Close Menu
Ayşe AdlıAyşe Adlı

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    • Yeşilçam’dan Portreler
    • Geçmiş Zaman Olur Ki…
    • Türkiye Kurulurken…
    • Hoş Sada!
    • Tüm Kategoriler
      • Şehir ve Mekan
      • Dünya’dan
      • GeziYorum
      • Kitabiyat
      • Nadir Söyleşiler
      • O Şehr-i İstanbul Ki…
      • Portreler
      • Sinema Yazıları
      • Sanat Penceresi
      • Tarih Yazıları
      • MetaFizik
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    MetaFizik - mevlânâ var mevlânâ’dan içerû

    mevlânâ var mevlânâ’dan içerû

    Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî Anadolu'nun insanlığa en büyük hediyelerinden. Medeniyetler çatışması paranoyasına rağmen gönlünü Hazret-i Pîr'e açanların sayısı artıyor; ama Mevlânâ var Mevlânâ'dan  içerû...
    Şubat 11, 2015
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

    Vakt-i Şerîf hayrola, Hayırlar fethola, Şerler def ola. Allah-ı azîmüşşan ism-i zâtının nûruyla kalplerimizi pür-nûr eyleye! Dem-i Hazreti Mevlânâ, Sırr-ı Şems-i Tebrizî, Kerem-i İmâm-ı Ebubekr’i, Ömer’i, Osman’ı, Alî, Muhammed Mustafa Nebî, Hû diyelim Huuu…

    Mevlevîler yüzlerce yıldır ayin öncesinde yapıyor ‘gülbank’ ismini verdikleri bu duayı. Gülbank, Hz. Mevlânâ’nın asırlar öncesinden günümüze ulaşan ve hâlâ insanlığı Hak yola çağırmaya devam eden evrensel mesajının küçük bir mukaddimesi aslında. UNESCO’nun 2007’yi, doğumunun 800. yılı münasebetiyle Mevlânâ’ya ithaf etmesi, insanların artarak devam eden ilgisinin uluslararası bir kültür kurumu tarafından tescili denebilir.

    BELH’TEN KONYA’YA; KONYA’DAN DÜNYAYA

    Sadece kültür dünyası değil uluslararası siyaset de Mevlânâ’nın mesajından faydalanma ihtiyacı hissediyor bugün. Mevlânâ’nın eşbaşkanlığını Başbakan Tayyip Erdoğan ile İspanya Başbakanı Zapatero’nun yaptığı BM Medeniyetler İttifakı projesinin öncelikli figürü ilân edilmesi, medeniyetler barışına giden yolun ‘Mevlânâ yolu’ olduğunun altının çizilmesi boşuna değil.

    1207 Afganistan Belh doğumlu Hz. Mevlânâ’nın işaret ettiği yoldan gidenlerce kurulan Mevlevîlik, tarih boyunca daha çok Bağdat’tan Bosna’ya, Kahire’den Mekke’ye, Belgrad’dan Tebriz’e uzanan Osmanlı topraklarında yayılmış ve yaşanmış. Günümüzde ise bütün dünyada biliniyor, tanınıyor ve kitleleri peşinden sürüklüyor. Halen Hawaii adasında devam eden Mevlevîhane inşaatı güncel ilginin en önemli delili olsa gerek. Konuşmasına etkileyicilik katmak isteyen hatiplerin Mesnevi’den birkaç beyit okuması, olmadı sözü Mevlânâ ve hoşgörüye getirmesi, bir prestij aracı adeta. Özellikle turistik maksatlı etkinliklerde ondan kalan mirasın kullanıldığını görmek mümkün. Peki, günümüzde Mevlânâ ne kadar anlaşılıyor? Son yıllarda literatürde kendine yer bulan ‘Mevlânâ pazarı’ veya yaygın söylenişiyle ‘Mevlânâ marketing’ Hazreti Pir’i ve mirasını nasıl yansıtıyor? Yok olmaya yüz tutan bu dev tasavvuf mirasını yozlaştırmadan evrensel bir dile tercüme etmenin imkânı yok mu? Aksiyon bu dosyada, işte bu soruların cevaplarını arıyor.

    Hz. Pir’in yeryüzüne nasıl bir miras bıraktığını anlamak için Batı dünyasındaki hareketlilik önemli ipuçları veriyor. Sayıları her geçen gün artan sûfi toplulukları, Mevlânâ’nın mesajlarını rehber kabul ediyor. Mevlânâ’nın Batı’da tanınmasının miladı ise ünlü Alman düşünür Goethe’nin 19. yüzyılın ilk çeyreğinde yaptığı Mesnevi tercümesi. Günümüzde bir ilgi patlamasına dönüşen ilk tanışıklık onun, ilmî ve manevî içerikli teşebbüslerle tanınmaya çalışılması şeklinde devam ediyor. ABD’de yaşayan Türklerin kurduğu Rumi Vakfı’nın Başkanı Dr. Ali Yurtsever’in tespitlerine göre özellikle Amerikalılar, aradıkları mistisizmi ve ruhaniliği onda buluyor. Peki neden? Yurtsever bu soruyu, Bediüzzaman hazretlerinin bir sözüyle cevaplıyor. Şöyle diyor çağın âlimi: “Ey nefsim, deme zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış hayata perestiş eder, çünkü ölüm değişmiyor, firak bekaya kalbolup başkalaşmıyor, acz-i insanî, fakr-i beşerî azalmıyor, ziyadeleşiyor.”

    Yani asırlar geçse de insan fıtratı, yaradılışı, insanın Allah (cc) karşısındaki ve dünyadaki durumu değişmiyor; dolayısıyla insanların maneviyata ihtiyacı azalmıyor, hatta maddileşen dünyada daha da artıyor. Mevlana’nın mesajı da evrensel olduğu için Batı dünyasında karşılığını buluyor ve insanlar Mesnevi’deki güzel hikayelerle, örneklerle bezenmiş hakikat çekirdeklerini seviyor ve okudukça daha da çok çekiyor Mevlana onları kendisine, yani hakikate… George Washington Üniversitesi İslami Araştırmalar Merkezi öğretim üyesi Prof. Dr. Seyid Hüseyin Nasır ise doğu ve batı diye iki ayrı dünya ile karşı karşıya olduğumuzu hatırlattıktan sonra ekliyor: “İkisine de ait olmayan bir üçüncü dünya var. Bunu bilen ve anlatan Mevlânâ’da, bu mânâyı buluyor, onda huzur arıyoruz. Rûmî bize yol gösteriyor.”

    BÜTÜN İNSANLIĞA AÇIK BİR DAVET

    Mevlânâ hazretlerinin çevresindeki geniş ‘muhibban’ dairesi yalnızca Müslümanlardan oluşmuyor. Yurtsever’in bazıları tarafından bir din gibi algılandığına işaret ettiği sûfizm, farklı dinlere mensup insanları aynı çatı altında topluyor. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Kara, İslam dışında bir çizgi benimseyen insanların kendilerini Mevlevî kabul etmesini Hazreti Pir’in tüm insanlığa açık çağrısına bağlıyor: “Kur’an’da üç ayrı hitap var: Biri ‘Ey insanlar’ der. Diğerleri ‘Ey ehli kitap’ ve ‘Ey mü’minler.’ İnsanlığa yapılan çağrı, Kur’an’ın en geniş çerçevesidir. Mevlânâ bu çağrıyı tekrarlar.” Kara’ya göre ‘Ya eyyühennas’ hitabına kulak veren insanların bir kısmı Müslüman oluyor, bazıları ise olmuyor: “Büyük mutasavvıfların böyle takipçileri olur. Davetin etkisine kapılan insanlar söylenmek istenenin sadece bir kısmını anlayınca dinle farklı şekillerde ilişkiye geçmiş insanlar çıkar ortaya. Tüm bu problemlere rağmen çağrıyı doğru anlayanlar da var tabii.”

    İslam’ı Mevlânâ hazretleri aracılığı ile tanıyan Bârihüda Tanrıkorur bunlardan biri. Tanrıkorur kendi hayatından da çıkardığı dersle Mevlevî akidesini şöyle yorumluyor: “İnsanın varlık sebebi Allah’a yaklaşmanın yollarını aramaktır. Mevlânâ, kimsin, hangi dindensin diye sormadan anlatır hakikati. Bu sebeple dünyanın çeşitli yerlerinde gayr-ı Müslim Mevlevîler var. Mevlevîlik yolun başında herkese açık ama o yolu takip ediyorsanız nihayetinde sizi İslam’a getiriyor.”

    Ali Yurtsever’in tecrübeleri bu tespitleri doğrulan nitelikte. Sûfizme merak salan insanların Mesnevi okuduklarını ve zikirlerinde La İlahe İllallah dediklerini belirtiyor: “Bunu bir sûfi ritüeli olarak yapıyorlar ama eski halleri ile kıyaslandığında manevi olarak ilerleme sağladıkları ve İslam’a yaklaştıklarını söylemek mümkün. İslam’ı bir din ve Hz. Muhammed’i (sav) peygamber kabul ettiklerini söylemeleri bunu ortaya koyuyor. Belki de içlerinden samimi olanları Müslümanlığı kabul ediyordur.” Christian Science Monitor gazetesinin ‘Mesnevi’yi en çok satan şiir kitapları’ arasında gösteren haberini bu bilgilerle birlikte ele aldığımızda dünyanın geri kalan kısmında Mevlevîlikle ilgili Türkiye’den daha sağlıklı bir tablo söz konusu olduğu söylenebilir.

    22 yıldır Kahire Mevlevîhanesi’nin restorasyonundan sorumlu olan mimar Giuseppe Fanfoni’nin samimiyeti de bu kanaati doğruluyor. 1850’lerde inşa edilen bina 1985’ten beri İtalya Millî Araştırma Konseyi’nin sağladığı fonla restore ediliyor. Konsey tarafından görevlendirilen Fanfoni, yılda iki ayını ayırdığı mimarî işlemlere başlamadan önce Türkiye’ye gelerek diğer Mevlevîhaneleri ve Mevlevîlik konusunda bilgi sahibi insanları ziyaret ettiğini anlatıyor. Her ne kadar ondan beklenen teknik bir iş olsa da meselenin ruhuna vâkıf olmadan yola çıkmak istememiş. İslam’a ve Mevlevîliğe özeli bir ilgisi olmayan Fanfoni, neticede işi binanın girişine İngilizce ‘restorasyon tarikatı’ yazan bir tabela asmaya kadar götürmüş.

    DİN VE GELENEK BAĞININ ÖNEMİ

    Son yıllarda Mevlânâ’ya duyulan teveccühün sebeplerini görmek için hazretin tarih boyunca ifa ettiği rolü de bilmek gerekiyor. Moğol istilaları ile çalkalanan bir coğrafyayı manevi önderliği ile bir arada tutmayı başaran Mevlânâ Celaleddin-i Rumî’nin dünyaya Medeniyetler Çatışması istikameti çizilmişken yeniden gündeme gelmesi tesadüfî olmasa gerek. Mevlânâ, Anadolu Selçuklularının en karışık ve zayıf döneminde yaşıyor. Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Osman Nuri Küçük, Mevlânâ’nın yaşadığı asırda sultanların bazen Moğollar tarafından görevden alındığını ya da öldürüldüğünü; kimi zamansa Moğollardan aldıkları fermanlarla hüküm sürdüklerini hatırlatıyor. “Siyasi anlamda böylesine derin çalkantılara sahne olan dönemde Hz. Mevlânâ, yöneticilerle ilişkilerinde çekişme ve rekabete dayalı siyasî mücadeleden uzak kalmaya özen göstermiş; siyasîlerle dervişler arasındaki ayrımı vurgulamıştır. Bu açıdan Hz. Mevlânâ’nın, bilindik gündelik siyasetten uzak; ancak tasavvufî neşvesinin kazandırdığı kendisine özgü bir siyasetinin olduğunu söylemek yanlış olmaz.” Değişik vesilelerle bir araya geldiği yöneticilere öğüt vermekten çekinmeyen Hz. Mevlânâ’nın mesajını eskimez kılan ve fikirlerinin geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan; devrin gündelik çekişmelerine gömülü kalmayıp hadiseleri üst bir vizyonla değerlendirebilmesi. Tarih süzgecinden süzülüp gelen mesajı insanlık için hâlâ bu kadar kıymetliyken Mevlânâ denilince akla semânın gelmesi meselenin genellikle popüler kaygılarla yanlış açılardan değerlendirildiğini ortaya koyuyor. Mevlevîlik düşüncesine vâkıf isimler de bu kaygıyı paylaşıyor. “İnsanlar ‘Zaten her yerde semâ gösterisi var, herkes Mevlevîliği biliyor ve seviyor. Sorun ne?’ diyor endişelerimizi dile getirdiğimizde. Oysa Türkiye’deki uygulamalar sebebiyle meselenin din ve gelenek bağı ortadan kalkmak üzere. Semâ bir dans gösterisinden ibaret kaldı.” Bârihüda Tanrıkorur, İslam’ı Hazret-i Mevlânâ’nın eserleri aracılığı ile tanıyan ve bugün Mevlevîlik konusuna en vâkıf isimlerden biri olarak gelinen noktadan duyduğu endişeyi dile getiriyor bu sözleriyle.

    Tanrıkorur halen, ‘manevi davetle’ geldiği Türkiye’de yaşıyor. Ona göre Mevlânâ mirası sahipsiz kalmış bir yetim durumunda. Hazreti Mevlânâ’ya ait mirasın insanlar arasında uzaydan boşluğa bırakılmış gibi durduğunu düşünüyor. Sonra yine kendisi izah ediyor meseleyi: “Dinî konularda gayret sarf edenlerin sayısı bile bu kadar azken tasavvufa ilgi duyulmasını beklememek lazım.”

    Uzaydan kucağımıza düşmediğine göre, Mevlevîliği günümüze taşıyan dinî altyapı, gelenek ve tarihî süreci biraz irdelemek gerekiyor. Tasavvuf profesörü Mahmut Erol Kılıç, diğer tarikatlar gibi Mevlevîliği de iki ayrı dönemde ele alıyor; 1925 öncesi ve sonrası. Tekke ve zaviyelerin kanun marifetiyle kapatıldığı yıl 1925. Prof. Kılıç, Mevlevîliğin saray üzerindeki tesirinin 3. Selim’le birlikte ortaya çıktığını belirtiyor. Özellikle Galata ve Yenikapı Mevlevîhanelerinin yüksek seviyede irfan üretmesi, sanata, edebiyata, estetiğe yönelmesi Lale Devri anlayışıyla da örtüşünce Mevlevîliğe duyulan alakanın boyutları gelişiyor. Kılıç’a göre, tarihî süreç içinde Mevlevîliği diğer tarikatlara kıyasla ayrıcalıklı kılan bir diğer özellik de toplumsal huzuru bozmayacak özelliklere sahip olması. 1925’te tekke ve zaviyeler kapatılana dek Mevlevîlik tüm Osmanlı coğrafyasında etkili bir tasavvufî akım olmayı sürdürüyor. Kılıç, Osmanlı’nın son dönemlerinde Mevlevîlerin daha çok kültür ve sanat alanında yoğunlaştıklarına dikkat çekiyor. Bu özelliği sebebiyle 1925’te bir anda ortadan kalkmıyor.

    Cumhuriyetin kurucuları arasında Mevlevîhanelerde yetişmiş çok sayıda zevat dikkat çekiyor o yıllarda. Ülkede pozitivist düşüncenin yerleşmesi için gayret sarf eden ilk millî eğitim bakanlarından Hasan Âli Yücel Yenikapı Mevlevîhanesi’nden feyz almış önemli isimlerden. ‘Ben de senin müridinim işte Mevlânâ’ sözü ise Halep Mevlevîhanesi’nde dünyaya gelen Nazım Hikmet’e ait. Son Mesnevihanlardan Şefik Can’ın emekli albay olduğu ve bu kültürü harbiyede aldığı da biliniyor.

    Tekke ve zaviyeler kanunu ile birlikte diğer tarikatlar tamamen ortadan kaldırılırken Konya Mevlevîhanesi’nin müzeye çevrilmesi tarikatın ayrıcalıklı konumunun Cumhuriyet döneminde devam ettiğini düşündürse de Prof. Kara bu görüşü reddediyor. “Cumhuriyet’le birlikte ayırt edilmeksizin bütün tarikatların defteri kapatılıyor. Bugün gazinolara kadar inmiş olan semâ o günlerde Mevlevî şeyhleri dâhil hiç kimse tarafından icra edilemiyor.” Mahmut Erol Kılıç ise bu kanaatin Mustafa Kemal’in Konya Âsitanesini ziyaretinden kaynaklandığını düşünüyor. Ancak Atatürk’ün Sivas’ta Rufai şeyhiyle de görüşmesi bu fikri zayıflatıyor. İlim adamlarının ihtiyatla yaklaştığı rivayetlerden biri de Mustafa Kemal’in çocukluğunun geçtiği Selanik’te Mevlevîhane’ye gittiği ve semâ ettiği bilgisi.

    Kılıç’a göre Mevlevîliğin toplum nezdinde kolay karşılık bulması, çok katı dindar tipi yetiştirmemiş olmasıyla ilgili. Mevlevîlerin Cumhuriyet’in ilk yıllarında Nakşiler kadar darbe yememesini yeni ideolojiye çok ters düşmeyecek yaklaşımlarına bağlıyor. Bugünkü popülaritesi ise Mevlevîlik düşüncesinden ziyade semânın etkileyiciliğinden kaynaklanıyor. “Semâ etmek tevhidi tekrarlamaktır. Kemali adap ile semâ eden derviş her dönüşte öncelikle kelime-i tevhidi zikreder.” Semânın Bârihüda Tanrıkorur’un üzerine basa basa söylediği bu yönü son yıllarda çoğunluk açısından pek bir anlam ifade etmiyor. Her biri güçlü sembolik anlamlar ifade eden semâda dervişlere göre sol ayak kulun Allah ile arasındaki bağlantıyı temsil ettiği için hiç kıpırdamaz. Sağ ayak ise 18 bin âlemde dolaşır. Dünyanın etrafından geçip gitmesini seyreden semâzen her an değişen kâinatı tefekkürle âlemde, Allah dışında hiçbir şeyin sabit olmadığını ikrar eder. Tanrıkorur bu sembol dünyasının da anlamını yitirdiğinden yakınıyor: “Farkında olunsa düğünlerde, sahillerde semâ gösterileri tertip edilir mi? Kahvelerde, otel lobilerinde güya semâ eden kişi ölüm tefekkürü kastıyla, mezar taşını hatırlatsın diye başında taşıdığı sikkeyi çıkarıp onunla para toplar mı?”

    Cumhuriyet’in ilk yıllarında Demokrat Parti (DP) dönemine kadar semâ aşikâr yapılamıyor. DP’nin ilk yıllarında Adnan Menderes’in rızası ile Mevlevîler, o yıl Hazret-i Mevlânâ’nın vefat yıldönümüne denk gelen 17 Aralık’ta Konya’da buluşmaya başlıyor.

    MARSHALL YARDIMINA NİYET; DERVİŞE KISMET

    Konya Turizm Derneği’nin organize ettiği buluşmalarda önceleri yalnızca Mesnevi ve miraciye okunup peşrev çalınırken ilk tam ayin 1956’da gerçekleştiriliyor. Tekkeler kapalı olduğundan basketbol sahası ya da tiyatrolarda toplanan ‘Mevlânâ âşıkları’ yıllar sonra tekrar bir araya gelmenin mutluluğunu yaşıyor. Tanrıkorur, 9-12 kişilik semâzen grubunun ayin için müsait olmayan devasa mekânlarda kaybolduğunu anlatıyor. “Boşluğun dolması için neyini, kudümünü alan geliyor ve bir kez daha ayin yapmanın heyecanını duyan Mevlevîler kimsin diye sormadan herkese kapı açıyor. Oysa ayinin belli sayıda semâzen ile gerçekleşmesi lazım, besteler ona uygun yapılmış. Buna uyulmayınca semâ ile müzik arasındaki bağlantı ortadan kalkıyor.” Ahmet Bican Dede’nin o günleri anlatırken yaptığı yorumu hatırlıyor sonra: “Etiğe değil estetiğe önem verildi.”

    Babası ve dedesinin Mevlevî olması hasebiyle geleneğin içinde büyüyen neyzen Kudsi Erguner ise ‘Ayrılık Çeşmesi’ ismini verdiği kitabında ayinlerin tekrar başlamasının ardındaki pek bilinmeyen hikâyeyi şöyle anlatıyor: “1954-55 yıllarında diplomat ve askerlerden oluşan Amerikan heyeti, Marshall yardımının sonuçlarını yerinde görmek için Türkiye’ye gelir. O güne kadar ziyareti dahi yasak olan Konya’daki Mevlânâ türbesini gezdikleri sırada, heyetteki Amerikalı subaylardan birinin eşi, gelmişken dervişleri de görmek ister. Görevliler aceleyle bir derviş grubu bulma telaşına düşmüş ve o zaman Ankara’da görev yapan neyzenler üsteğmen babam (Ulvi Ergüner), Yüzbaşı Halil Can, harita subayı Selami Bertuğ ve kudümzen Saadettin Heper bir araya getirilerek misafirlere bir Mevlevî müziği konseri verilmiş. Olağanüstü durumdan doğan bu fırsat Konya belediye başkanının hoşuna gidince ertesi yıl ölüm tarihine denk gelen 17 Aralık’ta bir anma gecesi düzenlemiş.” Bugünkü 17 Aralık törenlerinin temelinde işte bu trajikomik olay yatıyor.

    Ayinlerin ihyasında etkin rol üstlenen şeyh aileleri ve Mevlevîler 70’li yıllarla birlikte işin ticarî ve turistik kaygılara döndüğünü görüp çekiliyor bu organizasyonlardan. Bârihüda Tanrıkorur, “1925’te yapılan ayinle bugünkü arasında benzerlik bile yok.” diye tamamlıyor tabloyu. Çarpıcı bir teklifi de var; “Ulu orta ‘dönen’ insanların Mevlevîlere has tennure ve sikke giymeleri yasaklansın.” Çarpıklığın bu durumda olduğu gibi ortaya çıkacağını, insanların ‘bunlar kim’, ‘neden dönüyorlar?’ diye sormaya başlayacağını düşünüyor.

    Kudsi Ergüner, uzun zamandır kendine sorduğu bir soruyu tekrarlıyor: “Tarih boyunca tarikatler Mevlânâ’dan ilham almış, Mesnevî okutmuşlar. Peki bugün hepimizin tâbî olduğu Avrupaîlik tarikatinde Mevlânâ’nın yeri ne? Her taraftan semazen fışkırıyor, herkes dönüyor. Avrupa’da insanların sarfettiği bir söz var: ‘Türkiye’nin ürettiği iki şey var, ikisi de dönüyor. Biri döner kebap, diğeri de döner semâzen.”

    DEFİLEDEN MEVLEVİLİĞE BİR YOL BULMAK

    Semâ, diğer tarikatlarda da rastlanmasına rağmen aslında Mevlevîlere has bir ibadet biçimi. Bu sebeple dinî ve ahlakî hiçbir kaygı gözetilmeden her ortamda semâ edilmesine en başta Mevlânâ mirasını devam ettirdiğini söyleyenlerin karşı çıkmalarını beklemek gerek. Lakin tarikatların resmen yasak olması bu müdahaleyi de imkânsız kılıyor. Mevlevî tarikatı Konya merkezli bir yapıya sahip. Dünya üzerindeki tüm Mevlevîhaneler ve Mevlevîler Konya’da ikamet eden makam çelebisine bağlı hareket ediyor. Mevlânâ hazretlerinin neslinden gelen insanların sahip olduğu unvanı bugün 22’nci kuşak torunu, Hemden Faruk Çelebi taşıyor. 1925 sonrası Halep Mevlevîhanesi’ne giden Celaleddin Çelebi’nin torunu Faruk Çelebi ve ablası Esin Çelebi Bayru, Uluslararası Mevlânâ Vakfı’nın kurucuları aynı zamanda.

    “Dünyadaki tüm Mevlevîler beni manevi büyükleri kabul ederler.” diyen Faruk Çelebi’den mevcut durumu değerlendirmesini istediğimizde o da herkes gibi şikâyetlerini dile getirmekle yetiniyor: “Semânın ulu orta kullanılmasından çok rahatsız oluyorum. Sultanahmet’e çıkıyorsunuz her kahve köşesinde semâ var. Kahvenin tüm geliri oradan geliyor.” Resmî makamların el koymasını bekliyorlar ama Faruk Çelebi, Kültür Bakanı da dâhil herkesin yasal düzenleme olmadığından yakındığını söylüyor. Çelebilere göre bir yasak varsa uygulanmalı. “Bizlerin mevcut yasağa uyması bekleniyorsa Türkiye Cumhuriyeti’nin sağda solda semâ edilmesine de karşı gelmesi lazım.”

    ‘Bu devirde eskinin yaşanmasına imkân yok’ düşüncesinde oldukları için faaliyetlerin tek merkezde toplanmasını talep etmekle yetiniyorlar. Konya Belediyesi’nin, Millî Eğitim ve Kültür bakanlıklarının birbirinden bağımsız hareket etmeleri, Mevlevîhane ve müzelerin farklı kurumlarca yönetilmesi probleme sebebiyet veriyor onlara göre. Esin Çelebi yasağın uygulanmasını talep eden kardeşi kadar endişeli görünmüyor. Ona göre farklı maksatlarla da olsa Mevlevîliğe ilgi duyulması güzel: “Cemil İpekçi öğrencilerini bana gönderiyor. En azından 5-6 genç defile maksadıyla da olsa Mevlevîliği öğreniyor ve bu benim çok hoşuma gidiyor.”

    Marmara Üniversitesi Tasavvuf Kürsüsü Başkanı da olan Mahmud Erol Kılıç ise şekilciliğin öne çıkmasını riskli buluyor: “Mevlevîlik bir insan eğitim mektebi. Semâ ise oradaki pek çok yöntemden biri. Sadece semâ edebilmek Mevlevî olmaya yetmez. Bugün Mevlânâ deyince akla semâzenler geliyor. Hâlbuki onun bir ismi de Molla Hüdavendigâr’dır ve bir İslam âlimidir.”

    Kültür Bakanlığı, 2007 Mevlânâ Yılı münasebetiyle yurt içi ve dışında yapılacak etkinlikleri bir üst kurul aracılığı ile takip ediyor. Bu kurulda da görev alan Kılıç, samimiyetle hizmet eden çok az insan olduğundan yakınıyor. Tespiti çok net: Mevlânâ olduğu gibi değil, anlaşılmak istendiği gibi yansıtılıyor. Hakikî kimliğinin çok dışında bir imajla sunulan Hazret-i Pir, kendi olmaktan çıkmış durumda. Kılıç’a göre, devlet bile daha fazla turist için Mevlânâ’dan iyisi yok, zihniyetinde. Bu karmaşa içinde bile Mevlânâ’nın uzattığı eli tutanlar hakikati bulabiliyor. Bunu Pir’in büyüklüğünden başka bir şeyle açıklamanın imkânı olmadığını söyleyen Kılıç, bugün her şeyden önce aslına uygunluk sorunu yaşandığı görüşünde. Mevlevîlikte aslolan seyr ü sülük yani eğitimin geleneksel usulle verilmesi. Günümüzde bunu yaptıran veya yaptırabilecek birikimde kimse olmaması en önemli problem. Prof. Kılıç’a göre bir şeyin kaldırılması, ona olan ihtiyacın ortadan kalkacağı anlamına gelmiyor. Aşırı sekülerleşen gündelik hayatta mistik ihtiyaçlarını karşılayamayan insanların maneviyat arayışlarına sahih cevaplar verilememesi ‘sahte alternatiflere’ alan açıyor.

    Kılıç’ın sahte alternatiften kastı satanizm, Uzakdoğu mistisizmi gibi marjinal sonuçlar verebilen akımlar. Bir adım daha atıp bugün futbol kulüplerinin de ‘seyr ü sülük’ diye isimlendirilebilecek bir çizgide bulunduğunu belirtiyor: “Şapkası, atkısı, davulu, bendiri, vecdi ve cezbesiyle, marşı ve amigosuyla, senin için ölürüm demeleriyle ki bu bir fena makamıdır bütün tasavvufi kavramlarımız kaymış durumda.” Mustafa Kara ise tartışılan problemlerin günümüze has olmadığına işaret ediyor. İnsanların, ruh ve gönüllerini terbiye edecek kurumların kapatılmasıyla ancak görüntü ve şekilden ibaret bir miras kalıyor bugüne. Bu şekilcilik sorunu, 21’inci yüzyılın değil tasavvuf tarihinin meselesi Kara’ya göre; “Resmen yasak fakat fiilen var olan bir şeyden söz ediyoruz. Ve devlet erkânı kanunlara göre olmaması gereken semâ meclislerine katılıyor. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, 1925’te dergâhları kapatan partinin başkanı olarak semâ meclislerine katılıyor, Mevlânâ ve Mevlevîliği övüyor. Oysa kendisine tarikatlar serbest kalsın mı diye sorsanız asla ve kat’a diyecek. Şimdilik bu çelişkilerle yaşıyoruz yalnız bir toplum bu karmaşa ile sürekli yaşayamaz.”

    Hocanın bir de önerisi var: Yetkililer oturup kimseye küfretmeden ve kalp kırmadan bunun doğrusunu yanlışını, geçmişini bugününü konuşsun. Zira bu gidişi durdurmanın yolu, kendi elimizle yanlış bir mecraya soktuğumuz tasavvuf düşüncesini yeniden ele almaktan geçiyor.

    “Bugün Mevlânâ adına konuşanlar onu 2007 Türkiye’sinin ve dünyasının şartlarına hapsediyor. Dertleri anlamak değil, onu hümanizm gibi, hoşgörü ve demokrasi gibi moda fikir akımlarına uyumlu hale getirmek. Allah inancını, öte dünyayı yok sayan bir hümanizm, Mevlânâ ile nasıl bağdaştırılabilir?” diye soruyor Kara. Mevlânâ’nın dergâha çağırdığına kimsenin itirazı yok. Fakat o dergâhta ne olduğu sorulmuyor. Orada tam anlamıyla bir dinî hayat var. Namaz, oruç, zikir, sohbet ve dostluk var. Semâ da var elbette ama bunların yanında var.

    Meseleyi dervişâne bir eda ile bağlayan Mahmut Erol Kılıç, Mevlânâ gibi insanlara cahilce yaklaşanların bile bir gün dönüşeceğini düşünüyor: “Bir insan Mesnevi’yi Mevlânâ’nın düşüncelerini hangi niyetle okumaya başlarsa başlasın varacağı yer hakikat-i Muhammedi’dir çünkü Mevlânâ’da başka bir şey yok.”

    MEVLÂNÂ YILI DOĞRU ANLAMAYA VESİLE OLABİLİR Mİ?

    UNESCO’nun semâ ve Mevlevî müziğini dünya tarih mirası listesine alması, Kültür Bakanlığı’nın talimatıyla Bârihüda Tanrıkorur’un başkanlığında bir heyetin bu konuda bir rapor hazırlaması ile başlıyor. UNESCO’ya sunulan ve içinde Mevlevîliğin tarihsel gelişiminden geleneksel eğitime, kullanılan sembollerin öneminden ayin bestelerine kadar tüm detayların bulunduğu iki ciltlik proje, Kasım 2005’te kabul edildi. Bu kararla birlikte Mevlevî müziği ve semânın koruma listesine alındığı Kültür Bakanlığı’na bildirildi. Aynı zamanda bir acil eylem planı niteliği de taşıyan çalışmada yetkililerin 10 yıl içinde atması gereken adımlara da yer veriliyor.

    Geleneksel olarak cumhurbaşkanı veya başbakan tarafından kamuoyuna duyurulması gereken UNESCO kararı, aradan bir buçuk yıl geçmesine rağmen henüz resmen ilan edilmedi. UNESCO’nun talebiyle hazırlanan ve Kültür Bakanlığı’nın uygulamaya koyması gereken projede, tekkelerin bir çatı altında toplanması, Mevlevîliğin klasik mânâda öğretildiği bir merkez oluşturulması, sembollerin ulu orta kullanılmaması gibi birtakım şartlar var. Gençlerin Mevlevî kültürünü tanıması için Millî Eğitim Bakanlığı’nın müfredata 10 yıl boyunca bu konuda dersler koyması, Mevlânâ ve Mevlevîliğin geleneksel ve doğru şekilde öğretileceği en az bir yerde, bir araştırma merkezi kurulması tavsiye ediliyor. Yine en azından bir yerde, semâyı aslına uygun icra eden bir ekibin kurulması da diğer bir öneri. Bârihüda Tanrıkorur bunun yaptırımların ve atılması gereken adımların ciddiyeti ile alakalı olduğu görüşünde: “Kimin yaptığı belli olmayan Mesnevî tercümeleri peş peşe yayımlanırken kimse çıkıp dili zaten çok uygun, Mesnevîden çocuk hikâyeleri çıkaralım demiyor mesela. Ya da yüz yılı aşkın süredir tüm şârihlerin yegâne başvuru kaynağı Ankaravî şerhinin Latin harflerine çevrilmesi hiç gündeme gelmiyor.”

    CİDDİYET, AKADEMİK DİKKAT, MANEVÎ VE FİKRÎ DERİNLİK

    Mevlevîlik ve Mevlevî kültürü konusuna en hâkim isimlerden olan Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. Kenan Gürsoy, yaşanan bütün sorunların aşılması ve Hz. Mevlânâ ile onun fikirlerinin hak ettiği değeri bulabilmesi için net bir çözüm önerisi getiriyor: “Bunun için ihtiyacımız olan önce ciddiyet, sonra akademik dikkat, daha sonra da manevi ve fikrî derinliktir.” Gürsoy’a göre asıl sorun Mevlevî Kültürü ve Hz. Mevlânâ’nın Türkiye ve dünyadaki güncel algılanışı. Onun günümüzde olması gerektiği gibi temsil edilememesi ve üstüne üstlük bir de istismar edilmesinin, bugünkü problemlerin kaynağı olduğu düşüncesinde: “Adetâ fikirde ve sanatta akademikleşen yeni bir ortam, bugüne bu mânâyı nasıl aktarabilmeliyiz diye düşünmeli. Aynı akademik ciddiyetle taze ürünler vermeye çalışmalıdır.” Mevlânâ’nın semâda neyi aradığı ve onda neyi talep ettiğinin üzerinde düşünmek gerektiğini vurgulayan Gürsoy, “Dünya gittikçe egoistleşen, maddîleşen ve kapitalistleşen bir tarih sürecinde, küreselleşmenin getirdiği bir yabancılaşma cehenneminde kendini yeniden var etme yolları arıyor. Kendine Hz. Mevlânâ’yı rehber görüyor. İşte tam da bu noktada, bu kültürün insanları olarak biz neler yapmalıyız sorusunu kendimize sormalıyız. Geleneklerimizin evrensel mânâsını anlamak ve aksettirmek zorundayız.” diyor.

    14 mayıs 2007

    Related Posts

    rüyası olan herkese…

    Mayıs 19, 2017

    men bende-i Kur’ânem…

    Şubat 13, 2015

    aşçının muradından haberimiz yok!

    Şubat 13, 2015
    Add A Comment
    Leave A Reply Cancel Reply

    Çok Okunanlar
    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum
    Nisan 21, 2025
    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!
    Nisan 21, 2025
    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!
    Nisan 21, 2025
    biz çalıkuşu nesliyiz!
    Nisan 21, 2025
    anadolu kitabı koruyamamıştır
    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram Pinterest
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    © 2026 Ayşe Adli

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.