıkla, kâhinlikle itham edilmişken ona ne denmez! Mevlânâ da payına düşeni alacak elbet bu cehaletten. İnsaf sahipleri içinse tek söz kâfî: “İn ne necmest û ne remlest û ne hâb / Vahy-i Hakk, vallâhü â’lem bissavâb (Bu sözler ne falcılık, ne kehanettir, ne de gelişigüzel söylenmiştir. Akıldan ve nakilden, kişiyi hedefinden uzak kılan sözler değildir. Âdeta Hakk Teala’nın vahyidir ve o vahyin bereketiyle ortaya çıkmıştır. Kim için söyledi, hangi sırla dile geldi ve bu mananın gerçek talibi kimdir? İşte bunu hakkıyla bilen Allah-u Teala’dır!)”

    Osmanlı, Mesnevî ile, Konya henüz Karamanoğlu Beyliği sınırları içindeyken, Fetret Devri’nden sonra Şeyhülislam olan Bursa Kadısı Molla Fenârî’nin yaptığı Mesnevî Mukaddimesi şerhi sayesinde tanışıyor. Hazret-i Pîr ve eserleri İkinci Murad devrinden itibaren bir daha hiç kaybetmeyeceği itibara kavuşuyor. Tüm tekkelerde, medrese ve camilerde Mesnevî okunuyor. Sâdî, Halvetî, Kâdirî, Nakşî şeyhleri Mesnevî şerhi kaleme alıyor. Sadece sûfîler değil, Osmanlı toplumunun hukukçuları; Dâvûd-ı Kayserî, Hamza Fenarî, Asım Efendi, Musa Kazım Efendi, Mesnevî okutuyor. Bu yüzden “Mesnevî şevkini eflâke çıkarmış nâyız / Haşredek hem-nefes-i Hazret-i Mevlânâ’yız” diyen Yahya Kemal, Osmanlı’nın Viyana kapılarına bulgur pilavı yiyerek ve Mesnevî okuyarak dayandığını söylemekte beis görmüyor. Ve 6 asır önce Herat’ta yaşayan Nakşibendi şeyhi Sa’dettin Kaşgarî’nin müridlerinden Abdurrahman Cami’nin söylediği “Nist Peygamber velî dâred kitab (Peygamber değil amma kitabı var)” sözü asırlardır tekrar ediliyor.

    Kur’an ve Hadis’ten sonra dünyada namına mektep kurulmuş yegâne kitap Mesnevî. Devirler, insanlar, zahirde meseleler farklıyken bir eserin asırlar boyu ihtiyaca cevap vermesini neyle, nasıl izah etmek gerek? Ne söylüyor ki Hazret-i Mevlânâ, her asırda o sözü anlayan kendi derdine derman buluyor?

    Erbabı; ‘insanı yaratılış gayesine taşıyor’ diye özetliyor. Âdemoğlunun ihtiyacı her devirde aynı; varlık gayesine erişmek. Dünyevî meyillerin tıkadığı mana kanallarını açıyor Hazret-i Pîr ve kula, Rabbine doğru yürümesi gerektiğini hatırlatıyor. “Ne arıyorsan osun sen!” buyuran Hazret-i Pîr, hakiki sevgiliyi işaret ediyor her vesileyle. Kalp bu istikameti tutturduğunda zamanın da zeminin de önemi kalmıyor artık. Kim kulak verse ona, derdine derman buluyor. Allah ve Rasulü dışında bir şeyden bahsetmiyor zira.

    “Men bende-i Kur’ânem, eger candârem / Men hâki rehi Muhammed Muhtârem / Eger nakl kûned cüz in kes ev güftârem / Bîzârem ez u vez ân suhen bîzârem (Canım bedende olduğu müddetçe ben Kur’an’ın sadık bir kölesi, Muhammed’in (sav) ayağının yolunun tozuyum. Eğer biri benden buna aykırı bir söz naklederse, davacıyım o sözden de onu söyleyenden de)”…

    İçinde binden fazla âyet-i kerime tefsiri bulunan Mesnevî’nin sırrını, Bahariye Mevlevîhânesi şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede fâş ediyor: “Fahriyâ! Mâlûmudur erbâb-ı irfânın bu râz / Lafz-ı Mevlânâ’dan ancak zât-ı Mevlâ’dır garaz…” O halde söze burada nihayet verip ilk öğüdü “Dinle!” olan Hazret-i Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî’ye kulak verelim artık. Zira Hazret’in buyurduğu gibi ‘Bazı sözler kulaktan girer, oradan kalbe iner, kalbi döller, orada çoğalır. Bizim sözümüz, kalbini açana dölleyici sözdür.’: “Vakt-i Şerîf hayrola! Hayırlar fethola! Şerler def ola! Allah-ı Azîmüşşan ism-i zâtının nûruyla kalplerimizi pür-nûr eyleye! Dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı Şems-i Tebrizî, kerem-i imâm-ı Ebubekr-i, Ömer-i, Osman-ı, Alî, şefaat-i Muhammed Mustafa Nebî, Hû diyelim Hû!”

    MEVLÂNÂ’NIN ESERLERİ

    DİVAN-I KEBİR: Mevlânâ’nın çeşitli konularda söylediği şiirlerin tamamı bu divandadır.

    MESNEVÎ: Mesnevî her ne kadar klasik Doğu şiirinin bir şiir tarzı ise de mesnevî denildiği zaman akla Mevlânâ’nın Mesnevî’si gelir. Dili Farsçadır. Mevlânâ Müzesi’ndeki 1278 tarihli nüshaya göre, beyit sayısı 25 bin 618’dir.

    FİHİ MA FİH: Mevlânâ’nın çeşitli meclislerde yaptığı sohbetlerin, oğlu Sultan Veled tarafından toplanması ile meydana gelmiştir.

    MECALİS-İ SEBA’A: Adından da anlaşılacağı üzere Mevlânâ’nın yedi meclisinin yedi vaazının not edilmesinden meydana gelmiştir.

    MEKTUBAT: Başta Selçuklu hükümdarlarına ve devrin ileri gelenlerine nasihat için, kendisinden sorulan ve hali istenilen dini ve ilmi konularda açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet mektuptur.

    Bu cemiyette Mevlânâlık kimindir?

    Hazret-i Mevlânâ bir gün hamamda beraberindekilere 3 kere sordu: “Bu cemiyette Mevlânâ’lık kimindir?” Cevap vermediler. Dedi ki “Bir yabancı gelip hamamın camından baksa, elbiselerinizi görse, Mevlânâ fakirlerinin hamamda olduğunu anlar. Demek ki elbiseleriniz sizi tarif eder. Bilir misiniz, kıyafetiniz sizi ne kadar anlatır? Niyet ve gayret edin ki elbisenizin sizi tarif ettiği gibi siz kıyafetinizi (şahsiyetinizi) tarif edesiniz. İçinizi de dışınız gibi mana ve bilgi nuru ile aydınlatıp temiz iman ile bezemeniz gerekir. Ancak o zaman Mevlâyî (Allah’a ait), yani Mevlevî olmaya hak kazanırsınız.”

    (Sevâkıb-ı Menâkıb’dan)

    16 aralık 2014
    Related Posts

    Yaşar Kemal Sahaflar Çarşısı’nda

    Ekim 28, 2023

    sahaflık kabuk değiştiriyor

    Mayıs 28, 2020

    okur, yazar bir sahafın sandık odasından…

    Mayıs 2, 2020
    Add A Comment
    Leave A Reply Cancel Reply

    Çok Okunanlar
    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum
    Nisan 21, 2025
    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!
    Nisan 21, 2025
    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!
    Nisan 21, 2025
    biz çalıkuşu nesliyiz!
    Nisan 21, 2025
    anadolu kitabı koruyamamıştır
    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram Pinterest
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    © 2025 Ayşe Adli

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.